30 Kasım 2012 Cuma

Bir ihtilalciydi, örnekti, önderdi

İrfan Çelik, hatalara karşı mücadelede örnek ve önderdi. Önyargıdan uzak, alçak gönüllü ama hatalara karşı uzlaşmazdı. Örgüt kitlesini doğru fikirlere kazanmadaki başarısı hiziplere, oportünizme ve revizyonizme karşı mücadelede komünist örgütü ilerletici olmuştur.

HAMAS – İsrail gizli ilişkisinde neler saklı


İsrail Filistin çatışmaları son dönemde medyanın ve kamuoyunun gündemini yine meşgul etti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Gazze ziyareti ve Başbakan Erdoğan’ın Benjamin Netanyahu’ya Mısır’dan seslenerek “Hesabını İyi Yap”şeklindeki tepkileri ile Türkiye İsrail ilişkileri yine gerildi. Hükümetin İsrail’e olan tepkisi ve Filistin’e gösterdiği destek Arap ülkelerindeki prestijine ve AKP oylarına yarayacağı şimdiden gözükmektedir.
Gazze’de silahların susması ve ateşkesin sağlanması hem Hamas’ı hem de İsrail’i memnun etti. Hamas, halkına verilen tüm zarara rağmen, şartlarının hepsinin kabul edildiğini açıkladı. İsrail ile bir aracı sayesinde de olsa ateşkes imzalanması Hamas’ın uzun zamandır hayalini kurduğu uluslararası bir meşruiyet elde etmesini sağladı. Hamas lideri Halid Meşal Kahire’de yaptığı açıklamada İsrail’in ağır bir yenilgi aldığını ve bu yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldığını belirtti.
Fakat İsrail tarafı da varılan sonuçtan oldukça memnun. Tel Aviv, Savunma Sütun’u Operasyonu’nun hedeflerine ulaştığını açıkladı. Savunma Bakanı Ehud Barak Hamas’ın ‘ağır darbeler’ aldığını iddia etti. Ayrıca hükümetin Mısır’daki İslamcı bir yönetimle de çalışabileceğini belirtti.
İsrailli yazar Uri Avneri’ye göre ise ateşkes sayesinde Hamas Arap dünyasındaki ününü kuvvetlendirdi: “Hamas, uluslararası toplum, Arap dünyası tarafından boykot ediliyordu. Şimdi ise devlet başkanları Gazze Şeridi’ni ilk defa ziyaret ediyor. Şu anda Hamas Arap dünyasının bir numaralı kahramanı.”
 İsrail Filistin çatışması İsrail’deki Siyonist Kadima ve Likud partilerine yakın zamanda yapılacak seçimlerde prestij kazandıracağı da gayet açıktır. Yıllardır süregelen bu karşılıklı saldırılar sonunda yine önceki senaryo bu kez de devreye sokuldu: Ateşkes...
Yalnız burada üzerinde durmamız gereken bir husus var. Bu çatışmalar Türkiye ve dünya’da İsrail karşıtlığını ve Yahudi nefretini körüklemektedir. Bilakis Arap coğrafyasındaki Müslümanların, ülkemizde İslami kesimin çoğunluğu ve Siyonistlerin ortak bir sempatisi bulunmaktadır: İsrail karşıtlığı ve Antisemitizm.. Peki Siyonistlerin buna sempati ile baktığı nasıl düşünülebilir?
İşçi Partisinin lideri ve İsrail Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Ehud Barak 2013 seçimlerine katılmayacağını ve siyaseti bırakacağını açıkladı. Barak’ın siyasetten çekilmesi sağcı Siyonist partiler arasındaki iktidarı daha da güçlendirebilir. Bu durum Hamas’ın da işine yaramaktadır. 1996-2013 yılları arasındaki İsrail seçimlerinde İsrail halkının çoğunluğu aşırı Siyonist sağcı partileri iktidara getirdiğine göre İsrail halkının Filistin konusundaki görüşü de netleşmiştir.
Ortadoğu’nun sürecini ele almadan önce Ortadoğu’daki Arap devletlerin temsilcilerine bir göz atmak gerekmektedir. Baas Arap Sosyalizminin kurucusu Mişel Eflak, eski Filistin lideri Yaser Arafat, Libya devrik lideri Muammer Kaddafi, Vahabiliğin kurucusu Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecad ve Mesut Barzani Yahudi asıllıydılar. Ortadoğu’nun son 50 yılındaki en önemli en önemli aktörler Yahudi asıllıydılar. Bu planlı bir hareket midir yoksa her şey bir tesadüften mi ibarettir?
Bu soruya cevap bulacaksak eğer 1492 İspanya’sına bir göz atalım.
İspanya’daki Dönme Yahudiler hakkında araştırmalar yapan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun tarihçi babası Prof. Dr. Benzion Netanyahu “1492’de Yahudileri İspanya’dan sürgün gönderen engizitörlere, rahiplere ve İspanya kralı II. Fernando’ya” Yahudileri İspanya’dan sürgün gönderdiği için teşekkürlerini sunmaktadır. Ve Netanyahu ekliyor: “Eğer onlar sürgün gönderilmeselerdi bugünkü İsrail var olmayabilirdi”. Çünkü onları İspanya’dan sürgün gönderen rahipler engizitörler yargıçlar en önemlisi antisemitizmi körükleyen rahipler Pablo de Santa Maria, Alfonso de Valladolid, Gonzales de Mendoza, Alfonso de Cartagena, başrahip Thomas de Torquemada ve Kral II. Fernando’da Yahudi asıllıydılar ve büyük sürgünü (Konverso) İsrailoğulları planlamıştı. Bizim tarihçilerimiz ise 1492’de Yahudileri sürgün gönderenlerin İsrailoğulları olduğunu değil, zalim Katolik İspanyollar olduğunu, Osmanlı’nın bu zulüm karşısında Yahudilere kucak açtığını vurgulamaktadırlar. Adeta tarihin gerçek yüzünü “Judaizm”i kamufle etmektedirler. Şimdi soruyorum Benzion Netanyahu mu daha Siyonist yoksa bizim tarihçilerimiz mi? Tarihimiz ve bilakis İslam tarihi Judaizm’e edilmiştir. Tarih anlayışımız Judaizm’in tarihe yön vermiş bütün eylemlerini gizlemeye yöneliktir. Artık “İçimizdeki İsrail”i İslamcı görünen kesimin ve bu kesime mensup olan tarihçilerin tarih anlayışında aramakta fayda vardır. Yakında çıkacak olan “İçimizdeki İsrail” adlı kitabımda Türkiye’deki İslamcıların nasıl Judaize edildiklerini, İbrani Şeyhülislamları, tarikat şeyhlerini, ve Sabetayizm gerçeğini alternatif delillerle göz önüne sereceğim.
Bkz. (Benzion Netanyahu’nun çalışması) Benzion Netanyahu, The Marranos of Spain: From the Late 14th to the Early 16th Century, According to Contemporary Hebrew Sources, American Academy for Jewish Research, New York, 1966, New Printed; Cornell University Press, 3. Press, Newyork, 1999.
02.05.2010 tarihinde Odatv’de kaleme aldığım “Büyük Yahudi Göçünün Gerçek Hikayesi” adlı yazımda bu ayrıntıları detaylarıyla belirtmiştim.(TIKLAYINIZ)
Tarihten bugüne Yahudilere karşı başlatılan antisemitizmin arkasında yine İsrailoğulları bulunmaktadır. İsrail’i haritadan sileceğini açıklayan Ahmedinecad, Yahudileri İspanya’dan sürgün eden İspanya kralı II. Fernando ve Engizisyon’un baş mimarı Thomas de Torquemadayı da göz önüne alırsak hepsi İsrail kavmine mensuptular. Buradan anlaşılıyor ki seküler Siyonistlere göre Mesihin gelişine giden yol Antisemitizm’den geçmektedir. Siyonizm’i de göz önüne alırsak her Yahudinin vadedilmiş topraklara geri dönmesi hem dini bir görev hem de ırki amaçların bir planıdır.
Hatırlayalım…
1990'lı yıllara gelindiğinde, İsrail'in karşısında iki ayrı direniş hareketi vardı; FKÖ'nün temsil ettiği sosyalist sol direniş ve en başta Hamas'ın temsil ettiği İslami direniş. FKÖ'nün temsil ettiği sol ideoloji tüm dünyada inişe geçmişken, İslami hareket tüm dünyada yükseliş halindeydi. Ayrıca İslami direniş, çok daha radikaldi, kitleleri daha kolay harekete geçirebiliyordu. İsrail, onyıllardır sürdürdüğü Filistin direnişine karşı tavizsiz mücadele prensibi üzerinde tekrar düşünme ihtiyacı hissetmişti. Karşısında giderek güçlenen bir İslami direniş vardı. İsrail, FKÖ ve Hamas’a karşı savaşı sürdürmenin pek bir anlamı kalmadığını anlayarak stratejik bir değişiklik yaptı ve Filistin direnişi içindeki bu ayrımı İsrail çıkarlarına uygun hale getirmişti.
Oslo'da sürdürülen görüşmelerin sonunda FKÖ lideri Yaser Arafat ve İsrail başbakanı İzak Rabin tarafından imzalanan Oslo II anlaşmasına göre, FKÖ, İsrail'in devlet olarak varlığını tanımakta, terörizmden vazgeçtiğini ilan etmekte ve intifadayı sona erdirdiğini açıklamaktaydı. İsrail ise, FKÖ'yü Filistinlilerin yasal temsilcisi olarak kabul etmekte ve Orta Doğu barış konferansı çerçevesinde FKÖ temsilcileriyle pazarlık masasına oturacağını açıklamaktaydı.
İsrail ve Filistinli yetkililerin barış görüşmeleri yaptıkları sırada, savaştan yana olan ve barış sürecini baltalamak isteyen Hamas intihar saldırılarına devam etti. Hamas’ın eylemleri Likud ve diğer aşırı sağ Siyonist kesimin ekmeğine yağ sürüyordu. Barış süreci Rabin suikasti ile noktalandı. Ve bu süreçten sonra Hamas’ın ve İsrail derin devletinin istediği olmuştu. Kaos ve Çatışma…
İşçi Partisi'nin önemli bir bölümü, barış’ı büyütmeye çalışıyorlardı. İşçi Partisi, İsrail devlet aygıtında ve Likud'da bulunan dini ve ırksal bilince sahip değildiler. Dolayısıyla Siyonizm’in gerçek içeriği yani Mesih Planı ile de ilgili değildiler. Barışı ilkesiz ve pragmatik bir biçimde değerlendiriyor, topyekun bir barışın İsrail'in siyasi ve ekonomik çıkarları için yararlı olduğunu düşünüyorlardı. Rabin suikastı ise bu kabul etmeyişin bir sonucu olacaktı. İsrail’in Siyonist derin gücü barış’ı istemiyordu. İşte böyle bir ortamda barış’ı reddeden Hamas, İsrail’in çıkarları için aranılmayacak bir fırsat olacaktı.  Rabin Mossad tarafından öldürülmüştü. Rabin’den sonra 1996 seçimlerini İşçi Partisi lideri Şimon Peres kaybetmiş aşırı sağcı Siyonist parti Likud kazanmış Benjamin Netanyahu başbakan olmuştu. İsrail eski başbakanı Yitzhak Rabin 1993 ile 1995 yılları arasında radikal Siyonist gruplardan sürekli ölüm tehditleri alıyordu. Filistin sorununu çözen Rabin’i Siyonist dinci kara listeye almıştı.
Suikast bir dini emir mi ?
Yigal Amir: “Rabin’i Tanrı için, Mesih için, İsrail için öldürdüm”. “Yigal Amir Mossad ajanı çıktı.” Rabin’in katili İsrail’in Mossad’a bağlı olan iç Güvenlik servisinden sorumlu istihbarat birimi IDF görevlisi.. Rabin'in öldürülmesinin ardından, İsrail'deki "Mesihçi" dini grupların üyelerinden biri olan Leah Rabinovich ise şöyle demişti: "Böyle bir olay meydana gelmişse, bunun nedeni Mesih'in ortaya çıkışının yaklaşmış olmasıdır. Bu (suikast) bir “mitzva”, yani dini bir eylemdir. Yigal Amir’in suikast gerekçesi Rabin’in Filistin barışına destek vermesiydi.
Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky “Washington Report” dergisinin Şubat 1998 tarihli sayısında Rabin suikasti ile ilgili önemli bilgiler vermişti. Ostrovsky güvenlik duvarının Yigal Amir tarafından nasıl aşıldığını, o an ki güvenlik zafiyetlerini teknik bir açıdan açıklık getirmiştir. Mossad gibi bir gizli örgütün bu kadar güvenlik zafiyeti gösteremeyeceğini belirten Ostrovsky suikastin Mossad tarafından işlenildiğini açıkladığı teknik bilgilerle ispatlamıştır. Victor Ostrovsky, “Commission Report Leaks Make Strong Case for Complicity of Shabak Officers in Rabin Assassination”, Washington Report on Middle East Affairs, January/February 1998, p. 30.
Yigar Amir (27), Bar-Ilan Üniversitesinde hukuk öğrencisiydi. Mossad ajanı Yigal Amir suikast için şunları söylüyordu: “Tanrı için yaptım o söyledi pişman değilim”.. Michael S.C. Claffey & Timothy C. Clifford, I Acted for God, He Says, NYDaily News, November 05, 1995. (TIKLAYINIZ)
Netanyahu 1996’da iktidara geldikten sonra Lewinsky skandalı hakkında Clinton’u karalayıcı haberler İsrail gazetelerinin manşetlerinden düşmüyordu…
Filistin-İsrail’in Oslo barış görüşmeleri Clinton’un başına da bela olmuştu. Filistin-İsrail arasındaki Oslo görüşmeleri ile barış süreci hazırlayan ABD başkanı Bill Clinton o dönem İran ile İsrail arasındaki gizli silah satışlarına da müdahale ediyordu. Clinton Oslo görüşmelerini ayarlayarak İsrail’in Siyonist cephesine darbe indirdi. Clinton yaptırımlar uygulayıp İsrailli silah şirketlerini ambargoya uymaya da zorlayınca İsrail’in intikamı ağır oldu. Beyaz Saray bu sefer Monica Lewinsky skandalıyla yeniden sarsıldı. Clinton komploya kurban gitmişti. Evelyn Lieberman Clinton'ın Yahudi asıllı danışmanlarından biridir ve Monica Lewinsky'nin Pentagon'da işe alınmasını sağlayan kişidir. Lewinsky diğer stajyerlerin sahip olmadığı bazı ayrıcalıklara Başkan'ın talimatı ve bilgisi dışında sahip olmuştur; Avrupa'ya gezi harcamalarının devlet bütçesinden karşılanması ve Beyaz Saray'a gece giriş kartı sahibi olması... Savcı’nın demeçlerine göre Lewinsky'nin Beyaz Saray'a monte edildiği görüşündedir. Lewinsky Yahudiydi ve skandal ile açığa çıkan deliller zaman içinde Lewinsky’nin Mossad ajanı olduğu da ortaya çıkardı.
İsrail halkında Siyonist fikirlerin ve Siyonist davanın canlı kalabilmesi için Yahudi toplumunun bir çatışma içerisinde olması gerekiyordu. Çünkü Siyonizm’in öngördüğü topraklar İsrail ile sınırlı değildir genişlemecidir. Ve tüm sürgünlerin yeniden toplanacağı bir sürecin içinde İsrail toprakları Tevrat’daki sınırlar gereğince daha da genişleyecektir. Filistin’in varlığını tanımak ve barış süreci oluşturmak Siyonizm’in genişleme politikasına başlı başına bir engeldir.
1996’den sonra Filistin’de siyasal İslam güçlendi ve yönetimde Hamas ağırlık kazanmaya başladı. 1996-2012 yılları arasında İsrail’deki seçim istatistiklerine baktığımızda görüyoruz ki milliyetçi Siyonist sağ partiler iktidara gelmişler her geçen seçimde oylarını yükseltmişlerdir. Siyonist sağ partiler Filistin’in tanınması ve barış konusunda katı bir tutum sergilemişlerdir. Bu geçen zaman zarfında Hamas’ın İsrail’e düzenlediği intihar saldırıları, İsrail’deki İsrail Birliği, Likud ve Kadima gibi laik sağ Siyonist partilerin oyunu artmış ve iktidar olmuşlardır. Siyonist partiler barıştan yana değildir. Hattaki Batı Şeria ve Gazze'deki Arapları diğer Arap ülkelerine göndermeyi savunmaktadırlar. Seçim oranlarına baktığımızda Siyonist sağ partilerin çoğunluğun oyu ile iktidar olması İsrail halkının da barışı istemediğini ve Gazze konusundaki tutumunu da göstermektedir. İsrail halkının nüfusunu ve genişleme politikasını da göz önüne alırsak barış süreci Siyonizm’in çıkarlarını tehlikeye atmaktadır. Siyonistler barış istememektedirler aynı şekilde Hamas da barış sürecine karşı çıkmaktadır. Netanyahu ve ekibi Rabin’i ve İşçi Partisini aynı şekilde Sosyalist Arap örgütlerini ve FKÖ tasfiye ettiler. Netanyahu Siyonizm’in hayati çıkarları için gizliden gizliye Hamas’ı büyütüyordu. Direnişi saldırıyı savunan barış sürecine karşı çıkan Hamas Siyonizm için kaçırılmayacak bir fırsattı. İsrail’in seçim istatistiklerinde Siyonist sağ partilerin büyümesi ile 2006’dan sonraki dönemde Filistin seçimlerinde Hamas’ın iktidara gelmesi aynı doğrultudadır. Barış yanlısı olmayan her iki kesimde son 10 yılda güçlendiler.
İsrail’in Siyonist kanadı her seçim öncesi Hamas ile bir çatışmaya girmektedir. Karşılıklı saldırılarda Müslüman ve Musevi siviller ölmektedir. 1996’da Siyonist Likud partisinin başındaki isim Benjamin Netanyahu’nun iktidara gelmesiyle Hamas İsrail’e karşı intihar eylemlerini arttırmış, Gazze, Batı Şeria ve Kudüs konusunda uzlaşmaz bir politika izlemiştir. Hamas’ın izlediği bu politika 1996’dan günümüze İsrail’de Kadima, Likud, Shas, İsrail Ulusal Dini Partisi, Yisrael Beiteinu (Evimiz İsrail), gibi Siyonist aşırı sağ partilerin iktidara gelmesine neden olmuştur.
1996’dan günümüze gelen süreçte sağcı Siyonist partiler (Kadima, Likud)’un iktidarlığını yaptığı İsrail ile Hamas’ın geldiği süreç kaos ve çatışma sürecidir. Son Hamas-İsrail çatışmaları,  Ocak 2013’de yapılacak Knesset seçimlerinde sağcı Siyonist partilere nasıl yansıyacak?
HAMAS’I İSRAİL  KURDU
Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Arafat ile masaya oturan Rabin, hem Hamas’ı tasfiye etmişti hem de Siyonist dinci cepheyi.. Rabin her iki kesiminde hedefi haline gelmişti. Ama bu sürece Mossad dur diyecekti. Rabin suikastinden sonra FKÖ tasfiye edilmiş İsrail’de aşırı sağcı Siyonist kanat Likud iktidara gelmiş, Filistin’de ise artık liderliği Hamas eline almıştı. Rabin’in İşçi Partisi ve Filistin’in FKÖ’sü tasfiye edilmişti. 1995’den günümüze İsrail ve Hamas arasındaki derin ilişki hep gizliliğini korudu. Hamas Benjamin Netanyahu’nun ürünüydü ve Siyonizm için kaçırılmayacak bir fırsattı..
İsrail Hamas'ın işgal altındaki topraklarda ve özellikle Gazze'de örgütlenmesine fazla müdahalede bulunmamıştı. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky de “The Other Side of Deception” adlı kitabında İsrail devlet aygıtının bu yöndeki bakış açısını doğrulamaktadır. Ostrovsky çalışma grubu içerisinde karşılaştığı belgelere dayanaraktan aktarıyor: Mossad Afganistan ve Mısırlı kökten dincilere silah sağlıyordu. Arap dünyasındaki köktendinci radikal İslami gruplar Mossad’ın kontrolü ve genel planı içerisindeydi. Mossad FKÖ’nün kontrolündeki Filistin sokaklarını Hamas’ın kontrolüne kaydırıyordu. Victor Ostrovsky, “The Other Side of Deception”, Harper Collins Publishers, New York 1994, p. 143. 197.
Bugün Hamas’ın Filistin’de uyguladığı bütün politikalar daha çok Siyonizm’in bekasına yaramaktadır. Ne kadar çok çatışma kaos, Siyonizm için o kadar çok savunma psikolojisi.. Siyonizm’in temel direği antisemitizmdir. Hamas’ı bu siyasete sürükleyen şey aslında en başında gizli. Çünkü 1995’den sonra İslami Direniş Örgütü Hamas’ı kuran, Likud’un lideri Siyonist cephenin başındaki isim Benjamin Netanyahu’dur.. İsrail Devleti'nin asıl hedefi, ilk günden bu yana, Mesih Planı'nı gerçekleştirmektir. Yahudi devleti, Mesih Planı'nın eksik kalan kehanetlerini hayata geçirmeyi temel amaç olarak kabul etmiştir. Bu yüzden bu sınırlar içerisinde Yahudi olmayan unsurlar kabul edilmeyecektir. Bu nedenle Siyonistler için Filistin barışı düşünülemez. İsrail’in istediği şeyde barış istemeyen ve barış düşünmeyen bir düşmanının var olmasıdır. İlk örnekleri Filistin ile barış imzalayan Yitzhak Rabin’in 1995’de bir suikast sonucu öldürülmesidir. Bu suikastten sonraki dönemde Rabin’in mensup olduğu barış yanlısı İşçi Partisi ile Filistin Kurtuluş örgütü tasfiye edilmiştir. Bu süreçten sonra İsrail Hamas çatışması daha ileri boyutlara ulaşmış günümüze kadar süregelmiştir. İsrail kendi düşmanlarını bile seçecek ve iktidara getirecek kadar örgütlü bir ülkedir. Gelin FKÖ’nün tasfiye edilip Hamas’ın kurulmasına ve iktidara getirilme sürecine bir göz atalım.
Surrey Üniversitesi akademisyenlerinden Teoloji Profesörü Michael Prior’un kaleme aldığı “Siyonizm ve İsrail Devleti” adlı kitabında Siyonizm’in geleceği için Siyonizm’in antisemitizminden güç aldığını tarihsel süreçleri ile anlatmaktadır. Prior antisemitizmi ele alırken Siyonizm’i dönem dönem tahlil etmektedir. 1993’de Filistin-İsrail arasında düzenlenen Oslo anlaşmasıyla İsrailli radikal hahamların Rabin’i nasıl hain ilan ettiklerini Rabin’i Kudüs mitinglerinde “Nazi Yahudi” diye damgaladıklarını resmi belgelere dayanarak aktarmaktadır. Arap Sosyalist Filistin Kurtuluş Örgütünün tasfiye edilip siyasal İslam’ın yükselişe geçtiği bir dönemde Hamas’ın yükselişini İsrail’deki Siyonistlerin iktidara gelmesine bağlamaktadır. Hamas Siyonizm’in kartını oynamaktadır. Michael Prior, Zionism and State of Israel: Moral Inquiry, London and Newyork,  Routledge 1999, p. 20-50.
Fransızlar’ın ünlü dergisi L'Humanité 2001 yılında yayınlanan bir araştırmada Mossad ile Hamas arasındaki bağlantı şöyle açıklanıyordu: "İsrail istihbarat servisi Mossad (İsrail İstihbarat ve Özel Görevler Enstitüsü) sayesinde, İslamcıların işgal altındaki bölgelerde güçlendirmelerine izin verildi. Bu esnada, El Fetih, (Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi) en acımasız biçimde bastırıldı. Hassane Zerouky, Palestine Hamas, le produit du Mossad, L'Humanité Décembre 14, 2001(TIKLAYINIZ)
Amerika’nın köklü haber ajanslarından “United Press International” (UPI) 2002 yılındaki bir haberinde İsrail gizli servisi ile Hamas arasındaki ilişki CIA’nin istihbarat yetkililerine göre şöyle anlatılıyordu: Tel Aviv yönetimi, İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü dengelemek için karşı bir unsur olarak 1970'lerin sonlarından itibaren Hamas'a doğrudan ve dolaylı bir şekilde mali yardımda bulundu. Eski bir CIA yetkilisi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi analizcilerinden Antony Cordesman şunları söylemektedir: “İsrail Filistin hareketini bölmek için FKÖ’nün gücüne karşı, Hamas’ı güçlendirdi. Hamas ve FKÖ’nin gücünü dengeleyen İsrail, Hamas’a parasal destek sağlıyordu. Richard Sale, Hamas history tied to Israel, United Press International, 18/06/2002 (TIKLAYINIZ)
24 Ocak 2009 tarihinde gazeteci Andrew Higgins “The Wall Street Journal”da “Hamas Nasıl İsrail Tarafından Kuruldu” adlı bir yazı kaleme aldı. Higgins İsrail’in Haması nasıl kurduğunu İsrailli eski bir resmi bir görevli olan Avner Cohen’in anlattıklarından aktarmaktadır. İsrailli emekli resmi bir görevli olan Avner Cohen 30 yıl önce komşusuna isabet eden bir Filistin roketinin peşine düşer. Avner Cohen Gazze’de 2 yıl görev yapmış Tunus doğumlu bir Yahudi. Cohen sözlerine şöyle başlıyor: Hamas’ı ne yazık ki İsrail kurduHamas İsrail’in ürünüdür. Cohen 1994 yılına kadar bölgede din işleri sorumluluğu yapmış. Filistin’deki İslamcı hareketi takibe aldı. İsrail Filistin Kurtuluş Örgütü ve Arafat’ın El Fetih’i gibi Sosyalist laik milliyetçi örgütlere karşı Hamas’ı kurdu. Şeyh Ahmet Yasin adlı bir din adamı ile işbirliği yaptı ve Hamas savaşçıları Şeyh Yasin onuruna roket güdümlü el bombaları ile İsrail hedeflerine saldırmaya başladılar. Hamas’ın sloganı ise İsrail’i imha etmek. Filistinli radikaller ile İsrail’in yıllardır süren ilişkilerine baktığımızda istenmeyen tehlikeli sonuçlar ortaya çıkmıştır. İsrail ilk olarak 1970 ve 1980’lerde Gazze’de İslamcı gruplar ile karşılaştı. İsrail resmen bir sadaka verir gibi Hamas için öncü olan “Mujama Al-İslamiye” adlı grubu tanıdı. İsrail Mujama üyelerine bir İslam üniversitesi ve camiler okullar yapmak için izni verdi. Onlarda Gazze ve Batı Şeria’da devam eden şiddetli çatışmalarda kenarda durdular. Cohen ekliyor: Hamas’ın İran’dan yardım aldığı birçok İsrailli sivil toplum kuruluşu ve İsrail hükümeti tarafından savunulur. Fakat Hamas’ın İran’dan yardım aldığı yalandır. Sayın Ehud Olmert geçen gün Hamas’ın İran’dan askeri yardım aldığını yalanladı. İsrail ordusunun Filistin İşleri sorumlusu Arieh Spitzen, İsrail’in siyasal islamı dünyada yayınlan bir hareket olduğunu göz önüne aldığını İslamcıları durdurmaya çalıştığını şüpheyle karşıladığını bildirmektedir.

Bay Cohen Gazze’de İsrail hükümetinin diyanet işleri departmanında çalıştı. 1970’lerde Hamas’ın kurucusu Şeyh Yasin hakkında rahatsız edici raporlar hazırladığını ekliyor. Şeyh Yasin için resmi bir İslami eğitimi yok inancı daha çok siyasal dava üzerine. Cohen hatırlatıyor: Bu adam tehlikeli.. 1979 yılında Gazze valiliğini devralan Orgeneral Yitzhak Segev’in  Şeyh Yasin ile uzun vadeli planları vardı. Segev’in Şeyh Yasin ile düzenli bir teması vardı. Hatta Segev cami ziyaretinde bulundu birkaç kez din adamlarıyla da bir araya geldi. İşte bundan sonraki süreçte  Filistin Kurtuluş Örgütü yasa dışı ilan edilmeye başlandı. İsrail 1984’de Gazze’de Hamas’ın bir silah deposunu bastı ve Şeyh Yasin hapse gönderildi. Şeyh Yasin hakkında yazdığım olumsuz raporları İsrail askeri istihbarat subayı General Shalom Harari hep göz ardı etmişti. Çünkü İsrail’in İslamcı direnişleri güçlendirme arzusu vardı. İsrail Filistin Kurtuluş Örgütünü tasfiye etmek ve Hamas’ı güçlendirmek için 1997’de Şeyh Yasin’i serbest bıraktı. Andrew Higgins, “How Israel Helped to Spawn Hamas”, The Wall Street Journal, January 24, 2009 (TIKLAYINIZ)
Türkiye’de son dönemde medyada İran’ın Hamas’a silah yardımı yaptığı yönünde haberler sıkça yer almaktadır. Aynı şekilde İsrail medyasında da bu iddialar yer almakta manşet yapılmaktadır. Fakat Avner Cohen’inde dediği gibi İsrail İstihbarat kaynakları bu iddaları yalanlamaktadır. İran Hamas’a silah yardımı yapmıyor çünkü Hamas İsrail’in kontrolünde bir örgüt. İran ile İsrail’in düşman değil gizli müttefik olduklarını Odatv’de kaleme aldığım “İşte Belgelerle İran-İsrail Gizli İlişkileri ve Gizli İttifakı” adlı yazımda dile getirmiştim. Bu açıdan İran İsrail gizli İttifakı devam etmektedir. (TIKAYINIZ)

New Straits Times gazetesinin 12 Eylül 1988’deki haberine göre Hamas’ın lideri Şeyh Yasin İsrail’in Filistin devletinin haklarını tanıması halinde İsrail ile müzakere sözü vermişti. İsrail’i haritadan sileceğini ve İsrail’in varlığına düşman olan Hamas, yeri geldiği zaman İsrail’le resmi anlamda masaya oturma sözü veriyor. Kendi ideolojisinde çelişen bir yapısı var Hamas’ın.. Bu haber aslında Avner Cohen’in anlattığı Şeyh Yasin profilini doğrulamaktadır.
 
1989 tarihli The New York Times gazetesinden gazeteci Flora Lewis’in kaleme aldığı yazısında “İsrail’in Gazze şeridindeki Arap Fundemantalist grupların başını çeken Hamas’a kısa görüşlü yakın bir politika izlediğini hatta bu grubu finanse ettiğini belirtmektedir.
Ehud Olmert, İsrail Başbakanı Netanyahu’yu İsrail’in çıkarlarına zarar vermekle itham etti. Olmert, Benjamin Netanyahu için uygulamış olduğu politikaların İsrail’e zarar verdiğini ve Hamas’ı güçlendirdiğini vurgulamaktadır. Barack Ravid, Olmert: Netanyahu policies harm Israel's interests, strengthen Hamas, Haaretz, 04.11.2012
1990’lı yıllarda İsrail ordusunun Gazze’deki görevli Tuğgeneral Doron Almog, Arafat’ın liderliğini yaptığı FKÖ’ye karşı Filistin İslami Direniş Hareketi Hamas’la diyalog süreci başlatılacağını bildiriyordu. 1996’da aşırı sağ Siyonist parti Likud’in başındaki isim Benjamin Netanyahu’nun iktidara gelmesinden önce ve sonra Hamas’ın FKÖ’ye karşı kuvvetlendirme projesinin mimarı Gazze komutanı Tuğgeneral Doron Almog’dur.. Hamas ve Filistin İslami Cihad örgütü Netanyahu ve General Almog’un  icadıdır.






Hamas yetkililerin İsrail Gizli Servisi Mossad ile olan gizli ilişkileri, dönemin İsrailli Tuğgenerali Doron Almog’un gizli görüşmeleri ile daha da belirginleşmişti. Hamas İsrail işgalindeki Filistin’i Arafat-FKÖ yönetimindeki Filistin’e tercih ediyordu.
Hamas'ın kurucusu ve ruhani lideri Şeyh Ahmed Yasin, 22 Mart 2003'te sabah cami çıkışında İsrail helikopterinin füze saldırısında tekerlekli sandalyesinde öldürüldü. Şeyh Yasin'in öldürülmesinin ardından yerine seçilen diğer Hamas lideri Abdülaziz Rantissi de, 17 Nisan 2003'te İsrail tarafından aynı şekilde öldürülmüştü.
Hamas’ın dışında İsrail işgaline karşı direnip savaşan Filistin İslami Cihad Örgütü de bulunmaktadır. İslami Cihad,  Hamas'a göre daha küçüktür ve Hamas kadar geniş bir sosyal ağa sahip değildir. 1970'lerde Mısır'ın bir kolu olarak Fethi Şikaki ve Abdülaziz Avda tarafından kuruldu, günümüzde halen varlığını sürdüren örgütün yol göstericisi Ramazan Şallah'dır. İsrail Filistin davasını, FKÖ, El Fetih, Hamas ve İslami Cihad gibi oluşumlara bölmüş durumda. İsrail kozlarını İslami Cihad ve Hamas üzerinden oynamaktadır. Eskiden FKÖ – Hamas dengesini sağlayan İsrail, son yıllarda El Fetih ve Hamas dengesini tutmaya çalışmaktadır.
Birçok aktivistin görüşüne göre İran’ın Filistin’de yakın olduğu grup sadece HAMAS değildir. İslami Cihat Örgütü ve diğer direniş grupları ile de İran yakın temas içerisindedir. Ancak HAMAS’ın siyasi bir güç haline gelmesi ve Filistin seçimlerini kazanmasının ardından İran-HAMAS ilişkileri dikkat çekici olmuştur.
Son İsrail Hamas çatışmalarının hemen ardından 26 Kasım Pazartesi günü NTV’de Gazze’deki Filistin İslami Cihad örgütüne mensup milisler ile röportaj yapan NTV muhabirinin görüntüleri yayınlandı. İslami Cihad mensubu milisler çatışma stratejilerini anlatıyor bir yandan ellerindeki silahların İran’a ait olduğunu söylüyorlardı. Yüzleri kapalı bu milislerin ne oldukları kim oldukları meçhul. Fakat milisler dünya medyasının ve Amerikan Siyonistlerinin duymak istedikleri şeyi söylüyorlardı: Silahları İran veriyor… Bu söylentilerin hiçbir dayanağı hiçbir delili yoktur. Hamas ve diğer milislere İran’ın silah vermediğini bazı gazetelere demeç veren İsrailli istihbarat subaylarının demeçleri de bu yöndedir.
EL – FETİH HAMAS ÇATIŞMALARI
Hamas 1987'de Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz el Rantisi ve Muhammed Taha tarafından İlk intifadanın başlangıcında Mısır'daki Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kanadı olarak kuruldu.
İslami Direniş Hareketi olan Hamas Örgütü, Filistin’de Siyonistlerin Filistin topraklarına yerleşme arzularının ortadan kalkmadan bu savaşın son bulmasının asla mümkün olamayacağı savunmaktadır. Bu örgüt, kurtuluşun gerçekleşmesi için tek yol olarak cihadı görmektedir. Hamas’ın nihai amacı: İsrail’e karşı mücadele.. Ian Fisher, Defining Hamas: Roots in Charity and Branches of Violence, The Newyork Times, June 16, 2003. Hamas dini ideolojisini merkezine yerleştiren, İslami bir devlet ve düzen yaratmak isteğini hedef olarak benimseyen ilk ve en önde gelen Filistin örgütüdür. Görünürde milliyetçi söylemler dini söylemlerinin altında yer almaktadır. Hamas mücadeleyi İslam ile Siyonistler arasında tarif ederken, Filistin Kurtuluş Örgütü bu mücadeleyi Filistin ile Siyonistler arasında tarif etmektedir. Hamas, İsrail’in mücadelesini bir toprak mücadelesinden ziyade İslam’a karşı bir mücadele olarak algılamaktadır.
Hamas ve Filistin halkının çoğunluğu milliyetçiliğe dayanan bir olguyla İsrail’den nefret etmektedir. Barışa yanaşmayacak kadar katı tutumlar içinde olan Hamas’ın bu tavrı İslami bir olguya dayandırılamaz.
Rusya Federasyonu eski Başbakanı, Yevgeni Primakov “Rusların Gözüyle Ortadoğu” isimli kitabında Hamas’ın asıl hedefini şöyle belirtiyordu: “Hamas hareketinin ideolojisinde iki unsur iç içe girmişti. Birincisi İslamcılık, ikincisi milliyetçilik. Eskiden Hamas o bölgede İslamcı bir devlet kurmayı amaçlıyordu, şimdiyse ana hedefi İsrail işgalini sona erdirme mücadelesidir. Hamas’ın ideolojik platforumun da dinci değil milliyetçi unsurların güçlendiğini düşünmemizi sağlayan belli nedenler vardır.” Yevgeni Primakov, Rusların Gözüyle Ortadoğu, Timaş Yayınevi, İstanbul, 2009, s. 424.
HAMAS, başından karşı olduğu barış görüşmelerine FKÖ içinden Arafat’a ve barış sürecine karşı olanların oluşturduğu Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi ile birlikte Oslo Anlaşmasını tanımadıklarını, İntifadanın süreceğini deklare etmişlerdir.İntifada’nın süreceğini açıklayan HAMAS, Oslo görüşmelerinin başladığı Eylül 1993’ten itibaren terörist saldırılarını askeri hedeflerden sivil hedeflere kaydırmıştır. Özellikle İsrail sivil hedeflerine yönelik canlı bomba eylemleri barış sürecine önemli ölçüde darbe vurmuş, taraflar arasında karşılıklı güvensizliğin oluşmasına neden olmuştur.
Hz. Muhammed (sav) savaş olmaması ve kan akmaması için Hudeybiye Barış anlaşmasını çok ağır şartlar içermesine rağmen kabul etmişti. Tüm olumsuz koşullar içermesine rağmen müşriklerle yapılan bu barış anlaşmasının hikmetleri görülmüş ve Müslümanlara zafer kapıları açmıştı. Barış Müslüman’ın en güzel silahıdır. Barış Siyonizm’in hayati çıkarlarına da bir engeldir. İsrail Siyonizm’i yaşatmak için Filistin tarafının barış düşüncelerini de Antisemitize etmiştir. İsrail barışan değil savaşan bir Filistinli Müslüman profili görmek istemektedir. 
Filistin’de 2004 Kasım ayında Arafat’ın ölümünün ardından oluşan siyasi boşlukta, ilk olarak Ocak 2005’te devlet başkanlığı seçimleri yapılmıştır. HAMAS’ın boykot ettiği seçimleri Mahmud Abbas kazanıp, devlet başkanı olmuştur. İlki 1996`da yapılan genel seçimlerin ardından İsrail işgali ve güvenlik sorunları nedeniyle defalarca ertelenen Filistin seçimleri on yıl sonra 25 Ocak 2006`da yapıldı. 2006 yılında yapılan parlamento seçimleri HAMAS’ın zaferiyle sonuçlanmıştır. HAMAS’ın seçimde güçlü bir ikinci parti olacağı beklenirken seçimleri kazanması, Batıda şok etkisi yaratmıştır. HAMAS, parlamentoya 76 parlamenter sokarken, Mahmud Abbas’ın El Fetih’i 43 sandalyede kalmıştır. 13 sandalyeyi de küçük partiler kazanmıştır. Seçim sonuçları henüz kesinleşmemişken Filistin Başbakanı Ahmet Kurey istifa etmiştir. 2006 Filistin seçimlerinde HAMAS, 132 sandalyenin 73’ünü kazanmıştır. Filistin seçimlerinin yapıldığı tarihte İsrail Başkan Vekili Ehud Olmert ise, HAMAS’ın içinde bulunduğu Filistin Yönetimine güvenmeyeceklerini belirtmişti. Hamas’ın iktidara taşınması Siyonist kanadın politikaları etkili olmuştu. Ve her ikisi de barıştan yana değildir. HAMAS barışı baltalayacak sayısız intihar eylemi gerçekleştirdi. 2006 yılı sonuna kadar HAMAS, İsrail’e yönelik 153 intihar saldırısında bulunmuştur. I. İntifadanın başından itibaren gerçekleşen intihar saldırısı sayısı ise 190 olmuştur. Bora Bayraktar, Hamas Terör mü Yoksa Silahlı Direniş Örgütü mü ? 1. Baskı. Karakutu Yayınları, İstanbul, 2007, s. 105-106.
Gazze’de giriştiği bu hareketle önemli bir üstünlük elde edeceğini düşünen HAMAS, Mahmut Abbas’ın sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Abbas, HAMAS’ı Filistin’in meşruiyetine ve hükümetine karşı darbe girişiminde bulunmakla suçlamış, HAMAS’ın silahlı kanadını yasa dışı ilan etmiştir. Aynı zamanda hükümeti feshettiğini açıklamış ve olağanüstü hal hükümeti için bağımsız bir milletvekili olan Salam Fayyad’ı görevlendirmiştir. Bunun üzerine yeni hükümet kurulmadan önce Gazze’de yaşananların tersi Batı Şeria’da yaşanmış, El-Fetih’e bağlı gruplar HAMAS binalarını basmış ve meclisi kontrol altına almıştır. Başbakan Haniye ise bu girişimi tanımadıklarını ve Birlik Hükümetinin halen görevde olduğunu belirtmiştir fakat iki başlı bir Filistin Yönetimi kurulmuştur.
HAMAS, İsrail’in işgal ettiği topraklardan tamamen çekilmesini ve İsrail Devletinin ortadan kaldırılmasını amaç edinmiştir. Arafat’ın İsrail’e verdiği tavizler ve İsrail’in işgal ederek aldığı toprakların artık İsrail toprağı olduğunu kabul etmesi FKÖ’yü siyasal anlamda yıpratmıştır. Halkın barışa umudu kalmadığı veya inanmadığı düşünüldüğünde Filistin halkının HAMAS tercihide daha iyi anlaşılmaktadır.
Hamas barışa uzanan bütün diplomatik ilişkilerin önünü kesti. Hamas, bu süreci aşırı sağcı Siyonistlerin istediği yolda devam ettirdi. Hamas’ın savunduğu dava aslına bakarsınız dini değil, İsrail’in varlığına karşı Filistin topraklarını savunan arap milliyetçiliğine dayanan bir davadır. Hamas Örgütü kalabalık halk kitlelerini ayaklandırarak cihad yemini çerçevesinde Siyonistlere karşı savaş açarak, bütün İslam ümmetini ayağa kaldırıp; düşmanla topluca mücadele için, gereken şartları oluşturarak ve siyasi birliği sağlayarak mücadeleyi yönetme arzusu içine girmiştir. Bu süreçte dünya kamuoyunda ve müslümanlar üzerinde antisemitizmi körüklemiştir.
14 Nisan 2007’de HAMAS, Gazze’de beklenmedik bir harekata girişerek El-Fetih’e bağlı silahlı güçleri bir gün içinde etkisiz hale getirmiştir. HAMAS, El-Fetih’in Gazze’de bulunan önemli isimlerini yakalayıp hemen öldürmüş, fakat bütün El-Fetih üyelerine karşı bir eyleme girişmemiştir.
Hamas’ın El-Fetih mensuplarına karşı giriştiği katliamları bu kronolojiden inceleyebilirsiniz. (TIKLAYINIZ)
Allah cc. kötülüğe karşı Kuran’da müminlere şu öğütlerde bulunmuştur:(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi amel işleyen ve "Kuşkusuz Ben Müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir ? İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki yakın bir dost oluvermiştir. İyilikle kötülüğü önleme hasletine ancak sabredenler kavuşturulur ve buna cennete büyük ecri olan kavuşturulur. Fussilet Suresi / 33-34, 35.
Hamas’ın İsrail’e uyguladığı metot ile Allah cc. Kuran’da müminlere yapmasını istediği metot asla uyuşmamaktadır. Hamas’ı kronoloji ettiğimizde görüyoruz ki Hamas barışsal bir süreç ve fikir ortaya atmamış savunmamıştır. Aksine Müslümanların da gardını bozmuştur. Hamas zaman içinde sadece İsrailli değil Müslüman olan El-Fetih örgütü mensuplarını da katletmiştir.
İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’yı vurduğu zamanlar ayaklanan kıyametler koparan İslamcı kesim Hamas’ın El-Fetih mensup Müslümanlarını öldürdüğünde seslerini çıkarmamışlardır. Zulme tepki gösterenler bu zulme sessiz kalmışlardır.
Jerusalem Post gazetesinin araştırmasına göre 2008’de İsrail’in Gazze’de düzenlediği Dökme Kurşun Operasyonundan sonra dünya çapında antisemit yayınların sayısında yüzde 300 artış olduğunu bildirmektedir. Avrupa’da Yahudi karşıtı suçların sayısında artış olduğu gözlendi.
İslamcılar antisemitize edilmişlerdir. İsrail’in Gazzeyi vurduğu her an manşet atan gazeteler Hamas’ın El-Fetih kamplarını vurduğu gün konuyu manşetlere taşımamışlardır. İslami kesimi temsil eden gazetelerin manşet arşivlerine gün gün bakın Hamas’ın El Fetih’e yaptığı saldırları katliamları manşetlerine hiç taşımışlar mı? Hayır.. Ama İsrail saldırılarını her an her dakika manşetlerinde yer verdiler. Mavi Marmara olayı ve son Gazze çatışmaları antisemitizmi daha da alevlendirmiştir. Aslında dediğimiz gibi antisemitizmi İsrail istiyor Mesih’e giden yol antisemitizmden geçiyor. Bu yüzden Müslümanlar daha dikkatli olmalı ve antisemitizme taraf olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki İslam antisemitizme karşıdır.
Dünyada ve Ülkemizde gizli ve görünmez bir totalitarizm mevcuttur. Bu sistem, halkın rızasını arkasına alarak işleyen, toplumsal beyin yıkama araçları yoluyla halkı psikolojik olarak yönlendirmedir. En tehlikeli ve en güçlü totalitarizm, kaba, çıplak totalitarizm değil, görülemeyen hissedilmeyen totalitarizmdir. Kaba bir totalitarizme karşı çıkmak mümkündür, ancak hissedilmeyenine karşı ne yapılabilir? Bugün basın kuruluşları ve sivil toplum örgütleri, bir konuda karar verdiklerinde, örneğin dava, gösteri, tepki, organizasyon düzenlediklerinde medyanın karşı konulmaz büyüsünü kullanarak önce halkı bu konuda psikolojik anlamda hazırlamaktadırlar. Medya görünür propagandalar ya da bazen görünmez psikolojik bilinçaltı telkinleri uygulayarak Müslümanları İsrail’e karşı radikalize etmektedir. İslami kimliğe bürünen grupların, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin sistematik olarak düzenlediği İsrail karşıtı propagandalar sayesinde Müslümanlar siyasallaştırılarak, siyasi bir davanın tarafı haline getirilmiştir.
Dünya nezdinde Müslümanlar Filistin sorunu ile özleştirilerek sloganlaştırılmış antisemit yaklaşımlarla siyasallaştırıldılar. Oysa bu dava ne İslami bir dava idi nede dini.. Toplumumuz senelerce hissedilmeyen bu totaliterist propagandalara alet olmuştur. Çünkü böyle bir baskı düzeninde Müslümanlar kitleler tarafından zor kullanmadan yönlendirilip denetim altında tutulmuştur. İşte tamamen Siyonizm’in çıkarlarına yaramıştır. Çünkü Siyonizm böyle bir antisemitist Müslüman profili istemektedir. Bu Siyonizm Müslümanları istediği psikolojiye getirmiştir. Siyonizm sadece Müslümanlar için değil dindar Museviler içinde bir tehlikedir. Çünkü bu çatışmadan zarar görenler yine Müslümanlar ve Musevilerdir…
Bu yüzden Müslümanlar savundukları bu davanın gerçek yüzünü bilmedikleri için yaşanan taassubun farkına bile varamamaktadırlar. Bugün Müslümanlar Gazze’de öldürülen Müslümanlar için mi öfkeleniyorlar yoksa Müslümanları öldürenlerin Yahudi olmasına mı ? İslami kesim, Filistin’de Müslümanların öldürülmesine mi karşı çıkıyor yoksa İsrail devletinin varlığına mı?
Salim Meriç - Odatv.com

PKK açıkladı: En büyük kaybı 2012 yılında verdik

PKK'nın askeri kanadı HPG'nin sitesinde yer alan habere göre PKK en büyük kaybını 2012 yılında verdi. İşte PKK'nın kendi sitesinden açıkladığı liste ve yıllara göre öldürülen PKK mensupları:

2001: 101

2002: 53

2003: 103

2004: 112

2005: 149

2006: 145

2007: 219

2008: 164

2009: 99

2010: 143

2011: 203

2012: 311

Berfo Ana'nın son aruzusu

Berfo Ana 105 yaşında. Bu yaşına kadar oğlunu bulma inadıyla yaşadı. Cumartesi Meydanı'ndan, darbecilerin 'yargılandığı Ankara Mahkemelerine kadar gitti. Ancak artık durumu ağır. Berfo Ana en acı vasiyeti verdi. Mecliste bugün onun için toplantı vardı. Ardahan'ın AKP ve CHP'li milletvekilleri, 13 Eylül 1980'de gözaltında öldürülen ve ailesinin cenazesine bile ulaşamadığı Cemil Kırbayır'ın, kemiklerinin bulunmasını ve komada bulunan annesi Berfo Ana'ya teslim edilmesini istedi.

"BENİ OĞLUMUN KEMİKLERİYLE GÖMÜN"
AKP Ardahan Milletvekili Orhan Atalay ve CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, Cemil Kırbayır'ın dayısı Torun Karakaya ile TBMM'de basın toplantısı düzenledi. Kırbayır ve annesinin fotoğraflarıyla düzenlenen basın toplantısında konuşan Öğüt, Berfo Ana'nın şu anda komada olduğunu ve sürekli oğlunu sayıkladığını söyledi. Öğüt, Berfo Ana'nın, "Beni mezara gömerseniz de oğlumun kemiklerini getirin, beni onunla beraber gömün" dediğini belirterek, bunun bir annenin feryadı ve son arzusu olduğunu vurguladı. Öğüt, yetkilileri, Kırbayır'ı bulmaya, bulunmuyorsa öldürenleri, talimatı verenleri, işkence yapanları, gömenleri bulmaya çağırarak, "Kırbayır'ın annesine, 'kemiklerin bulduk, rahat et' dememiz gerekiyor" dedi. Orhan Atalay da bir kurdun, bir kuzuyu aşırdığını, devletin, aşırılan her kuzunun mağduriyetini giderme görevinin olduğunu kaydetti.

ATALAY: KATİLLER HALA DIŞARIDA
Kırbayır'ın, 12 Eylül darbesi yapanların aktörleri tarafından katledildiğini, cenazesinin bugüne kadar aileden saklandığını belirten Atalay, "Sorgusuz, yargısız infaz gerçekleştirilmiş ama devlet, o gün bugün bu yargısız infazı gerçekleştiren katilleri adalete teslim edemedi. Bu devlet adına, bir zafiyettir. O katillerin, bugün yaşadığını biliyoruz. O gün Kars'ta görev yapan hangi devlet yetkilisi varsa, sorumlusu odur. Bir ana yıllardır kuzusunun peşinde ağladı durdu, ölüm yatağında çocuğunun kemiğini görmek istiyor. Kırbayır'ın dirisi yok ama ölüsünü, mezarını, çürümüş kemiklerini görmek istiyoruz, bu ailenin en büyük arzusudur. Yetkililerin, bu katilleri bir an önce adalete teslim etmelerini, maktulün mezarını göstermelerini, kemiklerini ailesine teslim etmesini istiyoruz. Berfo Ana gözlerini hayata kapamadan, hiç değilse dünya gözüyle çocuğunun kemikleri üzerinde ağlamak istiyor" diye konuştu.

CEMİL'İMİN KEMİKLERİNİ BULANA KADAR BENİ TOPRAĞA VERMEYİN
Dayı Torun Karakaya da Berfo Ana ile görüştüğünde, "Cemil'imin kemiklerini bulana kadar beni toprağıma vermeyin" dediğini anlattı.

Mahkumlardan CHP'ye teşekkür

CHP Cezaevi Komisyonu'nun yaptığı cezaevi ziyaretleri sonucu mahkumlardan Kılıçdaroğlu'na teşekkür mektubu gönderdi.

CHP Cezaevi Komisyonu'nun yaptığı cezaevi ziyaretlerinin ardından Genel Başkan Kılıçdaroğlu'nun, çok sayıda teşekkür mektubu aldığı öğrenildi. Mektup yollayanlar arasında İBDA/C ve Hizbullah hükümlüleri de var.


1 YIL İÇİNDE 40 CEZAEVİ
CHP Cezaevi Komisyonu 1 yıl içinde 40'tan fazla cezaevini ziyaret etti. Komisyon üyelerinin çok sayıda tutuklu ve hükümlüyle yaptığı görüşmelerin ardından Kılıçdaroğlu'na hapishanelerden çok sayıda teşekkür ve talep mektubunun geldiği öğrenildi.

İLGİNÇ İSİMLERDEN MEKTUP
NTV'de yer alan habere göre; Kılıçdaroğlu'na mektup gönderenler arasında, Hizbullah hükümlüleri, RedHack sanığı tutuklu ögrenciler ve Mehmet Ali Ağca'ya destek için uçak kaçırma eylemiyle gündeme gelen Nusret Akmercan da yer aldı.

İBDA/C LİDERİ: "BEYNİM YÖNLENDİRİLİYOR"
İBDA/C örgütünün lideri olarak bilinen Salih Mirzabeyoğlu da Kılıçdaroğlu'na gönderdiği teşekkür mektubunda cezaevinde elektro manyetik dalgalarla beyninin yönlendirildiğini, "telegram iskencesine" maruz kaldıgını iddia etti.

ABD Büyükelçiliğinden CHP kurmaylarına yakın markaj

Başkanlık sisteminin Anayasa Uzlaşma Komsiyonuna geldiği bir dönemde Amerika CHP'yi yakın markaja aldı. Amerika'nın Ankara büyükelçiliği siyasi bölümü yetkililerinin CHP Genel Başkan Yardımcılarından ardarda randevu almaya başladığı öğrenildi. CHP'nin ekonomi ve hukukçu kurmayları randevu talepleri arasında ön sırada yer alıyor.

Ankara'da açılım çalışmaları hızlandı, Amerikan Büyükelçiliği CHP'yi yakın takibe aldı. Amerika'nın Ankara büyükelçiliği siyasi bölümü yetkililerinin CHP Genel Başkan Yardımcılarından ardarda randevu almaya başladığı öğrenildi. Son dönemde Amerikanın Ankara Büyükelçiliği'nden Meclis'e açılan telefonlar yoğunlaştı. Amerikalı diplomatlar dikkatlerini CHP'nin Genel Başkan yardımcılarına çevirdi. Aslında CHP'nin bazı Genel Başkan Yardımcılarıyla Büyükelçiliğin siyasi bölümü arasında mutad görüşmeler bir süredir devam ediyordu. Ancak son süreçte görüşme talebi yoğunlaştı.


Amerikan Büyükelçiliği görüşme trafiğine yeni Genel Başkan YArdımcıları ekledi. Görüşme talep edilen Genel Başkan Yardımcılarındaysa ön sırayı CHP'nin ekonomi ve hukukçu kurmayları alıyor. Amerikan Büyükelçiliğinde görüşmeleri yürüten kritik isminse Siyasi Müsteşar Yuri Kim olduğu belirtiliyor. Kim'e çok iyi Türkçe bilen elçilik siyasi bölüm yetkilileri destek veriyor.

Suriyeli Müslüman Kardeşler’in koltuk kavgası

Amerika’nın çabasıyla yeni bir örgüt kuran Suriyeli silahlı muhalifler, Kahire’de yaptıkları toplantıda uzlaşma sağlayamadı. Toplantı Müslüman Kardeşlerin koltuk kavgasına dönüştü. Toplantı fiyaskoyla sonuçlandı, toplanma amacı olan geçiş hükümeti kurulamadı.

Amerika'nın Suriye'den kovulan eski Şam Büyükelçisi Robert Ford, Suriyeli muhalifleri geçen hafta Katar'da biraraya getirmeyi başardı, ama muhalifler daha ilk toplantıda birbirine düştü. 

Amerika'nın çabalarıyla bir araya gelen muhaliflerin yeni oluşumu dün Kahire'de toplandı. Toplantının amacı, geçiş hükümeti kurulduğunu ilan etmekti. 

Suriye Muhalefeti Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu adlı örgütün ilk toplantısında geçiş hükümeti konusunda görüş ayrılıkları yaşandı. Toplantıdan hiçbir sonuç elde edilemedi. 

Geçiş hükümeti kurmak için bir araya gelen muhaliflerin toplantısı koltuk kavgasına dönüştü. Müslüman Kardeşler diğer üyelerle iktidar yarışına girdi. Müslüman Kardeşlerin koalisyondaki sandalyelerin yarısını ele geçirmesine diğer muhaliflerden sert tepki geldi. (Aydınlık)

Muhaliflerin Katar'daki gizli anlaşması

Kuveyt Ümmet Partisi Genel Sekreterya Üyesi Dr. Faysal el-Hamd, El-cezire televizyonunda yaptığı açıklamada Suriyeli muhalifler, ABD, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar arasında 3-11 Kasım tarihleri arasında yapılan "yeniden yapılanma" toplantısında gizli bir anlaşma yapıldığını dile getirdi.

Yakın Doğu Haber Ajansı'nın yansıttığı habere göre anlaşmada Türkiye Dışişleri Bakanı, Katar Dışişleri Bakanı, Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı, ABD'nin Suriye Büyükelçisi Robert Ford, Riyad Seyf, Ulusal Konsey temsilcisi ve İhvan- Müslimin Örgütü lideri Riyad Şakfa'nın yardımcısının imzalarının bulunduğu belirtildi. Anlaşmanın Doha'daki konferansa katılan birçok muhaliften gizlendiğini ifade eden El-Hamd, anlaşmayı "ihanet anlaşması ve tüm Müslümanları kapsayan bir komplo" olarak niteldi. Suriye Ulusal Koalisyonu'nun "Amerikan Projesi" olduğunu belirten El-Hamd, projenin yürümesi için de anlaşmaya imza atan ülkelerin planın içinde olduğunu söyledi.

El-Hamd, konferansa katıldıktan sonra konferanstan çekilen güvenilir kaynaklardan elde ettiğini açıkladığı 12 maddelik gizli anlaşmanın içeriğini şöyle sıraladı:

* Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu'nun sayısı 50 bine düşürülecek ve ordu savunma ordusuna dönüştürülecek.

* Suriye Golan'dan sadece siyasi yollarla hak talep edebilir. İsrail'le Suriye arasındaki barış görüşmeleri, Amerika ve Katar'ın gözetiminde gerçekleştirilecek.

* Amerika'nın gözetiminde Suriye'deki kimyasal ve biyolojik silahlar ve tüm füzeler Ürdün'e nakledilecek.

* Suriye, İskenderun vilayeti (Hatay) hakkından vazgeçecek ve Halep ile İdlip şehirlerindeki bazı Türk köylerini, Türkiye'ye bırakacak.

* PKK'nin tüm mensupları Suriye'den dışlanacak, istenen PKK'liler teslim edilecek, PKK 'terör' örgütü listesine konulacak.

* Rus ve Çin şirketleriyle şimdiye kadar imzalanan tüm silah ve yer altı zenginliklerinin araştırılması anlaşmaları iptal edilecek.

* Katar'ın doğalgaz boru hatlarının, Suriye ve Türkiye üzerinden AB ülkelerine aktarmasına müsaade edilecek.

* Türkiye'nin Atatürk Barajı'ndan su boru hatlarıyla Suriye üzerinden İsrail'e su ulaştırmasına müsaade edilecek.

* Savaş sırasında Suriye'de yıkıma uğrayan binalar, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından imar edilecek. Katar, BAE ve Amerika her türlü imar ve keşif imtiyazına sahip olacak.

* İran, Rusya ve Çin'le ilişkiler sınırlandırılacak, Filistin direniş hareketleriyle ilişkiler kesilecek.

* Suriye'de yeni kurulacak rejim, Liberal İslam esaslarına uygun olacak.

* Bu anlaşma, Suriye muhalefetinin yönetimi devralmasıyla yürürlüğe girecektir. 

Suriye'de İslamcı çeteler tarihi yağmalıyor

Suriye’deki silahlı İslamcı çetelerin heykel yıkarken çekilen görüntüleri dün medyada yer aldı. Bu saldırılar ilk kez gerçekleşmiyor. İslamcı gruplar pek çok ülkede, heykel, kilise, cami, müze ayırd etmeksizin her türlü insanlık mirasına saldırıyorlar.

Dün Suriye’deki El Kaide ve ÖSO üyesi silahlı çetelerin bir heykeli yıkarken çekilen görüntüleri soL’da yer almıştı. Tekbirler eşliğinde gerçekleştirilen eylem, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerce desteklenen radikal İslamcı grupların ilk eylemi değil. Daha önce Suriye dahil, Mali, Libya ve Bahreyn gibi pek çok ülkede, İslamcı gruplar tarihi eserlere dönük saldırılar gerçekleştirmişti. Saldırılara hedef olan mekanlar arasında müzelerin dışında tarihi kilise ve camiler gibi kutsal sayılan mekanların bulunması da dikkat çekiyor.

Suriye’de kilise ve camiler yakılıyor
Suriye’de ÖSO militanlarının ve El Kaide bağlantılı grupların bu tür eylemlerinin başında tarihi kiliselere yönelik saldırılar geliyor. Zira terör saldırılarından en çok etkilenenler arasında ülkede yaşayan Hristiyanların da bulunduğu sır değil. Geçtiğimiz aylarda çatışmaların Humus kentinde yoğunlaşmasının ardından, kentte bulunan ve dünyadaki en eski kiliselerden biri sayılan Um el Zinar Kilisesi’nin silahlı muhalif gruplarca yıkıldığı ortaya çıkmıştı. Yine Humus’ta bulunan tarihi Büstan el Divan Kilisesi’ne bu süreçte büyük zarar verilmiş ve bina kullanılamaz duruma getirilmişti. Tarihi kiliselere yönelik bir diğer saldırı, Halep’teki Ermeni mahallesinde bulunan Surp Kevork Ermeni Kilisesi’ne yapılmıştı. 29 Ekim tarihinde kundaklanan kilise, neredeyse tamamen yanarak büyük hasar görmüştü.

Ancak Suriyeli “muhaliflerin” tarihi eserlere yönelik saldırıları heykeller ve kiliselerle sınırlı değil Geçtiğimiz Ekim ayında Halep’teki tarihi Emevi Camisi’nin Suriye ordusu tarafından yakıldığı iddia edilmiş, ancak daha sonra ortaya çıkan görüntülerle birlikte, caminin İslamcı ÖSO militanları tarafından tahrip edildiği anlaşılmıştı.

Humus'ta çekilen bir diğer fotoğraf. Suriyeli muhalifler bölgedeki kiliselere ciddi hasar vermişti.

Camilere yönelik saldırılar özellikle savaş propagandası için malzeme olarak kullanılıyor. Bugüne kadar Suriye ile ilgili haberlerde Esad'a bağlı güçlerin "camileri bombaladığı" iddiaları yandaş basın tarafından sık sık dile getirilmiş ve benzer biçimde Başbakan Erdoğan tarafından hep siyaset malzemesi yapılmıştı. Ancak geçtiğimiz aylarda, gerek Suriye’de ve gerekse Mali, Libya ve Bahreyn gibi ülkelerde bulunan pek çok tarihi ve kutsal mekana yönelik saldırıların bizzat İslamcı örgütlerce gerçekleştirildiği ortaya çıktı.

Yağmalanan tarihi eserler ve “putkırıcılık”
İslamcı grupların tarihi eserlere yönelik saldırıları yalnızca “tahrip etmek” amacıyla yapılmıyor. NATO bombardımanından aldıkları destekle Libya’da iktidarı ele geçiren İslamcı gruplar geçen sene, Trablus’daki Ulusal Cumhuriyet Müzesi’ni yağmalamış ve pek çok eseri kaçırmıştı. O günlerde bir açıklama yapan UNESCO, koleksiyoncuları Libya’dan gelen tarihi eserlere dair dikkatli olmaları konusunda uyarmak zorunda kalmıştı. Libya Ulusal Müzesi, neolitik dönemden, Berberiler, Fenikeliler, Garamantlar, Yunanlar, Romalılar ve Bizanslılar dönemlerinden kalma çok değerli eserlere ev sahipliği yapıyordu.

Suriye de yağma ve tarihi eser kaçakçılığından nasibini alıyor. Geçtiğimiz Eylül ayında Time dergisinde yer alan bir haberde, Suriye-Lübnan sınırında tarihi eser karşılığı silah ticareti yapıldığına yer verilmişti. Aryn Baker imzalı haberde, Suriye’de bulunan altı UNESCO Dünya Mirası bölgesinin de hasar gördüğü ve buradan ve müzelerden yağmalanan eserlerin, Suriyeli muhalif gruplarca silah satın almak üzere sınır bölgelerdeki karaborsada cüzi fiyatlarla satıldığı belirtilmişti. Suriye’de yağmalananlar arasında milattan önce 8. Yüzyıl’dan kalma Arami tanrı heykelleri, Roma dönemi heykelleri, erken dönem Hristiyan ikonaları, Antik dönemden kalma Yahudi kaseleri, antika Kuranlar dahil pek çok tarihi eserin bulunduğu ifade ediliyor.

Radikal İslamcı grupların tarihi eserlere dönük saldırıları bunlarla sınırlı değil. Özellikle Selefi gruplar, camiler dahil her türlü tarihi esere dönük kin dolu açıklamalar yapmaktan ve fırsat olduğunda bu mekanları tahrip etmekten çekinmiyor. 2001 yılında Afganistan’daki Buda heykellerine saldıran zihniyet, şimdilerde kendini Mali, Libya ve Mısır gibi ülkelerde gösteriyor. Geçtiğimiz haftalarda Mısır’daki Selefilerin lideri, Büyük Sfenks ve piramitlerin “put” oldukları gerekçesiyle yıkılması gerektiğini söylemişti.

(soL)

İntiharın sorumlusu Sağlık Bakanı'dır'

Asistan Hekim Melike Erdem, bugün hastanenin 6. katından atlayarak yaşamına son verdi.

Erdem'in intihar sebebinin SABİM'e gelen bir şikayet üzerine hakkında başlatılan soruşturma olduğuna dikkat çeken sağlık emekçileri, "Doktor ihbar hattı SABİM'in bir an önce kapatılması gerekiyor" dedi. İntiharın duyulmasının ardından hastanede eylem yapan sağlık emekçileri, genç hekimin ölümünden Sağlık Bakanlığı'nı sorumlu tuttu.

 İstanbul Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde asistan hekim olarak görev yapan Dr. Melike Erdem, Sağlık Bakanlığı Bilgilendirme Merkezi'ni (SABİM) gelen bir şikayetin üzerine hakkında Sağlık Bakanlığı'nın soruşturma açması üzerine bugün hastanenin 6. katından atlayarak yaşamına son verdi.

Ölümün duyulmasının ardından hastane bahçesinde toplanan sağlık emekçileri, ölümden Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ı sorumlu tuttu. İstanbul Tabip Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Türk Tabipler Birliği (TTB), Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası (Dev Sağlık-İş) ve Sağlık İşçileri Sendikası'nın çağrısıyla bir araya gelen sağlık emekçileri, "Recep Akdağ istifa", "Alo SABİM hattı kapansın", "Sağlıkta dönüşüm projesi iptal edilsin" sloganlarıyla hastane bahçesinde yürüdü.

Acil servis önünde açıklama yapan TTB Merkez Konsey Üyesi Dr. Osman Öztürk, Asistan Hekim Melike Erdem'in bir şikayet nedeniyle intihar ettiğini belirterek "Sağlık Bakanlığı'nın açmış olduğu SABİM hattına gelen bir şikayet üzerine arkadaşımıza Sağlık Bakanlığı tarafından soruşturma açılmış, arkadaşımız da bu soruşturmayı kaldıramadığı için intihar etmiştir" dedi.

'SAĞLIK BAKANI İSTİFA ETMELİ'
İstanbul Tabip Odası Başkanı Taner Gören, sağlıkta dönüşüm projesinin asistan hekimler üzerindeki yükü inanılmaz boyutlarda artırdığına dikkat çekti, "Arkadaşlarımız durmadan 32 saat uykusuz görev yapıyor, nöbet tutuyor ve performansla çalışmaya zorlanıyor. Eğitimleri aksamakta, yani inanılmaz boyutta sorunlar yaşamaktalar. Bu sorunlar içerisindeki bir genç hekimin bunalıma girmemesini beklemek zaten tuhaf olur" diye konuştu.

Ölümün ardından sağlık sisteminin mutlaka sorgulanması gerektiğini söyleyen Gören, şöyle konuştu: "En somut önerimiz, SABİM şikayet hattının bir an önce kaldırılması gerekiyor. Bununla ilgili çalışmaların acil olarak başlatılması gerekiyor. Eğer gerçekten uygar bir ülkede yaşıyorsak, böyle bir olayın yaşandığı durumda bu sağlık sisteminin başındaki kişinin, Sağlık Bakanı'nın istifa etmesi gerekir."

'SORUMLU BAŞBAKAN VE SAĞLIK BAKANI'DIR'
İstanbul Tabip Odası Başkanı Taner Gören'in ardından söz alan SES Aksaray Şube Başkanı Ersoy Adıgüzel, geçen yıl hasta yakını tarafından öldürülen Dr. Ersin Arslan'ı hatırlattı. Adıgüzel, "Bugün burada hayatını kaybeden arkadaşımızın da intihara değil bir cinayete kurban gittiğini düşünmekteyim. Arkadaşımızın intiharına giden yolda Sağlık Bakanlığı'nın çok büyük bir rolü var. Bu cinayetin sorumlusu bu ülkenin Sağlık Bakanı, Başbakanı'dır. Biz sağlık emekçileri olarak sağlıkta şiddeti bitirene kadar, tüm asistan hekimlerin insanca yaşam ve güvenli çalışma koşulları sağlanana kadar mücadeleyi sürdürmekte kararlıyız" diye konuştu.

Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, "sözün bittiği yerde" olduklarını belirterek, şunları söyledi: "Göksel Kalaycı hocamızın Çapa'da ölüm nedenini biliyoruz. Geçen yıl Antep'tüe Dr. Ersin Arslan arkadaşımızın ölüm nedenini biliyoruz. Melike Erdem arkadaşımızın hayata bugün veda ettiği intihar nedenini çok iyi biliyoruz. Tıpkı kuş gribi salgınında ilk yaşamını yitiren sağlık emekçisinin bir taşaron işçisi olmasının nedenini bildiğimiz gibi. Bunları görmek, bilmek ve sorgulamak zorundayız. Çünkü bu ülkede emeğiyle geçinen herkesi, bu ülkenin bütün güzelliklerini ve bizim gibi emekçilerin emeğini sömüren bir avuç sermayenin dışında 70 milyonu yönetmeye çalışanların bildiği gibi bilmek zorundayız ve bunlara karşı isyan etmek zorundayız" dedi.


HDK: İrademize dokundurtmayacağız

Halkların Demokratik Kongresi, BDP'li vekiller hakkında fezleke talimatı veren Başbakan Erdoğan'a "Seçilmişleri size yem etmeyeceğiz. Milletvekilleri irademizdir. İrademize dokundurtmayacağız" diye seslendi

Halkların Demokratik Kongresi İstanbul Meclisi, BDP ve Blok milletvekilleri hakkında fezleke hazırlanmasını protesto etti. Taksim Tramvay Durağı'nda bir araya gelen HDK bişleşenleri, "İrademe dokunma" yazılı pankart açtı. Açıklamada, "Kürt halkına imha dayatılamaz", "Ölüm değil çözüm savaş değil barış", "Biji bıratiya gelan", "Faşizme karşı omuz omuza", "Eşitlik kardeşlik Kürt ulusuna özgürlük" sloganları atıldı.

HDK İstanbul Meclisi adına açıklama yapan Ahmet Saymadi, 10 milletvekili hakkında hazırlanan fezlekelerin komisyona gönderildiğini hatırlatarak, "Dokunulmazlıkların kaldırılmasının Şemdinli görüntüleriyle ya da vekillerimizin yaptıkları açıklamalarla ilgisi yoktur. AKP eline geçen her fırsatta halk iradesini yok saymaya, karşısındaki tek muhalefet odağını susturmaya çalışmaktadır" dedi.

Saymadi, 6 milletvekili cezaevindeyken 10 milletvekili hakkında fezleke hazırlanmış olmasının, AKP'nin savaş politikalarında ısrar etmesinin göstergesi olduğunu söyledi.

Başbakan Erdoğan ve AKP'li vekiller hakkında açılan dolandırıcılık, hırsızlık gibi fezlekelerin yıllardır işleme konulmadığına da dikkat çeken Saymadi, şöyle devam etti: "Cezaevlerindeki direnişin ardından Kürt sorununun çözümüne yönelik adımlar atılması, barış müzakerelerinin başlaması gereken bir dönemde vekillerimizin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının çözümsüzlüğü ve savaşı körükleyeceği açıktır. Dökülen kanın, yaşanacak yıkımın tüm sorumluluğu AKP'nindir. Şu da bilinmelidir ki, milletvekllerimiz hiçbir zaman dokunulmazlık zırhı altında siyaset yapmamıştır. Halkı ile birlikte sokakta biber gazı yiyen, tazyikli su yiyen, zulme karşı birlikte mücadele eden insanlar bizi temsil etmektedir. Geçmişte 'Seçilmişleri atanmışlara kul etmeyeceğim' diyen Başbakan'a cevabımız nettir. Biz de seçilmişleri size yem etmeyeceğiz. Milletvekilleri irademizdir. İrademize dokundurtmayacağız."

KOLÇAK: FEZLEKE ŞANTAJDIR
Ardından konuşan BDP İstanbul İl Eşbaşkanı Asiye Kolçak, fezlekeleri "milyonların iradesini tanımamak" olarak değerlendirdi. Başbakan Erdoğan'ın fezleke ile şantaj yaptığını belirten Kolçak, blöflere, şantajlara boyun eğmeyeceklerini, Kürt halkının taleplerinden vazgeçmeyeceğini söyled

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers