30 Kasım 2011 Çarşamba

"İkinci keman"

Onlar, işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi bilincine ulaşmayı öğrettiler ve boş hayallerin yerine bilimi koydular.

28 Kasım 1820; Friedrich Engels Almanya-Barmen'de doğdu.

Eski bir arkadaşına, “Marx yaşamdayken, ben ikinci keman oldum” diye yazabilecek, sağlığında kendi eserinin Marx'ın adıyla yayımlanmasına ses çıkarmayacak kadar yüce bir alçakgönüllülük içerisinde olan bu 'boyuneğmez savaşçı ve sert düşünür', “dostu (...) Karl Marx'tan sonra, ... bütün uygar dünyanın modern proletaryasının en yetkin bilim adamı ve öğretmeniydi.” “Eski hikayeler, dostluğun çeşitli dokunaklı örnekleriyle doludur. Avrupa (ve dünya -Alınteri) proletaryası diyebilir ki, onun bilimi, aralarında, insan dostluğu konusunda en dokunaklı eski hikayelerin de ötesine geçen bir ilişki bulunan iki bilim adamı ve savaşçı tarafından yaratılmıştır.” “...Onlar, işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi bilincine ulaşmayı öğrettiler ve boş hayallerin yerine bilimi koydular”. “İşte bunun içindir ki, Engels'in adı ve yaşamı her işçi tarafından bilinmelidir.” (Lenin)

Taraf'ın manşeti çalıntı çıktı; arz ederiz!

Taraf’ın bugünkü “Kan kusuyorum arz ederim” haberi çalıntı çıktı. Pazartesi günü “Acil değil’ dediler o gece öldü” başlığıyla BirGün’de çıkan ANF mahreçli haber Taraf’ta özel haber olarak imzalı yayınlandı!

28 Kasım Pazartesi günü BirGün’ün birinci sayfadan “Acil değil’ dediler o gece öldü”, başlığıyla verdiği ANF mahreçli ''Kan kusa kusa öldü'' özel haberini Taraf Gazetesi olduğu gibi kopyalayıp ''Kan kusuyorum arz ederim'' başlığıyla manşetine taşıdı! Üstelik gazetenin Yurt Haber Müdürü imzasıyla...

27 Kasım Pazar günü ANF’de “Kan kusa kusa öldü’’ başlıklı yayınlanan özel haber bir gün sonra pazartesi günü hem gazetemiz BirGün’de hem de Özgür Gündem gazetelerinde çıktı. Taraf Gazetesi ise haberi Oktay Özilhan imzasıyla “Kan kusuyorum arz ederim” manşetiyle yayınladı.

ARA BAŞLIKLAR VE PRAGRAFLAR DA AYNI
Gazete haberi çalmakla yetinmeyip, Ruken Adalı’nın 74 yaşındaki Avni Karabulut’un ölmeden önce el yazısıyla savcıya yazdığı dilekçeyi de sayfalarına taşımış.

Emeğe saygı göstermek emekçinin hakkını savunma, halka gerçekleri ulaştırma gibi amaçları bulunan gazeteciler için etik bir kuraldır. Ancak bu kural Taraf gazetesi tarafından maalesef bertaraf edilmiş.

Başta gazetemiz olmak üzere birçok sosyalist ve demokrat basın yayınlarında ANF’nin özel haberini mahreç ve kaynak göstererek kullanmasına rağmen haberi çalan Oktay Özilhan’a “emeğe saygı” demekten başka bir şey bulamıyoruz.

Karayılan: Devlet bize 10'a yakın mektup getirdi

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Öcalan’ın avukatları aracılığıyla talimat verdiği ve avukatların kuryelik yaptığı iddialarını yalanlayarak, “Şimdi yanımızda Önder Apo’nun bizzat kendi eliyle yazılmış olan 10’a yakın mektubu vardır. Fakat bu mektupların hiçbirisi de bu avukatlar tarafından bize ulaştırılmış değildir. Hepsi, bizzat devletin heyeti tarafından bize ulaştırılmış mektuplardır” dedi. Karayılan, ateşkes iddiaları konusunda ise ““Ne olacaksa karşılıklı olmak zorunda; bizden yana artık tek taraflı adımlara yer yoktur. Bunu açık söylüyoruz” diye belirtti.

ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, dalga dalga yayılan KCK operasyonları, avukatların tutuklanması, savcıların suçlamaları, ateşkes iddiaları ve PKK/İmralı-Devlet/Hükümet görüşmeleri konusunda önemli açıklamalarda bulundu. Karayılan, devlet heyetinin kendilerine ulaştırdığı mektuplardan bahsederken, 2006 yılındaki gizemli bir görüşmeye de dikkat çekti.

HÜKÜMETİN AMACI ÇAĞDAŞ KÜRT İSYANINI BASTIRMAKTIR
* KCK adı altında tutuklama operasyonları Kocaeli’den Şırnak’a kadar dalga dalga yayılıyor. Öcalan’ın avukatlarının tutuklanmasıyla birlikte süreç nereye doğru gidiyor? Hükümetin amacı ne?

Öncelikle bugün 29 Kasım günüdür. 29 Kasım 2004 tarihinde hareketimizin yönetim üyesi olan Şilan Kobani arkadaşla birlikte Fuat, Cemil, Zekeriya ve Ciwan arkadaşlar, Musul’da alçakça bir komployla şehit edildiler. Bu değerli arkadaşlar şahsında tüm Kürdistan devrim şehitlerini anarak, onların mücadele ruhunu ve anılarını yaşatma sözüyle sorularınıza cevap vermek istiyorum.

Hükümetin amacı çağdaş Kürt isyanını, Kürt halkının başlattığı demokrasi ve özgürlük hareketini bastırmaktır. Bunu sadece çekirdek kadro, militan kesimlere yönelerek değil, özgürlükten yana olan, özgür Kürt çizgisini savunan halktan bütün kesimleri hedefleyerek gerçekleştirmek istemektedir. Bu anlamda yürütülen konsept, özgür Kürt çizgisinde duran herkesi hedefleyen, hatta onu destekleyen dostlarını da kapsamına alan bir konsepttir. Çünkü amacı toplumun kolunu-kanadını kırmak, onu sindirmek, etkisiz kılıp teslim almaktır. Aslında Türk sömürgeciliği baştan beri uyguladığı bütün politikalarda bunu amaçlamıştı. Yani Kürt toplumunu sindirmek tarihin her aşamasında Türk devletinin ana amacı olmuştur. Ancak son otuz yılda gelişen Kürt Özgürlük Hareketi karşısında Türk sömürgeciliği başarılı olmadı; yürüttüğü politika ve tüm şiddet yöntemleri iflas etti. Şimdi iktidara gelen yeni bir anlayış söz konusu.

AKP-CEMAAT ANLAYIŞI
AKP-Cemaat anlayışı, mevcut durumda iktidara ve devlete egemen olmuş durumda. Bunlar, “geçmişte Kemalist iktidarlar başarılı olamadılar. Çünkü onlar tüm Kürtleri hedeflediler. Din olgusunu kullanmadılar. Yöntemleri yanlıştı. Bunun için başarılı olmadılar. Fakat biz daha farklı yöntemleri, sonuç alıcı yöntemleri kullanarak, başarılı olacağız” demektedirler. Kürt toplumunu tümden reddetme değil, varlığını kabul edip, bir tebaa olarak Türk milletleşmesine dahil etmek, bu temelde tüm Kürtleri hedeflememek; bir kısmını din yoluyla etkilemek, diğer bir kısmını değişik politikalarla, maddi çıkarlarla devletin yanına çekmek; geride kalan-direnen kesimi de faşizan uygulamalarla, tutuklamalarla sindirme ve profesyonel imha etme yöntemleriyle, gelişmiş teknolojiyle yok edip, sonuç almayı hedeflemektedirler. Yani bunların iddiası ve amacı budur. Onlara göre Kemalistler başarılı olamadı, şimdi onların yerine geçen Yeşil Ergenekon bu çeşit yöntemleri kullanarak ve bazı işbirlikçi Kürt kesimlerini de öne çıkararak sonuç alabileceğini hesaplamaktadır.

Esas anlayışı ve Kürt sorununa yaklaşımı bu eksende olduğu için, bizim ve Önder Apo’nun tüm barışçıl çabaları aslında bu sömürgeci zihniyete çarparak geri dönmüştür. Hatta öyle ki, ilk iki yıl dolaylı, son üç yıl direkt olarak görüşmeler sürdürülmesine rağmen bu duvar herhangi bir biçimde aşılamamıştır. Eğer işbirlikçi, kendinden vazgeçen, Türk millet eksenine girmeyi kabul eden, bu biçimde bir Kürt olmayı kendine yediren bir duruş olsa, buna dayanarak Kürt sorununu bertaraf etmeyi önüne koymuşlardı. Fakat görüşme süreci içerisinde karşısında kimlikli, ciddi, ilkeli bir duruşu görünce, Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı haklarında ısrar eden, bundan vazgeçmeyen bir Önderlik duruşu sergilendiğini ve aynı duruşun örgüt tarafından da esas alındığını görünce tutum değişikliğine gitmişlerdir.

PROTOKOLLERDEN SONRA ERDOĞAN’IN TUTUMU DAHA FAZLA DEĞİŞTİ
Özellikle de Önder Apo şimdiye kadar sürdürülen tüm görüşmelerin bir sonucu ve sentezi olarak, “Kürt sorununun çözümünün çerçevesi budur” diye protokolleri sunduktan sonra AKP ve Erdoğan’ın tutumu daha fazla farklılaşmış, özellikle Kürt siyaseti tarafından Özerkliğin ilan edilmesiyle birlikte tavır alma ve şiddet yöntemlerine yönelmede daha da keskinleşmiştir. Yani buradan şu anlaşılıyor: Onların aradığı, teslim olmaya yatkın bir Kürt duruşudur. Bunu Önderlikten ve hareketten görmeyince, hareketi tasfiye etmek, böylece Önderliği güçsüz bırakmak, bu biçimde kendi çözüm tarzını dayatmak; kabul edilmezse de bazı işbirlikçi Kürtlerle birlikte tek taraflı olarak sorunu çözmüş saymayı önüne koymuş bulunmaktadır. Bunun için de her türlü yöntemi kullanarak toplumu etkisiz-güçsüz kılmayı ve sindirmeyi hedeflemektedir.

Bu politikaya sahip olan AKP başlangıçta Önderliksiz ve PKK’siz bir biçimde bu sorunu nasıl çözerim arayışına girdi. Bunda sonuç almayınca Önderlik ve PKK’yi kendi çizgisine çekmeye çalıştı. Bu nedenle çözümde Önderlik bir eksen olarak alındı. Hatırlanırsa basın-yayın çevrelerinin Önderliği olumlu, hareketi de daha fazla sertlik yanlısı gösteren tutumları söz konusuydu. Fakat ne zaman ki Önderlik tarafından protokoller sunuldu, Önderliğin öyle taviz vermeyeceği, yine çok ilkeli ve kararlı bir duruşa sahip olduğu görülünce bu kez yeniden Önderliği aşma çabasına giriştiler.

ÖCALAN’A KARŞI BİR SAVAŞ BAŞLATTILAR
Bunun için Önderliğe karşı bir savaş başlattılar. Aslında bu KCK adı altındaki operasyonlar Önderlik çizgisine karşı geliştirilen operasyonlar olmaktadır. Gerçekte KCK, Önderlik tarafından geliştirilmiş, devlet olmayan bir toplum modeli olan bir tasarım, bir sistemdir; bir örgüt değil ki üyeleri olsun. Kim, nerede bir KCK üyesinin olduğunu ispatlayabilir ki? Öyle bir şey yok. Çünkü bir örgüt değil. Nasıl ki bir sistem olarak var olan sosyalizm gerçeğine dayanarak herhangi bir kimseyi “sosyalizmin üyesisin” diyerek Türkiye’de yargılayamazsan, aynı şekilde “KCK üyesisin” diye de kimseyi yargılayamazsın. Ama bunların esas hedefi Önderlik olduğu için, Önderliğin bir sistemi olan KCK’yi hedeflemektedirler. Amaçları Önderliği güçsüz bırakmak, etkisiz kılmak, önderlik çizgisini tasfiye ederek toplumla tüm bağlarını kesmektir.

HÜKÜMETİ TÜM DİYALOG KÖPRÜLERİNİ ATTI
En son Önder Apo’nun avukatlarına yönelmiş olmaları, artık tüm diyalog köprülerini söküp atmak anlamına gelmektedir. Bizim açımızdan Önderlikle diyalog olmadan, Önderlik üzerinden süreç gelişmeden çözümün herhangi bir biçimde gelişmesi mümkün değildir. Bunu Türk devleti de iyi bilmektedir. Belli ki Türk devleti AKP’nin öncülüğünde artık stratejik bir karar almış bulunuyor. Bir kararlaşmayı yaşamıştır; bu kararlaşma, Kürt Özgürlük Hareketi’ni-Kürtleri tanımadan sorunu çözmeyi önüne koyan bir kararlaşmadır. Bu çok tehlikeli, çok ciddi bir imha anlayışının söz konusu olduğunu göstermektedir. Bu anlayış direnen tüm Kürtleri, teslim olmayan bütün Kürtleri ezmeyi önüne koyuyor. Tamam, belki Dersim’deki gibi teslim olmuş olan aşiretler dahil herkesi hedeflemeyebilir; teslim olmuş olanları yanına çekmek istiyor. Zaten “o zaman Kemalist devlet hata yaptı; teslim olmuş aşiretleri de kırımdan geçirip, sürgün ettiler. Biz böyle yapmayacağız” diyorlar. “Biz teslim olmuş olanları yanımıza alacağız, direnenleri ezeceğiz, o biçimde sonuca gideceğiz” demektedirler. Bu çok tehlikeli, katliamcı; ateşle oynayan faşist bir zihniyete sahip, ırkçı-sömürgeci bir anlayıştır. Özellikle toplumun tüm kesimlerini hedefleyerek, akademisyenleri, siyasetçileri, eğitimcileri, köylüleri, işadamlarını, giderek hukuk çevrelerini yani Kürt toplumunun sosyalitesine yönelme söz konusudur. Ekonomisine, siyasetine, varlığına yönelme söz konusudur. Amaç, Kürt toplumunu güçsüz bırakmak, etkisiz kılmak ve böylece bir parandaya dönüştürmek; ona-buna yamalanabilecek, kapıda bekçilik yapabilecek bir konuma getirmektir.

TOPYEKUN BİR YÖNELİM VAR
Bu nedenle topyekun bir yönelim söz konusudur. Bu topyekun yönelimin zirvesi Önderlik avukatları olmaktadır. Bununla artık kesinleşen bir saldırı dalgasını bu biçimde yürüttüklerini ortaya koymuşlardır. Açık ki, bu, devletin en üstten almış olduğu bir karardır. Yoksa tüm köprüleri uçuran, hatta kendi hukuklarını da ayaklar altına alarak, Önderliğin avukatlarına bu biçimde yönelme olmazdı. Bu, tasfiye ve imhada ne kadar gözü kara bir biçimde davranacaklarını göstermektedir.

90’LAR İLE BUGÜN ARASINDA SADECE YÖNTEM FARKI VAR
Tabii ki, ancak ve ancak Kürt halkının her biçimde buna karşı direnmesi, bu gidişatı durdurabilir. Gelinen noktada dayattıkları, ‘ya teslim olacaksınız, ya da yok edilirsiniz’ anlayışıdır. Bu, eski politikaların farklı bir biçimde devam ettirilmesidir. Her ne kadar onlar, “yöntemde farklılık yapıyoruz, ‘90’lara dönmüyoruz” deseler de öyle değildir. Bırakalım ‘90’lı yılları, siz ‘38’lere döndünüz; ‘25’lere döndünüz.

Ama yöntem farklılıkları var: Diyelim ki ‘90’lı yıllarda sivil insanlara karşı yönelimde hem tutuklama hem de öldürme vardı. Şimdi sivil insanları tutuklama; gerillayı da en ahlaksız biçimlerde, uluslararası yasalar tarafından yasaklanmış silahlarla yok etme vardır. Daha kirli, daha alçakça, daha namertçe, hiçbir kanun-kural tanımayan, ahlaki değeri bulunmayan, hiçbir hukuk anlayışına dayanmayan bir biçimde bir savaşın pervasızca yürütülmesi durumu söz konusudur. Buna karşı elbette ki Özgürlük Hareketi’nin vereceği cevaplar olacaktır; Kürt halkının bir duruş biçimi gelişecektir. Bu tarihte, bu çağda Kürt halkının boynunu uzatıp, teslim olması asla söz konusu olmayacaktır.

TÜRKİYE’DE OTORİTER BİR SİSTEM OTURTULDU, ÖZEL YASALARA GEREK YOK
* 200 günü aşkın bir tecrit var ve daha da derinleştirilmek isteniyor. Özel yasalar çıkartılıyor. Hükümet, Cemaat ve yandaş basın tarafından Öcalan’ın avukatlar aracılığı ile savaşı ve örgütü yönettiği talimatları verdiği iddia ediliyor... AKP, tecridi derinleştirerek, operasyonlar ile Kürt siyasal kadrolarını adeta rehin alıp olası bir pazarlıkta koz olarak mı kullanmayı hesaplıyor bunları? Yoksa bu tümüyle bir ’tasfiye’ politikası mı?


Aslında özel yasalar çıkarmasına gerek yoktur. Ne de olsa Türkiye’de otoriter bir sistem oturtulmuş bulunuyor. Bu sistemin başı olan Başbakan’ın sözleri kanun yerine de geçebiliyor. Eğer böyle değil deniliyorsa, o zaman ben şunu sorarım: Şimdi Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ve uluslararası yasalara göre tutuklu olan bir kişinin kendi aile ve avukatlarıyla görüşme hakkı yok mudur? Sınırlandırılmış da olsa Önder Apo için de belirlenmiş haklar vardır. 15 günde bir ailesiyle, haftada bir avukatlarıyla görüşme hakkı yok mudur? Vardır. Peki, neden dört ayı aşkın bir zamandır kimseyle görüştürülmüyor? Başbakan istediği için görüştürülmüyor. Yani demek ki yeri geldiğinde kendi hukuklarını da çiğniyorlar ve Başbakan’ın sözü kanun yerine geçebiliyor. Önderlik üzerindeki mevcut tecridin ne hukuki, ne de ahlaki bir temeli yoktur. Yani bir halkın önderini orada rehin gibi tutup, insani bir ilişkiyi de bu biçimde baskı aracı olarak kullanmanın ahlaki bir tarafı var mıdır? Psikolojik işkence uygulayarak sonuç almak istemek, bir halkın temel taleplerini bu biçimde en azından aşağıya çekmeye çalışmak, baskı ve şiddetle bunu yapmaya yönelmenin neresi hukuki, neresi ahlakidir? Açık ki AKP’nin ve Gülen Cemaati’nin yürüttükleri bu savaşta hiçbir ahlaki ve hukuki norma dikkat etme yoktur ama bunu uluslararası düzeyde savunmak için, kılıf olarak kullanmak için bazı yasaları da çıkarabilirler.

ELİMİZDE ÖCALAN’IN 10 MEKTUBU VAR, AVUKATLARIN HABERİ YOK, DEVLET GETİRDİ
“Avukatlar aracılığıyla savaşı ve örgütü yönetiyor, talimatları gönderiyor” deniliyor. Önderliğimiz, bulunduğu cezaevi koşullarında örgütü yönetme, örgüte talimat verme durumunun söz konusu olmadığını defalarca belirtmiştir. Bizim örgütümüzün kendi sistemi, kendi yönetimi zaten vardır. Talimatların ve mektupların gönderildiği iddia ediliyor. Şimdi yanımızda Önder Apo’nun bizzat kendi eliyle yazılmış olan 10’a yakın mektubu vardır. Fakat bu mektupların hiçbirisi de bu avukatlar tarafından bize ulaştırılmış değildir. Hepsi, bizzat devletin heyeti tarafından bize ulaştırılmış mektuplardır. Avukatların haberleri bile yoktur. Anladığım kadarıyla, ancak son dönemlerde avukatlar kendileri dışında farklı bir kanalın işlediğini sezdiler. Eğer kuryelikten bahsedilecekse, kuryeliği yapan devlet adına hareket eden heyettir. O zaman savcı gidip onları yargılayabilir. Bunu da yapamayacakları açık. Neden? Çünkü durum farklı bir şeydir. Burada hukuktan ziyade siyasal bir durum söz konusudur.

AVUKATLARIN BİZE İLETTİĞİ TEK BİR YAPRAK BİLE YOK
Şimdi ben bazı hassasiyetleri çok kurcalamak istemiyorum ama bu ne biçim devlet, buna anlam veremiyorum. Devletin, yaptığı işi, hiçbir etik kuralı tanımadan, kalkıp başka insanlara yüklemesi karşısında bunları söylemek zorunda kalıyorum. Önder Apo’dan bize avukatların ilettiği tek bir yaprak bile yoktur. Bir kere İmralı sisteminde avukatlar içeriden hiçbir şey alamıyor. Orada, kendi yazdıkları notları bile alamıyorlar. Kendi müvekkillerinin nelerden bahsettiğini daha sonradan yazıp, ailesine, yakınlarına iletmelerini de suç sayacaklarsa onu bilemem; gündeminin ne olduğunu, nelerden-nasıl bahsettiğini aktarmayı herhalde suç sayamazlar.

12 YIL NİYE MÜSAADE ETTİLER?
Eğer suç sayacaklarsa niye 12 yıl müsaade ettiler. Her şeyi devlette dinliyor ve kayıt altına alıyordu. Günlük olarak Adalet Bakanı’nın da konuşma kayıtlarını okuduğunu çok iyi biliyorum. Hatta bunun için çok pahalı teknikler de almışlardı. 12 yıldır kendilerinin de denetiminde yapılan bir işten kalkıp da başkalarını suçlamaları gülünç bir şeydir. Önderliğimizin savunmalarını devlet AİHM’ye veriyor ve AİHM yoluyla bize ulaşıyor. Mektupları da bizzat devlet heyeti getirip bize vermiştir. Avukatların bundan haberinin bile olduğunu sanmıyorum.

BAŞBAKAN HEDEF GÖSTERDİ, SENARYO TERTİPLENDİ
Şimdi kalkıp bu insanları tutuklamak, aslında artık diyalog köprülerini uçurmak demektir. Önce Başbakan hedef gösterdi. Sonra da bu senaryo tertiplendi. Şimdi Başbakan’a sormak gerekiyor: Siz bunu yeni mi öğrendiniz? Eğer bu suçsa, 12 yıldır işlenen bir suçtur. Siz neden bile bile insanların suç işlemesine göz yumdunuz? Suç olan bir şeye devlet olarak göz yummak, kendi başına suç değil midir? Açık ki burada düşüncesizce, hukuk hiçe sayılarak dokunulmaması gereken şeylere dokunulmaktadır. Savunma hakkına saldırı yapılmaktadır. En önemlisi de hem kendin imkan sunacaksın, kendin mektup getirip-götüreceksin, sonra da insanları tutup, “sen talimat götürüyorsun” diyeceksin. Bir devlet biraz ciddi olur. Bir devlet kendi kendisiyle bu kadar çelişebilir mi?

EYLÜL 2006’DA HÜKÜMET NASIL İMRALI’YA GİTTİ?
Peki, bir şey daha sorayım: 2006 yılının Eylül ayında, avukatların görüş günü olmayan bir Cumartesi günü siz devlet ve hükümet olarak, şimdi tutukladığınız avukatlardan birisini Önderlikle görüştürmek üzere İmralı’ya götürmediniz mi? Özel bir talimat ve uygulamayla Cumartesi günü söz konusu avukat gidip Önder Apo ile görüşüp, o görüşme sonuçlarını bize aktarmadı mı? Bunu siz sağlamadınız mı ve o görüşme sonucu 1 Ekim 2006’dan itibaren bir ateşkes süreci gerçekleşmedi mi? Gerçekleşti. Peki, siz o insanları ne yüzle tutukladınız, onu nasıl suçlayacaksınız? Bunu anlayamıyorum. Bu ona karşı yapılan bir kalleşliktir. Siz kendiniz onu gönderdiniz; şimdi de yok sen suç işlemişsin diye tutukluyorsunuz.

DÜNYANIN HİÇBİR YERİNDE BU KADAR AVUKAT TUTUKLANMADI
Dünyanın neresinde bir kerede 33 avukatın tutuklandığı görülmüştür? Bu, ilk kez Türkiye’de olan bir olaydır. Hitler Almanya’sında tutuklanmıştır ama hepsi öyle bir günde tutuklanmamışlardır. Dünyada ilk kez Türkiye’de 33 kişilik bir avukat grubu “siz müvekkilinizle görüşüp, örgüt üyesi olmuşsunuz” diye tutuklanmaktadır. Bunun tutarlı hiçbir tarafı yoktur. Savunulacak hiçbir mantığı yoktur. Olay açıktır. Bir Kürt hareketi var, bu Kürt hareketinin bir liderliği var. Siz çoğu zaman politik yaklaşıp, imkan sundunuz; bu insanlar da gidip geldiler, kendi mesleki görevleri çerçevesinde çalışma yürüterek, politik özelliği olan bir faaliyet yürütmüşlerdir. Kendiniz buna zemin sundunuz, şimdi de kalkıp bu insanları suçlamak ne demek? Esası bu değildir. Esası Önder Apo ile ilgili ne varsa hepsini hedeflemektir. Kürt halkının özgürlük taleplerini böylece bastırmayı ve Önder Apo ile halk arasındaki ilişkiyi koparmayı hedeflemektir. Devlet olarak Önder Apo’dan ve onun sözlerinden korkuyorsunuz. Eğer korkmuyorsanız bırakın konuşsun. Hani fikir özgürlüğü vardı, hani ‘herkes istediğini konuşabilir’ diyordunuz. Bırakalım konuşmayı siz konuşulan şeyleri bile suç olgusu haline getirip, binlerce insanı içeri atmış bulunuyorsunuz. Yani Önder Apo’ya karşı, onun sistemine, çizgisine karşı devletin sömürgeci amaçlarla yürüttüğü bir savaş var. Bu savaş çerçevesinde avukatlar tutuklanmışlardır. Bu, aynı zamanda savaşın gittikçe daha da derinleşmesi ve yaygınlaşması anlamına gelmektedir.

AİHM VE CPT NEDEN SESSİZ?
Bu tutuklamalarla aynı zamanda Önder Apo’nun en temel hakkı olan savunma hakkını da elinden almış bulunuyorlar. Şimdi AİHM’de davaları da var. Peki, avukatlar görevlerini nasıl icra edecekler? Açık ki hem Önderlik üzerinde yürütülen bu tecrit ve psikolojik işkence, yine avukatların tutuklanmış olmasında ilgili uluslararası kurumların da sorumluluğu vardır. Başta AİHM ve CPT olmak üzere uluslararası kurumların hiçbir ses çıkarmamaları onları da suç ortaklığı konumuna düşürüyor. Eğer AKP hükümeti bu kadar şımarıklaşmasaydı, uluslararası kuruluşların tutumlarından cesaret almasaydı, bu yönelimleri yapamazdı.

KÜRDİSTAN HALKI GEREKEN CEVABI VERECEKTİR
Önder Apo, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tutuklanmış, sıradan bir tutuklu değildir. Uluslararası güçler tarafından tutuklanarak, Türkiye’ye verilmiş bir halk önderliğidir. Sadece Türkiye’deki Kürtlerin önderliği değil, tüm Kürdistan halkının önderliğidir; siyasal bir aktördür. Şimdi kalkıp buna sıradan yaklaşmak, bütün hukuksal, insani haklarını elinden almaya çalışmak, uluslararası yasaları çiğnemek değil midir? O zaman bu uluslararası kurumlar neden sessiz kalmaktadır? Açık ki onlar da suç ortaklığı durumundadırlar. Onların da bunda sorumluluğu vardır. Başta CPT olmak üzere uluslararası kuruluşların Türk devletinin ve AKP hükümetinin Önder Apo’ya yönelik uygulamalarına suç ortaklığı vardır. Bu açıktır ve amaçları Kürt halkını başsız bırakmak, Özgürlük Hareketi’ni bu yolla daraltmak, Kürt halkının hassasiyetleriyle sonuna kadar oynayarak, onu rencide etmek, tahrik etmektir. Aslında bu saldırıların bu dozajda pervasızlaşmasının bir nedeni de provokatif bir ortam yaratmak, tahrik etmektir. Şimdi Kürdistan’ın çeşitli illerinde her gün tutuklamalar var. Bununla amaçladıkları var, aceleleri var. Burada konunun ciddiyetini görmek, çok tehlikeli bir kulvara doğru gittiğini görmek, dikkatli davranmak, boşa çıkarmak ve sonuçsuz bırakmak için gereken doğru mücadele yaklaşımını geliştirmek önem taşıyor. Kürdistan halkı bu saldırılar karşısında savunma hakkını kullanacak, gereken direnişi göstererek cevap verecektir. Bu süreçte doğacak sonuçlardan bu politikaları dayatan AKP zihniyeti sorumlu olacaktır.

Önder Apo’ya ve onun savunma hakkına, bu savunma hakkını kullanan avukatlarına yönelim aslında barışa yönelimdir. Açıkça stratejik bir savaşa yönelme tutumudur. Bu nedenle Kürdistan ve Türkiye’deki tüm savaşa karşı olan barış yanlısı çevrelerin AKP-Cemaat ikilisinin bu çılgınlığına karşı sessiz kalmaması gerekmektedir. Hem Kürdistan’dan hem Türkiye’den çeşitli çevrelerin geliştirdiği tutum elbette ki değerlidir ama özellikle avukat kurumlarının -gerek Baro, gerekse Çağdaş Hukukçular Derneği’nin- geliştirdiği tutum gerçekten anlamlı, barışa ve halkların kardeşliğine şans veren değerli tutumlardır.

KCK OPERASYONLARINI GÜLEN CEMAATİ AKP’YE ÖNERDİ
* Bazı çevreler operasyonların bizzat Gülen cemaati tarafından yapıldığını söylüyor. Cemaat ile hükümet arasında farklı bir politika var mı operasyonlar konusunda?


Bu konuda bize de ulaşan çeşitli bilgi ve duyumlar vardır. Gülen Cemaati’yle AKP’nin aynı şeyler olmadığını biliyoruz ama AKP, Gülen Cemaati’ne dayanarak devlete hakim olmayı esas almaktadır. Gülen Cemaati de AKP’ye dayanarak devlet içinde kendi sistemini kurmaktadır. Dolayısıyla Gülen Cemaati’nin inisiyatifinin etkili olduğu açık ve bu KCK adı altında yürütülen operasyonların da bu cemaat tarafından AKP’ye önerildiği, AKP’nin de onayladığı biçimindeki bazı bilgilere sahibiz. Cemaat’in çeşitli biçimlerde doğrudan bize yansıyan mesajları daha farklıdır. Bize farklı şeyler yansımışsa da esasında Gülen Cemaati’nin bu süreçte etkin bir rol oynadığı yönündeki kanaatler ön plandadır.

Esasta Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Türkiye’de üç ana damar var idi. Bu üç ana damar da Cumhuriyet’in kuruluşunda rol üstlendi. Ancak 1924 Anayasası’ndan sonra bu üç ana damardan birisi -ulusalcı milliyetçiler diyebileceğimiz akım- devlete egemen oldu ve diğer iki ana kesimi Cumhuriyet’ten dışladı. Bunlar kimlerdi? Biri muhafazakar-milliyetçiler, diğeri de Kürtler ve solculardı. Solcuları ve Kürtleri 1925’te hedeflediler, ezdiler. Daha sonra muhafazakar milliyetçilere yönelerek, onları da Cumhuriyet’ten dıştaladılar. Onlara Kürtlere ve solculara olduğu kadar sert yönelmemiş olsalar da onlar da dıştalandı.

TAM BİR HAKİMİYET SAĞLAMAK İSTİYORLAR
Şimdi AKP ve Gülen Cemaati, muhafazakar milliyetçiliğin temsilcisi olarak bugün iktidara gelmiş bulunuyorlar. Devleti ele geçirdiler ve Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar olan bütün süreci aslında eleştiriye tabi tutmak istiyorlar; fakat kaçak oynuyorlar. Bunu çok açık, çok net ifade etmeseler de özünde bu geçmiş uygulamaların birçoğunu sahiplenmiyor ve eleştirerek, kendi çizgisinin daha doğru olduğunu iddia ediyorlar. Ancak bu yeni iktidar anlayışı -milliyetçi-muhafazakar anlayış- Kürtler açısından milliyetçi-ulusalcı anlayıştan pek farklı olmadığını da ortaya koymuştur. Halbuki kendileri de dönem dönem bu devletin uygulamalarından dolayı mağdur hale gelmişlerdi. Ama şimdi kendileri iktidara geçtiler ve önlerine gelene yöneliyorlar. Esas aldıkları taktik, aktif olma, sürekli karşıtının üzerine giderek hakimiyet sağlamaktır. “Herkes önümde diz çöktü, siz de önümde diz çökeceksiniz” demektedir. Tam bir hakimiyet sağlamak istiyor. Kürtlerin buna karşı direneceği açıktır. Hem Türkiye sol demokratik çevrelerinin hem de Kürt halkının, iktidar yetmesi olan bu yeni anlayışın bu biçimde sınırsız bir tarzda yönelimi karşısında mücadele yürütmesi gerekiyor.

BEYAZ ERGENEKON İLE YEŞİL ERGENEKON ARASINDA CİDDİ FARKLAR YOK
Bizim açımızdan Beyaz Ergenekon ile Yeşil Ergenekon arasında bazı nüans farklılıkları olsa da, şimdi uygulamada görüyoruz ki çok ciddi bir farkları yoktur. Beyaz Ergenekon bize karşı yıllarca savaştı. En ahlaksız yöntemlerle saldırılar geliştirdi. O şimdi başarısız kaldı, sonuç alamadı. Yeşil Ergenekon, Beyaz Ergenekon’un ifade ettiği gibi “herkes Türk’tür” değil, “Kürtler de var, Araplar da var, Lazlar da, Abhazlar da, Çerkezler de, Türkler de var ama bunların hepsi Türk milleti içerisinde yer alan unsurlardır. Yani siz varsınız ama tebaamızsınız” hesabından hareketle bir farklılık arz ediyor. Aslında, “şimdiye kadar hiç kimsenin konuşamadığı şeyler bizim dönemimizde konuşuluyor, tabuları biz kırdık” demesinin nedeni budur.

BAYAZ TÜRKÇÜLÜK HERŞEYİ REDDEDİYORDU, YEŞİL TÜRKÇÜLÜK ‘HERŞEY BENİM’ DİYOR
Beyaz Türkçülük, her şeyi reddeden, ‘sadece ben varım’ diyen bir anlayışa sahipken, Yeşil Türkçülük de ‘her şey benim’ diyor ‘ama diğer kesimler de var, bunların hepsi benim tebaamdır’ diyor. Yoksa o da tekçi anlayışa sahiptir. Sonuç aynı kapıya çıkıyor; biz Kürtler açısından aynı kapıya çıkıyor. Ha beyaz Türkçülük, ha yeşil Türkçülük; ikisinin de Kürtlere karşı uyguladıkları, faşizmdir. Biz, sömürgeciliğin hep faşist yüzünü gördük. Bazı Kürt kesimleri belki “Kemalizm’e karşı olduğunu söyleyen Fethullah-AKP anlayışı iktidar oldu, Kürtlere de kol-kanat gerer ya da Kürt sorununu çözer” söylemlerine aldandılar ama şimdi anlaşıldı ki al birine, vur ötekine. Kürt sorununu çözme değil, Kürt sorununu çözme adı altında Kürt halkını beyaz katliama tabi tutma politikası vardır. Şimdi uygulanan şey bu olmaktadır. Bu açıdan hesaplaşma ciddi bir hesaplaşmadır. Tarihi temellere dayanan bir hesaplaşmadır. Aslında bizim, bu yeni iktidara gelmiş, Kemalizm’e karşı olduğunu söyleyen anlayışın Kürt sorununa doğru-gerçekçi yaklaşması halinde illa ‘bu anlayışa karşı mücadele edelim’ diye bir derdimiz yoktur. Biz, Kürt halkının temel haklarını inkar eden, Kürt toplumunu Türk devlet sistemi içerisinde köleleştirmeyi öngören ırkçı-milliyetçi-sömürgeci anlayışa karşı mücadele ediyoruz. Ama şimdi gördük ki yeni gelenler de Türk devletinin sömürgeci-milliyetçi çizgisini aynen yürütmekte ve bunu her gün Kürt toplumuna farklı bir dille ve farklı yol ve yöntemlerle de olsa dayatmaktadırlar.

Bu açıdan Cemaat’in rolü var mı, yok mu bu o kadar önemli değil. Anlayış ortadadır. Anlayış, en azından ikisinin de ortaklaştığı bir anlayış durumundadır ve bunun Kürdistan'daki mevcut sömürgeci sistemi yenileme, onu yeniden canlandırma, iflas etmiş-bitmiş sömürgeciliği bu biçimde yenileyerek, restore edip tekrardan hakim kılma çabasının olduğu görülmektedir.

BİZDEN YANA ARTIK TEK TARAFLI ADIMLARA YER YOK
* Başbakan Erdoğan geçenlerde, “PKK'nin silah bırakması durumunda çok ciddi gelişmeler olabileceğini” söyledi. Bu açıklama sizce ne anlama geliyor? Zira bugünlerde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani de benzer bir koşulu gündemleştiriyor. Bu bağlamda, Talabani'nin, “Silahların bırakılması konusunda PKK'yi ikna ettim” açıklaması sizce ne anlama geliyor?


Türkiye’de Kürt sorunu güncel bir konu. Hemen herkes kendi açısından tartışıyor, fikir ileri sürüyor. Tartışmanın ve değişik fikir ortaya atmanın herhangi bir sakıncası yok. Fakat Başbakan Erdoğan’ın “PKK’nin silah bırakması durumunda çok ciddi gelişmeler olabileceği” sözü öteden beri Kürt halkına ve bize dayatılan bir şeydir. Yani “önce teslim ol, silah bırak; sonra ben merhametim ne kadar el verirse sana öyle yaklaşırım.” Bu açıdan bunun hiçbir yeri yoktur; bu, olması mümkün olmayan bir husustur. Ama Sayın Talabani, sanırım daha çok kendine göre bazı şartlara bağlayarak ifade ediyor. Ona bir şey demem; tartışılabilinir. Ne olacaksa karşılıklı olmak zorunda; bizden yana artık tek taraflı adımlara yer yoktur. Bunu açık söylüyoruz.

BARZANİ’NİN TÜRKİYE ZİYARETİNDEN SONRA BAZI GELİŞMELER OLABİLİRDİ AMA…
Son günlerde “görüşmeler var, çözüm olacak, vb.” bazı psikolojik savaş söylemleri de çeşitli basın-yayın organlarında servis ediliyor. AKP hükümeti, bu tür girişimlerle çözümün bütün zeminlerini ortadan kaldırıyor. Ne çözümü! Tek yol bırakıyor: Direnme yolu. Bir taraftan bu kadar saldırı varken, öbür taraftan çözümden bahsetmek gerçekle örtüşmüyor.

Örneğin; Federe Kürdistan Bölge Başkanı Sayın Mesut Barzani de Türkiye’ye gitti. Belli ki orada bir takım tartışmalar olmuş. Eğer süreç normal gitseydi Sayın Mesut Barzani’nin dönüşünden sonra belli bazı gelişmelerin yaşanması belki olası olurdu ama Erdoğan, Kürt heyetiyle -Sayın Mesut Barzani ile- her ne konuşmuşsa onu yolculadıktan sonra hem tehditler savurdu, hem de operasyonlara hız vererek özellikle de en son Önder Apo’nun avukatlarını da hedefleyerek yumuşamanın tüm zeminlerini tasfiye etti. Bu da AKP’nin niyetini açığa vuran bir durumdur. Bence Sayın Barzani, Sayın Talabani ve bütün gözlemci çevreler bunu iyi görmeli. Yani bir taraftan biz Kürtlere mesaj verilmekte; ‘silah bırakılırsa şu bu olur’ denilmekte, öbür taraftan da var gücüyle saldırılar geliştirilmektedir. Bütün Medya Savunma Alanlarına yüzlerce sorti yapılarak uçak saldırıları gerçekleştirildi; Önderlik avukatlarına saldırı oldu. Bunlar ne zaman oldu? Kürt heyetinin Türkiye’den dönüşü ardından oldu. Bu, “Siz Kürtler gidin, tartışın, danışın; PKK teslim oluyorsa olsun, yoksa ben hepinizi hedefleyeceğim” demektir. AKP’nin yaptıkları bu anlama geliyor.

HÜKÜMETİN KÜRTLERLE UZLAŞMA GİBİ BİR NİYETİ YOK
Türkiye kamuoyunun da bilmesi gerekiyor ki, AKP’nin saldırıları, yumuşamanın ortamını kaldırmıştır. Eğer öyle olmasaydı belki tartışmalarla bazı sonuçların ortaya çıkması mümkün olabilirdi ama Türk devletinin tek taraflı saldırısı -kaldı ki biz bu süreçte öyle çok kapsamlı bir eylem yapmadık- biçiminde süreç tırmandırıldı. Bu, Türk sömürgeciliğinin gerçek niyetini açığa vurmaktadır. Kürtlerle uzlaşmak, Kürtlerden özür dilemek, Kürtlerle bir arada yaşamanın eşit koşullarını yaratma niyetleri yoktur; baskı ve şiddetle teslim alma politikaları vardır. Bunun için Kürtleri aynı zamanda birbirine karşı kullanma taktikleri geliştirilmektedir. Yani bu konudaki politikaları çok açık. Bence herkes bunu görmelidir. Bütün ilgili çevrelerin bunu izlemekte olduğunu da düşünüyorum.

* Talabani'nin size atfen sözünü ettiği, “Genel af ve anayasal tarif” sorunun çözümünde temel eşiğin aşılmasına ne oranda katkı sunar?

Sayın Talabani’nin ifade ettiği o hususlar tartışmalar sonucunda kendisinin çıkarmış olduğu bir yorum olabilir. Biz doğrudan öyle bir şeyi ifade etmekten ziyade, soruna daha geniş bir çerçeveden yaklaşıyoruz. Yani Kürt sorununun çözümü ve silahların tümden devre dışı bırakılması için toplumsal bir uzlaşma projesinin uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bunun anayasal boyutu, tutukluların özgürleştirilmesi kadar, ulusal haklar çerçevesindeki boyutları da vardır. Yani birçok boyut söz konusudur. Bunların hepsi tabii birbiriyle bağlantılıdır. Biz sorunun çözümünü daha geniş bir perspektifle bir toplumsal uzlaşma projesi olarak koyuyoruz. Bunu belki de kendisi öyle yorumlamıştır. Ben ona bir şey demem ama çözüm çerçevesini biz çok çeşitli vesilelerle ortaya koymaktayız. En son devlete sunduğumuz protokollerde de çözüm çerçevesi vardır. Tabii ‘her şey tek bir seferde, aynı anda olur’ diye bir şey yok. Bir süreçtir; önemli olan, gerçekten sorunları şiddetle değil diyalogla çözme çizgisine gelmedir. Bu konuda biz PKK olarak her zeminde tutumumuzu koyduk. Biz sorunu diyalog ve demokratik yöntemlerle çözmekten yanayız. Ancak öncelikle bu tutumun devlette de gelişmesi gerekmektedir. Belki de Sayın Talabani’nin “ikna ettim” dediği husus bu tutumumuzu görmüş olması olabilir.

ŞİDDETTE ISRAR EDEN TÜRK DEVLETİDİR
Ancak şiddette ısrar eden biz değiliz; Türk devletidir, AKP’dir. Özel ordusunu kuruyor, polisini donatıyor, ABD’den aldığı yüksek teknolojiye bel bağlıyor, “ya benim dediğimi kabul edersiniz ya da ben şiddetle sizi yok ederim. Belinizi kırarım, sizi öyle masaya getirim; ya da sizi dıştalar kendim yürürüm” diyor. Yani kaba güce ve şiddete dayanan AKP hükümetidir, Türk devletidir.

MEŞRU SAVUNMA HAKKI DÖNEMİ BİTMEDİ
Şimdi birçok lider (daha çok da Güneyli liderler) genellikle ‘silahlı mücadelenin dönemi bitmiştir, sorunların silahla çözülmesine inanmıyoruz’ demektedir. Bu konuda bizim bir itirazımız yok. Fakat hiç kimse “Meşru Savunma Hakkı dönemi geçmiştir” diyemez. Çağımızda ‘yaşam hakkı’ kadar kutsal olan diğer bir husus da ‘Meşru Savunma Hakkı’dır. Çünkü sen Meşru Savunma Hakkı’yla yaşam olanaklarını yaratabiliyorsun. Bizim de silaha başvurmamız tamamen Meşru Savunma Hakkı çerçevesindedir. Niye? Karşımızda bir askeri güç var, büyük bir ordu var; tekniği var ve bizi yok etmek istiyor. Biz ona karşı direniyoruz, direnirken de tabii eylem yapıyoruz. Savunma, öyle pasif olarak mevzisinde çakılma değildir. Bizim 2004’ten bu yana yürüttüğümüz mücadele, Meşru Savunma Hakkı çerçevesindeki bir mücadeledir. Yoksa biz de “silahlı mücadeleyle nihai sonucu elde edeceğiz; eskiden olduğu gibi silahlı mücadeleyi sürdürüyoruz” gibi bir şey söylemiyoruz. Ama diyelim, nasıl ki bugün Güney Kürdistan’da peşmergenin varlığı kesin gerekli bir husustur; bugünkü koşullarda Kürdistan gerillasının da Kuzey’de varlığı kesin gereklidir. Ama ne zaman ki bu sorun çözüldüğünde, Kürt halkının güvenliği anayasal düzeyde teminat altına alındığında buna gerek olmayabilir; fakat şimdi bir gerekliliktir. Gerilla arazide, onlar da saldırıyor, savaş durumu böyle gelişiyor. Yani biz savaşı geliştiren taraf değiliz. Bu gerçeği biz bir türlü tam olarak aslında ifade edemedik. Bu konuda bizim kendimizi ifade etme yetersizliğimiz de olsa, esas olarak Türk devletinin büyük medya gücüne, diplomatik olanaklarına dayanarak, olan bir şeyi olmamış gibi gösterme, olmayan bir şeyi de olmuş gibi gösterme becerisinin rolü fazladır.

DİRENECEĞİZ
Bizim kitlemiz var, halkımız var. Biz siyasal yöntemlerle, demokratik mücadele yöntemleriyle güç olduğumuzu ortaya koymuş bir hareketiz. Ama o şimdi hem kitleye yönelmekte, çocuklara karşı yeni yasalar çıkarmakta, her bir şeyiyle Kürt halkına karşı bir yönelim konumuna geçmiş bulunmaktadır. Sorunun esas kaynağı burasıdır. Yani Türk devletinin kendi askeri gücüne dayanarak Kürt halkını teslim alma amacı, hizaya çekme tutumu, işte “biz devletiz herkes bize boyun eğmek zorunda” diyerek yönelmesi, çatışmaya yol açmaktadır. Devletin kendini savuma hakkı varsa, muhalefet olan bir gücün ve bir insanın da kendini savunma hakkı vardır! Devlete karşı da olsa bir insanın devletin kontra ve terör uygulayan güçlerine karşı kendini savunma hakkı vardır ve Türk devleti Kürdistan’da bugün bir terör uygulamaktadır. Hem uluslararası yasalara aykırı silahlar kullanmakta, hem de uluslararası yasaları, insan hakları hukukunu ayaklar altına alarak Kürt halkına karşı, Kürt gençliğine ve Kürt kadınına karşı devlet terörünü uygulamaktadır. Biz buna karşı direneceğiz, bu direniş kutsal bir direniştir ve bizi başarıya taşımada temel bir duruş biçimidir.

Sağlıkta KHK darbesine tepki

Sağlık emekçileri ve öğrenciler sağlıkta KHK darbesine tepki göstermeye devam ediyor. Antalya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan eylemde SES ve Dev Sağlık-İş üyeleriyle tıp öğrencileri ve akademisyenler biraraya geldi.

SES Antalya Şube Başkanı Mustafa Kılınç tarafından yapılan açıklamada sağlıkta herkesi ilgilendiren bir dönüşümün sürecinden geçildiği dile getirildi. Kılınç şunları söyledi: “Tıp fakültelerinde hastaların müşteri olarak görüldüğü, nitelikli hizmet yerine çok sayıda hasta bakılarak döner sermaye gelirlerinin arttırılmasını hedeflendiği performans sistemine geçilmiştir. Öğretim üyeleri eğitim veremez hasta bakamaz, araştırma yapamaz kısacası mesleğini uygulayamaz duruma getirilmektedir. Döner sermaye kaygısı yüzünden bütün sağlık alanı çalışanları ve taşeron işçiler düşük ücretlerle güvencesiz çalıştırılmaya zorlanmaktadır.”

İzmir Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi'nde yapılan eylemde ise TTB, Sağlık-Sen, Türk Sağlık-Sen ve SES yer aldı. Eylemde sağlıkta dönüşüm sürecine karşı ortak mücadele çağrısı yapılırken, KHK'nın geri çekilmesi istendi.

İstanbul Tıp ve Cerrahpaşa Tıp Fakülteleri'nde de yarın eylem gerçekleştirilecek. Hasta ve hasta yakınları tümüyle kendi girişimleriyle başlatıkları imza kampanyasında 7 binin üzerinde imza topladı.

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinde çalışan öğretim üyeleri, asistanlar ve uzman hekimler, tıp öğrencileri ve sağlık çalışanları imza kampanyasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmak, sağlıkta ve tıp eğitiminde yaratılan yıkıma karşı talepleri ve yürütülecek mücadeleyi duyurmak amacıyla yarın bir basın açıklaması gerçekleştirecek.

‘Dersim araştırılsın’ önergesi reddedildi

BDP'nin Dersim Katliamı’nın araştırılması ile ilgili verdiği Araştırma Önergesi Meclis Genel Kurulu'nda AKP, CHP ve MHP'nin oylarıyla reddedildi. BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Dersim konusunda "özür dilediğini" anımsatarak, "Sözlü olarak yapılan özür dilemenin anlamını bulması için, birtakım adımların atılması gerekiyor" dedi.

BDP, Dersim Katliamı ile ilgili verdiği araştırma önergesinin görüşülmesi önerisini Meclis Genel Kurulu gündemine getirdi. Önerinin lehinde söz alan BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan, 1937-1938 yıllarında Dersim'de yaşanan olaylar ve uygulamaları Meclis’in araştırmasını istediklerini söyledi. Kaplan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Dersim konusunda "özür dilediğini" anımsatarak, "Sözlü olarak yapılan özür dilemenin anlamını bulması için, birtakım adımların atılması gerekiyor" dedi. Önerinin aleyhinde konuşan AKP Bartın Milletvekili Yılmaz Tunç ise, AKP'nin hiçbir şeyin üzerini örtmediğini iddia ederek, Başbakan Erdoğan'ın Dersim ile ilgili belgeleri açıkladığını savundu. Tunç, "Binlerce insanın katledildiği, binlerce insanın batıya göç ettirildiği bu acı olay ile ilgili belgeler ortadadır. Bu belgelerden rahatsız olmadan, yüzleşmekten kimsenin kaçmaması gerekir. Katliamda görev almış kişilerin kimler olduğunu biliyoruz. Bu kişilerin isimleri şimdi parklara verilmektedir. Bunun faili AKP değil, o dönem iktidarda olanlardır" dedi. Tunç, bu konunun TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda araştırılmasının daha doğru olacağını savundu.

KAMER GENÇ'TEN KARŞI ÇIKIŞ
CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç de önerinin lehinde yaptığı konuşmada, "Bu iş çok acı bir olay. Geçmişte birtakım olaylar olmuş, ama bu olayları gündemde tutmak kimseye fayda kazandırmaz" dedi. O dönem devleti yönetenlerin zafiyetinden dolayı birtakım sıkıntılar yaşandığını, ancak bir isyanın sözkonusu olmadığını belirten Genç, "Bir isyanın liderinin olması lazım. Seyid Rıza lider deniliyor. Orada 91 aşiret vardı ve Seyid Rıza da o aşiretlerden birisinin lideriydi, Dersim'in lideri değildir" diye belirtti. Genç, bu olay üzerinden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na "vurulmaya çalışıldığını" ileri sürerek, "Cumhuriyetten rahatsızlar, Atatürk'ü yıkmak istiyorlar, 1937-1938'de tek parti vardı ve Atatürk de Cumhurbaşkanı idi. Cumhuriyetin kuruluşu ile hesaplaşmaya çalışıyor Tayyip bey. Özür dilemek bir şey ifade etmiyor. Önce araştıralım, belki özür dileyecek bir şey yok" iddiasında bulundu.

METİNER YİNE SAHNEDE
Önerinin aleyhinde söz alan AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner ise, Dersim ile PKK'yi birbirine benzetmenin yanlış olduğunu iddia ederek, "İnsanlar nasıl günah işlediklerinde tövbe ederler, kendilerini arındırırlar, devletler de günah işlemişse, vatandaşlarına karşı vahşet boyutuna varan uygulamalar içine girmişlerse tövbe eder ve özür dilerler" demesi dikkat çekti.

SAMİMİYETSİZLİK
BDP’li Hasip Kaplan yapılan konuşmalar üzerine tekrardan söz alarak, Başbakan Erdoğan'ın, bu kürsüye gelip Dersim ile ilgili özür dilemesi gerektiğini ifade etti. Kaplan, "Bunları nerede konuşacaksınız? Kapalı kapılar ardında, MGK'da mı konuşacaksınız? Samimiyseniz...'Allah birdir' diye öneri getirsem, ona da karşı çıkarsınız" diyen Kaplan, AKP'nin samimi ise önerilerine “evet” oyu vermesi gerektiğini kaydetti. Görüşmelerin ardından BDP'nin önerisi yapılan oylama ile reddedildi.

Kasabanın şerifi

FAZLA KOVBOY FİLMİ İZLEMİŞ
Polise molotofkokteyli bulundurana ateş etme yetkisi isteyen Adana Emniyet Müdürü bu kez daha da ileri giderek Teksas Kanunu önerdi: "Sadece polis değil, herkes ateş edebilsin."

Van 4. Ağır Ceza Mahkemesinin üzerinde molotofkokteyli bulunduğu iddia edilen 2 kişiye yasada yer almamasına rağmen, suç yaratarak ‘Terör örgütüne silah sağlamaktan’ iki kişiye 12 yıl 6’şar ay hapis cezası vermesi molotofkokteylinin bomba statüsünde sayılması ve polisin molotofkokteyli kullananlara ateş açabilmesi gerektiğini savunan Adana Emniyet Müdürü Mehmet Avcı’yı çok mutlu etti. Mahkemenin kararını ‘Çok doğru bir karar’ olarak niteleyen Avcı, molotofkokteyli kullananlara sadece polisin değil herkesin ateş edebilmesi gerektiğini söyledi ve ekledi, “Bu kararla artık işimiz kolaylaşacak.”

Makamında gazetecilerin konu ile ilgili sorularını cevaplayan Avcı, “Mahkemelerden çıkan kararlar bizi bağlar. Yüce mahkemenin kararına herkes saygı duymak zorundadır. Bu ülkenin anayasası ve kanunlarına saygımız varsa mahkemelerine de sonuna kadar saygı duymak gerekir. Şahsi fikrim çok doğru bir karar verdi” şeklinde konuştu. “Çünkü kanunda der ki uzaktan veya yakından canlıları öldüren, yaralayan cansızları parçalayan delici, kesici, parçalayıcı her türlü araca silah denir. Molotofta özel olarak hazırlanmış yanıcı ve yakıcı bir malzeme. Yani biraz daha vahim bir malzeme sıradan aklımıza gelen silahlara, bıçaklara göre daha vahim bir malzeme” diyen Avcı, “Bundan dolayı bu suçta kullanıldığında silahtır. Silah olmayan malzemelerde suçta kullanılmışsa Türk Ceza Kanunu’na göre silahtır. Mahkemenin verdiği karar son derece olumlu yerinde doğru bir karar” şeklinde konuştu.

‘HERKES ATEŞ EDEBİLSİN’
Molotof atanlara karşı polisin silah kullanması konusuna da değinen Avcı’nın adeta herkesi silahlanmaya ve göstericilere ateş açmaya çağıran sözleri ise dehşet verici. Avcı, “Birinin canına, malına, ırzına bir taarruz varsa başka türlü defi mümkün değilse sadece polis değil herkes kademeli olarak silah kullanabilmeli” dedi. Silah kullanmanın kademelerini uygulamak zorunda olduklarını söyleyen Avcı, “Poliste bu safhada silah kullanır ama benim daha önce beyan etmek istediğim konu isim olarak isimlendirilerek mevzuatta yerini bulursa mahkemeler, hakimler savcılar daha kolay hareket edecektir. Şimdi bazı durumlarda yorum yapmak gerekecektir. Çünkü net olarak isimlendirilmemiş. Ancak yanıcı ve yakıcı olması onların bu kararı rahatça vermesi anlamına gelir”diye konuştu.

‘ARTIK POLİSİN İŞİ DAHA KOLAY’
Göstericilere ateş edebilme özgürlüğü isteyen Avcı mahkemenin kararından duyduğu memnuniyeti “Bu karar polisin, jandarmanın ve güvenlik güçlerinin işlerini kolaylaştıracak” sözleriyle dile getirdi. “Çünkü bu suçu işleyenler artık bu suçun bir yaptırımı olduğunu görecek” diyen Avcı “Bizim açımızdan değil o suçu işleyen kullanan açısından bizim işimizi kolaylaştıracak. Çünkü katılan kullanan sayısı azalacak. Çünkü karşısında ciddi bir yaptırım olacak” ifadelerini kullandı.

Çete başı Eski MİT'çi Eymür serbest bırakıldı

Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliğince bazı faili meçhul cinayetlere ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında İstanbul'dan gözaltına alınıp, Ankara'ya getirilen eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür serbest bırakıldı.

Ankara Emniyet Müdürlüğü'ndeki işlemlerinin tamamlanmasının ardından Ankara Adliyesi'ne getirilen Eymür soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Hakan Yüksel'e ifade verdi. Eymür, ifade işlemlerinin ardından serbest bırakıldı.

2.5 milyon emekçi iş bıraktı

"Koordineli grev" sebebiyle bir günlüğüne hayatın durduğu İngiltere’de okullar, hastaneler, gümrük daireleri, adliyeler, toplu taşıma araçları ve devlet daireleri boşaldı.

İngiltere’de ülke tarihinin en büyük 2.grevine 33 sendika destek verirken, iş bırakan 18 bin sınır güvenliği memuru nedeniyle havaalanlarında büyük aksamalar yaşandı.

Hastaneler, belediye hizmetleri ve okullar, grevden etkilenen kurumların başında geliyor. Hastanelerin acil servis ve kemoterapi bölümleri hariç diğer bölümlerde sağlık görevlileri de greve katıldı. İngiltere’de 400 bin sağlık personelinin greve destek verdiği ve 60 bin acil olmayan operasyon ve muayene randevusunun ertelendiği açıklandı.

İngiltere’de devlet okulları ve üniversiteleri dahil eğitim kurumlarının yüzde 60’ının kapalı, yüzde 13’ünün de yarı kapalı olduğu açıklandı. İskoçya’da ise 2700 okuldan sadece 30 tanesinin açık olduğu bildirildi. Waterloo Köprüsü dahil çok sayıda yol göstericiler tarafından trafiğe kapatıldı. Kuzey İrlanda’da da otobüs ve trenlerin hizmet vermiyor. Ülkenin en büyük iki havaalanından yapılan uçuşlardaki aksamalardan dolayı Türk Hava Yolları, İngiltere’ye uçacak uçaklarda gecikmeler olabileceği konusunda uyardı.

Sendikalar, Birleşik Krallık bölgesinde toplam 2 milyon kamu emekçisinin greve katıldığını açıkladı. İskoçya’da yaklaşık 300 bin kamu personelinin; Galler’de 170 bin işçinin greve katıldığını açıkladı.

İngiltere başbakanı David Cameron ise, grevlerin herhangi bir kazanım elde etmeyeceğini iddia ederken, sendikalara daha fazla görüşme yapılması için baskı yapıyor. Göçmen Servisleri Sendikası’ndan Lucy Moreton, “Üyelerimiz başka seçeneklerinin kalmadığını hissetti. Bu hizmet sektöründe olduğumuz 30 yıl içinde ilk kez oluyor” dedi.

Hükümetin planladığı yeni düzenlemeyle emeklilik yaşını 68’e çıkarmak istemesi, emeklilik primlerinin artırması, emekli olduktan sonra emeklilik maaşlarını düşürmesine karşı çıkan işçiler, iş güvencesi ve ücret artışı taleplerini de dile getirdiler.

600 silahlı Libya'lı Suriyeli muhaliflere Türkiye üzerinden destek verdi iddiası

Mısır devlet kaynaklarına dayandırılan iddiada, Libya Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil’in onayıyla 600 asker, Suriyeli muhaliflerin yanında çatışmak ve eğitim desteği vermek üzere Suriye’ye geçerek Özgür Suriye Ordusu’na katıldı.

İNGİLİZLERDE İDDİA ETMİŞTİ
İngiliz medyası geçen hafta, NTC yetkilileriyle Suriyeli muhaliflerin İstanbul’da gizli bir toplantı yaptıklarını iddia etmişti. Libya Ulusal Geçiş Konseyi, Suriyeli muhaliflerin İstanbul’da bir araya gelerek kurduğu Suriye Ulusal Konseyi’ni Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanıyan ilk hükümet olmuştu.

Suriye'ye karşı asker toplayanlar hakkında suç duyurusu

Adalet İçin Hukukçular, AKP'nin Libyalı bir grup ile Özgür Suriye Ordusu temsilcileri arasında Suriye'de savaşmak üzere asker toplanması konusunda yapılan görüşmeye arabuluculuk ettiği yönündeki haberlerle ilgili İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Hatay'da üslenen ve AKP hükümeti tarafından himaye edilen Özgür Suriye Ordusu temsilcilerinin Libya'dan gelen bir grupla geçtiğimiz Cuma İstanbul ve Hatay'da buluştuğu, iki grup arasında Suriye'de Esad yönetimine karşı savaşmak üzere militan, para ve silah desteği konusunda görüşme yapıldığı ve görüşmeye AKP'nin arabuluculuk yaptığı iddiası basına yansımıştı. Dün soL'da yer alan AKP'nin TCK 306. maddeden haberi var mı? başlıklı haberde "yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde bulunan" kişilere hapis cezası öngören Türk Ceza Kanunu'nun 306 maddesini hatırlatmış ve haberde "Yasa gereği Riyad el Esad ve diğer Özgür Suriye Ordusu mensuplarının derhal tutuklanmaları ve -henüz Suriye'yle savaş çıkmadığı için!- iki ila sekiz yıl hapis cezasıyla cezalandırılmaları gerekiyor. Ancak yasa gereği bu kovuşturma Adalet Bakanı'nın iznine tabi olduğu için, AKP yasayı uygulamaktan kaçınıyor" ifadesine yer vermiştik. Konu ile ilgili olarak Adalet İçin Hukukçular bugün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Yabancı devlet aleyhine asker toplama suçlaması
Adalet İçin Hukukçular, "Özgür Suriye Ordusu adı verilen örgütün sorumlusu Riyad El Esad, Libya İslami Mücadele Grubu adı verilen örgütün eski lideri Abdülhakim Belhadj ve yapılacak soruşturma neticesinde tespit edilecek diğer kişiler" hakkında "Yabancı devlet aleyhine asker toplama" suçlaması ile suç duyurusunda bulundu.

TCK 306. madde hatırlatıldı
"Yabancı bir devlete karşı asker toplanması" ile ilgili Türk Ceza Kanunu'nun 306. maddesi de suç duyurusu dilekçesinde hatırlatıldı:

Madde 306 - 1) Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak, yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

2) Fiil sonucu savaş meydana gelirse faile müebbet hapis cezası verilir.

3) Fiil, sadece yabancı devletle siyasal ilişkileri bozacak veya Türkiye Devleti veya Türk vatandaşlarını misilleme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak nitelikte ise faile iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.

4) Siyasal ilişki kesilir veya misilleme meydana gelirse üç yıldan on yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

5) Bu maddede yer alan suçun kovuşturulması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

6) Bu madde hükümleri, fiilî savaş hâlinde ülke topraklarının tamamını veya bir kısmını işgal eden yabancı devlet kuvvetlerine karşı meşru müdafaa amaçlı direniş hareketleri hakkında uygulanmaz.


"Türkiye ile Suriye arasında savaş tehlikesi yaratılıyor"
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunulan suç duyurusu dilekçesinde, haberlerin doğruluğunun derhal araştırılması talep edilirken, iddia edilen faaliyetlerin Suriye ile Türkiye arasında savaş tehlikesi yarattığına dikkat çekildi:

"Bu haberlerde yer alan iddiaların gerçek olması halinde, ilgili haberlerde yer alan yabancı ülke vatandaşlarından oluşan silahlı grup ve kişilerin Türkiye’de, başka bir devlet aleyhine faaliyet yürüttükleri, bu devlet aleyhine asker ve para topladıkları, bu kişi ve grupların Türkiye’de barındırıldıkları ve aralarında yaptıkları toplantılara “Türk görevlileri”nin de katıldıkları anlaşılacaktır.

Bu faaliyetlerin, Suriye devletine karşı ulusal ve uluslararası hukuk kurallarının ihlali olduğu ve Suriye devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bir savaş tehlikesi yarattığı açıktır."

AİH: Savaş Kışkırtıcılığına İzin Vermeyeceğiz
Adalet İçin Hukukçular bugün suç duyurusu ile ilgili kamuoyuna şu açıklamayı yaptı:

"Savaş Kışkırtıcılığına İzin Vermeyeceğiz
· Adalet İçin Hukukçular Türkiye’de, Suriye’ye karşı “asker toplayanlar” hakkında suç duyurusunda bulundu.

· Adalet İçin Hukukçular ülkemizin bir savaşa sürüklenmesine tüm gücü ile karşı duracaktır.

Cumhuriyet gazetesinin 29 Kasım 2011 tarihli nüshasında, “Daily Telegraph” gazetesi kaynak gösterilerek yayınlanan bir haberde, Libyalı bir grubun Türkiye’ye gelerek, İstanbul’da ve sınır bölgesinde Suriye Özgür Ordusu adı verilen örgütün yöneticileri ile görüştüğü yer almıştır. Söz konusu haberde ayrıca, Türkiye’nin muhaliflerin yanında savaşmaları için Libya’dan Suriye’ye gönüllü taşıdığı belirtilmekte ve Türkiye’nin de bu organizasyonun içinde yer aldığından bahsedilmektedir.

Adalet İçin Hukukçular, gazetelerde yer alan bu haberlerin ve doğruluklarının derhal ve hızlıca araştırılması gerektiğini düşünmektedir. Bu nedenle, sorumlular hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 306. maddesinde düzenlenen “Yabancı Devlet Aleyhine Asker Toplama” suçundan kamu davası açılması için suç duyurusunda bulunmuştur.

Bu vesile ile, Adalet İçin Hukukçuların ülkemizin bir savaşa sürüklenmesine tüm gücü ile karşı duracağını bir kez daha belirtmek isteriz.

Adalet İçin Hukukçular"

Meslektaşları Mustafa Balbay'ı unutmadı

Bugün Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay'ın tutukluluğunun tam 1000. günü. Çok sayıda gazeteci bugün köşesinde Mustafa Balbay'ın 1000 gündür tutuklu olmasına dönük tepkilerini dile getirdiler.

1000 gündür tutuklu bulunan Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay için meslektaşları destek mesajlarını köşe yazılarında paylaştılar. Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi olan Mustafa Balbay'ın, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmasının ardından tam 1000 gün geçti. Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atilla Sertel, gazeteci-yazar Mustafa Balbay’ın tutukluluk süresinin 1000 günü bulması nedeniyle bir basın toplantısı düzenlerken Balbay'ın meslektaşlarının ve ailesinin mesajları şöyle:

Mustafa Balbay'ın eşi Gülşah Balbay
Gülşah Balbay Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda şu ifadeleri dile getirdi: "İnsan doğasının bir gün bile kaldıramayacağı, katlanamayacağı bir yerde eşim bininci gününü tamamladı. Savunmasını yaptı, savcının tüm tezleri çürütüldü, buna rağmen karar verilmedi ve 1000 gündür tutuklu. Silivri toplama kampında tek kişilik hücrede. Buna katlanmak, dayanabilmek mümkün değil. Eşim sekiz adıma bir adım hücrede. Tuvaleti, banyosu içinde, koşulları çok ağır. Havalandırmada da tek başına. Tecritte 275 gün deniyor, ama bu tecrit rakamı eksik.

Gülşah Balbay dışarıda geçirdiği günleri ise şu şekilde anlatıyor: "İlk gözaltına alındığı gün 1 Temmuz 2008. Yeni doğum yapmıştım, Deniz 30 günlüktü. Evde bizi eşimle konuşturmadılar. Korkunç bir gündü. O gün hiç yataktan kalkamadım. Günlerce çekmecelere dokunamadım. Bütün eve, her yere yabancı eller değdi. Yağmur uyandırıldı, yatağının altına, bazasındaki oyuncaklara kadar bakıldı. Bilgisayarı alınınca ağlamaya başladı, bir polis hanım, “tamire götürüyoruz, diyelim” dedi. Mustafa da, “Bilgisayarında virüs var, tamire gidecek” dedi. Fotoğraf makinesi, kamera, iki bilgisayar alındı. Deniz’in doğum fotoğrafları yok artık elimizde. O günden bu yana sadece eşim tutuklu değil, aile olarak hepimiz tutukluyuz. Hepimiz “zulümhane”yi yaşıyoruz, eşim Silivri’de yaşıyor, ben Ankara’da evde yaşıyorum. 3 yıldır çocuklarım babasız. Gittiğinde oğlum 8 aylıktı, şimdi 4 yaşında. Kızım ilkokul ikideydi, şu an 5. sınıfta. Hiçbir karne sevincini babasıyla yaşayamadı. Ayda bir kere babalarını görüyorlar. Ayda bir kere sadece 45 dakika eşime dokunabiliyoruz, elini tutabiliyoruz, hasret giderebiliyoruz. “Mutluluk nedir” derseniz, “ayda 1 gün 45 dakika” derim."

Can Dündar / Milliyet
“Bu mesleğin şanındandır, davalar, iftiralar, suikastlar, mahpusluklar… Yine çoğu örnekte dünün mahpusları bugünün kahramanları oldular. İyi biliyoruz ki, yarın “Balbay çıkacak/ yine yazacak”. Kızına, eşine, kalemine sarılacak, yine dostlarla buluştuğunda diziyle toprağı döve döve zeybek oynayacak. Ve muhtemelen gün gelecek, bu devlet Balbay’dan ve bunca yıl tutukluluk zulmüyle cezalandırdığı “fikir suçluları”ndan da özür dileyecek. Af isteyecek. Can Yücel ustanın 12 Mart sonrası, af öncesi kaleme aldığı dizeleriyle bitirelim: “Amaaaa / Biz onları, / Biz onları affetmeyeceğiz azizim.”

Faruk Bildirici / Hürriyet Okur Temsilcisi
"'Ama' sözcüğünü oldum olası çok severim. Heptenci tutumlara bir isyan bayrağı gibi gelir “ama” bana. “Ama” deyince üzerinde durduğunuz olgunun ya da sorunun öbür yanını da göz ardı etmediğinizi gösterirsiniz. Gazeteciliğe de çok yakıştığını düşünürüm “ama”nın. Biz gazetecilere düşen, “ama o”, “ama bu”, “ama şöyle”, “ama böyle” demeden hapisteki bütün gazeteci arkadaşlarımızın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını desteklemektir. Selam olsun elindeki kalemi, dilindeki kelamı yüzünden hapislere düşürülenlere...”

Deniz Zeyrek / Radikal Ankara Temsilcisi
“Yargı gibi demokrasinin en yaşamsal araçları ile yürütülen bu uzun süreç, ne yazık ki gerçeğin ortaya çıkarılma süreci olmaktan çıkıp uzun tutukluluk süreleriyle “cezalandırma”, “itibarsızlaştırma”, “gündemden düşürülme” sürecine dönüşüyor. Balbay’ın dört duvar arasında geçirdiği 1000 gün, Türkiye’nin kronolojik tarihi açısından kısa, demokrasi tarihi açısından çok uzun bir zaman aralığıdır. Özgürlük dileklerimle…”

Metehan Demir / Hürriyet Ankara Temsilcisi

“Bugün Mustafa Balbay’ın, bir mesleki başarısının yıldönümünü ya da meslekte 40. yılını kutlamasına dair düşüncelerimi yazmayı tercih ederdim. Ama şimdi maalesef biz bugünü konuşuyoruz. Bugünü değil, aslında 1000 günü konuşuyoruz . Yargı bağımsız derken, ona kimse etki edemez derken bu Mustafa Balbay’ın ya da benzer durumdaki herhangi bir kişinin hakkındaki iddialar ya da suçluluğu ispat edilene kadar yargısız infaz edilebileceği anlamına gelmez. Suçludur anlamına gelmez. Bu onun bin ya da binlerce gün Türkiye’nin en azılı şüphelisiymiş gibi karşıt örnekleri varken hapislerde çürütülmesi anlamına gelmez. Bugün burada gösterdiğimiz tepki bir gazetecilik dayanışması anlamına da gelmez. Bu herhangi bir kurum, kuruluş ya da yapıya karşı isyan anlamına da gelmez. Bunun üzerinden spekülasyonlar yaratıp hayali düşmanlıklarla, demagojik saldırılara da gerek yok. Durum gayet net.”

Serkan Demirtaş / Hürriyet Daily News Ankara Temsilcisi
“Hürriyet, değil 1000 gün, bir gün için bile insanın en değerli hakkıdır… Bir gazeteci, bir yazar ve bir milletvekili olarak toplumsal gelişime katkı yapmaya çalışan Mustafa Balbay’ın -ve diğer “hukuk mağdurlarının”- hürriyetine kavuşması hukuki olduğu kadar vicdani de bir zorunluluktur.”

Demirtaş: Ya tutuklanacağız ya da dışarı çıkacaklar

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, "Sizin bu aptallığınız nedeniyle yüzlerce KCK'li yarattınız" dedi.

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, parti grup toplantısında Dersim Katliamı, KCK operasyonlarını da kapsayan gelişmelere değindi. BDP'nin grup toplantısına ÖDP, SDP, ESP, EHP, EMEP, İKB, DİP, SP, Halkevleri, Sosyalist Gelecek, Kaldıraç, DHF, TÖ-PG gibi siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin genel başkanları ve temsilcileri de grup toplantısına katılarak destek verdi.

Hakikat Komisyonu yinelendi
Dersim katliamına ilişkin tartışmaları ele alan Demirtaş, "Başbakan'ın özür dilediği Dersim katliamı tartışması geç kalmış bir tartışmadır. Çorumdan Sivas'a, Gazi'ye kadar hepsi adına, devlet adına, Başbakan özür dilemedikçe geçmişle yüzleşmenin o çok bahsedilen kardeşleşmenin, gerçekleşmesi mümkün değildir" diyerek Hakikat Komisyonu talebini yineledi.

"Binlerce KCK'li yarattınız"
KCK operasyonları hakkında konuşan Demirtaş, "Ya biz de tutuklanacağız ya da onlar dışarı çıkacak. Bunun başka yolu yok" dedi. AKP'nin bu operasyonları anlatmak için parayla tuttuğu akademisyenleri televizyon televizyon dolaştırdığını söyleyen Demirtaş, "KCK adına tutuklananların yüzde 99'unun bununla hiçbir alakası yok. Akıl hocaları son 30 yılın en büyük operasyonunu, en başarılı operasyonunu yaptık diyorlar, yeminle en aptalca işi yaptılar. Sizden öncekiler daha akıllıydı, siz daha aptalca yapıyorsunuz. Siz KCK'liyi tutukladığınızı düşünüyorsunuz ama dışarıda binlerce KCK'li yarattınız. Sizin bu aptallığınız nedeniyle yüzlerce KCK'li yarattınız" dedi.

Avukatların listeleri hazırdı
Avukatların tutuklanmasına yönelik tepkisini de dile getiren Demirtaş, avukatlarla ilgili soruşturmanın savcılık tarafından yürütülmesi gerektiğini belirterek, "Polisin kendisi avukatın evini basıyor, arama yapıyor, dosya hazırlıyor. Bunlara karşı savcı rest çekiyor. Savunmanızı yapıyorsanız yapın yoksa sizi tutaklarım diyor. Karar verilmiş, kimler tutuklanacak belli, ifadeye savunmaya gerek yok. İki savcı soruşturma yürütüyor, 17 savcı ifade alıyor. Bunların 15'nin dosyadan haberi yok. Çünkü karar önceden verilmiş, kimler tutuklanacak önceden belirlenmiş. Bunu nereden biliyoruz, Başbakan açık açık söyledi. Bir gün önceden listeleri hazırladılar" diye konuştu.

"Bedelli askerlikten yanayız"
"Biz zorunlu askerliğe karşıyız, vicdani reddetten yanayız" diyen Demirtaş, bedeli askerliği son bir kez destekleyeceklerini dile getirdi. Demirtaş, "yaşın 25'e çekilmesi ve bedelin de 5'e çekilmesi, parası olmayandan da para alınmaması" konusunda iki önerge vereceklerini belirtti.

3 Aralık'ta Diyarbakır'da miting
"Biz direne direne kazanacağız. Üstümüze ne ile gelirseniz gelin teslim olmayacağız. Ama bir seçenek sunuyoruz, bu ülkenin atmosferini bir günde değiştirebiliriz, barışa giden yolu açabiliriz. Tercih AKP'de, biz tercihimizi barıştan yana yaptık" diyen Demirtaş, Diyarbakır'da yapılacak miting hakkında konuştu. Yaşananlara karşı tepki göstermek için, 3 Aralık tarihinde Diyarbakır İstasyon Meydanı'nda yapacakları mitinge katılım çağrısı yapan Demirtaş, "İçişleri Bakanı, 'Bunlar Diyarbakır'da miting yapacaktı ama 20 kişi toparlayamadıkları için yapamadılar. Görüyorsunuz KCK operasyonları nasıl etkili olmuştur' demişti. Sanıyorum halkımız bu mesajı almıştır, göreceğiz bakalım KCK operasyonları etkili olmuş mu olmamış mı" diye konuştu.

‘Hayata Dönüş’ün adı gibi belgesi de sahte çıktı

20 Aralık 2000 tarihinde düzenlenen 'Hayata Dönüş' operasyonunun ismi gibi "olay tespit tutanağı"nın da sahte olduğu ortaya çıktı. Bu tutanakla hakkında dava açılmıştı. Mahkumlar çok sayıda kişinin ölmesine ve yaralanmasına neden olan yangına neden olmakla suçlanmıştı.

Vatan gazetesinden Kemal Göktaş'ın haberi şöyle:

F tipi cezaevlerine geçiş amacıyla 20 Aralık 2000’de 20 cezaevine düzenlenen ve sonradan jandarma belgelerine göre “Tufan” adı verildiği ortaya çıkan “Hayata Dönüş” operasyonunda sahte tutanak skandalı ortaya çıktı.

1’i astsubay 38 erin yargılandığı ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ davasına bakan Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan, Bayrampaşa Cezaevi’ne düzenlenen operasyon ile ilgili “olay tespit tutanağı”nın altına sicil numaralarını yazarak imza atan 5 jandarma yetkilisinin isimlerini sordu.

Jandarma Genel Komutanlığı’ndan, Genel Komutan’ın onayıyla ve Jandarma Kurmay Albay Sadık Köroğlu imzasıyla Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen 27 Eylül 2011 tarihli yazıda şöyle denildi:

Üç sicil numarası hiç yok
“Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında gönderilen olay tespit tutanağında sicil numaraları bulunan personelin kimlik bilgileri talep edilmiştir.

İlgili yazı ekinde gönderilen olay tespit tutanağı incelendiğinde; 1988-286 sicil numarasının Jandarma Astsubay Başçavuş Macit Sarıkaya’ya ait olduğu, tutanağın tanzim edildiği tarihte söz konusu personelin Van İl Jandarma Komutanlığı Gürpınar Cepkenli Güçlendirilmiş Jandarma Karakol Komutanlığı emrinde görev yaptığı, 1991-235 sicil numarasının ise Jandarma Astsubay Kıdemli Başçavuş Suat Aykan’a ait olduğu, tutanağın tanzim edildiği tarihte söz konusu personelin Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı emrinde görev yaptığı, her iki personelin de İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’nda görev yapmadığı tespit edilmiştir.

Jandarma Genel Komutanlığı kayıtlarında olay tespit tutanağında yer alan diğer sicil numaralarına sahip muvazzaf ya da emekli personel bulunmadığı tespit edilmiştir.”

Yazıdaki bilgilere göre operasyonun sorumluluğunu üstlenen jandarma personelinden tutanağın altına imza atanlardan hiçbiri doğru sicil bilgilerini yazmadı.

Bu tutanakta yer alan bilgiler nedeniyle Bayrampaşa Cezaevi’ndeki mahkumlar hakkında dava açılmıştı.

Başına 2 mi eklendi?
Bayrampaşa’da yaşanan olaylarla ilgili olarak tutuklu ve hükümlülere Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde “toplu ayaklanma” suçlamasıyla açılan dava Nisan 2009’da zamanaşımından düşmüştü. Bu davaya tutanağın altında imzası olan jandarma personelinin kim olduğuna ilişkin İstanbul İl Jandarma Komutanlığı tarafından gönderilen 27 Ekim 2005 tarihli yazıda ise ilginç bir yanıt gönderildiği anlaşıldı. Söz konusu yazıda tutanağın altındaki sicil numarasının “1989-286” olmasına rağmen 1989-86 sicil numaralı personelin Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Zeki Bingöl “olabileceği” belirtilmişti. Aynı şekilde tutanakta 1991/235 yazılı sicil numarası olmasına rağmen “1991/85” sicil numaralı personelin “İstanbul Harp Akademileri Komutanlığında görev yapan Yüzbaşı Ömer Arık, “1991-A 2177” sicil numarası yerine “1991-A 177” sicil numaralı personelin Yüzbaşı Hüseyin Pir, tutanaktaki “1982-A 2259” sicil numarası yerine “1982-A 289” sicil numaralı Ahmet Koçyiğit’in ve tutanağın altındaki “1984-A 253” sicil numarası yerine de “1984-A 53” sicil numaları personelin Ahmet Eş “olabileceği” yönünde bilgi verildi. Yazıda, net bir ifade yerine “olabileceği” ifadesinin tercih edilmesi de dikkat çekti.

“Komutanlar gizlendi”
Bu isimlerden emekli yüzbaşı Zeki Bingöl de daha önce yaptığı açıklamalarla operasyonu yürüten jandarma komutanlarının isimlerinin gizlendiğini iddia etmiş ve tutanakla ilgili olarak, “Benim dışımda dört bölük komutanın isimlerini verdiler. Operasyona katılanların isimleri ise yazılmamıştı. Tabur komutanı da imzalamadı. Oysa generaller ve savcılar oradaydı” demişti.

Altındaki imzaların sahte olduğu ortaya çıkan operasyon tutanağında cezavindeki mahkumların güvenlik güçlerine uzun ve kısa namlulu silahlarla ateş ettiği, direndikleri, el yapımı gaz maskeleri ile atılan göz yaşartıcı bombalardan etkilenmedikleri ve kendi arkadaşlarının yanmasına neden olan yangını çıkarttıkları iddia ediliyordu. Tutanaktaki bu bilgilerin aksine Adli Tıp Kurumu’nun olay yeri raporunda, içerden dışarıya doğru silah atışı olduğu yönünde bir bulgu olmadığı belirtilmişti.

İngiltere Tahran'daki elçiliğini kapattı

İranlı öğrenciler dün İngiltere'nin Tahran'da bulunan büyükelçilik binasını basarak 6 elçilik çalışanını rehin almıştı. İngiltere dün yaşanan olaylar sonrası Tahran'daki büyükelçiliğini kapattı. Daha radikal bir karar alan İngiltere ülkesindeki İran'lı diplomatları sınırdışı etti.

İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague yaptığı açıklamada Londra'daki İran elçiliğini kapattıklarını ve elçilik çalışanlarının sınır dışı edildiğini kaydetti. BBC'de yer alan açıklamaya göre, İran ile diplomatik ilişkileri en alt seviyeye alan İngiltere, İran'da dün yaşananlara rejimin sessiz kalarak rıza gösterdiğini öne sürdü. Öte yandan İran ve İngiltere arasındaki ilişkilerin tamamen kopmadığı da kaydedildi.

29 Kasım 2011 Salı

Gırgır'dan Seyit Rıza'yla AKP'ye cevap

Mizah dergisi Gırgır, AKP’nin Alevilere yönelik politikalarını Seyit Rıza üzerinden eleştirdi. Bir süredir gündemden düşmeyen Dersim tartışmalarının odağındaki isim olan Seyit Rıza’ya söz veren Gırgır, AKP’yi Alevilere yönelik politikalarını sert bir dille eleştirdi.

İşte Gırgır’ın bu haftaki kapağı:

Kemal Kılıçdaroğlu: Silivri’de AKP muhalifleri yargılanıyor

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısına katıldı. Kılıçdaroğlu, konuşmasının hemen başında 'Başbakan'a geçmiş olsun. Umarım en kısa zamanda görevinin başına döner' dedi.

İşte Kılıçdaroğlu'nun açıklamaları: Sayın Başbakan’a acil şifalar diliyorum. Umarım kısa sürede görevinin başına döner. AİHM Mahkemesinde görevli bir yargıç AB ile Türkiye arasında hukuk anlayışı bakımından büyük fark diyor. Bunu ben söyleseydim AKP ve yalaka basın üzerimize çullanacaktı. 9 yılda AKP’nin Türkiye’yi getirdiği nokta bu. Geçen yıl 6 bin başvuru varken bu yıl 9 bin başvuru olmuş durumda. Daha Silivri toplama kampında yaşananlara ilişkin başvurular da bu sayıya eklenmemiş. Hangi hukuk zemininde yapılıyor bunlar? Silivri’de yaşananlar daha AİHM’in gündemine gelmeyen konular. Geçen hafta Brüksel’deydim daha biz konuşmadan Türkiye’deki hukuk ve demokrasi zaafından bahsediyorlar. Bütün dünya bunu biliyor artık. Yargıya hep özenle yaklaştık, özenle eleştirdik. Adaletin yara almamasını istedik. Ama kendisini siyasi otoritenin hizmetine veren yargıçları da deşifre edeceğiz. Uzun tutukluluk süresinden herkes şikayetçi de neden çözülmüyor bu sorun. Çünkü bir kişiyi, Recep Bey’i ikna edemiyorlar. Onun ağzından çıkan zaten hukuk. Yargıçlar ona göre hareket ediyor.

“SİLİVRİ TOPLAMA KAMPI’ BİR DÜŞÜNCE MERKEZİDİR”
TBMM Başkanı’na çağrıda bulunuyoruz, ya şikayet ettiğin konu hakkında girişimde bulun, ya da o koltuğu bırak. Silivri toplama kampında adalet gerçekleşmez. Orada bir siyasi mahkeme var. orada belli bir dünya görüşü suçlular yargılanmıyor. Orda yargılananlar AKP iktidarına karşı olanlardır. Silivri toplama kampı şu anda Türkiye’nin en önemli düşünce merkezlerinden biri haline gelmiştir. İnsanlar orada kitap yazıyor, gazete çıkıyor. Bugün İzmir milletvekilimiz Mustafa Balbay’ın 999. tutukluluk günü. İzmirlilere sesleniyorum yarın kırmızı bir karanfili Gündoğdu Meydanı’ndaki demokrasi heykeline sessizce bırakın. Sizin sessizliğiniz birilerine atılacak en büyük tokat olsun. Bir muhalefet milletvekiline hükümeti eleştirmekten dolayı fezleke düzenleniyorsa o memlekette demokrasi yoktur.

Zaman gazetesi Hüseyin Aygün’ü topa tuttu

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, dün akşam canlı yayında sarfettiği; “Zaman Gazetesi röportajı yayımlarken söylemediğim cümleleri röportajın içine yerleştirdi” sözlerine Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’dan sert yanıt geldi. Dumanlı, , Twitter’dan CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’ü topa tuttu. “Bazıları kalıbının adamı değil” diyen Dumanlı, Hüseyin Aygün'ü “inkar edip, iftira atmakla” suçladı.

İşte Ekrem Dumanlı'nın Twitter’dan yaptığüı açıklamalar:

*Aygün 10 kasımda yayınlanan roportaja niçin tam 19 gün sonra itiraz ediyor?

*Hatta Taraf yazarı kendini aradığında 'Sözlerimin arkasındayım' diye tekrar edip 'Ekleyeceklerim var' demeyide ihmal etmemişti.

*Muhabir arkadaş 19 gün sonra Aygün'ün yaptığı iftirayı birazdan gözler önüne serecek. Eğer Aygün dürüst bir adamsa Zaman'dan özür dileyecek

KİMDEN BASKI GÖRDÜ...
*Hüseyin Aygün kimden baskı gördü ki Zaman'ın kayıtlı roportajını inkar etmeye hatta iftira etmeye yeltendi? çok ayıp..

*Birazdan muhabirimiz Habib Güler'in (Zaman'ın internet sitesine konacak açıklamadan söz ediyor) açıklamasını okuyacaksınız. o zaman göreceksiniz ki bazıları kalıbının adamı değil.

AYIP... GÜNAH...
*Tamamını yayaınlayacağımız ses kaydından sonra Aygün bakalım ne diyecek? Genç bir muhabire iftira etmenin utancını kamuoyuyla paylaşacak mı? Dersim tatışmalarını başlatan bir kişinin cesur olması 'Sözlerinin arkasında durması' gerekirken 19 gün sonra yalana başvurması çok üzücü.

*Hüseyin Aygün Bey adına üzüldüm. Ne kadar baskı altına gireresen gir; ama hiç bir kimseye, hiçbir kuruluşa iftira etme. ayıp! günah!

Erdoğan'a 10 cip yetmedi 4 tane daha alınıyor

Özel Tüketim Vergisi’ndeki (ÖTV) rekor artışların ardından yurttaşa “2000 cc araç yerine 1600 cc araç kullan” önerisi getiren Başbakan Tayyip Erdoğan’ın korumalarına, tam 6200 cc motor gücünde, 4 özel sipariş GMC Yukon cip alınacak.

Yurttaşa sigarayı bırakma, alkolü de az tüketme önerisi sunan Başbakan, araçlar için uygulanan zammı da “Kardeşim kalkıp da Porsche kullanacağına, lüks 2000 cc’nin üzerinde kullanacağına gel Fiat, Volkswagen kullan, ne olacak” diye savunmuştu.

Başbakanlık ise Başbakan Erdoğan’ın araç konvoyunun güvenliğini arttırmak için geçen yıl ABD’den özel siparişle satın alınan 10 GMC Yukon cipe dört adet daha eklenmesi kararı aldı. Dünyanın en güçlü ve güvenli 4x4’leri arasında gösterilen Yukon’lar 6200 cc motora sahip. Yani Başbakan’ın yurttaş için fazla bulduğu 2000 motorluk bir binek aracın 3 katı güçte.

SİPARİŞ ÜZERİNE ÜRETİLİYOR
Geçen yıl Erdoğan’ın konvoyundaki Ford Mondeo araçların yerine ABD’den 10 adet GMC cip sipariş edilmişti. Fabrika sipariş üzerine üretim yaptığından bu araçlar için özel talepte bulunulmuştu. Zaman içinde teknik arızalar ve yaşanan küçük kazalar nedeniyle Yukon cipler yeterli olmadı. Bunun üzerine Başbakanlık Koruma Daire Başkanlığı, dört cip daha talep etti. Bunun üzerine, Başbakanlık’ın 2012 bütçesine ödenek konuldu.

Medya bu fotoğrafları göstermeyecek

Suriye'de birçok kentte halk, Pazartesi günü Arap Birliği'nin yaptırım kararlarına karşı meydanları doldurdu.

Suriye halkı, Pazartesi günü meydanlardaydı. Arap Birliği'nin ülkeye karşı aldığı yaptırım kararlarına karşı sesini yükselten halk, batı tarafından tezgâhlanmakta olan savaşın da farkında olduğunu haykırdı.

Eylemlerde birçok kentte büyük kalabalıklar toplandı, fakat batı medyası ve haberlerini oradan alan Türk medyası bu eylemleri ya görmezden geldi, ya da küçülterek verdi. Batı medyası, daha önce, toplam nüfusu 600 bin olan Hama kentinde 10 bin kişinin katıldığı eylemler için "500 bin kişi katıldı" şeklinde haberler yapıyordu. Gerçekten yüz binlerin katıldığı gösteriler ise, ufak haberlerle geçiştiriliyor.

İşte Suriye'deki eylemlerden fotoğraflar:

sam23.jpg

halep.jpg

tartus.jpg

deyrizor.jpg

hasaka.jpg

humus.jpg

suveyde.jpg

kuneytire.jpg

(soL - Dış Haberler)

Savcılardan Ergenekon-PKK bağlantısı kurmak için yoğun çaba

Üçüncü Balyoz iddianamesi ile Ergenekon-PKK-Alevi ilişkisi iddiası yeniden gündeme getirilirken, KCK operasyonunda gözaltına alınan avukatlara yapılan sorgularda KCK-Ergenekon bağlantısı kurmak için yoğun çaba harcandığı gözleniyor.

Balyoz Darbe Planı soruşturması kapsamında mahkeme tarafından kabul edilen üçüncü iddianamede Ergenekon-PKK arasında bağlantı kurma çalışmalarının devam ettiği görülüyor. Yargılama süreciyle ilgilenmekten çok iddianamede yazanları kanıtlanmış gerçeklermiş gibi sunarak kamuoyunu etkilemeye çalışan yandaş medya, üçüncü iddianamenin kabul edilmesiyle birlikte PKK-Balyoz ilişkisi üzerine haber yapmaya başladı.

Balyoz İddianamesinden: “Balyozcular PKK’li erleri eylemlerde kullanmak için liste tutuyor”
Zaman gazetesi önceki gün “Balyoz-PKK İşbirliği Üçüncü İddianamede” başlıklı haberinde PKK ve Balyoz arasındaki ilişkilerin yeni iddianamede deşifre edildiğini öne sürdü. İddianameye dayanan haberde 'Balyozcu'ların, askerliklerini yapan erler arasından PKK üyesi ve sempatizanı olanlarla askerlikleri sonrasında sansasyonel eylemlerde kullanmak amacıyla bağlantı kurdukları yazmakta. Balyoz soruşturması kapsamında yapılan aramalarda bulunduğu iddia edilen “kullanılacaklar” listesinde adı yer alan erlerin PKK üyesi oldukları ve bu kişilere 1 Mayıs, Abdullah Öcalan’ın doğum günü gibi günlerde esnafların işyerlerine eylemler yaptırılabileceği öne sürülüyor.

Aynı haberde 2009 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gönderilen ‘Dursun Çiçek’ konulu bir e-posta’ya dayanarak Ergenekon’un PKK’yi yönlendirdiği iddiasına yer veriliyor. Haberde Balyoz’un PKK bağlantısının yanı sıra Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Alevilerin etrafında da örgütlendiği iddiasına yer verilmekte.

Öte yandan Eskişehir’de yapılan Balyoz operasyonunda tutuklanan emekli Albay Hakan Büyük’ün evinde bulunan harici diskin üzerinde de oynama yapıldığı ortaya çıktı. Balyoz davasının delilleri arasında gösterilen flash bellekte oynama olduğu Boğaziçi Üniversitesi'nin hazırladığı bilirkişi raporunda ortaya konuldu.

İddianamenin yetmediği yerde devreye Zaman gazetesi giriyor
Yandaş basının Ergenekon, Balyoz gibi davalarla PKK ve kimi sol örgütlerin arasında bağlantı kurmak için hazırlanan iddianameleri gerçekmiş gibi sunmakla yetinmediği görülüyor. Aradaki bağlantıyı kanıtlamak için iddianameleri yetersiz bulan yandaş basının kimi zaman yaratıcılık sınırlarını zorlayan haberlerine rastlıyoruz. Zaman gazetesi 21 Nisan tarihli bir haberinde Kahramanmaraş’ta 3 PKK’linin öldürüldüğü çatışma sonrasında roketatar, tüfek ve el bombalarının yanı sıra Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitabının ele geçirildiğinin haberini yaparak Ergenekon-PKK ilişkisi üzerine “eşsiz” bir kanıt sunmuştu.

KCK savcıları Ergenekon’la bağlantı kurmak için yoğun mesai yapıyor
Üçüncü iddianamenin kabul edildiği günlerde KCK operasyonuyla gözaltına alınan avukatlara savcıların sordukları soruların da PKK-Ergenekon arasında bağlantı kurmaya yönelik olduğu görülüyor. Avukatlara sorgularında “PKK’nın bir kanadının Ergenekon’la temas halinde birlikte iş yaptığı”, “PKK kadroları içerisinde Ergenekon’un elinin olduğunu”, “PKK’nın Ergenekon irtibatının Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük aracılığıyla olduğu” iddialarına ilişkin neler bildiklerini sorulmuştu. Savcılar sorgularda Oda TV iddianamesinden de yararlanarak iddianamenin Yalçın Küçük’le ilgili olan kimi bölümlerinden alıntı yapmıştı.

Ergenekon-PKK-Alevi ilişkisi ve Dersim özrü
Uzun zamandır Alevilerin “Ergenekon’un yargı ayağı” ve “PKK’nin Ergenekon kanadı” ile ilişkilendirilme girişiminin yeni Balyoz iddianamesiyle devam ettirildiği görülüyor. AKP bugüne kadar kapsamayı beceremediği Alevileri açılım yoluyla kazanma çabasında dahi yargının Alevilerin elinde olduğu türü çıkışlarda bulunmaktan geri durmamıştı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Dersim Katliamı nedeniyle devlet adına özür dilerken de Balyoz davasının üçüncü iddianamesinde Ergenekon-PKK-Alevi ilişkisinin tekrardan gündeme getirildiği görülüyor.

RÜ nasıl RTEÜ oldu?

Rize Üniversitesi Senatosu'nun dünkü toplantısında oy birliğiyle almış olduğu üniversitenin isminin Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (RTEÜ) olması yönündeki kararı AKP Rize Milletvekili Hasan Karal 10 gün önce duyurmuştu. Üniversite rektörü de tahmin edilebileceği gibi türban imzacısı...

Rize Üniversitesi Senatosu oy birliği ile üniversitenin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesine karar verdi. Peki bu karar nasıl oy birliği ile alınabildi? Cevabı senato üyelerinin faaliyetlerinde “saklı” değil “apaçık” ortada.

Rize Üniversitesi Senatosu'nun son toplantısının tek gündemi üniversitenin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesiydi ve Rize Üniversitesinin adının Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi olarak değiştirilmesi, 23 üyenin tamamının oy birliğiyle kabul edildi.

Rektör elbette türban imzacısı!
Rize Üniversitesi 17 Mart 2006 tarih ve 26111 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 15 yeni üniversite kurulmasına ilişkin 5467 sayılı Kanunla kurulmuştu. Recep Tayyip Erdoğan’ın “bu fidanı ellerimle dikip büyüttüm” dediği Rize Üniversitesi'nin şu anki rektörü Prof. Dr. Arif Yılmaz, 2011 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından atandı. Prof. Dr. Arif Yılmaz, AKP tarafından atanan rektörlerin büyük çoğunluğu gibi “türbana özgürlük bildirisi” imzacılarından.

Üniversite, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden ayrılarak kurulmuş olup altı fakülte, üç enstitü, dört yüksekokul, beş meslek yüksek okulu ile öğrenime başlamıştı.

Kararı Senato mu AKP mi aldı?
AKP Rize Milletvekili Hasan Karal, Rize Üniversitesi’nin isminin değiştirilmesi için bir tasarı hazırlığı içerisinde olduklarını Kasım ayı içerisinde açıklamıştı ve Rize Üniversitesi’nin isminin değişmesi için gerekli kanun teklifini en kısa süre içerisinde meclise sunacaklarını belirtmiş ve “Nasıl ki Süleyman Demirel üniversitesi varsa, Celal Bayar üniversitesi varsa Rize Üniversitesinin de ismi Recep Tayyip Erdoğan üniversitesi olarak değişecektir” şeklinde konuşmuştu. Konunun Üniversite Senatosu’nun gündemine gelmesi için ise AKP Rize Milletvekili olan Hasan Karal’ın Rize Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Arif Yılmaz ile konuyla ilgili görüşmesi yeterli oldu ve Üniversite Senatosu gündemine isim değişikliği önerisini almış oldu.

Rize İlinde Üniversite Geliştirme Derneği = AK-Ademi
Hükümetin 2006 yılında Rize Üniversitesi'nin kuruluşunu resmen ilan etmesinin ardından Rize İlinde Üniversite Geliştirme Derneği kuruldu. Üniversite ile organik bağı olan derneğin başkanlığını Rize Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Arif Yılmaz ile Rize İl Genel Meclisi'nin AKP'li üyesi Rahmi Yıldırım paylaşıyor. Rize Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, Rize Ticaret Borsası Başkanı da derneğin üyeleri arasında.

İşsizin hakkı da duble yol olmuş

Faruk Çelik’in soru önergesine cevabı İşsizlik Sigortası Fonu’nun işsizlerden çok bütçeye kaynak aktarmak için kullanıldığının itirafı oldu. Hazineye aktarılan para emekçilerin eline geçen toplamın iki katından fazla. Fonun adının neden “İşsizlik Sigortası Fonu” olarak kaldığı ise merak konusu.

Van Depremi sonrası deprem vergilerinden toplanan paralarla duble yol yaptığı orta çıkan AKP’nin işsizlerin yararlanması gereken fonun büyük bölümüneyse genel bütçe geliri olarak el koyduğu görüldü.

CHP Antalya Milletvekili Gürkut Acar’ın soru önergesini cevaplayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in açıklamaları sonucunda İşsizlik Sigortası Fonu’ndan işsizlere yaklaşık 4 Milyar TL aktarılırken hazineye 9 Milyar TL aktarıldığı ortaya çıktı.

Soru önergesine cevabında 2002 yılından günümüze fondan 2 Milyon 338 bin 649 kişiye toplam 4 milyar 341 milyon 444 bin 554,72 TL tutarında para ödenirken Hazine iç ödemeler Muhasebe Birimi hesaplarına 9 milyar 105 milyon 395 bin 592,77 TL aktarıldığı açıklayan Çelik şu şekilde konuştu:

"4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanuna eklenen Geçici 6. madde ile 2008 yılına münhasır olmak üzere fonun nema gelirlerinden 1 milyar 300 milyon TL'nin, 2009 ve 2010 yıllarında fon tarafından tahsil edilecek nema gelirinin dörtte üçünün, 2011-2012 yıllarında dörtte birinin fon tarafından tahsil edilen ayı izleyen ayın 15'ine kadar Hazine İç Ödemeler Muhasebe Birimi hesaplarına aktarılacağı ve ilgili yıl genel bütçesinin (B) işaretli cetveline gelir kaydedileceği belirtilmiştir. Bu kapsamda fon nema gelirlerinden toplam 9 milyar 105 milyon 395 bin 592,77 TL Hazine İç Ödemeler Muhasebe Birimi hesaplarına aktarılmıştır."

Emekçilerin cebine girmeyen fon patronların ve AKP hükümetinin iştahını kabartıyordu
İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paraların genel bütçeye ve patronların ceplerine gitmesi 2008 ve 2009 yıllarında yapılan düzenlemelere dayanmakta. Düzenlemelerden önce işçilerin ancak yüzde 5’inin yararlanabildiği fonda biriken paralar patronların ve AKP hükümetinin iştahını kabartmaktaydı. Yapılan düzenlemeler sonunda emekçilerin yararlanamadığı fon patronlar için teşvik, hükümet içinse genel bütçe geliri olarak haline gelmişti.

15 Mayıs 2008 tarihinde İstihdam Paketi’nin TBMM’de kabul edilmesiyle İşsizlik Sigortası Fonu’nun sermayeye akıtılmasının önü açılmıştı. Sermayeye Para Aktarma Paketi olarak da adlandırılan İstihdam Paketi’yle 18-29 yaşları arasındaki çalışanların SSK primlerinin devlet tarafından İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödenmesiyle patronların üzerindeki sigorta yükü hafifletilmişti.

İşsizlik Sigortası Fonu’yla alt yapı yatırımı
11 Ağustos 2009 tarihinde kabul edilen İşsizlik Sigortası Kanunu ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile İşsizlik Sigortası Fonu’ndan genel bütçeye kaynak aktarılmasının yolu açılmış oldu. Böylelikle fonun nema gelirlerinin 2009 ve 2010 yıllarında dörtte üçünün, 2011 ve 2012 yıllarında ise dörtte birinin genel bütçeye gelir olarak aktarılması sağlanmış oldu.

Yapılan değişiklikle İşsizlik Sigortası Fonu’nun Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki yatırımlar öncelikli olmak üzere alt yapı yatırımlarında kullanılmasının önü açıldı. Böylelikle işsizlerin yararlanabilmesi gerekçesiyle oluşturulmuş olan fondan emekçilerin yerine altyapı ihalelerine giren yandaş sermayedarların yararlanmasının önü açılmış oldu.

Düzenleme genel bütçeye kaynak aktarmanın yanı sıra patronlar için kıyak niteliği de taşımaktaydı. Yapılan değişiklikle 2009 yılının Nisan ayına ait prim ve hizmet belgelerinde bildirilen sigortalı sayısına ilave olarak, 31 Aralık 2009 tarihine kadar işe alınan ve fiilen çalıştıranlar için, alt sınır üzerinden işveren prim hisselerinin 6 ay süreyle İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödenmesi sağlanmıştı.

AKP deprem vergileriyle de duble yol yapmıştı
İşsizlik Sigortasındaki rezaletin bir benzeri de Deprem Vergileri konusunda yaşanmıştı. 17 Ağustos 1999 tarihindeki Marmara Depremi’den sonra dönemin hükümetince geçici olarak konulan, 2003’te ise AKP tarafından kalıcı hale getirilen Deprem Vergisi paraların akıbetinin Van Depremi sonrasında sorgulanması sonucu Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, toplanan parayı deprem dışı ihtiyaçlar için harcadıklarını itiraf etmişti. Böylelikle Marmara ve Düzce Depremlerinde meydana gelen zararı karşılamak için koyulan Deprem Vergisi paralarıyla Şimşek’in ifade ettiği gibi duble yollar yapılarak yandaş müteahhitler için sağlam bir gelir kapısı açılmıştı.

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers