31 Ocak 2013 Perşembe

İTÜ’lü asistanlar sabaha kadar YÖK önünde

İstanbul Teknik Üniversitesi araştırma görevlileri “asistan kıyımına son” diyerek YÖK binasına yürüdü. YÖK Genel Kurulu Üyeleriyle yapılan görüşmenin ardından asistanlar gece boyunca YÖK binası önünde kalacaklarını açıkladı.

İTÜ Rektörlüğü’nün Yeni YÖK Yasası’nı beklemeden 60’ın üzerinde asistanı işten çıkarmasına karşı başlatılan direniş YÖK’ün kapısına kadar dayandı. Güvencesiz, geçici çalışmaya, asistan kıyımına, hukuksuz ,  anti-demokratik ve bilim dışı uygulamalara karşı bugün (31 Ocak) Ankara’ya giden İTÜ’lü asistanlar YÖK binasına yürüdü.

YÖK’ün 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesiyle çalıştırılan araştırma görevlilerinin yüksek lisansta üç, doktorada altı yılı tamamlayıp mezun olamadıkları takdirde işten çıkarılmalarını protesto eden asistanlar yalnız değildi. Asistanların eylemine Ankara, Ortadoğu Teknik ve Hacettepe Üniversitelerinden öğrenciler, akademisyenler destek verdi. Ayrıca KESK Yönetim Kurulu Üyesi Ali Kılıç, Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç ve CHP İzmir Milletvekili Oğuz Oyan da eyleme destek verenler arasında bulunuyordu. YÖK binasına yürüyüş sırasında, “Yaşasın asistan dayanışması”, “ODTÜ’de İTÜ’ye direniş sürüyor”, “Ferman YÖK’ün üniversiteler bizimdir” ve “Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı.

YÖK binası önünde yapılan basın açıklamasını işine son verilen İTÜ’lü asistan İlke Kızmaz okudu. Kızmaz konuşmasında, işten atılan asistanların tekrar işe alınmasını, azami süre uygulamasının kaldırılmasını ve YÖK’ten olumlu bir cevap alana kadar eylemin süreceğini söyledi.

İTÜ’lü asistanlar, 24 Ocak’ta YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya ile yapılan görüşmede, Çetinsaya’dan bu konunun takipçisi olacağı sözünü aldıklarını şimdi de sözünü tutması için kapısına kadar geldiklerini belirttiler. Basın açıklaması ve konuşmaların ardından, asistanların oluşturduğu üç kişilik temsilci heyeti, YÖK Genel Kurulu üyeleri ile görüştü. Görüşmenin ardından YÖK üyeleri bu konuyu ilgili makamlarla detaylı şekilde görüşüp, fikir aldıktan sonra bir sonuca varılabileceğini söyledi, asistanlar da taleplerinin takipçisi olmak için bu gece sabahlama kararı aldı.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Gaziantep’teki patlamada hem kayıt dışı çalıştırma hem ihmal

Gaziantep’teki 4. Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan galvaniz fabrikasında meydana gelen patlamayla ilgili DİSK Bölge Temsilcisi önlem almadaki noksanlara değinerek, çoğunluğu Suriyeli olan çok sayıda kaçak işçinin çalıştığı bilgisini verdi.

Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Güneydoğu galvaniz fabrikasında meydana gelen patlamada 9 işçinin yaşamını yitirmesi, 20′den fazla işçinin ise yaralanması üzerine DİSK Gaziantep Bölge Temsilcisi Nihat Bencan konuyla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Bencan yaptığı açıklamada, galvaniz fabrikasında meydana gelen patlamada ölen ve yaralananlar arasında çok sayıda kayıt dışı çalışan olduğunu ifade ederken, 2 Suriyeli sığınmacının da olduğunu belirtti. Bencan, Türkiye’nin iş kazalarında dünya ikincisi olduğunu hatırlatarak, bu duruma sebep olarak patronların küçük rakamlarla çözebileceği iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili harcamaları yapmamasını gösterdi.

Kayıt dışı çalıştırma ihmalle birleşti
İşçi yakınlarıyla yaptığı görüşmeleri aktaran Bencan, işçi yakınları tarafından “İşçilerin çoğu burada kayıt dışı çalıştırılıyor, herhangi bir denetim yok” denildiğini dile getirdi. Fabrikada toplam 200 işçinin çalıştığıni söyleyen Bencan, bunların yarısından fazlasının Suriye vatandaşı olan kayıt dışı işçiler olduğunu belirtti. Bencan, işyeri sahiplerinin fabrika içine girilerek araştırma yapılmasını engellediğini söyleyerek, birtakım önlemlerin eksik alındığının muhtemel olduğunu sözlerine ekledi.

Fabrikada örgütlü sendika yok
Bencan, Gaziantep’te kayıt dışı işçi istihdamının çok yüksek olduğunu dile getirerek, patronlar tarafından bunun devamlı olarak inkar edildiği bilgisini de paylaştı. Bencan, fabrikada sendikal örgütlenme ve fabrikadaki toplam işçi istihdamı ile ilgili olarak da şunları söyledi: “Fabrikada örgütlü bir sendika yok, tamamen örgütsüz bir fabrika. Orta ölçekli bir işletme ancak kaç kişinin çalıştığını söylemiyorlar, 200 kişinin çalıştığını tahmin ediyoruz.”

Her çiftçi bir yat alsın!

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), üye ülkeler arasında benzine en yüksek verginin Türkiye’de görüldüğünü bildirdi. Raporda, Türkiye’nin vergi adaletsizliğini bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor. Yurttaşın yaşam alanını ilgilendiren ısınma giderleri üzerindeki vergiler cep yakarken, yatı olan zenginler ise yakıt vergisinden muaf. Enerji transit rotaları üzerinde bulunan, ancak enerjiye muhtaç olan Türkiye. Türkiye’de dizel yakıtından alınan vergi, kar marjı düşük çiftçiye yük oluşturuyor ve çok yüksek. Çiftçinin ucuz yakıta ulaşabilmesi için yat almaktan başka çaresi kalmıyor!
En yüksek vergi

Ülkelere “enerji, kamu finansmanı ve çevre koruma politikalarının daha uyumlu hale getirilmesi” çağrısı yapılan “Enerji Kullanımının Vergilendirilmesi” raporunda, “Türkiye’de benzin OECD ülkeleri arasında en yüksek vergi oranına tabi, benzini, yüzde 16 ile daha elverişli vergi uygulanan LPG ve doğal gaz izliyor” denildi. Rapora göre Türkiye’de 1 gigajul enerji elde etmek için benzine 26 Euro, Hollanda ve Norveç’te 23 Euro, İtalya ve İngiltere’de 22 Euro, Yunanistan ve Almanya’da 20 Euro vergi ödeniyor.

Çevre vergisi alıyor ama...
Raporda en dikkat çeken vergilerden bir tanesi de çerve temizliği için alınan emisyon vergisi. Yol kullanımında bir ton karbondioksit emisyonu üreten benzinden; Türkiye’de 368 Euro, Hollanda’da 326 Euro, Norveç’te 325 Euro, İtalya’da 312 Euro, İngiltere’de 309 Euro, Yunanistan’da 297 Euro, Almanya’da 290 Euro, Finlandiya’da 288 Euro, İsveç’te 276 Euro, Belçika’da 272 Euro vergi alınıyor. Türkiye’nin çevre kirlililiği ile aldığı vergi arasındaki dengesizlik düşündürücü.

Saymakla bitmez!
Türkiye tüm enerji ürünleri için yüzde 18 KDV uyguluyor.
Çiftçilere yük oluşturan vergi çok yüksek.
Yurtiçi havacılık şu anda enerjide vergiden muaf.
Deniz ulaştırmada vergi var ama muafiyetler de yürürlükte.
Evde elektrik kullanımına sanayi ve ticari kullanımdan daha yüksek vergi uygulanıyor.

Alevilere yönelik saldırılar rutinleşti

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Alevilere yönelik 2012 hak ihlalleri raporunu açıkladı. İnsan Hakları Derneği (İHD)  İstanbul Şubesi’nde düzenlenen basın toplantısına, Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı, Şah Kulu Vakfı, Pir Sultan Abdal Derneği, Yeşilkent Cemevi temsilcisi, HDK İnanç Komisyonu üyesi Hatice Altınışık ve sanatçı Suavi katıldı. Raporu açıklayan Hubyar Sultan Vakfı Alevi Kültür Derneği Başkanı ve gazetemiz yazarı Ali Kenanoğlu, “Daha önceki hükümetlerden devreden yasaklar ve yok saymalar AKP Hükümetinde ve 2012 yılında yeni bir boyut almış, Alevilere dönük saldırılar rutin hale gelmiştir” dedi.

AKP LAİKLİĞİ
AKP’nin laikliğin başına Türk kelimesini getirerek ‘Türk Laikliği’ kavramı adı altında dini tanımlama ve kontrol etme mekanizmasını elinde tuttuğunu ifade eden Kenanoğlu, bu mekanizmanın Aleviliği de tarikat olarak gördüğünü söyledi. Çözüm için yeni Anayasa’nın ‘demokratik, laik’ ilkesini benimsemesi gerektiğini kaydeden Kenanoğlu, “Devlet tüm dinlere eşit mesafede durmalı. Egemen bir din oluşturulmamalıdır. Devletin bir dini kurumu olmamalı. İnanç sivil hayata terk edilmeli. Din, inanç öğretimi okullarda değil ilgili inancın ibadethanelerinde verilmelidir. Her türlü inanca yönelik ayrımcı uygulamalar, hakaretler, nefret söylemlerinin cezai yaptırımları olmalıdır” diye konuştu.

‘ALEVİLER ARTIK ÖRGÜTLÜ’
Açıklamada söz alan Pir Sultan Abdal Derneği’nden Zeynel Odabaş, AKP’nin kendisi gibi düşünmeyen, inanmayan kimseye yaşam hakkı tanımadığını ifade etti. Alevilere dönük ciddi saldırılara karşı yargının ve hükümetin görmezden gelen bir tavır sergilediğini belirten Odabaş, “Sultangazi’de halkın kendi imkânlarıyla yaptığı cemevi açılışı öncesi saldırıya uğradık. 3 defa suç duyurusunda bulunmamıza rağmen hep takipsizlik kararı verildi” diye tepki gösterdi. Alevilere yönelik ayrımcılığın demokrasi ve özgürlük sorunu olduğuna dikkat çeken Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Tural da, “Aleviler artık örgütlü ve kimsenin kendilerini tanımlamasına, yönlendirmesine izin vermeyecekler” dedi. Hacı Bektaşı Veli Anadolu Kültür Vakfı temsilcisi ve Okmeydanı Cemevi Başkanı Zeynel Şahin ise, Okmeydanı’da Alevi yurttaşların evlerinin işaretlendiğini ancak kim tarafından yapıldığını henüz bulunamadığını söyleyerek, “Bu hükümetin ayıbıdır. Bunu yapanlar bir an önce ortaya çıkarılarak ceza almalıdır” dedi.

YOKSAYMA VE TEHDİT DEVAM EDİYOR
Ali Kenanoğlu, 2012 yılında yaşanan hak ihlallerinin bir kısmını şöyle sıraladı:
*Cemevlerinin ibadethane kabul edilmeyişinden kaynaklı sorunlar,
*Zorunlu din dersleriyle yaşanan asimilasyon
*Alevi köy ve mahallelerine zorunlu yaptırılan camiler
*Alevilere yönelik kin ve nefret söylemlerinin en üst düzeyde devam etmesi
*Okullarda Alevi çocuklarına yönelik hakaret, tehdit ve dayak
*Askerde alevi erlerine yönelik kötü muamele
*Cezaevinde bulunan Alevi mahkumlara inançsal ayrımcılık yapıldı
*9 ayrı bölgede Alevilerin oturduğu evler işaretlendi.
*İdari birimlerce cem evlerine yıkım kararı çıkarken kimi yerlerde cemevlerine fiili saldırılar gerçekleşti.
*Okullarda seçmeli dersler aracılığıyla Alevilere yönelik ayrımcı tutum ve dayatma arttı. Dini içerikli dersler zorla seçtirildi. Seçmeyenler kayıt yapılmamakla tehdit edildi.
*Alevi yöneticiler gözaltına alındı. Dersim Alevi Akademisi kapatıldı.

‘SUÇU ALEVİLERİN ÜZERİNE YIKIYORLAR’
Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu yetkililerin, 9 ayrı bölgede Alevilerin evlerinin işaretlenmesini “Çocuklar yapmıştır” açıklamalarıyla geçiştirdiğini söyleyerek tepki gösterdi. Basında çıkan  Nurtepe’de Alevi evlerinin işaretlenmesi olayının Pir Sultan Abdal Derneği’ne üye olduğu iddia edilen iki kişi tarafından yapıldığı yönündeki haberlere de öfkelenen Kenanoğlu, “Gözaltına alınan iki kişi açıklama yaparak hiçbir Alevi örgütüne üye olmadıklarını, polisin zorla kendilerine bu yönde ifade imzalattırmak istenildiğini söylediler. Zaten böyle bir ifade olsa o kişiler serbest bırakılmazdı. Burada yine Alevilere dönük bir saldırı var” diye konuştu.

Açlık sınırı asgari ücreti

Türk-İş, çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımalarını belirlemek amacıyla her ay yaptırdığı “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının ocak ayı sonuçlarını açıkladı. Araştırmanın sonuçlarına göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) bin 2 lira 52 kuruş, gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarı (yoksulluk sınırı) ise 3 bin 265 lira 55 kuruş oldu.

Ocak ayı itibarıyla Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin gıda için yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki aya göre yüzde 1,78 oranında arttı. Yılın ilk ayı itibarıyla artış oranı yüzde 1,78 oldu. Gıda enflasyonunda 12 ay itibarıyla artış oranı yüzde 4,55 oranında gerçekleşti. Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 5,93 olarak hesaplandı.

Karın bile doyurmuyor
Araştırmada, yapılan hesaplamalarda 4-6 yaş grubundaki bir çocuğun gıda harcaması için ayda 196 lira gerektiği belirtilerek, “2013 yılının ilk altı aylık döneminde geçerli olacak net aylık asgari ücret ise 773,01 lira olarak belirlenmiştir. Bir aylık net asgari ücret dört çocuğun gıda harcamasını bile karşılamaktan uzak kalmaktadır” denildi.

28 Ocak 2013 Pazartesi

“Van Minit”in arka sahnesi: İsrail’le gizli görüşme

İsrailli heyetinin geçen Pazar günü İstanbul’da Tayyip Erdoğan’ın “özel temsilcisi” olarak hareket eden eski bir Dışişleri Bakan ile buluştuğunu, görüşmelerin İsrail Başbakanlığı’nın onayı ile gerçekleştirdiği öne sürüldü. İsrailli Yeshiva World sitesi, Knesset üyesi Nissin Ze’ev ve Prof. Dr. Şimon Sheetrit’in başkanlığındaki heyetin görüşmenin ardından aynı gün İsrail’e döndüğünü kaydetti.

Haberde, “Ziyaret, İsrail Başbakanı’nın bürosunun bilgisi dahilinde onayı ile Türk Başbakanı (bizce ABD’nin Türkiye’yi kendi eyaleti görmesi açısından atanmış valisi) Recep Tayyip Erdoğan’ın da onayıyla ile yapıldı” ifadeleri kullanıldı.

Habere şöyle devam edildi: “Heyet, Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak hareket eden eski bir dışişleri bakanı ile buluştu. Görüşme, birçok ticari ve diğer çıkarları paylaşan iki ülke arasındaki bağların onarılması için sahne arkasında devam eden çabaların bir parçası idi.”

27 Ocak 2013 Pazar

Kalkan: Erdoğan’ın cebinde PKK yöneticilerinin listesi var

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, sadece Avrupa’ya değil, PKK yönetimini imha amacıyla gerilla alanlarına da ajan-provokatör  gönderildiğini belirterek, “Bunları yakalamışız. Yakında kamuoyuna sunacağız" dedi. Kalkan, "Belli ki Tayyip Erdoğan’ın cebinde de PKK yöneticilerinin listesi var" diye kaydetti.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan Sterk TV’de yayınlanan Sela Sor programında gündemdeki konuları değerlendirdi.

9 Ocak'taki Paris Katliamıyla ilgili konuşan Kalkan, Fransız savcısının açıklamasını “geç kalmış ve oldukça yetersiz” olarak nitelendirerek, Kürtlerin 'olay hasıraltı mı edilecek?' endişesi taşıdıklarını belirtti.

Önemli olanın katilin isminin değil; esas kimliği, cinayeti ne amaçla yaptığı ve kimlerin yaptırdığı olduğunu kaydeden Kalkan, “Kürt kurumlarına gitmiş gelmiş deniyor Sakine Cansız’ı tanımış. Olabilir, ama bunları ne amaçla yaptığı önemli. Ne amaçla Kürt kurumlarına girilip çıkıldığı, niçin arkadaşımızın tanındığı, ne yapılmak istendiği önemli. Buradan baktığınızda durum net değildir” dedi.

PKK’nin tarihinin en güçlü ve en birlik olduğu dönemini yaşadığını vurgulaya Kalkan, olayın "PKK içi hesaplaşma, iç infaz" denilerek geçiştirilemeyeceğini söyledi. Devamla şu hususlara dikkat çekti:

“Açığa çıkmıştır ki yönetimimiz planlı bir imha saldırısı altında katledilmek isteniyor. Paris Katliamı, Sara arkadaşımızın (Sakine Cansız) katledilmesi bunun başlangıcını oluşturuyor. Bu nedenle gerçeklerin açığa çıkartılması, katilin ne amaçla yaptığının, kimler tarafından örgütlendirilip yaptırıldığının, arkasında kimlerin bulunduğunun açığa çıkartılması lazım.  Biz Fransız yönetimlerinden ve kurumlarından halk olarak bunu bekliyoruz. Umarız kamuoyu İsa Mesih ve benzeri hikayelerle avutulmaya çalışılmaz. Gerçekler zamana yayılmadan açığa çıkartılarak hem Kürtler hem de dünya kamuoyu bu vahşi cinayetle, onu işleten siyaseti tanır, aydınlanır ve tutum alır.”

Cinayet işlediklerini daha nasıl itiraf edebilir?
Duran Kalkan, AKP Genel Başkan Yardımcısı M. Ali Şahin’in “Almanya’da da benzeri olabilir” açıklamasının da açık bir cinayet itirafı olduğunu belirtti. Kalkan’ın değerlendirmeleri şöyle:

“M.Ali Şahin’in sözleri sadece onunla sınırlı değildi. O cümleden önce de söylediği bir cümle vardı ve bence o daha önemliydi. Sakine Cansız arkadaşın adını vererek, ‘2-3 ay önce biz Avrupa makamlarından tutuklanarak iade edilmesini istedik. Ama yapmadılar iade etmediler sonunda bu olay oldu. Herkes sonunu gördü’ diyordu. Adeta istedik vermediler, vurduk getirdik demeye getirdiler. Bir cinayet itirafıdır. Bundan daha açık bir şekilde bir insan bir cinayeti işlediğini daha açık nasıl itiraf edebilir? Neden Fransız makamları, savcıları bunu ihbar kabul edip işlem başlatmıyor? AKP Hükümeti M.Ali Şahin hakkında kovuşturma başlatmıyor anlaşılır değildir. İkinci cümle bunun eki olabilir. Belli ki örgütlemiş. Yoksa nereden bilecek. PKK’yi AKP yöneticileri mi yönetiyor? Ama PKK içinde olacakları herkesten önce biliyorlar. Demek ki PKK’nin içine sızmaya çalışmışlar. Ajan provokatör yerleştirerek PKK içinde katliamlar yaparak bunu iç çatışmadır diyerek kamuoyu önünde antipropaganda yaratmaya çalışıyorlar.”

AKP’nin PKK yönetcileri hedeflediği netleşmiştir
Tansu Çiller’in “cebimde Kürt işadamlarının listesi var” sözlerini hatırlatan Kalkan, “Belli ki Tayyip Erdoğan’ın cebinde de PKK yöneticilerinin listesi var. Her birinin arkasına takılmış cinayet şebekeleri, katil sürüleri var. Böyle bir imha ve tasfiye konseptiyle hareket ettiği AKP’nin netleşmiştir” ifadesini kullandı.

Olayın bir diğer boyutunun panik yaratmak amacı taşıdığını da kaydeden Kalkan, herkesin gerekli tedbirleri almasını ancak panik durumuna da kimsenin düşmemesini istedi. Kalkan, " Tedbir geliştirmek gerekiyor. Her alandaki yurtsever kurum ve kuruluşlar tedbirlerini almalılar. Paniğe gerek yok. Panik yaratmak isteyen bir boyutu da var" diye kaydetti.

Ajanları yakaladık
PKK yönetimini imha amacıyla gerilla alanlarına gönderilmiş ajan-provokatör sızmaların da olduğu bilgisini veren Kalkan, konuyla ilgili detayları yakında basınla paylaşacaklarını söyledi.  Kalkan, “Bunları yakalamışız. Yakalanmış, soruşturulmuş vaziyette. Yakında bunları basına yansıtacağız. Kamuoyuna sunacağız. Hepsi boşa çıkartılmıştır, AKP hükümeti avucunu yalasın. Boşa bekliyor,  PKK yöneticilerini katlederim diye. Herhalde umut ediyordu: önce dağda benzer sonuçlar ortaya çıkacak. Avrupa ise işin içine karışıp gidecek. Dağdaki boşa çıkınca şimdi Avrupa’da suç üstü yakalanmış durumda” diye konuştu.

AKP görüşmeleri propaganda malzemesi olarak kullanıyor
Duran Kalkan, İmralı görüşmeleriyle ilgili de değerlendirmelerde bulundu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çözüm konusunda ciddi ve kararlı olduğunu ancak aynı yaklaşımın AKP Hükümeti açısından geçerli olmadığını kaydeden Kalkan şunları söyledi:

“AKP’nin İmralı görüşmelerine yaklaşımı propagandaya döndü. Oy kazanmak, taraftar kazanmak, PKK’ye karşı yürüttüğü katliamların operasyonların maskelenmesini sağlamak için bir örtü gibi kullanmaya çalışıyor. BDP-DTK heyetlerinin İmralı’ya gidişini de böyle bir çıkara bağlamış gibi görünüyor. AKP çıkarı gerektiriyorsa gidiyorlar gerektirmiyorsa gitmiyorlar. Propaganda edeceği zaman götürülüyor. Art niyetlidir; ciddiyet yok, basit bir propagandayla oy kazanma yaklaşımını aşan bir tutum yok. Pratikte yaptıkları ortada. Katliamlar yapıyor, gerillaya dönük en kapsamlı operasyonları kış boyunca sürdürüyor. İmralı’da görüşmelerin yapıldığı gün Lice’de Numan arkadaşımız katledildi. Şu an bütün Kürdistan’da askeri operasyonlar sürüyor. KCK adı altında siyasi soykırım operasyonları sürüyor. Baskı, işkence katliam uygulamasında geri kalır bir yan yok. Önder Apo’yla görüşülüyor ama İmralı sisteminde herhangi bir değişiklik yapılmış değil. Üstüne üstelik Tayyip Erdoğan çıkıyor, Kürt sorunu yoktur diyor. Ne varmış Kürt vatandaşların sorunu varmış. Bu basit bir demagoji, aynı zamanda da Kürt halkının varlığını inkar etmenin farklı bir söylemidir. Kürt halkının halk olarak varlığını inkar ediyor. Bu da Tayyip Erdoğan inkarcılığı. Bunun Kenan evren Tansu Çiller yönetimiyle hiçbir farkı yok. Sadece demagoji var.”

AKP Serêkaniyê'yi almak mı istiyor?
Batı Kürdistan'daki gelişmelere de dikkat çeken Duran Kalkan, bu konuda şu değerlendirmelerde bulundu: "Rojava’da önemli bir birliğin oluştuğu açık. Birilerinin engellemelerine dağıtma çabalarına rağmen Batı Kürdistan halkı bir birlik yaratmıştır. Kürt Yüksek Konseyi hakim çalışıyor. Bu bakımdan çeşitli farklı örgütlerin bir arada çalışması doğal. Bu savunma alanında da böyle. YPG konferans yaptı basına yansıdı. Yeniden yapılandırma kararı alındığı ifade ediliyordu. Bu yeniden yapılandırmada farklı örgüt ve taraftarların içinde yer aldığı bir savunma gücü ortaya çıkarılmış durumda. YPG bir partiyle sınırlanmış değil. Batı Kürdistan’ın savunma gücü. Ve halkın savunma gücü, Kürt savunma gücü ve Yüksek Konseye bağlı. Bunu biz destekliyoruz da PKK olarak. Bizce de olması gereken partiler üstü demokratik kurumlaşma ve buna bağlı savunmanın oluşmasıdır. Bu değerli bir çabadır. Bunu herkes desteklemeli. Bunun önünde gerçekten de TC’den gelişen AKP hükümetinin yürüttüğü bir engel var. Bir de fiili saldırı yürütüyor. Serekaniye’de olduğu gibi. Çete deniyor ama orda bir AKP saldırısı var. Sanki AKP Serekaniye’yi almak istiyor ya da tampon bölge yaratmak istiyor. Nasıl ki Kuzey’de halk üzerinde bir katliam yürütüyorsa aynı politikayı Batı Kürdistan halkı üzerinde de yürütmek istiyor. AKP kendisinden önceki hükümetlerden daha çok sinsi bir politika yürütüyor. Tüm Kürtler ve dostları uyanık olmalı."

26 Ocak 2013 Cumartesi

Grup Yorum elemanı Seçkin Aydoğan 'Açlık Grevi'nde

Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesinde bir seneyi aşkın süredir hukuksuz bir şekilde tutuklu bulunan Seçkin Aydoğan açlık grevinde.

Hapishanelerde tecrit işkencesi ve keyfi uygulamalar devam ediyor. Bunun son örneği Tekirdağ F Tipi Hapishanesinde yaşandı. Devrimci tutsak Emrah Uygur keyfi bir şekilde arkadaşlarının yanından alınıp zorla ve işkenceyle bağımsızların koğuşuna alındı. Bunun üzerine Emrah Uygur, Deniz Şah ve Deniz Kabak'ın başlattığı açlık grevine destek için 21 Ocak 2012 günü, Fikret Kara, Sadık Çelik, İlyas Arguvan, Seçkin Aydoğan, Özcan Bayram adlı tutsaklar da açlık grevine başlamışlardır.

F Tiplerinde bu keyfi uygulamalar ne ilk nede sondur. 19 Aralık katliamıyla başlayan bu işkence 13 yıldır kesintisiz bir şekilde sürüyor. Ama tutsak alıp tecrit etmeleri teslim almalarına yetmedi. Özgür tutsaklar şehitler pahasına direnmeye üretmeye devam ettiler. Ve devam ediyorlar. Biz Grup Yorum olarak tecriti ve direnişi anlatmaya direnmeye devam ediyoruz. Biz bu bedeli göze aldık. Seçkin bu bedeli göze aldı. Grup yorum elemanı Seçkin Aydoğan'ın ve diğer devrimci tutsakların talepleri derhal kabul edilmeli hapishanelerdeki keyfi uygulamalar ortadan kalkmalıdır. 7 yıl boyunca şehitlikler pahasına devam eden ölüm orucunu, Almanya’da tek tip elbiseye tek başına direnen ve zafer kazanan Şadi Özbolat’ı hatırlatırız. Boyun eğmezliğimizi tarihimizden çok iyi bilirler. Bu uygulamalar bizi yıldıramaz. Tüm devrimcileri tutsakta etseler biz o hapishaneleri başınıza yıkarız.

Keyfi uygulamalar son!
Baskılar bizi yıldıramaz!
Devrimci tutsaklar onurumuzdur!
Türküler susmaz, halaylar sürer!
Grup Yorum | Sanat Cephesi

Erdoğan'ı protesto eden 18 öğrenci gözaltına alındı

Marmara Üniversitesi'nin 130. kuruluş yıl dönümünde Erdoğan'ı protesto etmek isteyen 18 öğrenci gözaltına alındı.

Marmara Üniversitesi'nde bir törene katılan Erdoğan'ı protesto etmek isteyen 18 öğrenci gözaltına alındı. Marmara Üniversitesi'nin 130. kuruluş yıl dönümü törenine katılarak fahri doktora unvanı alacak olan Tayyip Erdoğan'ı protesto etmek isteyen ve üniversitenin Haydarpaşa Kampüsü'ne doğru yürüyüşe geçen gruba polis müdahale etti.

Öğrenci Kolektifleri üyesi grup, Haydarpaşa otobüs durağında toplanarak Tayyip Erdoğan'ın da bulunduğu Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü'ne doğru yürüyüşe geçti. Pankart açıp sloganlar atan grubun yolu, çevik kuvvet polisi tarafından kesildi. Yürümek isteyen grup ile polis arasında arbede yaşandı. Polis göstericileri gözaltına alarak çevik kuvvet otobüsüne bindirdi. 18 kişinin gözaltına alındığı belirtilirken polisin kampüs çevresindeki önlemi devam ediyor.

CHP'li Ayman: ‘Gençken sosyalisttim şimdi ulusalcıyım’

Meclis'te yaptığı "Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit değildir" diyen CHP'li Ayman, gençliğinde İlerici Gençlik Dernaği saflarında yer aldığını bugün ise ülkenin bağımsızlığını isteyen ulusalcıyım diyor.

MECLİS'teki "Türk ulusu ile Kürt milliyetçiliği" karşılaştırması nedeniyle şimşekleri üzerine çeken CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler, kendisini "Gençliğimde sosyalisttim, şimdi ulusalcıyım" sözleriyle tanımlıyor. Klasik müzik ve blues müzik hayranı Güler, 5 bin kitaplık bir kütüphanenin sahibi ve kadınların aksine alışverişi ve vitrin gezmeyi sevmiyor. Habertürk'te yer alan habere göre tartışmaların odağındaki Güler'in hayat hikayesi...

Gençliğinde hızlı solcuydu. İlerici Gençlik Derneği (İGD) saflarında yer aldı. İGD üyeliği suçlamasıyla 12 Eylül döneminde 15 gün gözaltında kaldı ancak işkence görmediğini belirtiyor. 1979 yılında kendisi gibi siyasal mücadelenin içinde olan kardeşi ölü bulundu. Kardeşinin faili meçhul bir siyasi cinayete kurban gittiğine inanıyor: "Dosyası da halen açık, kapanmadı." 

SİYASETE BCP'DE ADIM ATTI
Siyasete 2002 yılında üniversitede hocası olan Mümtaz Soysal'ın Bağımsız Cumhuriyet Partisi'nde adım attı. 2008 yılında anabilim dalı başkanlığı teklifi gelince BCP'deki görevini bırakmak zorunda kaldı. 2003'te yolu CHP ile kesişti. Kılıçdaroğlu, genel başkan olunca da Güler'e CHP'nin kapıları açıldı. PM üyeliğinin ardından MYK üyeliği geldi. Hatta Parti Sözcülüğüne kadar yükseldi. Ancak üslup farkı yüzünden bu görevinden uzun süre kalamadı. Önce parti sözcülüğü, ardından MYK üyeliği koltuğunu kaybetti.

"DARBECİ DEĞİL DEVRİMCİYİZ"
Türkiye onu Cumhuriyet mitingleri sırasında tanıdı. 14 Nisan 2007 tarihindeki Tandoğan mitinginde kürsüye ilk çıkan da, "Darbeci değiliz, devrimciyiz" diyen de O'ydu. Halen o sözlerinin arkasında duran Güler, "Hayatımın hiçbir diliminde darbecileri savunmadım. 12 Eylül ve onun devamı, bugün AKP'dir. 12 Eylül'de en çok zarar gören sol düşünce ve CHP olmuştur. Bizim darbelerle işimiz olmaz" dedi.

Gençliğinde sosyalist sol gelenekten gelen Güler, bugün ise kendisini şöyle tarif ediyor: "Bugün kendimi ulusalcı olarak ifade ediyorum. Ulusalcı nedir? Ülkenin bağımsız olmasını istemektir. Meclis'teki sözlerimi, Türk, Kürt eşit değildir, diye anlamak kötü niyetten ibarettir. O sözleri böyle anlamak etnik temelde siyaset yapmaktır."

‘Kimsenin ırkı üstün değildir’
CHP Parti Programı’nda “etnik” farklılıklar konusunda özetle şu bilgiler yer alıyor: 

* CHP etnik kimliğini bireysel olarak vurgulamak isteyenleri saygıyla karşılar ve etnik kimliği insanların şerefi sayar. 

* Yurttaşlarımızın farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikler taşımaları, ulus olarak zenginliğimizdir, güç kaynağımızdır. 

* Kimsenin ırkı ve kökeni diğerinden üstün değildir. 

* Demokraside devletin etnik kimlikleri yok sayma hakkı yoktur.

Türkiye'deki patriotlar aktif hale getirildi

Adana'da patriot füzeleriyle ilgili basın toplantısı düzenleyen Hava Kuvvetleri Komutanlığı patriot füzelerinin operasyonel hale geldiğini açıkladı. NATO ve TSK yetkilileri Patriotların savunma amaçlı olduğu iddiasını yinelerken, Gaziantep ve Kahramanmaraş'taki füzelerin Şubat ayında aktifleştirileceği öğrenildi.
Hava Kuvvetleri İletişim Şube Müdürü Binbaşı Cengiz Alabacak, Adana'ya konuşlandırılan patriot hava savunma sisteminin "harekat yeteneğini kazanarak, operasyonel hale geldiğini" açıkladı.
"Komuta kontrol yapısında biz de olacağız"
Alabacak, Seyhan İlçe Jandarma Komutanlığı olarak kullanılan Recai Engin Kışlası'nda patriot füzeleriyle ilgili olarak düzenlenen basın bilgilendirme toplantısında, Patriotların savunma amaçlı olarak kullanılacağını savunarak, füzelerin ilk olarak Adana'da aktif hale geldiğini söyleyerek, şunları kaydetti:
"Sistemler bugün 14.00 itibarıyla ilk harekat yeteneğini kazanmıştır. Sistemler şu andan itibaren tehdidi tespit ve önleme yeteneğine sahiptir. Aktif olarak herhangi bir tehdit belirlenmesi durumunda tespit ve önleme yapabilecek kabiliyettedir. Sahip olduğumuz milli hava savunma sistemlerinin takviye edilmesi amacıyla ve sadece savunma amaçlı olarak NATO'dan talep edilen patriot hava savunma sistemlerinden ilki bugün Adana'dan operasyonel, yani ilk harekat yeteneğini kazanmış bulunmaktadır. Patriotlar Adana'da iki noktada konuşlandırılmıştır. Savunma amaçlı olarak ülkemize konuşlandırılacak patriot sistemleri Türkiye'nin de içinde bulunduğu NATO entegre hava savunma sisteminin bir alt ünitesi olarak görev yapacaktır. Bahse konu sistemin komuta kontrol yapısında, her aşamada Türk yetkililer de görev yapmaktadır."
"Şu an itibarıyla arkamda duran patriot bataryası aktiftir"
NATO Askeri Sözcüsü Yarbay Dariusz Kacperczyk de Hollanda'ya ait patriotların Adana Havalimanın yanındaki bu kışlada, diğerinin ise İncirlik Hava Üssü'nde kurulduğunu anlattı. Kacperczyk, Hollanda'nın 2 bataryasının bulunduğunu, Recai Engin Kışlası'nda 5, İncirlik Hava Üssü'nde ise 7 fırlatıcının konuşlandırıldığını söyleyerek, şöyle konuştu:
"Patriot füzeleri Türkiye Cumhuriyeti'nin geçen yılın sonuna doğru yaptığı istek üzerine Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş'ta konuşlandırılmıştır. Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş'ta toplam 3,5 milyon nüfusu korumak amacıyla bu sistemler konuşlandırılmıştır. Asıl amaç burada savunmadır. Saldırı amacı ve uçuşa yasak bölge oluşturulmayacaktır. Patriotların buraya gelmesinin sebebi, mevcut Türkiye'nin sahip olduğu hava savunma sistemine yardımcı olmaktır. Şu an itibarıyla arkamda duran patriot bataryası aktiftir. Suriye'den gelebilecek herhangi bir hava saldırısına karşı savunma yapabilir."
Gaziantep ve Kahramanmaraş'taki patriotların ise Şubat ayında aktif hale geleceği öğrenildi.

TKP’nin önderlerinden Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de Kemalistlerce katledilmesini lanetliyoruz!

28-29 Ocak 1921’de Karadeniz’de Kemalistlerce  hunharca öldürülen Mustafa Suphi, Türkiye Komünist Partisi’nin kurucusu ve ilk merkez komitesi sekreteridir.

1883’te o zamanın Trabzon vilayetine bağlı olan Giresun kazasında doğan Mustafa Suphi eğitimini Kudüs, Şam ve Erzurum’da yaptı. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun olduktan sonra Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirdi. Fransa’da İttihatçılarla ilişki içindeydi. O dönemki hükümetin gazetesi olan Tan Gazetesi’nin muhabirliğini yaptı. Paris’ten İstanbul’a dönüşü 1908 yılına, İkinci Meşrutiyet’in ilanına rastlar. Dönemin gazetelerine yazılar yazar; çeşitli okullarında hukuk ve iktisat dersleri verir.

İttihat ve Terakki’nin 1911 yılındaki kongresine Anadolu delegesi olarak katılır. Kongreden sonra İttihatçılıktan kopar ve 1912 Ağustosu’nda partiden tamamen ayrılır.1913 yılının sonlarında diğer muhalifler gibi Sinop’a sürülür.

1914 yılının başlarında bir grup arkadaşı ile birlikte bir tekne ile sürgünden Rusya’ya kaçar. Önce siyasi mülteci olan Mustafa Suphi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Osmanlı tebaasından olduğu için yine sürgüne gönderilir. Sürgün yıllarında Türkiyeli devrimciler ve Bolşeviklerle tanışır; Doğu Cephesi’nde esir düşerek Rusya içlerine sürgüne gönderilen Anadolulu askerler arasında çalışma yürüttür.

Ekim Devrimi’nden sonra Moskova’ya gider. Bu dönemde daha çok Kırım ve Odesa’da, Rus kökenli ya da savaş esiri Türkler arasında çalışma yürütür. Kızıl Ordu içinde örgütlenen Türkiyeli savaş esirlerinden oluşan bir birlik ile Rusya’daki iç savaşa katılır.

Mayıs 1920’de Bakü’ye gelir ve 10 Eylül 1920’de üç komünist grubun bir araya gelmesiyle Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşuna önderlik eder ve Merkez Komitesi sekreterliğine seçilir. Mustafa Suphi aynı dönemde hem Komintern’in ikinci kongresinde iki Türkiyeli delegeden biri olmuş, hem de Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nın başkanlık divanında yer almıştır. Sovyet hükümeti tarafından da güvenilen ve Türkiye’deki komünist hareketin gelecekteki önderi olarak görülen Suphi, partinin aldığı kararla Türkiye'ye geçme ve mücadeleyi Türkiye’de de sürdürme ve Türkiye’deki  savaşa destek verme kararını alır.

1921 Ocak’ında Mustafa Kemal’in çağrılısı olarak, her hangi bir önlem almadan, adeta burjuvaziye olduğundan fazla bir güven içinde Ankara’ya doğru yola çıkan Suphi ve arkadaşları, bu öngörüden uzak yaklaşımları sonucu Kars ve Erzurum’da linç girişimlerine uğrarlar. 1921 yılının 28 Ocağı’nı 29’a bağlayan gecesi 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kemalistlerin kelle kulak avcılarından olan Kayıkçılar Kahyası Yahya’nın adamları tarafından yani Kemalistlerin talimatıyla öldürülürler. Mustafa Suphi ve yoldaşlarını öldüren Yahya Kahya, Mustafa Kemal’in koruması Topal Osman tarafından daha sonra ortadan kaldırılır.

Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının öldürülmesinden sonra TKP, mücadeleye devam eder ama komünist çizgiden uzaklaşarak. 12 Eylül 1922’de, Kemalist Hükümet o güne kadar yasal çalışma yürüten TKP’yi kapatır. Yasal çalışma olanağı ortadan kaldırılan TKP illegal olarak varlığını sürdürdü, ama M. Suphi’nin  komünist çizgisinden uzaklaşan TKP, Ş-Hüsnü önderliğinde Kemalizm’in sol versiyonu konumuna getirilerek  oportünist bir hata savrulur. Daha sonrasında TKP modern revizyonizmin Türkiye şubesi olarak revizyonist parlamentarist bir çizgide faaliyet yürüttü. 12 Eylül darbesinin ardından ağır yenilgi aldı ve  Sovyetler birliğindeki gelişmelere bağlı olarak her şeyiyle açık alana çıkma kararı alarak Türkiye dönerek TKP'yi tümüyle tasfiye ettiler. Mevcut halde kendilerine TKP diyen akımların M. Suphi yoldaşların komünist TKP'siyle hiç b bir ortak bağlarının olduğunu belirtmeliyiz. TKP'nin komünist mirasını Kaypakkaya’nın önderliğinde kurulan TKP/ML Hareketi ve onun devamcısı KP-İÖ sürdürmektedir. TKP, Türkiye’de Komünizm ayaklar üzerine diken ve yığınlara komünist bilinci taşıyan ilk komünist partisidir. Komünistler olarak, Suphi’nin önderliğindeki TKP'nin devrimci mirasına sahip çıkıyor ve Onların uğruna ölümü kucakları devrim ve sosyalizm davasını zafere taşımak için, komünist partisini yeniden kurmak için inatla ve ısrarla çalışacağımız söz veriyoruz.

Suphilerin TKP'sinin izindeyiz!
15'ler mücadelemiz de yaşıyorlar!

Yurtiçi Kargo işçileri eylemde

Yurtiçi Kargo’nun İstanbul Kadıköy’de işten çıkardığı işçiler işyeri önünde direnişte.

Nakliyat-İş, Yurtiçi Kargo’nun İstanbul Kadıköy, Esenyurt, Ankara ve Konya’da Nakliyat-İş üyelerini işten çıkarmasının ardından birçok kentte eylem yaptı. İstanbul-Kadıköy Şube’de 18 Ocak’ta “iş daralması” bahanesiyle işten atılan işçilerse direnişe başladı.

Nakliyat-İş, bugün, işten atmaların son bulması ve sendikal hakların önündeki engellerin kaldırılması için birçok yerde eylemler düzenledi. İlk olarak İstanbul’daki Yurtiçi Kargo Genel Müdürlüğü’nün önünde bir araya gelen Nakliyat-İş üyeleri pankartlarını açarak sloganlarla yürüyüşe geçti. Arıkan Holding önüne yürüyen eylemciler burada bir basın açıklaması yaptı. DİSK Genel Başkan Yardımcısı ve Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu’nun yaptığı açıklamanın ardından işçiler otobüslere binerek Esenyurt’taki Haramidere Aktarma Merkezi’ne gitti.

HARAMİDERE VE KADIKÖY’DE DİRENİŞ BAŞLADI
Haramidere’deki Yurtiçi Kargo Aktarma Merkezi’nde 2’si Nakliyat-İş üyesi 7 işçi işten çıkarılmıştı. Ali Rıza Küçükosmanoğlu burada yaptığı açıklamada, ağır çalışma koşullarının yaşandığı Yurt İçi Kargo’da sendikalı olan işçilerin işten atıldığını ifade etti. İşten atılanlar geri alınana ve sendikal hakların önündeki engeller kaldırılana kadar mücadeleyi yükselteceklerini ifade eden Küçükosmanoğlu’nun ardından işten çıkarılan işçilerden Savaş Karabulut söz aldı. Karabulut sözlerine Ankara’da polis saldırısına uğrayarak gözaltına alınan Dev Sağlık-İş üyelerini selamlayarak başladı. Yaşadıkları ağır çalışma koşullarından da bahseden Karabulut “işten atılsak da sendikalaşma mücadelemiz devam edecek” dedi. Açıklamanın ardından Esenyurt’ta işten çıkarılan işçiler işyeri önünde direnişe geçti. Esenyurt’taki eyleme Halkevleri üyeleri ile BDSP üyeleri destek verdi.

Haramidere’deki eylemin ardından otobüslerle Kadıköy’e gidildi ve Kadıköy’de işyeri önünde direnişe geçen işçilerle birlikte basın açıklaması yapıldı.

‘AĞIR ÇALIŞMA KOŞULLARINA KARŞI SENDİKALI OLDUK’
Yurtiçi Kargo’da işten çıkarılan işçilerden Savaş Karabulut Sendika.Org’a konuştu. Dört yıldır Yurtiçi kargo Haramidere aktarma merkezinin taşeron firmasında çalışan Savaş, iş saatlerinin yüksek, maaşlarının düşük, çalışma koşularının ağırlaştırıldığı bir ortamda insanca yaşam için Nakliyat İş Sendikası’na üye olduğunu söyledi. Sendikalı olmak isteyen işçilerin yürüttüğü çalışmalar ve sendikacıların bildiri dağıtmak için işyerine gelmesi üzerine taşeron firma şeflerle bu konu üzerine bir toplantı gerçekleştirdi. Karabulut ve bazı işçiler, bu toplantı sonrası şeflere cep telefonu hediye edildiğini ve uyarıldığını belirtti. Aynı zamanda her yıl imzalatılan “8 saatten fazla çalışabilirim” beyanını işçilere bu sene de imzalatmaya çalışan işveren, bazı işçilerin bu beyanı imzalamaması üzerine işçileri tehdit ederek, işten çıkarmaya başladı. Sendikal mücadeleden tedirgin olan işveren, dün de sendika mücadelesi içinde yer alan bir işçiyi İş Kanununun 18. Maddesi’ni bahane ederek “performans düşüklüğü” gerekçesiyle işten çıkardı.

İşten çıkarılan Savaş Karabulut mücadeleye devam edeceğini belirtirken şunları söyledi:

Şimdi mücadelenin büyümesini önlemek, direncimizi kırmak için beni işten çıkardılar. Ayrıca kıdem tazminat hakkımın dışında daha fazla para teklifinde bulunup sessiz sedasız gitmemi, huzurlu bir şekilde vedalaşmamızı istediler. İnsanca yaşam için sendikal mücadelemin arkasındayım ve onlara da bu işin yakasını bırakmayacağımı, sendikal mücadelenin bir hak olduğunu ve bunun mücadelesini sürdüreceğimi söyledim. (Sendika.Org)

Öğretmenler soruyor: “Eğitim Diyanete mi bağlandı?”

Eğitimin dinselleştirmesinde yeni bir adım olan, okullarda imza karşılığı dini içerikli kitap dağıtma uygulamasına Eğitim-Sen tepki gösterdi ve kimsenin dinsel inançlarını açıklamaya zorlanamayacağı yönündeki anayasa maddesini hatırlattı.

Üsküdar Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Diyanet İşleri Başkanlığınca yayımlanan “Hz. Peygamber'in Hayatı” adlı kitabın ilçedeki bütün okullarda imza karşılığı zorla dağıtmaya çalışmasına, Eğitim-Sen İstanbul 2 No’lu Şube bir basın toplantısı yaparak tepki gösterdi. Bu uygulamanın “anayasal bir suç” olduğunun söylendiği açıklamada, öğrencilerin imza karşılığı almadıklarında fiili olarak dinsel inancını veya din karşısındaki görüşünü açıklamaya zorlanmış olduğuna dikkat çekti. Anayasadaki “kimse dinsel inançlarını ya da görüşlerini açıklamaya zorlanamaz” maddesine dikkat çeken Eğitim-Sen, ilçe milli eğitim müdürlüğünün anayasaya karşı suç işlediğini, öğretmenleri de bu suça ortak etmek istediğini belirtti.

Yıllık çalışma planlarında yer almayan bir işin, anayasal bir suç olan angarya olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Biz Eğitim Sen olarak Milli Eğitim Müdürlüğünün suçlarına ortak olmayacağız. Bu kitapların dağıtımında üyelerimiz görev almayacaktır” denildi ve bu suçu işleyenler hakkında suç duyurusunda bulunulacağı ilan edildi.

“Eğitim Diyanet İşlerine mi bağlandı”
Eğitim öğretim faaliyetlerinin, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olarak sürdürülen bir faaliyete dönüştüğüne dikkat çekilen açıklamada “Diyanet İşleri Başkanlığı da, fiilen Din ve Eğitim İşleri Bakanlığına dönüştürülmüştür” denildi. Açıklamada dinselleştirme yönünde yapılanlar şu şekilde sıralandı:

“Okullarda zorunlu din dersleri dışında zorunlu seçmeli Din dersleri uygulamalarına yer verilmiştir.

Kutlu doğum haftası “özel gün ve haftalar” etkinlikleri içine alınmıştır.

Değerler eğitimi adı altında dinsel eğitim faaliyetleri yaygınlaştırılmıştır. Devletin ya da Milli Eğitimin değerleri toplumun farklılıkları gözetilmeksizin tek tipçi anlayışın dayatması olarak karşımıza çıkmaktadır. Diyanetin düzenlediği umre ve hac organizasyonları öğrenci ve öğretmenlerin katılımını “teşvik etmek üzere” Milli Eğitim Müdürlükleri eliyle organize edilmektedir.

Diyanet işleri başkanlığının yayınları okullarda Milli Eğitim Müdürlükleri aracılığıyla ve zorlama biçimlerle dağıtılmaktadır. Üniversite giriş sınavlarına din dersi müfredatından soru sorulmaya başlanacaktır.”

Eğitim-Sen’in açıklamasında “Eğitim öğretim Diyanet İşleri Başkanlığı’na mı bağlanmıştır? Öğretmenler kurum değiştirerek Diyanetin kadrosuna mı alınmıştır?” sorularına da yer verildi.

Pınar Selek'in beraatini geri istiyoruz

Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlama nedeniyle Sosyolog Pınar Selek'in yeniden yargılandığı davada mahkeme'nin, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararına uyarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermesi büyük tepkilere neden oldu. Daha önce 3 kez beraat kararı veren yerel mahkeme, yeni kararı mahkeme heyetinin değişmesinin ardından, yeni üyelerin oylarıyla verdi. Selek hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

PINAR SELEK: ŞOKTAYIM
Olayı Radikal'e değerlendiren Pınar Selek, "Şu an şoktayım, kolay değil. 15 yıldır ilk defa ceza aldım, hep beraat etmiştim. Bir duyarlılık olduğunu biliyorum, benim bu şekilde kurban edilmeme izin vermeyeceklerini biliyorum" dedi. Selek bugün bir basın toplantısı yapacağını belirtti. Dünkü davayı Türkiye'den 'Pınar Selek'e Tanığız Platformu' üyeleri, farklı Avrupa ülkelerinden temsilciler, Çağlayan Adliyesi'nde takip etti. Çok sayıda aydın, oyuncu, gazeteci'de davayı adliyede takip etti.

BAŞKAN MUHALEFET ETTİ
Davanın görüşülmesi esnasında daha önce Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında iki kez beraat kararı veren mahkeme başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu'nun, karara muhalefet ettiği bildirildi. Başkan Yılmazabddurahmanoğlu, daha önce verilen beraat kararında direnilmesi yönünde oy kullandı.

"PATLAYICI MADDE YOK RAPORLARI VAR"
Selek hakkındaki yakalama kararına da muhalefet eden Başkan, 8 bomba imha uzmanının olay yerinde yaptıkları incelemeler sonucu düzenledikleri 10 Temmuz 1998 tarihli inceleme tutanağında; olay yerinin patlamadan sonraki ilk halinin bozulduğu, bomba unsuru veya patlayıcı maddeye rastlanmadığına dair tutanakları olduğunu belirtti.

"RAPORLAR ÇELİŞKİLERİ GİDERMEDİ"
Mahkemenin patlamanın sebepleri ile ilgili olarak birçok kez bilirkişi incelemesi yaptırdığını belirten başkan, bu incelemelerde söz konusu çelişkilerin bütün uğraşmalarına rağmen giderilemediğini vurguladı.

"BOMBA SONUCU OLDUĞU TESPİT EDİLEMEDİ, KESİN DELİL YOK"
Başkan şerhinde şu ifadeleri kullandı; "Buna göre hangi sanığın bu olaya katıldığından daha önemli ve öncelikle Mısır çarşısındaki bu patlamanın bombadan mı yoksa, başka bir sebepten mi kaynaklandığı yönünde tespitin ve öncelikle isnat edilen suçun oluşması için en önemli unsur durumunda olan patlamanın bir bomba sonucu meydana geldiğinin tespit edilememiş olması, bu husustaki şüphe, delil durumu nazara alınarak sanıklar Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk’e isnat edilen Mısır Çarşısı patlamasına ilişkin atılı suçu işlediklerine dair mahkumiyetlerine yeterli kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediğinden her iki sanığın bu suçtan beraatlerine ve bu nedenle sanık Pınar Selek hakkında çıkartılan yakalama emrine dair sayın çoğunluğun görüşüne muhalif olduğuma dair diğer hususlarda ise verilen kararın oy birliği ile verildiğine dair muhalefet şerhimdir."

DAVADA BUGÜNE KADAR NE OLDU?
İlk beraat kararı 8 Haziran 2006 tarihinde verildi. O zaman da başkanlığını yaptığı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu’nun heyette Necat Ede ve Selda Kutluata yer aldı. Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamaya bombanın mı yoksa LPG’nin mi neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle Pınar Selek beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise, bomba olduğu görüşüyle kararı bozmuştu. Yine Yılmazabdurrahmanoğlu’nun başkanlığını yaptığı heyette bu sefer bir değişiklik oldu. Ataması yapılan Necat Ede’nin yerine Mehmet Karababa atandı. Bu heyet ile yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23 Mayıs 2008 tarihinde Selek’in yine beraatına karar vermişti. Yargıtay ise Selek için "Müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın" demişti. Pınar Selek’in avukatlarının talebi üzerine Yargıtay Başsavcılığı bu karara itiraz etmişti. Bu itiraz üzerine dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından incelenmiş ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararı onaylanmıştı. Bunun üzerine dosyaya yeniden bakan mahkeme, 9 Şubat 2011’de, Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında daha önce 2 kez verilen beraat yönündeki kararında direnilmesine hükmetmişti. Bu heyette mahkeme başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu, ile üye hakimler Mehmet Karababa ve Mehmet Erdoğan yer aldı.

HEYET DEĞİŞİKLİĞİNDE ‘DİRENME KARARINDAN’ VAZGEÇİLDİ
22 Kasım’da görülen duruşmada sağlık sorunları nedeniyle başkan Yılmazabdurahmanoğlu katılmadı. Mahkemeye yeni atanan Hakim Mehmet Hamzaçebi’nin başkanlık ettiği heyette Mehmet Erdoğan ve Vedat Dalda yer aldı. Bu heyet 22 Kasım 2012’de görülen duruşmada beraat kararından direnilmesine lişkin kararı usule aykırı bulunarak oy birliği ime kaldırdı ve Selek’in yeniden yargılanmasına hükmetti. Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde duruşmayı sabah saatlerinden itibaren takip eden sivil toplum örgütleri üyeleri de kararı protesto ederek "Hatadan dönülsün, yasaya uyulsun" sloganları attı.

"SONUNA KADAR MÜCADELE EDECEĞİZ"
Kararın ardından adliye önünde açıklama yapan Pınar Selek’in avukat babası Alp Selek, bir hukuk skandalıyla karşı karşıya olunduğunu belirterek, "Türkiye’de bugüne kadar bu tip bir karara rastlanmadı. Duruşmada bir arkadaşın dediği gibi, ‘Ben sıkı yönetim mahkemelerine girdim, DGM mahkemelerine girdim fakat hayatımda bu kadar hukuksuzluk yapan bir mahkeme daha görmedim. Böyle bir mahkemede Pınar’ın davası devam etti. Usulsüzlükler oldu. Bu usulsüzlüklere her karşı çıkışımızda sustular ve bildiklerini okumaya devam ettiler. Mesela Pınar’a beraat veren hakimler oldu, karara savcı temyiz etti. Aradan kısa bir süre sonra davanın asıl mahkeme başkanı hasta oldu. Diğer üye hakimin bulunmamasını fırsat bilen diğer 2 hakim, ‘Biz kararı geri alıyoruz’ dediler. Bugün de Pınar’ın mahkumiyetine karar verdiler" diye konuştu. Mahkemenin savunma hakkı bırakmadığını söyleyen Selek, "Biz mahkum ederiz, biz istediğimizi yaparız dediler. Burada bulunan herkes, bu haksız hukuk dışı işlem yapan insanlara karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz" dedi.

"AVRUPA, PINAR’I BU ADAMLARA TESLİM ETMEZ"
Duruşmada Pınar Selek hakkında yakalama kararı çıkmasını da değerlendiren Selek, "Bunun temyizi var. Zannediyorum Pınar’ın Avrupa’da bir dokunulmazlığı var. Pınar’a verilen cezanın hukuk dışı olduğunu bizim kadar biliyorlar. Avrupa, Pınar’ı hiçbir şekilde bu adamlara teslim etmez" diye konuştu.

"AİHM'E KADAR GİDECEĞİZ'
Karar sonrası bir değerlendirme yapan Pınar Selek avukatı Müşür Kaya Canpolat ise, "Kararı temyiz edeceğiz. Kararın bozulması istenecek. Yargıtay'dan ayrıca tutuklama kararının kaldırılmasını talep edeceğiz." dedi. "Yargıtay aşamalarından sonra gerçek ortaya çıkacaktır. Bu karar, tehdit yoluyla alınmıştır." diye devam eden Canpolat, Yargıtay'ın kararı onaması durumunda İnterpol'den yakalama kararı çıkarılabileceği ve Selek yakalanırsa Türkiye'nin iadesi talep edebileceğini ifade etti. Canpolat, şöyle devam etti: "Yargıtay'dan da sonuç alamazsak son olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 'ne gideceğiz. AİHM, daha önce bu davayla ilgili adil yargılama yapılmadığını söylemişti. Bana göre AİHM, bu kararı bozacaktır. Yanlış hesap Bağdat'dan döner, bu kararda yanlıştan dönülecektir."

PINAR SELEK'E STRASBOURG ÜNİVERSİTESİ'NDE BÜYÜK DESTEK
Diğer yandan, Pınar Selek davasının müebbet hapis cezasıyla sonuçlanması Selek'in doktorasını yaptığı Strasbourg Üniversitesi'nde de büyük tepkiye neden oldu. Selek'e destek için doktorasını yaptığı Strasbourg Üniversitesi'nde 1 saat süren derslere girmeme eylemi yapıldı. Yerel saatle 11.30’da Hukuk Fakültesi önünde toplanan yaklaşık 200 öğrenci ellerinde "Pınar Selek’e özgürlük" yazılı dövizleri ve el ilanlarıyla destek gösterisi düzenledi. Strasbourg Üniversitesi’nde okuyan 44 bin 172 öğrenci ve yüzden fazla öğretim üyesi bir saat derslere girmedi. Üniversite tarihinde bu amaçla ilk kez yapılan eylemde ’Pınar Selek’in arkasındayız desteğimiz devam edecek’ denildi. Öğretim üyeleri arasında Türkoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Samim Akgönül, belediye temsilcileri, sendikalar, hukukçular, sivil toplum örgütleri, öğrenciler ve çok sayıda Fransız bulundu.

'PINAR ÇALIŞMALARINDAN DOLAYI SUÇLANDI'
Fakülte önünde Selek’e destek veren öğrenci ve kuruluşlar ’Türkiye’de yaşanan olumsuz hukuk süreci ve Pınar Selek’in sosyal çalışmalarından dolayı tutuklanıp PKK militanı olarak gösterildiği; Kürtler, sokak çocukları, eşcinsel ve feministlere yönelik çalışmalarından dolayı suçlandığı belirtildi.

AMFİYİ DOLDURAN ÖĞRENCİLER VE ÖĞRETİM ÜYELERİ: PINAR SELEK'İN YANINDAYIZ
Üniversitenin Patio 1 Amfisi’nde yapılan Pınar Selek dayanışmasına katılan yaklaşık 500 kişi amfiyi doldurdu. Çok sayıda Fransız basın mensubu bu protestoyu takip etti. Amfide sivil toplum örgütleri, öğrenci dernekleri, üniversite öğretim üyeleri ve 9 sendika temsilcileriyle beraber Strasbourg Belediyesi adına belediye encümenleri Mine Günbay, Derya Topal, ASTU dernek başkanı Muarrem Koç konuşmalarında hukuk sürecinin sonuna kadar Selek’in yanında oldukları mesajını verdi. Üniversitenin deklarasyon bildirisinde dokuz sendikanın desteğinin devam edeceği duyuruldu. Üniversitenin öğretim üyeleri de Pınar Selek’in yanında olduklarını yineledi. Strasbourg’tan İstanbul’daki duruşmayı izlemeye giden 30’a yakın üniversite temsilcisi ve siyasiler Cuma günü Strasbourg’ta basın toplantısı yapacak. Pınar Selek gösterilen dayanışmadan memnun olduğunu belirtti.

Ada Tersanesi'nde direniş kazandı

Limter-İş Sendikası'nın öncülüğünde Ada Tersanesi'nde 13 gündür sürdürülen direniş kazanımla sonuçlandı. Sendika avukatı ve üst işveren şirket arasında yapılan protokol ile ödemesi gereken tutar Tuzla İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne teslim edildi. Karını artırmak için işçi ücretlerini yüksek gösteren taşeron firma, ücretleri işçilere ödenen asgari ücret düzeyine indirdikten sonra, ödemeler pazartesi ya da salı günü yapılacak.

İŞÇİLERE ÖDENMESİ GEREKEN TUTAR EMNİYETE TESLİM EDİLDİ
İşçiler anlaşmanın ardından alkış ve sloganlarla dünden bu yana işgal eylemini sürdürdüğü vincin tepesinden indi. 5 işçi, "Tersane sizinle gurur duyuyor", "Direne direne kazandık" sloganlarıyla ifade vermek üzere karakola gitti. Tersane önünde açıklama yapan LİMTER-İş Sendikası Genel Başkanı Kamber Saygılı, "Direnişimizi kazanımla sonuçlandırdık. Buradan çıkan sonuç: İşçilerin başaramayacağı hiçbir şey yoktur. İşçiler yarın başka bir tersanede işe başlayacak. Ancak buradan ders çıkartmazlarsa, aynı sömürüye maruz kalırlar. Dolayısıyla sendikalı olmazlarsa, örgütlenmezlerse, buradaki zafer yarım kalır" dedi.

'İNANMAK, DİRENMEK VE BİRLİK OLMAK'
Direnişin "İnanmak ve direnmek ile birlik olmanın" önemini gösterdiğini söyleyen Saygılı, "Birlikte hareket etmeseydik kazanmazdık. Bu kazanımda iki gündür üretim yapmayarak direnişe destek olan diğer tersane işçilerinin de payı var. Kazanımın kalıcılaşması için, direnen arkadaşların sendikamıza üye olması, örgütlü bir şekilde hareket etmesi gerekiyor" diye konuştu. Sosyalist bir bakış açısıyla sendikacılık yaptıklarının altını çizen Saygılı, "İşçi sınıfına, kadınlara, gençlere inandığımız için buradayız. Bundan sonra da mücadelemizi sürdüreceğiz" dedi.

İşçiler açıklamanın ardından direniş çadırlarını sökerek, tersanenin önünden ayrıldı.

CHP’nin Kürt sınavı

Anadilde savunma hakkına dair yasal düzenleme Meclis’te görüşülürken CHP’nin önemli isimlerinden Birgül Ayman Güler’in bir Kürt milletvekilinin istifasına yol açan ırkçı çıkışı, “yeni CHP” iddiası açısından önemli bir sınama noktasıdır.

‘SINIR’ HATIRLATMASI
Birgül Ayman Güler, bu çıkışıyla, parti içinde geleneksel çizgiyi savunanların, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Kürt sorunu konusunda, dışına çıkmaması gereken ‘resmi’ sınırları hatırlatmasına tercüman olmuş oldu.


Son olarak, CHP içindeki ulusalcı kanadın parti yönetimine karşı bir deklarasyon yayınlama hazırlığı içinde olduğu, Şahin Mengü’nün Önder Sav’la yapılan toplantı tutanaklarını yanlışlıkla genel merkeze göndermesi ile basına yansıdığı da hatırlandığında Güler’in bu tutumunda yalnız olmadığı görülecektir. Kılıçdaroğlu’nun Güler’in çıkışını kastederek, “etnik bir kimliğin dışlanması kabul edilebilir değildir” demesi ve CHP Genel Başkanvekili Akif Hamzaçebi’nin de, Güler’in açıklamasının parti grubunu temsil etmediğini söylemesi elbette önemlidir.

ÜRKEK DESTEK!
Ancak “anadilde savunma”yı içeren düzenleme kabul edilirken ortaya çıkan tabloya dair oy analizi de bu açıdan önem taşıyor. Söz konusu düzenleme Meclis Genel Kurulu’nda 238 kabul oyu ile yasalaşmıştı. AKP’nin Meclis’teki sandalye sayısı 326, BDP’nin de cezaevinde olanlar dışta tutulduğunda 24. Olumlu oy hanesine bağımsız milletvekilleri Ahmet Türk, Aysel Tuğluk ve Levent Tüzel’i de eklediğimizde bu sayı daha da artıyor. CHP’nin 135, MHP’nin ise 62 milletvekili var. MHP’nin tavrı belli olduğuna göre burada kritik durumdaki parti CHP’dir.

“Anadilde savunma” ve hükümlülerin cezaevinde eşleriyle birlikte olmasına imkân tanıyan düzenlemenin 238 oyla kabulü karşısında ilk bakışta, CHP grubu açısından, Kılıçdaroğlu’nun Güler’e yanıt olarak dile getirdiği “etnik bir kimliğin dışlanması kabul edilebilir değildir” sözlerine uygun bir katılım ve destek gösterilmediği düşünülebilir. Söz konusu düzenlemenin görüşmelerine daha fazla sayıda CHP milletvekilinin katılarak destek vermesi durumunda açıktır ki, bu yasa çok daha fazla bir oyla yasalaşacaktı.

Ancak CHP’nin bu görüşmelere sınırlı sayıda milletvekili ile katılmasının yasanın geçmesi konusunda CHP yönetiminin bir onayını yansıttığı da açıktır. Belli ki, CHP yönetimi yasanın AKP ve BDP oyları ile zaten yasalaşacağını düşünerek genel kurula katılıp, parti içinde sıkıntıların olduğu bilinen bu konuda bu sıkıntıların daha geniş ölçekte açığa çıkmasını engellemeyi ön görmüştür. “Katılıp ‘hayır’ dememek de bir destektir” tavrı takınılmıştır. Yasanın görüşülmesi sırasında genel kurulda bulunan CHP milletvekillerinin tavırlarına bakıldığında bu tercih için akıllıca da denilebilir. CHP’li Tanju Özcan’ın BDP’lilere yönelik olarak “Terör örgütünün gölgesinde siyaset yapanlardan, üç tane dönekten solculuk dersi alacak insan değilim” biçimindeki sözleri, CHP’li Dilek Akagün Yılmaz’ın yine BDP’lilere “AK Parti’nin kucağına oturdunuz” şeklindeki sözleri ve CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan’ın BDP’li Sebahat Tuncel’e “önce öğretmenleri, doktorları öldürmeyin” diye bağırması dikkate alındığında bu haliyle “Daha fazla CHP milletvekili, yasaya daha fazla hayır diyen milletvekili demektir” diye de düşünmek mümkün.

ULUSALCILAR AKP’Yİ GÜÇLENDİRİYOR
CHP içinde ulusalcıların bu tavırlarıyla, liberal çevrelerin “Bu CHP’den hiçbir şey olmaz. AKP CHP’den ilerici ve solcu bir partidir bugün” biçimindeki söylemlerine güç kazandırmaya devam ettiklerini de vurgulamak gerekiyor.


Kılıçdaroğlu, eğer gerçekten CHP’yi, Kürt sorunuyla ilgili olarak Baykal-Sav döneminde bulunduğu kompartımanın ilerisine taşımak istiyorsa bunun için Diyarbakır Barosu eski başkanı Sezgin Tanrıkulu’nu genel başkan yardımcısı yapmasının yetmeyeceğini, bu değişimin bir “imaj” yenilemesinin çok ötesinde bir tutumu gerektirdiği de bu vesileyle bir kez daha açığa çıkmıştır.

Kılıçdaroğlu, eğer bu ülkede yaşayan Kürtlerin CHP ile ilgili görüşlerini değiştirmesini istiyor ise, bu durumda onlar için önem taşıyan “anadil hakkı”na dair düzenlemeler konusunda partisini daha açık tutum alan bir hale de getirmelidir. Kılıçdaroğlu Kürt sorunu konusunda partisini gerçekten o geleneksel kabuğunun dışına çıkarmak istiyor ise, bunun “ürkek” adımlar değil, daha açık tutumlarla mümkün olabileceğini de görmelidir.

Fatih Polat

Avrupa’nın GDO virajı

Avrupa Komisyonu, Avrupa’da halihazırda yetiştirilmesine izin verilen iki genetiği değiştirilmiş tarım ürününe eklenmesi düşünülen yeni yedi adet genetiği değiştirilmiş tarım ürününe yakın gelecekte onay vermeyi düşünmediğini açıkladı. Komisyon öncelikle tek tek AB ülkelerinin, GDO’lu ürünlerin yetiştirilmesi konusunda karar almasına izin veren düzenleme üzerinde anlaşma sağlanmasını istiyor. Bu kapsamda düzenlenen kamuoyu anketi ile de AB üyesi ülke vatandaşlarının GDO konusundaki görüşleri mercek altına alınıyor.

Tepki büyüyor
Mevcut AB kuralları çerçevesinde, yetiştirilmesine izin verilen bir ürün 27 AB üyesinin tamamında yetiştirilebiliyor. Ancak ülkeler, bilimsel gerekçeler doğrultusunda bu ürünlerin yetiştirilmesine yasak getirebiliyor. Şu anda Avrupa’da yetiştirilmesine izin verilen iki genetiği değiştirilmiş tarım ürünü (Amflora patatesi ve MON810 mısırı) bulunuyor. Ancak AB izni almış bu ürünler de tüketici ve çevre örgütlerinden muhalefetle karşılaşıyor. ABD’de 90, Brezilya’da ise 30 GDO’lu tarım ürününün yetiştirilmesine izin verilmiş durumda. Altısı mısır, biri de soya fasülyesi olmak üzere yedi GDO’lu ürün Avrupa Komisyonu’nun onayını bekliyor. Bu ürünler Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nden (EFSA) olumlu değerlendirme almış durumda.

Bizi YPG koruyor

Bir tarafta Türkiye ve Körfez ülkelerinin desteklediği ve Rojava devrimini boğmaya çalışan çeteler, diğer tarafta kanlı Esad rejimi ateşi arasında kalan Kürtler, ‘Binlerce şükürler olsun ki YPG var ve Kürtleri koruyor’ diyor.


Suriye’deki Arap şehirlerinde yaşayan Kürtler, iki ateş arasında kalarak göç etmek zorunda kaldı. Savaştan en çok Arap şehirlerinde yaşayan Kürtler zarar görüyor. Amed’e göç eden aileler, halkın desteğinden memnun. Amed’e göç eden onlarca Rojavalı aile var. Serêkanîyê’de ise çatışmalar devam ederken, Serê Kanî Belediyesi çalışanı Halil Ertuğrul adlı işçi omzundan yaralandı. Daha önce de Serêkaniyê’den gelen kurşunlarla M. Ali Tekin, Süleyman Denli, Ahmet Özer ve Casım Erdemir yaralanmıştı.

İki ateş arasından Amed’e göç
Suriye’de iç savaş başladığında özellikle Şam ve Halep kentlerinde yaşayan Kürtler, iki ateş arasında kaldı. Arap şehirlerinde yaşayan Kürtler ise en büyük zararı görenler arasında yer alıyor. Kürtler, rejim güçleri ile Batı, Türkiye ve Körfez monarşilerinin desteğindeki Hür Suriye Ordusu (HSO) arasında başlayan çatışmalarda yer almayı reddederek üçüncü bir yolu izleyince her iki tarafın hedefi haline geldi. Savaş kızışınca da onlara kalan tek yol, göç etmek oldu. Önce Riha’ya (Urfa) ardından da  Amed’e göç eden onlarca Rojavalı Kürt aile var. Amed’e göç eden ailelerden biri Lebiha Şêwket’in ailesi. Lebiha Hanım aslında şimdi ailenin önderi konumunda. Savaşta ailenin 3 erkeği öldürülmüş, 3’ü de kayıp. Aileye önderlik yapıp Amed’e kadar getirmeyi başarmış.

Tek kurtuluş birlik olmak
Halep’te yaşadıklarını belirten Lebiha Hanım, “Rejim askerleri ile HSO arasındaki savaşta ailemizden 3 kişi öldürüldü, 3 kişi de kayıp. Biz, kimseden taraf değildik, savaşın ortasında kaldık, kayıplarımız bundan. Çatışmalar yoğunlaşınca artık Halep’te duramazdık ve aileyi toplayıp Kürtlerin yanına gitmeye karar verdik. Halep’ten, Riha’ya geldik. Malımızı, mülkümüzü bırakıp geldik. Riha’dan Amed’e  geçtik. Komşularımız hemen gelip bize sahip çıktılar. Her günde yiyecek getiriyorlar, ne yeseler bizimle de paylaşıyorlar. Kurtuluşumuz birlik olmamızdadır. Kürtlerin kurtuluşunun tek yolu var: Birlik olmak! Şu anda sadece bekliyoruz, hergün televizyonda savaşı izliyoruz” diye konuştu. Savaş başladığında Rojava’da, Kürt şehirlerinde YPG güçlerinin hemen kontrolü ele geçirdiğini aktaran Lebiha Hanım, “Silahlanıp halkı, evleri, mahalleleri, şehirleri savunmaya  giriştiler. Şükürler olsun ki YPG var. Yoksa şimdi Rojava’daki Kürtlerin çoğu öldürülmüş, geri kalanlar da başka ülkelere göç etmek  zorunda kalmıştı” dedi.

Amed’e gelen başka bir aile ise Hesenê Mahmud’un ailesi. Halep’ten gelen Hesenê Mahmud, hem Esad’tan hem de HSO’dan zarar gördüklerini belirtiyor. Mahmud, “HSO’nun keskin nişancıları zorla evlerimize, çatılarımıza girip rejim askerlerine, uçaklarına ateş etmeye başladı. Onlar, evlerimizde ateş açınca karşı taraf da ateşin geldiği yeri, yani evlerimizi, mahallelerimizi bombalamaya başladı. Artık duracak halimiz yoktu. Ya durup ölecektik ya da göç edecektik. Amed’e geldik. Bizim durumumuzu öğrenen, hiç tanımadığımız bir Kürt kadını gelip bize bu evi gösterdi ve istediğimiz kadar kalabileceğimizi söyledi. Halkımız da bize gıda ve giyecek yardımında bulundu” ifadelerini kullandı. Kendilerine HSO güçleri diyen ve Türkiye’de yapılanıp Rojava’ya saldıranların hepsi yağmacı çetelerdir diyen Mahmud, “Ama Allah’ın izniyle YPG karşında hiçbir şansları yok. Büyük fedakarlık gösteriyor YPG.  Şu anda tek güç YPG ve tüm halk Başkan Apo’ya ve YPG’ye bağlı” dedi.

Tutsaklardan Rojava’ya destek
Giresun E Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalan siyasi tutsaklar, Rojava’daki Kürtlerin yaşadığı sorunlar ve ambargoya karşı dayanışma amacıyla kendi aralarında para topladı. Tutsaklar, başlatılan kampanyaya ilk olarak kendi aralarında topladıkları bin TL ile katkı sundu. Topladıkları parayı aileleri aracılığıyla gönderen tutsaklar, “Biz şimdilik aramızda topladığımız bin TL’yi gönderiyoruz. Başta ailelerimiz, sivil toplum örgütleri, Kürt siyasi partiler ve tüm Kürtlerin bu konuda duyarlı olmalarını bekliyoruz. Rojava’da özgürlük mücadelesi veren yoldaşlarımızın yalnız bırakılmamasını ve gereken dayanışmanın gösterilmesini bekliyoruz” denildi. (Rozan Serhat)

25 Ocak 2013 Cuma

Yeni bakanın derdi YÖK'müş

Abdullah Gül, Erdoğan ve Genel Kurmay Başkanı Org. Necdet Özel'in görüşmelerinin ardından kabinede dört bakanın değiştiği açıklandı. Değişen bakanlıklardan biri de Milli Eğitim Bakanlığı. Bakanlığa Ömer Dinçer yerine AKP Eskişehir Milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Nabi Avcı getirildi.

Nabi Avcı Yeni Akit gazetesine verdiği röportajda öncelikli hedefinin YÖK'te hedeflenen değişiklikleri tamamlamak olduğunu söyleyerek üniversitenin gerici ve piyasacı dönüşümündeki rolünü belirtmiş oldu. Avcı "Özel girişimcilere de üniversite kurabilme imkanı tanınması ve böylece muvazaalı vakıf uygulamalarına gerek kalmaması bu süreçte enine boyuna tartışılmalıdır." diyerek YÖK taslağında da yer alan özel üniversiteleri desteklediğini belirtti.

Avcı, 4+4+4 yasasına meclise geçme ve uygulama sürecinde karşı çıkan yüzbinleri hiçe sayarak "karnından konuşanlar" olarak nitelendirdi.

Avcı sözlerini, "8 yıllık kesintisiz eğitim uygulaması 28 Şubat atmosferinde bir dayatmayla Meclis'ten geçirildi. Asıl amaçları İmam Hatip Liselerinin orta kısımlarını kapatmaktı. Ama bunu böyle doğrudan ifade etmek yerine daha genel, daha dolaylı ifadelerle bu yola gidildi. Bunun sonucu olarak sadece İmam Hatiplerin ortaöğretim kısımlarının kapatılmasıyla kalmadı, bu düzenleme bütün meslek okullarını bertaraf etti. Ve Türkiye genelinde mesleki eğitime olan yönelime çok büyük darbe vuruldu." şeklinde sürdürdü. Avcı ayrıca okul öncesi eğitimi de zorunlu hale getirmenin gereksiz olduğunu söyledi.

Nabi Avcı kimdir?
Nabi Avcı ODTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Röportajından da anlaşılacağı üzere AKP'li olan Avcı'ya Başbakan, "Nabi Hocam" şeklinde hitap ediyor. 1995-1996 yıllarında Kanal 7'de 360 derece adlı bir program yaparken aynı tarihlerde Yeni Şafak gazetesinde yazarlık ve yöneticilik yaptı. Turgut Özal'ın da danışmanlığı yapmış olan Avcı, piyasacı ve muhafazakar kimliğiyle tanınıyor.

Kaynak: Kolektifler

Suriye'nin RedHack'ından bomba belge! AKP bunuda yapmış...

Türkiye’de medyanın büyük bölümünü sindiren AKP yönetimi gözünü yurtdışına çevirdi. Suriyeli hacker grubu Syrian Electronik Army, Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile Katar Veliaht Prensi Bin Hamad arasındaki görüşme tutanaklarını ele geçirdi. Tutanaklara göre Davutoğlu Hamad’a merkezi Katar’da bulunan El Cezire kanalının Türkiye’nin dış politikasını eleştiren yayımlarından rahatsız olduğunu söyledi.

Cumhuriyet’ten Fırat Kozok’un haberine göre; Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Katar Veliaht Prensi Tamim bin Hamad ile yaptığı gizli Suriye pazarlıklarına ilişkin belgeleri yayımlayan Syrian Electronic Army adlı grup, bu kez de bakanın prensten El Cezire kanalına ilişkin “özel ricasını” deşifre etti.

Suriyeli hacker grubu, 21 Ocak’ta internet ortamında yaptığı açıklamada, Suriye’de son yıllarda yaşanan olaylara ilişkin Katar Emirliği Dışişleri Bakanlığı belgelerini ele geçirdiklerini ve yayımlayacaklarını duyurdu. Bu çerçevede yayımlanan ilk belgeler arasında 25 Ekim 2011’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Katar Emirliği Veliaht Prensi Hamad arasında Katar’da Deniz Sarayı’nda gerçekleştirilen görüşmenin zabıtları deşifre edildi. Ortaya çıkan belgelere göre Hamad, Davutoğlu’na Suriye lideri Beşşar Esad’a güçlü bir mesaj verilmesi gerektiğinden söz ederek “Esad, muhalefetle görüşeceğini söyledi ancak bunun yeterli olmadığını anlaması lazım” dedi.

Grubun ele geçirdiği belgelerde göze çarpan bir diğer konuşma ise yine ikili arasında geçiyor. Davutoğlu, Hamad’a El Cezire kanalının Türkiye’nin dış politikasını eleştiren yayınlarından duyulan rahatsızlığı aktarıyor. Tutanaklara göre Davutoğlu, “Benim siz majesteleri ile konuşmak istediğim bir konu vardı; El Cezire bizim pozisyonumuza yönelik eleştiri yapıyor ve bu hiç iyi değil” dedi.

Bu şikâyete yanıt olarak da Veliaht Prens, “Bizim sizinle ilişkimiz El Cezire’den daha büyük ve bu konuda siz Hamed bin Casim ile konuşabilirsiniz. Biz de bu konuda kendisiyle konuşuruz” yanıtını verdi.Metinleri ele geçirerek Türkçeleştiren CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, “Bu belgedeki skandal ifadeler gösteriyor ki hükümetimiz yalnızca Türkiye basını üzerinde baskı kurmakla yetinmiyor, artık diğer ülkelerdeki basını da susturmak için girişimlerde bulunuyor” dedi.

'İdris Naim Şahin gitti' diye sevinenlere bir Muammer Güler hatırlatması

İçişleri Bakanlığına İdris Naim Şahin'in yerine Muammer Güler getirildi. Muammer Güler'in İstanbul Valiliği döneminden akıllarda kalanlar, Güler'in, görevde kaldığı süre boyunca gaf rekorları kırarak geniş bir kesimin tepkisini çeken İdris Naim Şahin'i aratmayacağının garantisi gibi.

Kabinede yapılan son değişikliğe göre İçişleri Bakanlığına İdris Naim Şahin’in yerine Muammer Güler getirildi. İdris Naim Şahin’in geriye bıraktığı nahoş hatıralar henüz çok taze olsa da, yerine gelen Muammer Güler’in "kariyeri" İdris Naim Şahin’i aratmayacağının garantisi gibi…

Hep iyi bir AKP’li oldu
Muammer Güler İstanbul Valisi olduğu dönemde Eylül 2009 tarihinde bir dergiye verdiği röportajda, AKP'nin 2002 genel seçimlerinde iktidara gelmesiyle birlikte AKP'den aldığı ilk terfiyi, "Samsun Valiliği görevini yürütürken, hükümet değişikliğinin ardından bir kararnamenin hazırlıkta olduğunu biliyordum. Hükümet kaynaklarından üç büyük şehirden birine atanabileceğim konusunda işaret almıştım doğrusu da bekliyordum... İstanbul Valiliği gibi bir beklentim yoktu ama İstanbul Valiliği görevine atanmış olduğumu büyük bir heyecanla öğrendim. Elbette benim için son derece büyük bir sevinç... İstanbul Valiliği bu meslekte gelinebilecek en önemli noktalardan bir tanesi, mesleğin doruğu" sözleriyle açıklıyordu.

Daha önce Kayseri, Gaziantep ve Samsun olmak üzere üç büyük şehrin valiliğini yaptığını ve bu dönemlerde hep koalisyon hükümetleri ile çalıştığını, İstanbul Valiliği görevine gelmesiyle birlikte ilk kez "tek parti iktidarı"nın rahatlığını yaşadığını söyleyen Güler, "meslek açısından birçok avantajı İstanbul'da yaşadım. Çünkü koalisyon hükümetlerinde hangi alanda olursa olsun mutlaka bir mutabakat gerekiyor. İstanbul’da elbette ki tek parti döneminin verdiği icraat kolaylığı işin çözümünde önemli kolaylıklar sağlıyor" diyordu.

2007, 2008 ve 2009'un "orantısız" 1 Mayısları
İstanbul gibi önemli bir şehrin valiliğini yapsa da kamuoyu Muammer Güler’i daha ziyade 1 Mayıslarla tanıdı. 1 Mayıs tarihine günler kala televizyonlarda sıkça görünmeye başlayan Güler, 1 Mayıs'a katılımın engellemesi yönünde yaptığı provokatif açıklamalarla dikkat çekiyordu. 2007 1 Mayıs'ından başlayarak İstanbul'u neredeyse esir bir şehre dönüştüren uygulamaların ilk elden sorumlusuydu.

1 Mayıs’ın Taksim Meydanı'nda kutlanması yönünde ilk ciddi girişimin gündeme taşındığı 2007 1 Mayıs'ı, İstanbul'da yaşamın felce uğratılmasıyla hafızalara kazındı. Beşiktaş-Şişli-Taksim güzergahı başta, tüm şehri etkisine alan bir polis terörüne şahit olundu. 1 Mayıs hazırlıklarını Taksim Meydanı ve yakın çevresi ile sınırlı tutmayan, İstanbul'un il sınırlarında da önlem alan Vali Güler, 1 Mayıs'ı Taksim Meydanı'nda kutlamak üzere diğer şehirlerden yola çıkan otobüslere henüz İstanbul sınırlarından içeriye giremeden saldırılmasına karar verenler arasındaydı. Çok sayıda kişi polis saldırıları nedeniyle yaralandı, bine yakın kişi gözaltına alındı. Polisin kullandığı biber gazı, bir vatandaşın ölümüne yol açtı.

Başvuruya suç duyurusu yaptı
AKP hükümetinin, 1 Mayıs kutlamalarının Taksim Meydanı'nda yapılması çağrılarına 2008’de de tehditle yanıt vermeyi sürdürmesi üzerine, Muammer Güler, 1 Mayıs öncesinde gerilimi tırmandırmış, 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı'nında kutlamak için başvuru yapan sendikalara suç duyurusunda bile bulunmuştu. "Orantılı güç kullanımı"nın ilk kez telaffuz edildiği 2008 1 Mayıs'ında, DİSK Genel Merkezi ve ÖDP İstanbul İl Binası'na polis saldırısı düzenlenmiş, Şişli Etfal Hastanesi Acil Servisi'ne gaz bombası atılması, turistlerin de polis şiddetinden payını alması, yazar Masis Kürkçügil'in bir polis tarafından tokatlanması, Vali Güler ve Emniyet Müdürü Cerrah'a yönelik tepkilerin zirve yapmasına yol açmıştı. Güler, 1 Mayıs ertesinde yaptığı açıklamalarında, hastaneye atılan gaz bombası görüntüleri televizyon ekranlarında dönüp durduğu halde, bombanın atılmadığını, "düştüğünü" iddia ediyordu. Masis Kürkçügil'e atılan tokatın faili olan polisin, kask taktığı için bulunamadığı ve sorgulanamadığı yine Güler tarafından büyük bir pişkinlikle açıklandı.

2009 yılı 1 Mayıs'ı ise, Vali Güler'in "makul sayı" diye bir şey icat etmesine vesile oldu. Güler, 1 Mayıs öncesi düzenlediği bir basın toplantısında "makul sayı"nın 1000-1500 olduğunu söyleyerek, Taksim'e çıkmaya kararlı sol parti, sendika ve örgütlere yönelik tehditlerini sürdürmeye devam etmişti. Orta yol arayışının bir ürünü olan "makul sayı" hesabı tutmayınca, AKP hükümetinin ve sadık valisinin kararı yine şiddet kullanmaktan yana oldu.

Gazeteciler hakkında dava açtı
Uzun yıllar İstanbul Valiliği görevini sürdüren Güler'in skandalları 1 Mayıs'larda yaşanan "terörle" kalmadı. Bostancı'da Devrimci Karargah Örgütü'ne yapılan operasyonda yoldan geçen ve operasyonu izleyen bir gencin yaşamını yitirmesi sonucunda, aynı operasyonda kurşun yarası alan NTV kameramanı İlhan Kandaz, Vali Güler'e dava açacağını söyleyerek Güler ve emniyet güçlerinin ihmaline dikkat çekmişti. Aynı günlerde bir mahallede binaların ekiplerce yıkılmasına direnenlere müdahale eden polisin kullandığı biber gazından, aralarında bebeklerin de bulunduğu çok sayıda insan etkilenmiş, bir okula da müdahele sırasında gaz bombası atılmıştı. Güler, olayla ilgili yaptığı açıklamada polisi savunarak, okulun bahçesine gaz bombasının polisler tarafından değil "göstericiler" tarafından atıldığını iddia etmişti.

Hrant Dink Vali olduğu dönemde tehdit edildi
Hrant Dink’in ölümüne neden olan suikasttan önce İstanbul Valiliğine çağırılarak tehdit edilmesi, Muammer Güler’in bu cinayetteki sorumluluğunun tartışılmasına neden oldu. Hrant Dink cinayeti davası çerçevesinde o dönem Kamu Güvenliği Müsteşarı olan Muammer Güler ile eski İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın da dahil olduğu 28 kişi hakkında soruşturma başlatıldığı iddia edilse de bu iddia bizzat dönemim İçişleri Bakanı Beşir Atalay tarafından yalanlandı.

CHP İzmir Milletvekili Musa Çam’ın, ''Yıllardır AKP'nin valisi olarak konuştu. Hrant Dink öldürüldü hala gerçek suçluları bulunamadı. Dink, İstanbul Valiliği’ne çağrılarak tehdit edildi. Bunu, burada açıklamasını isterdim. Dink'in öldürülmesinde önemli derecede müsebbibi vardır'' şeklindeki sözlerine cevap veren Güler, ''Ben devletin valiliğini yaptım'' dedi, “Dink'i öldürenin de, öldürtenlerin de Allah belasını versin. Ben, 32 saat sonra Dink'in katilini yakalayan bir valiyim'' diye konuştu.

Herkesin cenazesine gitti Türkan Saylan'a gitmedi
İstanbul'da en çok cenaze törenine katılan vali olarak da tanınan Muammer Güler, ÇYDD Başkanı Türkan Saylan'ın cenaze törenine katılmamış, törenin ardından "önlemlerimiz ile oradaydık" açıklaması yaparken, "illa fotoğraf karesinde yer almak gibi bir hevesi" olmadığını söylemişti. Oysa işadamlarından sanatçılara, siyasetçilerden din adamlarına kadar birçok kişinin cenazesine katılan Güler'in bu tür törenlere katılmak için özel bir ilgi gösterdiği ve Güler'in bu tür törenlerin "doğal katılımcısı" olduğu herkesçe biliniyordu.

Partizanlıkta sınır tanımadı
Muammer Güler, kendisini İstanbul Valiliği makamına oturtan AKP hükümetine minnetini sergilemekten hiç çekinmedi ve İstanbul Valiliği görevi süresince partizan bir portre çizdi. AKP propogandası yapılan bir kitapçığın, yetki alanındaki İstanbul İl Özel İdaresi tarafından basılmasına göz yumduğu ve bu kitapçığa önsöz yazdığı için Vali Güler hakkında Yargıtay tarafından soruşturma açıldı. (soL)

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers