31 Aralık 2013 Salı

'Akbil basma, turnikeden atla' eylemine polis müdahalesi

Turnikeden akbil basmadan geçen Aykut Kelek'in özel güvenlik görevlileri tarafından darp edilmesiy üzerine Türkiye ayağa kalktı. İstanbul, Ankara ve İzmir metrolarında 'akbil basmama' protestoları yapıldı. Ankara'daki gösteriye polis müdahale etti.

Dün metroda Akbil basmayarak turnikeden atlayan 20 yaşındaki Aykut Kelek'in bir güvenlik görevlisi tarafından darp edilmesi üzerine, bugün metroda 'Akbil basmama eylemi' düzenlendi. İstanbul , Ankara ve İzmir'de 'akbil basmayarak' metroya binen protestocular özel güvenlik şiddetini protesto etti. Ankara'da ise polis eyleme müdahale etti.

ANKARA METROSUNDA MÜDAHALE
İstanbul Metrosunda gişelerden biletsiz geçmek isteyen bir kişinin güvenlik görevlisi tarafından darp edilmesini protesto etmek için Halkevleri üyeleri Ankara Metrosunda bir araya geldi. Metro gişelerine gelen grup üyeleri gişelerden atlayınca özel güvenlik görevlileri ile grup arasında kısa süreli arbede yaşandı. Grup adına gişelerin üzerine çıkarak yapılan basın açıklamasında İstanbul Metrosunda yaşanan olay hatırlatıldı. Ulaşımın ücretsiz olması gerektiği belirtilen açıklamada yaşanan olay protesto edildi. Açıklamanın ardından gişelerden biletsiz atlayacak olan grup üyelerine çevik kuvvet ekipleri müdahale ederek gişelerden uzaklaştırdı. Müdahalenin ardından metro içerisinde kısa süreli kovalamaca yaşandı. Grup üyeleri ile bazı vatandaşlar ise polis ekiplerine tepki gösterdi.

İZMİR'DE DE PROTESTO EDİLDİ
İzmir'de sosyal paylaşım siteleri üzerinden haberleşen protestocular, metroda toplandıktan sonra İstanbul metrosundaki akbil tartımasına tepki gösterdi. Protestocular, turnikelerden para ödemeden geçti.

İstanbul Taksim’deki metro istasyonunda çıkan tartışmada, akbillerinde para kalmadığı için ücretsiz geçmek isteyen Aykut Kelek ve kardeşi Yasin Kelek, güvenlik görevlileriyle tartıştı. Güvenlik görevlisinin iddiaya göre elindeki demir dedektörle kafasına vurduğu Aykut Kelek yaralandı. Bu olaya tepki gösterenler, sosyal paylaşım siteleri üzerinden haberleştikten sonra İzmir metrosu Halkapınar İstasyonu'nda toplandı. Yaklaşık 30 kişi, ulaşımın ücretsiz olması gerektiğini ve yapılan saldırıyı kınadıklarını dile getirdi.

Açıklama ardından protestocular Alsancak yönüne gidebilmek için metro yerine İzban trenine binmek için o bölümdeki turnikelere yürüdü. Burada da özel güvenlik görevlilerinin müdahale etmediği protestocular, turnukilerden atlayarak ücretsiz geçti.

Bu sırada turnukelerin üzerine çıkan bazı göstericilerle, kendilerini uyaran güvenlik görevlileri arasında sözlü tartışma çıktı. Protestocular, daha sonra İzban trenine binip istasyondan uzaklaştı.

'Sapanlı teyze' serbest bırakıldı!

Sapanlı Teyze diye bilinen Emine Cansever serbest bırakıldı.
Halkın Hukuk Bürosu'nun twitter'dan duyurduğuna göre, Sapanlı Teyze diye bilinen Emine Cansever serbest bırakıldı. Emine Cansever 10 Ekim'de "terör örgütü üyesi" olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı.

Zekeriya Öz: Kişilik haklarıma saldırıyorlar

Erdoğan'ın 'iş takip ediyor' diyerek suçladığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Zekeriya Öz'ün yakın çevresine, 'Böyle bir kampanya bekliyorduk' dediği ve suç duyurusunda bulunacağı öğrenildi.

İstanbul Adliyesi Başsavcıvekili Zekeriya Öz, basında çıkan haberlerle toplum önünde küçük düşürülmeye çalışıldığını, kişilik haklarına saldırı yapıldığını belirtti. Bugün bir gazetede hakkında çıkan iddialara ilişkin bir düzeltme metni yayınlayan Savcı Öz, Fatih Belediyesi Başkanı Mustafa Demir’in Başbakan’a bilgi verdiğini ve hakkındaki iddiaların kasıtlı olarak yapıldığını anlattı. Edinilen bilgilere göre de, Savcı Öz, kaçak inşaata engel olunmasının önüne geçilmesi için değil, rüşvetle iş yapılmasının önüne geçmek için Fatih Belediye ile görüştü.

YALAN VE İFTİRA
Star Gazetesi’nde bugün savcı Zekeriya Öz’ün iş takibi yaptığını anlatan bir haberi manşetine taşıdı. ‘Zekeriya iş peşinde’ başlığı ile çıkan haberde, Öz’ün Fatih’teki bir otelin kaçak inşaatı konusunda engel çıkarılmaması için Fatih Belediye Başkanı’na baskı yaptığı iddia edilmişti.  Öz bu iddianın ardından yazdığı düzeltme metnini noterden onaylattı. Metinde şu ifadeler yer aldı:

“Haberlerin tamamı yalan ve iftiradır. Şahsımın ne yargı içinde ne de yargı dışında hiçbir yapılanma ile ilgi ve alakası yoktur. Kesinlikle hiç bir iş takibi yapmadım. Belediye Başkanı ile zaman zaman görüştüğüm doğrudur. Ancak kendisinden hiç bir zaman yasadışı ve illegal bir şey istemedim. Bunu kendisi de pekala bilmektedir. Belediye Başkanı ile alakalı hakkında soruşturma yapılıp gözaltına alınınca yakın çevresine ve bu haberi basında söyleyen Sayın Başbakan’a du bu şekilde anlatıp hakkındaki soruşturma ve iddiaların kasıtlı olduğu imajını oluşturmamaya çalıştığı kanaatindeyim.”

KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMEYE ÇALIŞILIYORUM
Savcı Öz, iddialara ilişkin ayrıntıları tek tek yanıtladığı düzeltme yazısında, “Kamuoyuna aksetmiş soruşturmalar üzerinden tartışmaların yürütüldüğü bu dönemde gerçek dışı iddialar üzerinden şahsımın bu tartışmalar içerisine çekilmeye ve soruşturmaların bir kısmı medya tarafından yanlış yönlendirmeye çalışıldığı gözlenmektedir” ifadesi yer aldı. Öz, kendisinin toplum önünde küçük düşürülmeye çalışıldığını ve kişilik haklarına saldırır yapıldığı da savundu.

ERDOĞAN'A 'İŞ TAKİBİ' YANITI
İddialara göre Tayyip Erdoğan ’ın dünkü mitingde söylediği “Bir savcı iş takibi yapıyor” ifadelerinin ardında şu gerçekler var: 

“Fatih Belediyesi alanına giren bir bölgede, alkolsüz bir şekilde işlettiği oteli tadilat yaptırmak isteyen bir işadamı Belediye ile görüştü. Projesini sundu. Belediye ise işadamından yüklü miktarda rüşvet talep etti. Bunun üzerine işadamı Savcı Zekeriya Öz’e giderek, kendisinden rüşvet talep edildiğini aktardı. Savcı Öz, iddialarla ilgili işadamından gerekli suç duyurusunda bulunmasını istedi. Durum konusunda Fatih Belediyesi’nden bir isme ulaşan Öz, olayla ilgili bilgi aldı. İşadamı otel inşaatına olur almak için yeniden Fatih Belediyesi ile görüştü, otelin yapımı konusunda anlaşmaya varıldı. Aynı dönemde söz konusu işadamı, rüşvet vermek yerine Fatih Belediyesi’nce düzenlenen iftar çadırlarında 550 bin liralık yardımda bulundu. İftar Verdi. Bi caminin mimberi için de yaklaşık 300 bin liralık yardım parası ödedi. İşadamının rüşvet iddiasıyla ilgili bilgilerin adliyeye de yansıtıldığı öğrenildi.”

Alınan bilgilere göre, 17 Aralık’ta başlatılan operasyonda sorgulanan Belediye Başkanı Demir savcılık sorgusunda bu olaylara dair bir şikâyette bulunmadı. Demir’in ifadesinde Savcı Öz veya diğer iddialara ilişkin hiçbir beyanı olmadığı gibi bununla ilgili suç duyurusunda da bulunmadığı belirtildi.

Haber: Serkan Ocak - Radikal

Erdoğan 'analar ağlamıyor' dedi, 2014'e yalanla girdi!

Gündeme ilişkin açıklamalar yapan Başbakan Erdoğan, "artık Türkiye'de annelerin evlatları için gözyaşı dökmediğini" iddia etti. Direnişte yitirdiğimiz gençlerin evlerinde ise yeni yıl kutlanmadı.
Erdoğan, televizyonlarda yayınlanan ’Millete Hizmet Yolunda’ konuşmasında, gündemdeki konularla ilgili açıklamalarda bulundu.
Erdoğan'a göre 'en başarılı yıl'
Yolsuzluk ve rüşvet kapsamında başlatılan 17 Aralık operasyonuna değinen Erdoğan, "Yıl içinde 2 büyük saldırıya maruz kaldık. Mayıs ve Haziran ayında yapılan sokak gösterileri ile 17 Aralık’ta kurulan komplo, Türkiye’nin bu en parlak, en başarılı yılını doğrudan hedef aldı. Türkiye’nin başarılarından, büyüyen ekonomisinden, aktif dış politikasından, küresel ölçekli projelerden rahatsız olan çevreler, Türkiye’ye karşı kurdukları yeni bir tuzağı uygulama planına geçirdiler. Gezi olayları nasıl ağaç, park, çevre kılıfına saklandıysa, 17 Aralık komplosu da, yolsuzluk kılıfına saklandı" dedi.
'Artık analar ağlamıyor' dedi ama...
Erdoğan, "Ülkenin 30 yıldan bu yana kanını emen, enerjisini tüketen terörün geriletilmesinde önemli adımlar attık" diyerek artık Türkiye'de annelerin evlatları için gözyaşı dökmediğini, gençlerin geleceği için endişelenmediğini iddia etti. Gezi direnişinde polis şiddeti sonucu yaşamını yitiren gençlere rağmen Başbakan'ın bu sözleri sarfetmesi, 2013 yılının son gününde yaptığı açıklamanın da yalanlarla dolu olduğu görüşünü beraberinde getirdi.
Direnişçi gençlerin evlerinde isyan var
Direnişte ve sonraki aylarda yaşamını yitiren Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım ve Hasan Ferit Gedik'in evlerinde yeni yıl kutlaması yerine isyan ve hüzün var.
Direnişte yaşamını yitiren gençlerin yeni yıl kutlamalarında çekilmiş fotoğrafları, ağabeyleri ve akrabaları tarafından sosyal medyada paylaşıldı.
bc1gcbpccaay9ti.jpg_large.jpg
Abdullah Cömert'in bu fotoğrafı, ağabeyi Zafer Cömert tarafından, "her şeyimiz eksik kaldı..." mesajıyla paylaşıldı.

bc1xzfsiiaaq69a.jpg_large.jpg
Ali İsmail Korkmaz'ın da bulunduğu bu aile fotoğrafı, Ali İsmail'in ağabeyi Gürkan Korkmaz tarafından şu mesajla paylaşıldı: "Dedemin yanında bütün aile toplanırdık her sene. Biz mutluluğumuzu geçen senelerde bıraktık, size mutlu yıllar"

bc08-18ceaitsje.jpg
Ethem'in bu fotoğrafı, İkrar Sarısülük'ün, "Yeni yıllar sensiz zor olucak Ethem.. Yeni yıla sol yanımız eksik giriyoruz" mesajıyla paylaşıldı.

Yeni yıl “Öncü Örgütü” yaratmada yeni adım olsun!

Yeni Yıla “Öncü Örgüt”ü yaratmak için daha bir inatla ve ısrarla tutkuyla çalışarak gireceğiz. Yeni yıl her alanda yenilik olması ve devrimci savaşımın yığınları sarıp sarmaladığı, dağınıklığın sona erdiği bir yıl olması dileğiyle tüm yoldaşların, emekçilerin yeni yılını kutluyor, başarılar diliyoruz. Sömürüsüz zulümsüz, insanın özgür ve eşitçe yaşadığı bir dünyada yeni bir adım olması dileğiyle: Güle güle 2013, Merhaba 2014!

Kongra-Gel: 2014 özgürlük yılı olacak

Kongra Gel Eşbaşkanlığı 2014 yılının özgürlük ve barış yılı olması temennisinde bulunarak, “Demokratik halk devrimini gerçekleştirmenin zemini ve zamanı gelmiştir” dedi.

Yeni yıla ilişkin yazılı bir mesaj yayınlayan Kongra Gel Eşbaşkanlığı, “Demokratik kurtuluş ve özgür yaşamı inşaa yılı” olması temelinde yeni yılın başta Önder Apo lmak üzere, halkımıza, dağ ve zındanlarda ve yaşamın her alanında özgürlük mücadelesini yükselten tüm yoldaşlara, dostlarımıza ve özellikle de Rojava halkına kutlu olmasını diliyoruz” diye belirtti.

Mesajda devamla şu ifadelere yer verildi: “Önder Apo’nun 2013 Newrozu’nda başlattığı tarihi hamle tüm yıla damgasını vurdu. Newrozda verdiği mesajı ile Önderlik Türkiye ve dünyada ilgi odağı oldu. Bununla bağlantılı olarak Kürt meselesinin demokratik çözümüne verilen destek giderek Türkiye nin her alanına yayıldı ve genel bir kabul gördü.

Önderliğin başlattığı yeni sürecin etkileri, “Gezi parkı” ile ortaya çıkan toplumsal patlamada kendisini gösterdi. Gezi parkında demokrasi güçlerinin sergilediği ortak mücadeleyle, Türkiye de demokratik toplum mücadelesi açısından yeni bir süreç başladı.

AKP hükümetinin gerekli adımları atmamasına ve süreci tek taraflı götürmeye çalışmasına rağmen, Önder Apo’nun sürece ilişkin bir bir gerçekleşen öngörüleri çerçevesinde, 2013 yılı Hareketimiz ve Türkiye demokrasi güçleri açısından kazanılan altın bir yıl olmuştur.

2013 yılının başından sonuna kadar damgasını vuran bir diğer gelişme Rojava devrimi oldu. Tüm bölgede yarattığı devrimsel gelişmeler ile başta Kürdistan halkı olmak üzere tüm bölge halkları için alternatif demokratik yeni bir toplumsal sistem oluşturmayı başardı. Rojava devrimi maruz kaldığı çok yönlü saldırılara rağmen, Kürt halkı ile birlikte yaşayan diğer halklar için de özgür, onurlu ve güvenlikli bir yaşamın teminatı olduğunu tüm dünyaya gösterdi.

Önder Apo’nun merkezinde olduğu bu gelişmelerden rahatsız olan derin devletin parelel güçleri de bu süreçte hiç boş durmadılar. Çözüm sürecinin boşa çıkarılması için 2013 yılının başından sonuna kadar provakasyonlarını sürdürdüler.

Daha yılın başında, 9 Ocak 2013 günü üç devrimci Kürt kadınını, Sara, Rojbin ve Ronahi arkadaşlarımızı vahşice katlederek süreci durdurmak istediler.

Yine Gever’de halkımızın öfkesini yaratmak amacıyla defalarca halkımızın kutsalları olan şehit mezarlıklarını tahrip ettiler. Kutsallarımıza yönelik bu saldırılara karşı demokratik tepkilerini ortaya koyan halkımıza hedef gözeterek saldırdılar, üç yurtseverimizi katlettiler. Daha öncesinde de Lice de ve Batman da aynı provakasyonları yaptılar.

Bu provakatif saldırılara karşı, Önderliğimizin parelel devlet uyarıları çerçevesinde sağduyulu hareket eden hareketimiz ve halkımız, karşı tarafın tuzaklarına düşmeden özgürlük mücadelesini bütün yıl içinde başarıyla sürdürmüştür.

Önder Apo, Hareketimiz ve halkımız tarafından yürütülen ortak mücadelemizin karşısında başarısız kalan kapitalist sistem güçleri arasında giderek daha da derinleşen bir iktidar mücadelesi yaşanmaktadır. AKP ve Cemaat arasında yaşanan iktidar mücadelesi, AKP nin yolsuzluklarını ve parelel devletin bir parçası olan Cemaatin politikalarını kamuoyu önünde daha da görünür kılmaktadır.

Türkiye de iktidarı ve muhalefetiyle sistem güçlerinin çirkinliklerinin ortaya döküldüğü, gerçek yüzlerinin kamuoyu tarafından daha iyi göründüğü günümüzde, demokrasi ve özgürlük cephesini temsil eden güçler tarafından alternatif üçüncü bir çizgi olarak ortak mücadeleyi örgütleme ve demokratik halk devrimini gerçekleştirmenin zemini ve zamanı gelmiştir.

Büyük bedeller verilerek özgürlük ve demokrasi mücadelesinin getirildiği bu aşamada, “Demokratik Türkiye ve Özgür Kürdistan”ı gerçekleştirmek için önümüzde tarihsel bir fırsat vardır. Bu kazanımlar temelinde, 2014 yılının demokratik devrim yılı olması için bütün koşullar mevcuttur. Sistem karşıtı tüm demokrasi güçlerinin bu hedefe kilitlenerek mücadeleyi yükseltmeleri gerekir. Önümüzdeki yerel yönetim seçimleri, halklarımızın ortak geleceğinin yaratılması açısından çok önemli bir fırsattır. Bu temelde demokrasi güçleri tarafından Kürdistan ve Türkiye deki seçimler en etkili bir şekilde değerlendirilmelidir.

Rojava devrimi gelinen aşamada önümüzdeki yakın süreçte yapacağı seçimler ile halkımızın demokratik iradesini ortaya çıkararak yeni bir aşamaya girecektir. Başta Güneybatı olmak üzere tüm Kürdistana, Suriye ve bölge halklarına barış içinde birlikte demokratik toplumsal yaşamın yolunu gösteren Rojava halkına, tüm içtenliğimizle yeni yılda başarılar diliyor, her biçimde yanlarında olacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz.

2014 yılının özgürlük ve barış yılı olması temelinde tüm halkımızın yeni yılını bir kez daha kutluyor, en içten dileklerimizle üstün başarılar diliyoruz.”

Gezi Parkı yine kapatıldı...

Yılın son gününde, Taksim Gezi Parkı saat 18.00'dan itibaren kapatıldı. 

Taksim Gezi Parkı, sosyal medya üzerinden yapılan bir eylem çağrısı gerekçe gösterilerek polis tarafından kapatıldı. Park çevresinde konuşlanan polis, "ikinci bir emre kadar kimsenin parka alınmayacağını" bildirdi. Gezi Parkı içerisinde sadece polislerin olduğu görüldü. 

Yılbaşı gecesi boyunca parkın yayalara kapalı olacağı öğrenildi.

Roboski'nin yıldönümünde bedenini ateşe verdi

İzmir'in Bayraklı ilçesinde Barış Anıtı yakınında yanmış halde bulunan Mahsun Özen'e (21) ait bir mektup ortaya çıktı. "Yaşamak da ölmek de erdemdir" başlığı taşıyan mektupta, PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın üzerindeki esaretin devam etmesi, Kürt halkının hala tutuklanmaya ve katledilmeye devam etmesine karşı, "Müslümlerin, Mustafaların, Evrimlerin yarattığı eylem çizgisi kutsal ve ağır bir sorumlulukla önümde durmaktadır. Onların başlatmış olduğu yolda yürümek ve özgür yaşama istemi ile" bedenini ateşe verdiğini belirtiyor. Özen, Roboski katliamının yaşandığı saatlerde bedenini ateşe vermiş olması da verdiği başka bir mesaj oldu.

İzmir'in Bayraklı ilçesinde bulunan Yamanlar Barış Anıtı yakınlarındaki ormanlık alanda 28 Aralık Cumartesi günü yanmış olarak bulunan bir erkeğe ait cenazenin Mahsun Özen (21) isimli yurttaşa ait olup, olmadığına ve cinayete kurban gidip, gitmediğine dair taşınan bazı şüpheler, ortaya çıkan bir mektupla bambaşka bir boyut kazandı. Ailesinin ulaştığı Özen tarafından kaleme alındığı anlaşılan bir mektup, Özen'in mektubunda dile getirdiği nedenlerle bedenini kendisinin ateşe verdiğini gösterdi. Olay yeri yakınında bulunan bir inşaatta çalışan işçilerce bir cenazenin fark edilmesi üzerine durum polise bildirildi. Yanmış halde bulunan cenazenin üzerinde kimliğini belirtir bir belge çıkmamakla birlikte cenazenin üzerinden çıkan bir sim karttan yapılan teknik araştırmalar sonucunda söz konusu kişinin Mahsun Özen (21) isimli yurttaş olabileceği ihtimali doğrultusunda yine sim karttaki son aramalardan Yamanlar mahallesinde oturan Özen ailesine ulaşıldı.

'Özen'in ortaya çıkan mektubu'
Çocukları Mahsun Özen'in üç gün boyunca kayıp olması nedeniyle kendisinden haber alamayan ailesi, polisten gelen bu telefon üzerine teşhis için morga gitti. Cenazenin yanmış olması nedeniyle yüzde yüz bir teşhiste bulunamamakla birlikte söz konusu kişinin Mahsun Özen olabilme ihtimali üzerinde duran Özen ailesi, avukatları aracılığıyla savcılıktan kimlik tespiti talebinde bulundu. Bu talep üzerine bulunan cenazenin Mahsun Özen'e ait olup, olmadığının belirlenmesi için savcılık tarafından DNA incelemesi talebinde bulunuldu. Özen ailesi üyelerinden alınan doku örnekleri ile bulunan cenazeden alınan doku örneklerinin karşılaştırılması sonucunda cenazenin Mahsun Özen'e ait olup, olmadığı Cuma günü hazırlanacağı belirtilen Adli Tıp raporu ile ortaya çıkması beklenirken, ortaya çıkan mektup söz konusu kişinin Mahsun Özen olduğu ve bedenini kendisinin ateşe verdiğini güçlendirdi.

İki ağabey ve bir abla gitti
15 Ağustos 1992 yılında Mardin'in Savur ilçesine bağlı Dengıza (Serenli) köyünde dünyaya gelen Mahsun Özen, devletin baskıları nedeniyle henüz 7 yaşındayken ailesi ile birlikte İzmir'e göç etmek zorunda kaldı. 2011 yılında "PKK üyesi olduğu" iddiasıyla tutuklanan Mahsun Özen, 2 yıl boyunca Kırıklar F-Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu kaldıktan sonra 2012 yılı sonlarında tahliye oldu. Yine Özen'in Abisi Halit Özen'in de (Çekdar Cudi) 2004 yılında Cudi'de yaşanan bir çatışmada yaşamını yitirdiği, bir ablasının da halen HPG saflarında olduğu öğrenildi.

'Müslümlerin, Mustafaların, Evrimlerin...'
Kaleme aldığı mektubunda, kişisel tarihiyle örtüşür biçimde PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın üzerindeki esaretin devam etmesi, Kürt halkının hala tutuklanmaya ve katledilmeye devam etmesi üzerinde duran Kürt genci Mahsun Özen, "Müslümlerin, Mustafaların, Evrimlerin yarattığı eylem çizgisi kutsal ve ağır bir sorumlulukla önümde durmaktadır. Onların başlatmış olduğu yolda yürümek ve özgür yaşama istemi ile" bedenini ateşe verdiğini ifade ediyor.
Özen'in kaleme aldığı mektubuyla bedenini ateşe vermesinin nedenlerini ortaya koyarak verdiği mesaj kadar, bu kararı uyguladığı gün ve saatlerinde anlamı var. Mektubunda bedenini ateşe vermesinin nedenlerini ortaya koyan Özen, bunu gerçekleştirmek için de Roboski katliamının yıldönümü olan 28 Aralık tarihini tercih ettiği anlaşılıyor.

Özen'in "Yaşamak da ölmek de erdem işidir" başlığıyla kaleme aldığı mektup şöyle:

"İnsanın neler yaptığı ve niçin yaşadığı elbette cevap bulması gereken yönlerdir. Günümüzde binlerce yıl önce de bu soruyla insanlık karşılaşmıştır. Bu sorular insanların beyinlerinde dolanıp durmuş ve cevabını kısmen de olsa bulmuştur. Onun içindir ki tarihin despot zihniyetine karşı başkaldıranlar başlamış ve isyan geleneği yaratılmıştır. Bu gelenek sadece bir yerle sınırlı, bir olay halinden çıkıp dünyada bir meşale gibi yanmaya başlamıştır. Tarih artık girdabı yaşamaktadır. Onun içindir ki ezilenlerin sesi artık dalga dalga büyümekte ve değişip dönüşen destansı yüzler bir bir açığa çıkmaktadır. Ölümlerin, katliamların sıradanlaştığı bir dünyada insanın tek sözü özgürlük oluyor. Özgür yaşam ve yaşatma geleneği ölüyor. Bu uğurda ölmekte amaca ulaşma hedefidir. İnsan beni değil de, bizi ve çoğulcu düşündüğünde tarihteki önderlerin öldürülmesinde bile ardında yarattığı devrimsel gücün hala inadına ve amacına kilitlediğini görüyor. Kapitalist medeniyette avcılar bunu unutmamalıdır ki her öldürdüğü önder bu topraklarda sadece fiziken yok olmaz ve öldürülmez. Tarihteki birçok önder, peygamber ve bilge bunlara örnektir. Ama ardından yükselen özgürlük sesi, hiçbir zaman yok edilmemiştir.

Bu doğrultuda doğup büyüdüğümüz Kürdistan topraklarında bu örnek haddinden fazla ve aç bir gerçektir. Ama unutulmaması gereken bu topraklarda isyan ve özgürlük, yaşam statüsü isteminden hiçbir zaman vazgeçilmemiştir. İhanetler, katliamlar ve talanlardan defalarca geçen Kürt halkı, ilk defa bu kadar istemi olan özgür yaşama yaklaşmıştır. 1970'lilerin başında doğuşu yakalayan ve bütün Kürdistan parçalarına yayılma, bütün bir Kürdistan şiarını yaratmada kararlı olan PKK hareketi ve Önderi Sayın Abdullah Öcalan adım adım özgür bir gelecek inşa etmekte kararlığına devam etmektedir. Tarihin yarattığı bir iklim, günümüz dünyasında nasıl yaşanılmalı sorularına verilen cevap ve pratiklerle bu süreç, TC ve K. Moderite zihniyetini büyük bir çıkmazsa sokmuştur. Önder Apo'nun uluslararası bir komplo ile İmralı Adasında bulunması, PKK Haraketi ile devrime kilitlenen Kürt halk direnişinin yoluna devam etmesine ve devrimi inşa temellerinde an ve an yaşamasına engel atmamıştır. Bunun için TC hükümeti, PKK hareketinin yaratmak ve yaşatmak istediği demokratik moderite zihniyetini tamamıyla ortadan kaldırmak ve de bir demokrasiyi yaşatmak için büyük bir uğraşı içinde bulunmuştur. Gelinen aşamada görülen odur ki TC hükümeti yaptığı katliamlarla, baskılarla istediğini elde edememişti. Kürt halkının özgür yaşamı yaratma ve yaşatma ısrarı karşısında direnememiş ve Önder Apo'ya gitmek zorunda kalmıştır. Ancak yaklaşık 10 aylık bir ateşkes olmasına rağmen TC hükümeti ve yandaşları Kürt halkının taleplerine ve Önder Apo'nun istemlerini yerine getirmemiştir. Bunlar yetmezmiş gibi Önder Apo'nun Kürt halkını katletmeye ve tutuklamaya tabi tutmuştur. TC hükümeti sürece olumlu yaklaşmamış ve çözüme olan anlayışını açıkça düşmanlığını konuşturmuştur.

Önder Apo'nun yaşamdaki aracı ve özgürlük direnişi, Kürdistan topraklarının dışına yayılmış ve ezilen halkların direnişi ısrar etmiştir. Ama bize amaç edinen K. Moderite zihniyeti unutmayacaktır ki direniş ve serhıldan ruhuyla yani başlayan PKK-Kürt halkı amacına ulaşmadan durmayacak, bir TC'nin bunu böyle bilesi ve algılaması yerinde olacaktır. Önder Apo'nun varlığının kabul edilmesi ve Önder Apo ile özgür yaşamaya hazır olunmalıdır.

Mazlumların Kemallerin başlatmış olduğu direnişe binlerce Kürt evladı dahil olmuştur. Zilanların, Beritanların özgür yaşama olan sevdaları Nudonların, Rojinlerin, Gulanların dahiliyeti ile düşmanın aklında büyük patlamayı yaratmıştır. Dağlarla bütünleşen yaşam artık önünde hiçbir engel kabul edilmeyecektir. Her bir Kürt bireyi dağda da zindan da da direnişini sürdürmeyi bilmiş ve özgürlüğe olan inancını kaybetmemiştir. Müslümlerin, Mustafaların Evrimlerin yarattığı eylem çizgisi kutsal ve ağır bir sorumlulukla önümde durmaktadır. Onların başlatmış olduğu yolda yürümek ve özgür yaşama istemi ile bize direniş geleneğinde büyük pay sahip olan PKK haraketi, Kürdistan şehitleri ve onurlu kürt halkına, bunun genel bileşkesi olan Başkan Apo'ya sonsuz şükranlarımı iletiyorum. Böylesine kirtletilmiş bir yaşam içinden bize özgür yaşam kapısına açtıran ve direnişi sağlayan Önder Apo felsefesinin amacına ulaşacağına olan amacımla devrimci selam, sevgi ve saygılarımla...

'Biji Serok APO
BİJİ HPG, YPG
PKK; KCK
Biji Kurd ü Kurdistan, Şehit Namirin!'

20-12-2013 Brusk Gundi."

Sefalet ücreti belirlendi: İşçilere 43 TL zam yapıldı

Hırsız AKP'nin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, asgari ücreti açıkladı.

AKP’li bakanların çocuklarının ayakkabı kutularında milyon dolarlar  çıkarken, AKP hükümeti açlık ve yoksullukla cebeleşen işçilere 43 TL  ücret zammını reva gördü. Günlerdir görüşmeleri devam eden  asgari ücreti belirleme komisyonunda işçiler ilk altı ay için 43 TL zam çıktı. Asgari ücret 2014'ün ilk altı ayında 846 net, 1071 lira brüt oldu. İkinci altı ay net 891, brüt 1131 lira olarak belirlendi.

43 LİRA ZAM!
Böylelikle net asgari ücrete 43 liralık zam yapılmış oldu. Net asgari ücret 2013 yılın için 803 lira olarak belirlenmişti. 

16 YAŞ UYGULAMASINA SON
Öte yandan asgari ücrette 16 yaş altı ve üstü sınırı uygulamasına son verildi. Bakan Çelik “Bundan böyle tek asgari ücret uygulaması gerçekleştirilecek” dedi.

AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI
Türk-İş'in yaptığı araştırmaya göre Aralık ayında dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı (açlık sınırı)1.081,59 lira;

Gıda harcaması ile birlikte giyim,konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim,sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarı (yoksulluk sınırı) ise 3.523,09 lira olarak belirlenmişti.

Öncülük edeceğiz

Halkların demokratik alternatifi olan HDP, İstanbul’da on binlerin bir araya geldiği şölenle seçim startını verdi. HDP Eşbaşkanı Sebahat Tuncel, “Bu yürüyüş başladı. Öncülük edeceğiz. Direneceğiz, kazanacağız. Kürdistan’da kazandık, Türkiye’de de kazanacağız” dedi.

İktidar yürüyeceğiz
Türkiye halklarından on binlerin bir araya geldiği seçim şöleninde konuşan Tuncel, “Tuncel’i cezaevine gönderirsek, Kürtleri korkuturuz’ sanıyorlar. Bu ceza ile HDP’nin iktidara yürüyüşüne engel olmak istiyorlar. Ama nafile” diye konuştu.

Ne Cemmat ne AKP
HDP Eşbaşkanı Ertuğrul Kürkçü de HDP’nin iktidara yürüdüğünü söyleyerek, “Sol cephe arıyorsanız işte sol cephe. Ulusalcıların ve AKP’lilerin arasında sıkışmayacağız. Cemaat adaylarına karşı devrimci Önderimiz var” dedi.

Türkiye'de kazanacağız
Halkların Demokratik Partisi (HDP), “Rojava’dan Gezi’ye, demokratik özerk yönetimlerle, özgür yaşama yürüyoruz” şiarıyla İstanbul’da düzenlediği şölenle seçim startını verdi. Şölende konuşan HDP Eşbaşkanı Sebahat Tuncel, 2013’te emekçilerin, kadınların ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kazandığını ifade ederek, “2013 yılının en büyük kazananı Rojavalılar olmuştur” dedi.

‘Sizi Kürdistan’dan tanıyoruz’
Hükümet ile Cemaat arasındaki savaşa da dikkat çeken Tuncel, “Başbakan, ‘Paralel devlet var. Çete var’ diyor. Biz de diyoruz ki, ‘çete varsa sizde var.’ Hele son dönemde ortaya çıkan yolsuzluk operasyonunda gördük ki bu halkın emeğini birlikte yemişsiziniz. Şimdi birbirinizi yiyorsunuz. Sadece birbirinizi değil, halkların emeğini de yiyorsunuz. Biz buna izin vermeyeceğiz. Başbakan mağdurları oynuyor. Biz bunları tanıyoruz. Kürdistan’dan tanıyoruz. Biz 30 yıldır bunları tanıyarak büyüdük. Kürdistan’da nasıl hukuk uyguladıklarını, bizi asit kuyularını attıklarını biliyoruz. 2013’te kazananlardan biri de Roboski aileleridir. Faşiste direndikleri için onlar kazandı” dedi.

Engel olamayacaksınız
Kendisine verilen cezaya da değinen Tuncel, “9. Yargıtay Dairesi, ‘biz Tuncel’i cezaevine gönderirsek, Kürtleri korkuturuz’ sanıyor. Artık Kürtler özgürlüğe yürüyor. Kürt kadınları özgürlüğe yürüyor. Biz bunu aştık. Çünkü biz Sakine Cansız’ların yoldaşıyız. Sizin mahkemeleriniz bizim özgürlük yürüyüşümüze engel olamaz. Bu ceza ile HDP’nin iktidara yürüyüşüne engel olmak istiyorlar. Buradan sesleniyoruz; nafile. Bu yürüyüş başladı. Koşuyor. Öncülük edeceğiz. Direneceğiz. Kazanacağız. Zindanlar bugün direnişin mekanıdır. Mücadeleye devam. Kürdistan’da kazandık. Türkiye’de de kazanacağız” dedi. Tuncel, son olarak binlerce kişiye, “Bu mücadelede birlikte yürümeye var mısınız?” diye sordu. Salonda bulunan binler ise, “varız” diye seslendi.

Halklar şölene aktı
İstanbul’daki seçim startının verildiği şölene kadınlar yöresel kıyafetleri ile katılırken, şölende çocuklar ve engelli yurttaşlar da yerlerini aldı. Salona “Umuda hoş geldiniz”, “HDP emekçi parti”, “Zindanlar boşalsın tutsaklara özgürlük”, “Sosyal güvence, sendika, grev, her emekçinin hakkıdır”, “Roboski’den Reyhanlı’ya unutursak kalbimiz kurusun”, “Rosalardan Sakinlere sözünüz sözümüz, yolumuz yolumuzdur”, “Rojava devrimini selamlıyoruz. “Silav li şoreşa Rojava be” yazılı pankartlar asıldı. Salona, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın da posterleri asıldı. Şölene Türkiye’deki tüm halklardan da temsilciler katıldı.

Devrimci adaylara sarılın
HDP Eşbaşkanı Ertuğrul Kürkçü de HDP’nin iktidara yürüdüğünü söyleyerek, “Sol cephe arıyorsanız, işte sol cephe. Ulusalcıların ve AKP’lilerin arasında sıkışmayacağız. Cemaat adaylarına karşı devrimci Önderimiz var” dedi. AKP’nin tek çıkış yolunun Kürtlerle çözüm sürecini başarı ile bitirmek olduğunu belirten Kürkçü, “Sizi kurtaracak olan tek şey, Kürt’e sarılmaktır” diye konuştu. Öcalan’a selam gönderen Kürkçü, “Buradan sevgili yoldaşımız Abdullah Öcalan’a selam gönderiyoruz. O’na diyoruz ki mesajını anladık. Bütün ötekilerin ortaklaşması mesajını aldık. Bunu da 68 ruhuyla yapacağız” şeklinde konuştu.

Tuncel için mücadele çağrısı
BDP Kadın Meclisleri,Yargıtay’ın Sebahat Tuncel hakkında verdiği kararın “hukuki değil, tehdit siyasetinin bir parçası olduğunu” vurgulayarak barış, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren tüm kesimlere, bu siyasi ve antidemokratik karara karşı mücadeleyi yükseltme çağrısı yaptı. Kadınlar, konuya ilişkin yaptıkları açıklamada, “İktidar ve hukuksuzluk batağına saplanmış yargı kurumu, meşruluğunu yitirmiş olmanın faturasını halklara ve demokratik siyasetin temsilcilerine kesme telaşında ısrarcı davranmaktadır. Bu ceza, Türkiye’deki cezaevlerinin suçlular için değil, demokratik siyaset yapanlar için siyasi tutsaklık mekânları olarak kullanıldığının göstergesidir” diyerek kararı tanımadıklarını söyledi ve herkesi antidemokratik kararlara karşı mücadeleye çağırdı.

AKP'de bir vekil daha istifa etti

AKP'de, Hakan Şükür'ün istifasıyla birlikte başlayan ve yolsuzluk operasyonunun ardından devam eden istifalara bir yenisi daha eklendi. Burdur milletvekili Hasan Hami Yıldırım AKP'den istifa etti.

Yıldırım, yolsuzluk ve rüşvet operasyonun ardından savcı Muammer Akkaş'ın elinden soruşturma dosyasının alınmasını eleştirmişti. Dershanelerin kapatılması konusunda da AKP ile ters düşen Yıldırım, bugün TBMM'de düzenlediği basın toplantısınde istifa ettiğini açıkladı.

Yıldırım, “Fethullah Gülen ve hizmet hareketine yönelik hakaret ve küfürler havada uçuşmaktadır. Bugün AKP yönetimi, kendini var eden değerleri inkâr eder, yolsuzlukların üzerini örter, yolsuzluğun üzerine gidenleri itibarsızlaştırmaya çalışır bir hale doğru gitmektedir” dedi.

İSTİFASINI BASIN TOPLANTISIYLA AÇIKLADI, RÜŞVET VE YOLSUZLUK OPERASYONUNA İŞARET ETTİ
Yıldırım, AKP’nin bugün izlediği politikayı anlamakta zorluk çektiğini belirterek, “Bir iktidarın yolsuzlukların üzerine gitmek yerine, bunları ortaya çıkaran kamu görevlilerinin üzerine gitmesi, görevden alması, yerlerini değiştirmesi vicdanları yaralamaktadır. Üstelik bir de bu kişilere gözdağı verilmekte, yurtdışı uzantılar, komplolar, iktidara darbe hazırlığı, örgüt, paralel devlet suçlamalarına maruz bırakılmaktadır” dedi. 

Yolsuzlukla mücadele etmek yerine, sanal düşmanlar oluşturularak dikkatlerin başka tarafa çevrildiğini iddia eden Yıldırım, şöyle dedi: 
“Bütün dünyanın gözü önünde soruşturmalara müdahale edilmektedir. Geçmişte kalmasını arzuladığımız söylemler siyasi iktidar tarafından sahiplenilmektedir. Farklı ve karşı düşünce dile getiren taraflar, sivil toplum kuruluşları, medya mensupları, kamu görevlilerinin; ‘hain’, ‘çete’, ‘dış güçlerin işbirlikçisi’, ‘komplocu’, ‘darbeci’ şeklinde yaftalanmasını ve itibarsızlaştırılmasını anlamakta güçlük çekmekteyim. 

Bu toplum fişlemelerden, devlet gücü ve baskısıyla insanların hedef gösterilmesinden, ötekileştirilmesinden, psikolojik harekâtla oluşturulan mahalle baskılarından, komplo teorilerinden, hayal mahsulü düşmanlıklar ve iç tehditler üzerine kurgulanmış korku imparatorluklarından çok çekti. Milletin AKP’yi iktidara taşımasının en önemli sebeplerinden biri de çekilen bu sıkıntılara tepkiydi. 
Geçmişte kendisinin yaşadığı bu tip mağduriyetleri, şimdi tasvip etmek ve bizatihi uygulamaya çalışmak siyasi iktidar için izah edilebilir bir durum değildir.”

“KOMPLO” YANITI
Vatandaşın iktidar partisine, “yolsuzlukları örtme, yolsuzluklarla demokrasi içinde mücadele et. İnsanları ötekileştirme. Bana zorlayıcı bir ahlak anlayışını dayatma. Evime, çocuklarıma, özel hayatıma, inancıma karışma. Yapabiliyorsan bütün bunları güvence altına al, alamıyorsan gölge etme” dediğini ifade eden Yıldırım, şöyle devam etti: 
“Eğer mutlaka bir komplo aranması gerekiyorsa, bu komplonun, ‘bir iktidarın karşılaştığı her olumsuz olay ve durumun arkasında komplo olduğu zannıyla hareket eder hale gelmesinde', dolayısıyla 'ülkenin operasyonlara müsait hale getirilmesinde’ aranması gerektiği düşüncesindeyim.”

“FETHULLAH GÜLEN VE HİZMET HAREKETİNE YÖNELİK HAKARET VE KÜFÜRLER HAVADA UÇUŞMAKTADIR”
Fethullah Gülen’e yönelik hakaret ve küfürlerin havada uçuştuğunu belirten Yıldırım, şöyle dedi: “İnlerine kadar gireceğiz, gibi açık hakaretleri bizzat Sayın Başbakan’ın ağzından duymanın yanında, iktidara yakın gazeteler, kurulan karanlık internet siteleri ve partiye yakın olduğunu düşündüğüm sosyal medya hesaplarıyla, Fethullah Gülen ve hizmet hareketine yönelik hakaret ve küfürler havada uçuşmaktadır. Bir sivil toplum hareketinin topyekun kriminalize edilerek yok edilme zemini hazırlandığı açıkça müşahede edilmektedir.

Bugün AKP yönetimi, kendini var eden değerleri inkâr eder, yolsuzlukların üzerini örter, yolsuzluğun üzerine gidenleri itibarsızlaştırmaya çalışır bir hale doğru gitmektedir. Böyle bir ortamda artık bu çatı altında kalmanın bu yanlışlara ortak olmak anlamına geleceğini düşünmekteyim.Tüm bu sebeplerle Adalet ve Kalkınma Partisi’nden istifa ettiğimi belirtirim.”

Yıldırım’ın istifasıyla AKP’nin Meclis’teki sandalye sayısı 320’ye indi. Bağımsız milletvekillerinin sayısı ise 12’ye çıktı.

İşte Yasin El Kadı’nın gizli ticari geçmişi

Engellenen 2. dalga operasyonda Başbakan Erdoğan’la birlikte gizli ortak olduğu öne sürülen ve yıllarca uluslararası terör listesinde yer alan Yasin el Kadı, ticari ilişkilerini yeterince saklayamadı. AKP’nin 3 Kasım 2002’de iktidara gelmesinden iki hafta sonra “izleri temizleme” operasyonu başladı.
Bir grup arkadaş olarak ortak ticari girişimlerde bulunsanız, ama arkadaşlarınızdan birinin mal varlığı dondurulmuş olsa, diğeriyse hükümetin başına geçtiği için kağıt üstünde ortak görünmemesi gerekiyorsa ne yaparsınız? Çok sayıda şirket kurup, bunlar arasında sürekli hisse transferleri yapıp, ticari olarak iz sürülmesini gizlemeye çalışırsınız.
İşte Yasin el Kadı’nın Türkiye’de AKP’nin iktidara gelmesinin ardından geçen birkaç yıl içinde güttüğü strateji, bu hikayeyi örnekliyor.
2001’de listede 
Yasin el Kadı, Ekim 2001’de ABD Hazine Bakanlığı tarafından “özel olarak belirlenmiş küresel teröristler” listesine alındı. Gerekçesi, bağış toplayan vakıflar ve paravan şirketler aracılığıyla, Usame Bin Ladin, Hamas ve başka “terörist örgütlere” para sağladığı iddiasıydı.
15 ülke inceledi
ABD isteğiyle Yasin el Kadı, aynı yıl Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nce (BMGK) “küresel teröristler listesi”ne alındı. ABD’nin bu sırada el Kadı hakkında hangi delilleri ortaya koyduğu bilinmiyor. Fakat bu başvurular BMGK’nın 15 üyesi tarafından incelenip onaylanıyor.
2001 yılında Yasin el Kadı’nın bu listeye alınması, BM’nin 1267 ve 1333 sayılı kararları gereği tüm ülkelerde malvarlıklarının ve mali kaynaklarının dondurulmasını gerektiriyordu.
Türkiye’de yasaklı
Henüz AKP hükümete gelmeden aylar önce, 30 Aralık 2001’de dönemin hükümeti, Yasin el Kadı’nın malvarlığının dondurulması kararı aldı. Bu dönem hükümet, Suudi işadamının işlerine yönelik başlattığı soruşturmada özellikle iki şirkete odaklandı: Ella Film Prodüksiyon ve Caravan Dış Ticaret Ltd. Şti.
Ardından gelen yıllarda el Kadı’nın avukatları bu kararın kaldırılması için çeşitli başvurularda bulundu. 2006 yılında bir mahkeme malvarlığının dondurulması kararını kaldırsa da, üst mahkeme bu kararı iptal etti.
2012’de listeden çıktı
El Kadı’nın avukatı Guy Martin, 2008 yılında Avrupa Birliği Adalet Divanı’ndan, el Kadı lehine bir karar çıkartmayı başardı. Fakat bu kararın gerekçesi, Yasin el Kadı’yı aklamıyordu. Adalet Divanı, söz konusu BM terörizm listesine alınma ve bu listeden çıkarılma süreçlerini usul yönünden eleştiriyor ve el Kadı’nın savunma hakkına riayet edilmediğini belirtiyordu.
BM, el Kadı’yı 4 yıl sonra, 5 Ekim 2012’de terörizm listesinden çıkardı.
Yasin el Kadı’nın malvarlığının dondurulması kararının tarihçesi bu.
AKP iktidarının rolü
Bu tarihte AKP hükümetinin rolünün ne olduğunu anlamak için başa dönmek gerekiyor. Devletin kolaylıkla takip edebileceği servet aktarımları, Yasin el Kadı’nın Türkiye’deki ticari faaliyetlerini gizlemek için nasıl bir yol izlediğini ortaya koyabilir.
Caravan Dış Ticaret
Bunlardan ilki, 3 Kasım 2002’de AKP’nin seçimleri kazanıp iktidara gelmesinden hemen iki hafta sonra yaşanıyor. Yasin el Kadı, Caravan Dış Ticaret’in sahibi. Bu şirket üzerinden, Sağlam İnşaat’ta hisseleri var. Yasin el Kadı’ya ait bu hisseler, Cüneyd Zapsu tarafından kurulmuş olan Sağlık ve Bakım isimli bir başka şirkete devrediliyor.
Bu devir işlemi sırasında El Kadı’nın Caravan şirketine yasal olarak Fatih Saraç vekalet ediyor. Sağlık ve Bakım adınaysa transfer belgesinin altında Aziz Zapsu ve Cüneyd Zapsu imza atıyor.
Benzer devir işlemleri, Yasin el Kadı, Cüneyd Zapsu ve kardeşleri, Mustafa Latif Topbaş ve Fatih Saraç’a ait çok sayıda farklı isimli ve farklı ortak yapılı şirketler arasında sık sık yapılıyor.
Ve bir yıl sonra...
İşlerin nasıl karıştığını, daha doğrusu karıştırıldığını görmek için, bir başka tarihte gerçekleşen transfer işlemine daha bakmak gerek. Tarih Temmuz 2003. Aziz Zapsu, GMD Gayrımenkul Değerlendirme isimli şirketin başında. Fakat Aziz Zapsu şirketin çoğunluk hissesine sahip değil. Başlangıçta Aziz ve Cüneyd Zapsu kardeşlere ait olan şirketin hisselerinin çoğunluğu, yakın zamanda Fatih Saraç’a devredilmiş.
2003 yılının sonlarına doğru GMD şirketi, Sağlam İnşaat’ın hisselerini satın alıyor. Bu hisseler, yukarıda açıkladığımız, Yasin el Kadı’ya ait Caravan Dış Ticaret’in, Zapsu’nun Sağlık ve Bakım isimli şirketine devrettiği hisseler. Yasin el Kadı’nın hisseleri bir yıl içinde tekrar el değiştiriyor. Bu defa satın alan şirketin görünürdeki sahibi Fatih Saraç.

Maliye onayladı
Perde arkasında aktif

Görünürdeki sahip Fatih Saraç olmasına rağmen, bu ticari ilişkiler ağında el Kadı’nın halen perde arkasında aktif bir rol sahibi olduğuna dair bazı göstergeler var. Zira iki ay sonra, 23 Şubat 2004’te Sağlam İnşaat, yeni bir ofis satın alıyor. 640 bin dolar ödenerek satın alınan bu ofis, Yasin el Kadı’nın Caravan Film Prodüksiyon şirketine ait bir binanın 11. katında. Böylece Sağlam İnşaat’ı yeni satın almış olan GMD Gayrımenkul, bu şirketi el Kadı’nın binasına taşıyor. Bir ay sonra GMD, aynı binanın 10. katını da satın alarak, kendi ofisine de el Kadı’nın binasına taşıyor.
Bu satışlar sırasında Caravan Film Prodüksiyon’un el Kadı’ya ait olduğu biliniyor. El Kadı’nın tüm gelirlerine, BM kararı gereği Türkiye el koymak zorunda. Fakat AKP hükümetine bağlı Maliye Bakanlığı, bu transferleri resmi olarak onaylıyor.
Yine de bunların bilinmeyen gerçekler olduğunu söylemek güç. Bu transferler daha önce ABD basınına yansıdı. Üstelik, 2004 yılı civarında Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun bu isimler arasındaki ticari ilişkiler ağını incelediği de biliniyor.
Tekrar inceleniyor
Şimdi 17 Aralık’ta başlatılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun ikinci dalgası olarak başlatılmak istenen ve Emniyet ve Jandarma’nın direnmesi sonucunda savcının yürütülmesini başaramadığı soruşturma akla geliyor. Bu soruşturmanın dosyasından sızan bilgiler, MASAK’ın yaklaşık 14 aydır Yasin el Kadı, Fatih Saraç, Mustafa Latif Topbaş ve Zapsu kardeşler arasındaki ticari ilişkileri tekrar incelemeye başladığını gösteriyor.
‘Gizli ortaklık günümüzde de sürüyor’
AKP’nin Susurluğu olarak anılan, 15 Şubat’ta Merter’de yaşanan trafik kazasının aktörü Yasin el Kadı’yla ilgili olarak 2. dalga soruşturma dosyasına giren bilgilerde, el Kadı’nın Bilal Erdoğan’la gayri resmi ortak olduğu şirketlerin isimleri yer aldı. El Kadı’nın BİM şirketinin yönetim kurulu toplantısına katıldığını ve Başbakanlık koruma aracıyla gezdiğini ortaya koyan fotoğraflar da dosyada yer alıyor.
Fotoğraflar, Yasin el Kadı’nın Türkiye’ye girişinin yasakladığı olduğu dönemde defalarca ülkeye geldiğini ve BİM Yönetim Kurulu toplantısına katıldığını ortaya koyuyor. İddialara göre Yasin el Kadı, BİM binasından elinde para dolu iki çantayla çıktı.
Yine iddialara göre, Etiler’deki Polis Okulu arazisini ihalesiz ucuza kapatarak büyük vurgun vuran Bosphorus360 adlı şirket Cengiz Aktürk’ün üzerine görünse de, gizli bir avukat protokolüyle Bilal Erdoğan ve Usame Kutup da bu şirkete ortak.

Yiğit Günay - soL

DÖDEF'ten üniversite gençliğine yönelen saldırılara karşı açıklama

ÖRGÜTLÜ GENÇLİK YILDIRILAMAZ!
Gençlik içinde bulunduğu toplumun sözcüsü, toplumun en dinamik gücü konumundadır. Bu konum, toplumsal sorunlar karşısında gençliği taraf olmaya zorunlu hale getirmektedir. Halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak kendini tarif eden DÖDEF, attığı her adımda bu tarihsel sorumluluğunun bilincinde hareket etmektedir.

28 Aralık Roboski ktaliamı Kürt halkının acı dolu tarihinin sayfalarına bir yenisinin daha eklendiği, egemenlerin zalimliğini açıkça ortaya serdikleri lanetli bir gündür. Bu sene Roboski Katliamı’nın yıldönümü, bulunduğumuz her alanda, demokrasi güçlerinin katillerden hesap sorma günü olarak ele alınmış ve bu doğrultuda en kitlesel biçimde yürüyüş ve anma programları gerçekleştirilmiştir. Tokat’tan, Bolu’ya, Erzincan’dan, Gümüşhane’ye her alanda, Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında gençlik gücünü ve potansiyelini ortaya koymuştur.

Kararlı, istikrarlı bir çalışma “olmaz” denilen alanlarda bile olanakların olduğunu ve mücadelenin ivme kazanabileceğini kanıtlamıştır. Artık buz kırılmıştır. Tabular yıkılmıştır. Gençlik bulunduğu her alanda kendisini örgütleyerek, toplumun örgütlenmesinde itici güç olabileceğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Roboski Katliamı anmalarıyla açığa çıkan gençlik potansiyeli, hızlı bir refleksmişcesine sistem tarafından bastırma ve sindirme politikalarıyla karşılık bulmuştur. Günlerdir, Kırklareli’nde, Bolu’da, Çanakkale’de, Yalova’da, Erzurum’da, Gümüşhane’de ve birçok ilde polis-sivil faşist işbirliğiyle devreye sokulmak istenen provokasyonlar “örgütlü gençliğin” rotasını şaşırtma, bilhassa Türkiye illerinde ağır bir kıskaca almaya yönelik sistemli, planlı politikalardır.

Son birkaç gündür, birçok ilde yaşanılan polis-ülkücü işbirliğinde gelişen saldırılar kesinlikle sistem tarafından rutinleştirilen saldırılarmışcasına ele alınmamalıdır. Açık ve nettir ki gençlik, sindirilmeye çalışılmakta, polis tarafından ajanlaşmaya zorlanmakta, marjinalize edilerek “mahalle baskısı” altında içine kapatılmaya doğru itilmek istenmektedir.

Bu sistemli politikalara karşı en güçlü cevap, ancak ve ancak örgütlü gücümüzü daha da ileri taşıyarak verilebilir. Her ilde, her alanda yoğunlaşan ev baskınları, faşist saldırılar, gözaltılar, polis baskısı karşısında en geniş biçimde demokrasi güçleriyle birleşme zemini zorlanarak saldırılar geri püskürtülmelidir.

Biz, şunu iyi biliyoruz gençliğin örgütlü gücü karşısında sistem topyekun bir biçimde kirli politikalarını her dönem devreye sokmuştur. AKP-Cemaat çatışması üzerinden yoğun bir gündem varken, bu çatışma etrafında savcılık kararları emniyet tarafından yerine getirilmezken, söz konusu gençlik olduğunda sistem tüm kurumlarıyla hızla harekete geçebilmektedir.

Gençliği yoğun biçimde ablukaya almak isteyen sistem, her türden kurum ve sivil-faşist uzantılarıyla her alanda teşhir edilmeli, tüm illerde dayanışmadan öte kendimize yönelen saldırılarak olarak ele alınmalıdır. Bu temelde eylemler, yürüyüşler, protestolarla “Örgütlü gençlik yıldırılamaz” mesajı tüm alanlara hakim kılınmalıdır.

Demokratik Öğrenci Dernekleri Federasyonu olarak bir kez daha saldırıları püskürtebilmenin tek yolunun gençliğin örgütlü mücadelesini güçlendirerek olabileceğinin altını çiziyoruz. Bu vesileyle bir kez daha Bolu’da polis-sivil faşistlerce yaralanan arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyerek, hesabını hep birlikte soracağımızı belirtiyoruz.

DEMOKRATİK ÖĞRENCİ DERNEKLERİ FEDERASYONU

Bu sözler Yargıtay üyesine ait: Hepimizin ortak referansı Kuran-ı Kerim

2010’daki Anayasa referandumundan sonra HSYK tarafından Yargıtay üyeliğine seçilen Abdullah Yaman, cemaatçi savcılara hitaben yazdığı yazıda "Hepimizin ortak referansı Kuran-ı Kerim" dedi.

Erdoğan'ın savcılara yönelik sert sözlerinin ardından Yargıtay üyesi Abdullah Yaman, cemaatçi hakim ve savcılara yönelik bir çağrı metni yayınladı.
Vatan'dan Kemal Göktaş'ın haberine göre, “Ey benim hizmet ehli arkadaşım” diye başlayan yazıda, “Hepimizin ortak referansı Kuran-ı Kerim’in bir çok ayetinde Allah bizlere seslenirken ‘akletmez misiniz’, ‘düşünmez misiniz’ gibi hitaplarla adeta hangi melekemizi geliştirmemiz gerektiğini gözlerimizin içine sokmuyor mu?”denildi. Dini referanslarla yüklü yazıda cemaat üyesi olmanın yanlış bir tarafı olmadığı belirtilerek, şu ifadeler kullanıldı:
“Yanlışlık nerededir, diye soracak olursanız. Kafatasımız içinde yer alan beynimizi, basit bir baz istasyonuna indirgemeyeceğiz. Bizlerin manevi tekamülüne katkı sunan kanaat önderlerimizi seveceğiz, sayacağız, ancak asla ve asla rab haline getirip, Allah’ın konum ve derecesine ikame etmeyeceğiz. Dini anlayış ve yaşayışta referans sıramız ve normlar hiyerarşimizin; Allah, Peygamber ve ancak ondan sonra kanaat önderimiz olduğunu bir an olsun aklımızdan çıkarmayacağız. Birileri din adına bir şeyler emrettiğinde, öncelikle Kuran ve sünnet filtresinden geçireceğiz. Örneğin başkasının sırlarını ifşa yasağı, düşmanına dahi adaletle muamelede bulunma zarureti gibi, temel esaslarla bağdaşmayan bir şeyler istendiğinde ‘Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur’ düsturuyla ayak direyeceğiz. Ehli sünnet inancımızda Peygamberler bile hata yapabilir, ilkesini benimsedikten sonra “benim imamım asla ve asla yanılmaz gibi” eylemli bir itikatla imanızın fabrika ayarlarıyla oynamasına müsaade etmeyeceğiz. Kaldı ki; Allah’ın verdiği akıl ve idraki amaç doğrultusunda kullanmadığınız için ‘kullanıcı hatasından’ garanti dışı kalması işin cabası olacaktır. Rabbim en başta ben olmak üzere hepimizi ıslah etsin.”

30 Aralık 2013 Pazartesi

Taksim metrosunda dedektörlü dehşet #AkbilBasmaTurnikedenAtla

Taksim metrosunda 20 yaşındaki metro yolcusu Aykut Kelek, tartıştığı güvenlik görevlisinin metal dedektörünü başına vurmasıyla yaralandı. İlk müdahalesi yine Taksim metro istasyonununda yapılan, ardından hastaneye kaldırılan gencin yarasının ciddi olduğu belirtiliyor.
Taksim Metro İstasyonu içinde saat 18.00 sıralarında Aykut Kelek (20) ve kardeşi Yasin Kelek güvenlik görevlileri tartıştı.
Hürriyet'in haberine göre, güvenlik görevlilerinden, akbillerinde para kalmadığı için ücretsiz geçiş yapmak isteyen kardeşlere ret cevabı geldi.
Sözlü tartışma kavgaya döndü. Kavga sırasında güvenlik görevlilerinden biri elindeki el dedektörü ile Aykut Kelek'in başına vurdu. Kelek kanlar içinde yere yığıldı.
Olayı gören vatandaşlar hemen sağlık ekiplerine haber verdi. Kısa sürede olay yerine gelen ambulans ekipleri yaralının ilk müdahalesini yaptıktan sonra, ambulansla hasteneye sevk etti.

El Nusra lideri yakalandı iddiası

Irak istihbarat servisinin edindiği bilgiler doğrultusunda El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra Cephesi lideri Muhammed el Culani’yi yakaladığı iddia ediliyor.
Irak istihbaratının, El Nusra lideri hakkında El Kaide bağlantılı bir diğer grubun üyeleri tutuklandıktan sonra elde ettiği, araştırmalar sonucu Culani’nin fotoğraflarına ulaşıldığı belirtildi.
Fotoğraflarla birlikte ele geçirilen bazı mektuplarda Culani’nin, BM çalışanlarının kaçırılmasıyla ilgili planlarından bahsedildiği, bu gelişme üzerine Irak istihbaratının düzenlediği operasyonla Culani’nin yakalandığı açıklandı.
AFP'nin duyurduğu haberde Culani’nin daha önce 2005 yılında gözaltına alındığı, ancak bilinmeyen nedenlerle 2010 yılında serbest bırakıldığı belirtiliyor. BM Güvenlik Konseyi, mayıs ayı sonlarında El Nusra grubunu, uluslararası El Kaide terörist ağı ile bağlantıları nedeniyle terörist örgütler listesine dahil etmişti.
Geçtiğimiz haftalarda El Kaide bağlantılı grupların artan saldırısı sonrasında Irak ordusu geniş kapsamlı askeri operasyonlar başlatmıştı. ABD’nin lojistik ve istihbarat desteği verdiği Irak ordusu, Anbar çölündeki El Kaideli gruplara ağır kayıplar verdiriyor.

Savcılıktan kızlı erkekli kararı: Suç değil

Başbakan Erdoğan'ın 'kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar' açıklamasının ardından İzmir'de kendilerini ihbar eden Ali Haydar Temel ve Gamze Selçuk hakkında savcılık 'kovuşturmaya yer olmadığına' karar verdi.
Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi Gamze Selçuk ile aynı üniversitede tıp fakültesinde asistan doktor olan Ali Haydar Temel, geçtiğimiz ay Başbakan'ın "kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar" açıklamalarının ardından 12 Kasım’da İzmir Adliyesi'ne gitmiş ve aynı evde kaldıklarını belirterek, avukatları eşliğinde kendilerini ihbar etmişlerdi.
Selçuk ve Temel; "Aynı öğrenci evinde yaşayan iki genç olarak, siyasi iktidar ve kamu görevlilerinin kızlı erkekli aynı evde kalmayı suç olarak nitelendiren açıklamaları karşısında, eğer ortada bir suç varsa, bu suçu halen işleyenler olarak kendimizi ihbar ediyoruz" diye Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe vermiş, avukatları Özlem Öngörü de "Bu ihbarlar ile verilecek hukuksal sonucu ben de merak ediyorum. Hukukçu olarak biz de aydınlanacağız" demişti.
Gençlerin ihbarını değerlendiren Cumhuriyet Savcısı Özlem Eğridere, kızlı erkekli aynı evde yaşamanın, Anayasa ve TCK’ya göre suç teşkil etmediğini belirtip, kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Eğridere, kararında "özel hayatın gizliliği, Anayasa’nın 20. Maddesine göre koruma altında bulunduğunu" da vurguladı.

Adalet Bakanlığı müsteşarı görevden alındı

Hükümetin 'korsan' diye nitelediği, HSYK toplantısına başkanlık eden Adalet Bakanlığı Müsteşarı Birol Erdem görevden alındı.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) Adli Kolluk Yönetmeliği'nde yapılan değişikliğin Anayasa'ya aykırı olduğu yolundaki açıklamasını kararlaştırdığı ve hükümetin "korsan" diye nitelediği toplantıya başkanlık eden Adalet Bakanlığı Müsteşarı Birol Erdem görevden alındı.
HSYK'nın hükümetin tepkisine neden olan kararına muhalefet şerhi koyan Erdem'in yerine Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı'na, eski Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Kenan İpek getirildi.

Gülen'in avukatından Cemil Bayık'a yanıt: 'Külliyen yalan'

PKK'nin kurucularından Sakine Cansız, KNK Paris Temsilcisi Fidan Doğan ile Leyla Söylemez'in Paris'te uğradığı suikaste ilişkin ANF'ye değerlendirmelerde bulunan Cemil Bayık'ın 'parelel devlet' açıklamasına, Fethullah Gülen'in avukatından 'kirli bir komplo' yanıtı geldi.
Fethullah Gülen'in avukatı Nurullah Albayrak, Cemil Bayık'ın açıklamalarının ardından, PKK yöneticilerinin ölümünden sorumluların müvekkiliyle ilişkili olabileceği iddiasının, cemaate yönelik kirli bir komplonun parçası olduğunu açıkladı.
'Küllliyen yalan'
Nurullah Albayrak, yazılı yaptığı açıklamada şu değerlendirmelerde bulundu: “Terör örgütü PKK yöneticilerinden birisi tarafından Fransa'nın başkenti Paris'te PKK terör örgütü yöneticilerin öldürülmesi olayının sorumlularının müvekkilim Fethullah Gülen ile ilişkili olabileceği iddia edilmiştir. Dünyanın en kanlı terör örgütü PKK'nın liderinin şimdiye kadar en ufak bir şiddet olayının içinde olmayan müvekkilimi ve onu seven insanları yine kendi terör örgütü mensubu kişilerinin öldürüldüğü karanlık bir suikast ile irtibatlı göstermesi çok kirli bir komplonun tezahürüdür. Altmış yılı kamuoyunun önünden geçen ömründe hep barış, sulh, hoşgörü tavsiye eden, en ufak sokak olayını dahi tavsiye ve teşvik etmeyen müvekkilim, ömrünü ülkemizde ve tüm dünyada sulh adacıkları oluşturmaya adamıştır. Bu haber, camiayı ve Hizmet Hareketi'ne yönelik bir komplonun parçası olup ülkemizde müvekkilime ve camiaya saldıranların kimlerle ittifak içinde olduğunu göstermesi açısından da ibretamiz bir vakıadır. Külliyen yalan olan bu haber hakkında gerekli hukuki girişimlerde bulunacağımızı kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Bolu'da faşist saldırılar sürüyor

Bolu’da iki gündür süren tehditlerin ardından, faşistler bir Kürt öğrenciye bıçakla saldırıp yaraladılar.

Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde iki gündür Kürt öğrencilere yönelik olarak süren baskı,saldırı ve silahlı tehditlerin ardından faşist bugün saldırıya geçerek bugün saldırıya dönüştü. Rıdvan İşler isimli Kürt öğrenci kampüsten ayrılma üzere bindiği otobüste faşistlerin bıçaklı saldırısına uğradı. Saldırının ardından otobüsten atılan İşler, arkadaşları tarafından Köroğlu Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Saldırı ile ilgili bilgilendirmede bulunan öğrenciler, silahlı tehditlerin iki gündür devam ettiğini ve bugün bıçaklı saldırıya dönüştüğünü söylediler. Kampüste gergin bir havanın olduğunu da belirten yurtsever öğrenciler, polisin adeta seyirci kalarak destek olduğu faşist grupların saldırıya devam edeceklerini ve buna karşı devrimci ve yurtsever öğrencileri, Bolu demokratik kamuoyunu duyarlı olmaya çağırdılar.

Faşist saldırılar öğrenci gençliğin mücadelesini engelleyemez! 

BOLU HALKIN BİRLİĞİ

Yargıtay'daki 'Cemaat İmamı' kim?

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in Yargıtay'da bir hakimin Fethullah Gülen'e danışarak karar verdiğini öne sürmesi ardından, kendisinden bu kişinin adını açıklaması ve bugüne kadar neden sustuğunu izah etmesi isteniyor.

Bunu bir suç duyurusu olarak algılayan çevreler, yargının bağımsızlığına gölge düşüren bu iddianın incelenmesini talep ediyorlar.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu BBC Türkçe'ye yaptığı açıklamada, ''Bunları söyleyen kişi bu ülkede başbakan yardımcılığı ve adalet bakanlığı yapmış bir şahsiyet, şu anda da iktidar partisinin genel başkan yardımcısı. Elinde gerçekten hukuka uygun yahut hukuk dışı herhangi bir bilgi varsa, bunu yargıyı denetleyecek mekanizmalara teslim etmesi gerekir, ki en azından bundan sonra bu tip şeylerin önüne geçilebilsin.'' dedi.

'CEMAATİN İMAMI'
Mehmet Ali Şahin, Yargıtay'da ''Cemaatin İmamı'' lakabıyla tanınan bir hakimin bulunduğunu ve bu kişinin önemli bir işadamıyla ilgili dosyayı Pennsylvania'ya yollayarak ne yönde karar vereceklerini Fethullah Gülen'e danıştığını söylemişti.

Şahin, Karabük'te partisinin il başkanlığının danışma meclisi toplantısında yaptığı konuşmada, ne sözkonusu hakimin ne de işadamının isimlerini verdi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı, ''Bakın, çok önemli bir şey söylüyorum arkadaşlar. Nasıl karar vermesi hususunu Pensilvanya'ya sormuştur. 'Bir savcı, hakim böyle bir şey yapabilir mi' diye sordum kendime, kafam, hafızam kabul etmedi ama araştırdığımda maalesef bunun doğru olduğu kanaatine vardım.'' diye konuştu.

'SAMİMİYETTEN UZAK'
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ise, ''Mehmet Ali Şahin'e soruyorum: Neden bugüne kadar gereğini yapmadınız?'' diyor.

Tanrıkulu, ''Neden Adalet Bakanı olarak siz ve hükümetiniz bu duruma bugüne kadar göz yumdu? Bugüne kadar bu yargı mekanizmasında mağdur olmuş insanlarla ilgili olarak, 'Şeriatın kestiği parmak acımaz'dan başka ne söylediniz? Mehmet Ali Şahin'in söylediklerinin doğru olma olasılığı vardır ama, samimiyetten uzaktır.'' diye tepki verdi. 

AKP Cemaati bitirecek arşivi ele geçirdi, Başbakanın yerine ılımlı bir zalim...

Cemaat’in hedefi olmuş bir gazeteci Ahmet Şık. Polis teşkilatı içerisindeki cemaatçi örgütlenmeye dair yazdığı kitap yüzünden aylarca hapis yattı. Şimdi de AKP-Cemaat kavgasına dair bir kitap hazırlıyor. Ahmet Şık, dershaneler üzerinden yürüyen AKP-Cemaat kavgasının arka planını BirGün’e anlattı.

»Dershanelerle birlikte AKP cemaat gerilimi arttı. Bir rant kavgası varmış gibi gözükmekle beraber daha derinlerde ne var?
Dershanelerin kapatılması üzerinden bugün yeniden kamusal alanda görünür olan AKP-Cemaat savaşını finansal bir rant kavgası olarak görmek doğru değil. Elbette içinde finansal rantın da olduğu ancak son kertede tamamıyla siyasi bir kavga bu. Adını doğru koymak gerekirse, bu yaşananlar devlete kimin sahip olacağı savaşı.

Devletin sadece görünen kısmına değil derinde yer alan yapısına yani kontrgerillaya da kimin sahip olacağı kavgası. Ancak AKP-Cemaat savaşını sadece bugüne bakarak yorumlamak da yanlış olur. Başlangıcı 1970’lerin sonuna dek uzanıyor. Ama Milli Görüş ile Gülen Cemaati arasındaki en büyük ilk kırılma bunlardan bağımsız olarak, bugünlerde de tartışma konusu olan 28 Şubat darbesinde yaşandı.

»Peki, nasıl bir araya geldiler?
Günümüzün en önemli siyasal ve toplumsal iki güç odağının, 28 Şubat darbesi travmasından sonraki ilk yakınlaşması da AKP’yi iktidara taşıyan 2002 seçimleri öncesinde yaşandı. İçinden çıktığı Milli Görüş Hareketi’nin siyasal anlayışından kopmuş görüntüsü vermekle birlikte AKP aslında aynı siyasi geleneğin devamı olan ancak küreselleşme politikaları ekseninde neo-liberalizme uyum sağlayarak ehlileştirilen, bu sayede geleneksel sağ seçmeni de taraftarı haline getiren bir siyasal İslam modeliydi. Meşruiyetini sağlayacağı seçimlerde her bir oya ihtiyacı olan AKP ve siyaseti okuma becerisi ile iktidar koltuğuna oturacak her güç odağıyla kim olursa olsun yakın ilişki kurma “becerisine” sahip Gülen’in çıkarlarının kesişmesi dolayısıyla ikili sorunlu geçmişlerine “sünger” çekti. 

Bir cemaatler ve tarikatlar “konsorsiyumu” olarak iktidar olan AKP’nin ilk iktidar döneminde devlet rantının bölüşümünden Gülenciler de, tıpkı diğerleri gibi seçimlerde verdiği destek kadar faydalandı. Ancak bu hakkını, bürokrasideki örgütlenmede, özellikle stratejik önemi birkaç yıl içinde kendini gösterecek olan güvenlik ve yargı alanında kullandı. Cemaatin bu stratejik örgütlenmesi AKP’nin ikinci iktidar dönemi olan 2007 seçimlerinden sonra başlatılan ve Ergenekon süreci diye adlandırılan kimi siyasal davaların en önemli gücü oldu.

Aynı sosyal ve siyasal tabandan beslenen AKP ve Gülen Cemaati, sorunlu geçmişlerinin üzerine kalın bir çizgi çekip Türkiye’nin yeniden biçimlendirildiği bu soruşturma ve davalar sürecinde güçlü bir ittifak kurdular. İttifakı sağlayansa, geçmişte bu iki yapıyı karşı karşıya getirmeyi de başarmış olan ordunun kendisiydi. 27 Nisan muhtırasından sonra AKP-Cemaat ortaklığı hayata geçti.

»Düşmanlığın da ortaklığın da nedeni ordu yani?
Aynen öyle. Aslında AKP iktidarını 3 döneme ayırmak gerekiyor. İlk dönem 2002 Kasım seçimlerinden 2007’ye kadar olan süreç. Özden Örnek günlüklerine baktığınızda, bu ilk döneminde askerin iktidarın ortağı olduğunu kabul etmiş bir Erdoğan portresi ile karşı karşıyayız. Askerin siyasetteki ağır gölgesinin bilincinde ve bu nedenle gücünü paylaşmaktan rahatsız olmayan bir Başbakan olduğunu Örnek anlatıyor zaten. 

Ancak 27 Nisan muhtırasıyla işin rengi değişiyor. Hakkını teslim etmek gerek ki o muhtıraya karşı olması gerekeni yaparak dik bir duruş sergiledi hükümet. Ancak iktidarı paylaşıyor olmasına rağmen ordunun hedefinde olmaktan kurtulamayan ve darbe planlarıyla alaşağı edilme tehlikesini gören Erdoğan, yapıtaşları daha önceden Ergenekon sürecinin hayata geçmesi için de, bu sürecin en önemli aktörü olan Cemaati iktidar ortağı yapmayı tercih etti. Zaten kendisine sunulan belge ve bilgilerle bu konunun yargı yoluyla ve büyük oranda denetim altına alınan medyanın susturulmasıyla çözüleceğine ikna olmuştu Erdoğan.

»Cemaat o dönemde polis ve yargıdaki gücünü göstererek Erdoğan’a “ben bu işi çözerim” dedi ve ittifak başladı diyorsun…
Öyle görünüyor. Geçmişte de hedefinde olduğu ordunun geriletilmesi Erdoğan’ın önceliği oldu doğal olarak. Zaten bu kadar sorunlu, kuşkulu ve haksızlıklarla dolu olan bu sürecin en tek kazanımı, ordunun olması gereken sınırın içine çekilmesi oldu. Ama ne acı ki bu, demokratik ve hukuki yöntemlerle değil bizzat ordunun yaptığı gibi kontrgerilla yöntemleri kullanılarak yapıldı. Nedeni de bugün Türkiye’nin otoriter, baskıcı, antidemokratik, diktatörlük gibi sıfatlarla anılıyor olmasıyla ortaya çıktı. 

Buradan yola çıkarak 2007 ile 12 Eylül 2010 arasına kadar geçen süreci de AKP ya da Erdoğan’ın ikinci iktidar dönemi olarak adlandırıyorum. Erdoğan’ın gücüne ortak istemediği, her şeye tek başına karar verip mutlak güç olmak istediği üçüncü iktidar dönemi de 2010 referandumu sonrasında başladı ve günümüze kadar geldi. Resmi olarak 2007 yılından başlayarak hayata geçirilen Ergenekon sürecinde kontrgerilla olma işlevini de Cemaat üstlendi. Daha doğrusu polis ve yargıda örgütlü gücüyle kontrgerilla yöntemlerini uygulayan Cemaatti. 

Bunu da sadece ben değil MİT krizi sonrasında “Devlet içinde devlet olmuşlar” diyerek Başbakan Erdoğan’ın kendisi de söyledi. Ancak bunun siyasal onay makamının da AKP iktidarı, dolayısıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu göz önünde tutmakta fayda var. Mutabakatın siyasal gücü AKP, sahadaki tetikçi gücü de polis ve yargı teşkilatında örgütlenmiş cemaatin çete kanadı. Ve birinin suçu diğerinden daha az değil. İkisi de suç ortağı.

»Bugünkü savaşın başlangıcı MİT krizi mi?
Aslında öncesinde nüveleri zaman zaman ortaya çıkan bir savaş olmakla beraber MİT krizi meseleyi kamusal alana taşıdı. Öncesinde de dış politika anlayışındaki farklılık nedeniyle öne çıkan Mavi Marmara katliamı ile ilgili Gülen’in İsrail’in cinayetlerini arkaya alan tutumu vardı. Ancak 7 Şubat 2012’de ve sonrasında yaşananların ardında Cemaat’in olduğu, Başbakan Erdoğan ve Beşir Atalay’ın öncelikli hedef olduğu bir sivil darbe girişimiydi. 

Görünen hedefi MİT yöneticileri olmakla birlikte nihai hedef Erdoğan’dı. O MİT’çiler ifadeye gitse kesinlikle tutuklanacaklardı. Ardından da bu dokunulmazlık zırhının kapsamında olmayan bu “suçun” azmettiricileri olan Başbakan ve müzakere sürecinin koordinatörü sıfatıyla Beşir Atalay da tutuklanacaktı. Hükümet bu tehlikeyi görüp tartışmalı birtakım yasal değişikliklerle, polis teşkilatı ve yargı başta olmak üzere devlet bürokrasisi içindeki kritik noktalarda görevli Cemaatçi personel temizliğiyle bu saldırıyı savuşturdu. 

Ama AKP ve Cemaat arasındaki ilişkiyi bir daha tamir edilemeyecek derecede zedeledi bu girişim. Bugün dershaneler üzerinden tartışma konusu edilen savaşın en önemli cephesi MİT’tir. Buradan yola çıkılarak hem MİT’in hem de belirlenen isimlerin hedef alınması tesadüf değil.

»Neden?
En başta yaşananların devlete kimin sahip olacağı savaşı olduğunu söylemiştim. Bunun Cemaat açısından en önemli ayaklarından birisi MİT. Güvenlik bürokrasisini adeta örümcek ağı gibi kuşatmış bir Cemaat örgütlenmesi var. Başta İstihbarat Daire Başkanlığı olmak üzere Emniyet’in en önemli birimleri bir çete gibi çalışan Cemaat’in elinde. Siyasal davaların tek yürütücüsü olan polise göbeğinden bağlı olan yargının vurucu gücü olan faaliyet gösteren Özel Yetkili Mahkemeler de öyle. Ergenekon süreci de kanıtladı ki ordu içinde de ciddi örgütlenmesi olan bir Cemaat’le karşı karşıyayız.

Güvenlik bürokrasisinin son ayağı olan MİT üzerinden bu kadar kavga kopması ise kanımca Cemaat’in orada istediği düzeyde örgütlenemediğinin bir işareti. Eğer o kale de düşerse, bu alanlara egemen olan bir güç zaten Türkiye’nin mutlak iktidarı olur. 7 Şubat darbe girişimiyle bu da ortaya çıktı zaten. MİT’in ve Hakan Fidan’ın hedef olmasının bir başka nedeninin daha olduğunu düşünüyorum.

»Nedir o?
Aslında daha önce de BirGün’de haberleştirmiştik bunu. Taraflarından da hiçbir yalanlama gelmedi ve hafıza tazelemek adına tekrar etmekte sakınca yok. Wikileaks belgelerinin içinde bir kripto var. Kriptoda, isimleri geçen beş kişinin İslami Cihad Birliği adlı bir örgütün üyesi olduğu ve ABD Sivil Hava Sahası için tehlike arz ettiği yazıyor. İsimlerin dördü El Kaide vb radikal dinci örgütlerle bağlantılı olarak isimleri medyaya yansımış zaten. Ama bizi ilgilendiren isim 5’inci. O isim, Hanefi Avcı’nın asılsız suçlamalarla tutuklanmasına neden olan kitabında Cemaat’in Emniyet’ten sorumlu imamı diye adı geçen kişi olan O.H.Ö. Kriptoda bu bilginin kaynağı olarak da “yıllardır doğru bilgiler aldığımız Emniyet’teki üst düzey bir bürokrat” diyor. 

İddia edilen o ki Ö.H.O. Cemaat’in arşivlerini taşıdığı ABD’de havalimanında FBI tarafından gözaltına alınıyor. Ele geçirilen arşivler de ilgili birimler üzerinden Başbakanlığa ulaştırılıyor. Erdoğan’ın talimatıyla Hakan Fidan da bu arşivlerden yola çıkarak Cemaat’le ilgili bir rapor hazırlıyor. Ardından da devlet bürokrasisi içinde ciddi bir Cemaatçi kadro temizliği başlatılıyor.Fidan’ın konuşmalarının bulunduğu ses kayıtlarının sızdırılmasının bu iddiayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu iddialar doğruysa sanırım hükümetin elinde Türkiye tarihinin en büyük örgüt davasını açacak bir arşiv bulunuyor.

»Yani Emniyet’te “eski imam yeni imam” kavgası mı var?
Cemaat içinde de bir kavga var ama bence bu dediğin gibi değil. Cemaat’in içinde sivil ve militarist iki kanadın kavgası var. Cemaat bir takım hukuksuzlukların kaynağı olarak anıldığında ve kendini savunamaz noktaya geldiğinde hep aynı yalana sığınıyor. Böylesine büyük bir camianın içine kontrgerilla unsurları ya da ajanlar sızmış olabileceği savunmasını yapıyorlar. Ama bizler kontrgerilla derken, Ergenekon süreci denilen siyasal davalar zinciri içinde yer almış unsurlardan bahsediyoruz. 

Cemaat’in medya organları da en bilinen kalemşorları da hep bu kontrgerilla faaliyetlerini savunageldiler. Ardında polisin ve yargının olduğu her türlü adaletsizlik ve hukuksuzlukta her zaman polisin ve yargının yanında saf tutup infaz gerçekleştiren cellatların rolünü üstlendiler. Bu hukuksuzlukların yanında duruyorsanız siz de kontrgerilla ya da ajansınız o halde. Öte yandan artık cemaatin de yekpare bir yapı olduğunu düşünmüyorum.

Şu anda rekabet ettiği bir güç odağı olan AKP ile savaştalar ve bir arada duruyor görünüyorlar o kadar. Ama özellikle, artık daha yaşlı ve giderek sağlık sorunları artan Fethullah Gülen sonrasında Cemaatnin ne olacağı kavgası olarak da okuyabiliriz yaşananları. Çünkü neo-liberalizmi tüm hücrelerine kadar özümsemiş, parasal değerini kimsenin bilmediği ama devasa diye anılan bir finansal güce sahip bir holding oldu Cemaat. Ve bu paraya kimin sahip olacağı da nasıl bölüşüleceği de koca bir soru işareti.

»Madem bu kadar büyük ve birçok cephesi olan bir savaş var, Cemaat neden dershaneler üzerinden hükümetle çatışmaya girdi?
Bu meselenin tartışılıyor olmasının tek iyi yanı ülkenin eğitimdeki kalitesizliğinin, rezilliğinin, sistemin pespayeliğinin ortaya çıkmış olması. Dershaneler bir neden değil sonuç. Ve öğrenciler dolayısıyla aileler eğitim sisteminin kanserli uru diyebileceğimiz dershanelere mahkûm. Cemaat de bunu bildiği için sınava bağımlı bir eğitim öğrenim sisteminin içinde dershaneler gibi herkesin hassasiyet gösterebileceği bir konuda kendini kolaylıkla mazlum gösterebileceği alanı tartışmaya açtı. Ancak konunun çatışan taraflarından ikisinin argümanları da yalan.

Mesele ne eğitimde yaratılan fırsat eşitliği ne de dershanelerin bir kene gibi halkın kanını emmesi. Sorun 3-5 dershane meselesi değil. Siyasi. Devlet erkinin paylaşılması meselesi. Öte yandan dershaneler Cemaat için ciddi bir finans ve insan kaynağı. Yıllık 4 milyar liranın üzerinde bir ciroyu barındıran sektörün yüzde 25’inin Cemaat’in elinde olduğu yazıldı. Ki bu paraya sınava hazırlık kitapları ve dershaneler içinde oluşturulan daha pahalı özel sınıflar üzerinden dönen parayı da eklediğinizde devasa bir bütçe çıkıyor karşımıza.

1 milyondan fazla öğrencinin de bu sistemin içinde olduğunu düşününce işin insan kaynağı da ortaya dökülmüş oluyor. Bana kalırsa AKP hükümeti dershanelerdeki Cemaat ağırlığını ki bunun içine okullar, yurtlar ve Işık Evleri denilen öğrenci evlerini de kattığımızda ortaya çıkan tabloyu bir milli güvenlik meselesi olarak ele aldı. O milli güvenlik meselesinin içinde AKP ve Erdoğan’ın siyasi geleceği de önemli bir yer tuttuğu için dershaneleri kapatmakta bu kadar kararlı görünüyor. İlginçtir, bu konuda Erdoğan hükümetine danışmanlık yapan isim de eski bir Cemaatçi.

»Kim o?
Cemaatçi oldukları dile getirilen isimlere ait internet sitelerinde bu isim telaffuz edildi ama biz rumuzla verelim: K.Ö. Emniyetin eski imamı olarak bilinen ve hatta Fethullah Gülen hakkında açılan davaların birinde de sanık olarak yer alan bu kişinin adını ilk yazan kişi de Önder Aytaç oldu. Nurettin Veren’den sonra ikinci itirafçı olarak anılıyor. Aytaç ve cemaatin diğer tetikçi kalemlerinin iddiasına göre Hakan Fidan koordinasyonunda yürütülen savaşta danışmanlık hizmeti verdiği söyleniyor. 

Dershanelerin kapatılmasını öneren K.Ö’nün okullar üzerinden ortaya çıkan Cemaat tehlikesinin ne olduğuna dair kapsamlı bir rapor yazdığı da iddialar arasında. Merak ediyorum acaba o raporlarda neler yazıldı, neler söylendi ki dershaneler ya da Cemaat bir milli güvenlik meselesi haline geldi? Bana kalırsa ve ortaya çıktığı üzere Cemaat eğitim yoluyla devlet bürokrasisini ele geçirerek devleti dönüştürmek peşinde. Yani konu üç beş dershane meselesi değil yüzeydeki ve derindeki devlet aygıtına kimin sahip olacağı meselesi.

»AKP-Cemaat savaşından kim galip çıkar?
Bu savaş gerçekten karşısındakini yok etmeye dönük olursa kazananı olmayacak bir savaş. Deyim yerindeyse “nükleer savaş” olur. Çünkü iki tarafın da elinde kanımca birbirini yok edecek etkide belge ve bilgi var. Öte yandan iki güç odağı da Ergenekon süreci dediğimiz darbe döneminin suç ortakları. Bu süreç soruşturma konusu olursa bu dönemin aktörlerinin cezaevindekilerle yer değiştirmesi kuvvetle muhtemel. 

Birbirlerinin gücünü olabildiğince tırpanlamaya çalışıp belli bir noktada mutabakat sağlayacaklardır. Cemaat açısından istenilen plan Erdoğan’sız bir AKP hükümeti. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı imzasıyla açıklanan 13 Ağustos bildirisine baktığımızda açık bir savaş ilanı görüyoruz. 

Cemaat gibi bugüne kadar hiçbir güç odağını karşısına almamış pragmatik bir oluşum, yakın dönem Türkiye siyasetinin en güçlü hareketine ve liderine savaş ilan edebilecek cesaretini gösterdi. ABD ve AB ülkeleri nezdinde de Erdoğan’ın yalnız kalmasıyla sonuçlanan Gezi direnişleri sonrasına denk gelmesi açısından zamanlaması doğru seçilmiş elbette. Ama burada önemli soru Cemaat’in kime ve neye güvenerek savaş ilan edebildiği. 

Bu savaş mevcut yetkileri üzerinden Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına ikna edilip, yerine de “ılımlı bir zalimin” oturtulması şeklinde bir anlaşmayla da sonuçlanabilir. Ancak Erdoğan gibi hikmetinden sual edilmesini istemeyen ve içindeki diktatör özlemi bunca açığa çıkmış bir lider savaşa devam etmeyi de göze alabilir. Benim dileğim ikinci seçeneği tercih etmesi. Ama bu savaşta taraf tutmamanın en erdemli tutum olduğunu düşünüyorum. Çünkü taraflar ne demokrasi ne de barış niyetiyle cephedeler. İkisi de mutlak iktidarın peşinde.

‘Yetmez ama evet’ pespayeliğinin müsebbibleri özeleştiri bile vermedi
12 Eylül referandumu, 2007’den başlayarak devam eden zulüm düzeninin nirengi noktasıdır. Referanduma karşı çıkanlara, “faşist, militarist, darbe yanlısı, demokrasi karşıtı” gibi iftiralar atmaya kadar vardıran “Yetmez ama evet” pespayeliğinin müsebbibleri özeleştiri vermek bir yana hata yaptıklarını bile düşünmüyorlar. Ya da bu hatayı dile getirmekten kaçınıyorlar. 12 Eylül cuntasının yargılanacağına dair o ufacık umudu, oradan bir tırnak bile olsa koparma isteğini anlayabiliyorum ama sürecin bu hale geleceği de çok belliydi. Siyaset hata yapma riskinin en yüksek olduğu alanlardan biri ama önemli olan hatayla yüzleşip yüzleşememek. Hâlâ o dönemki yanlış tercihlerini savunuyor olmak, bu kişileri zulüm düzeninin suç ortağı yapıyor.

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers