31 Mayıs 2013 Cuma

Nurhak’ta yakılan devrim ateşi yanmaya devam ediyor


Deniz ve yoldaşlarının idamını engellemek amacıyla Malatya’nın - Kürecik kasabasından ABD’nin üssünü basmaya giderken bir ihbar sonucu pusuya düşürülerek 31 Mayıs 1971’de THKO’nun gerillaları Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga, faşist diktatörlükçe katledildiler. Onlar ilk olarak elde silah dilde devrimci şiarlarla düşmanın üzerine yürüdüler ve halka bağlılıklarını ölümü hiçe sayarak ortaya koydular. Nurhak dağları 31 Mayıs 1971’de 3 devrimci yiğit gerillanın acısıyla yasa büründü. Bölge halkı şehitleri kalbine gömerken, faşist diktatörlüğe karşıda kabaran bir kinle doldu ve Nurhaklar devrimcilerin yatağı olmaya devam etti. Sinan, Kadir ve Alpaslan katledilirken, sayısız devrimcinin doğması ve onların izinde gitmelerinin tohumları düşüyordu toprağa.

O günlerde 12 Mart faşist darbecilerince estirilen faşist terör ve baskı kampanyası mücadeleye olan bağlılığı ve alttan yükselen kıvılcımları boğmaya yetmedi, Sinan, Kadir ve Alpaslan’ın cenazeleri üzerinden yas değil mücadele yeminleri ediliyordu. Nitekim onların açtığı yolda devrimci hareket inatla ve ısrarla yürüyerek milyonlara ulaşmayı başardı. Nurhak çatışmasında yer alan THKO’nun yürekli ve gözü pek gerillaların cesaretleri ve devrim-halk için canlarını feda etmedeki gösterdikleri özverinin büyükleri ortadadır. Onların açtığı elde silah direnerek yaşamı güzelleştirme direnişleri devrimci ve komünist kuşaklara örnek oldu.

42. yıldönümlerinde Nurhak şehitleri Sinan, Kadir ve Alpaslan'ı anarken, onların eksiklik ve yetmezliklerinden öğrenerek, devrimci mücadeleyi sağlam bir zemin üzerinden ileriye taşıyarak Nurhak şehitlerinin kavgasını yaşatacağız.

Nurhak şehitleri ölümsüzdür!
Devrim ve komünizm şehitleri ölümsüzdür!
Yaşasın devrim ve sosyalizm mücadelemiz!

31 Mayıs 2013
HALKIN BİRLİĞİ

Ey İslamcılar!… Haram faiz ne olacak? – Mustafa Sönmez

Kaynak: Maliye Bakanlığı, Hazine, TCMB, TÜİK veri tabanları.
Türkiye’yi “iki ayyaş”ın sapkınlıklarından kurtarıp İslami düzenin kalıplarına sokmaya doludizgin cüret eden RTE ve çevresine soralım; “Madem öyle, Kur’an da haram sayılan faiz ne olacak?” Ne deniyordu Bakara suresinde;“Faiz haram kılındıktan sonra kim onu yine helâl sayarsa, ateş ehlinden olur. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Çünkü onlar, faizin haramlığını inkâr etmişlerdir.”

İslami toplum mühendisliğine soyunup içkiyle uğraşan AKP, iş bir başka harama, faize gelince, Bakara suresinde ifade edildiği gibi, fiilen haramlığı inkârdan geliyor. Haydi bakalım; çık işin içinden nasıl çıkacaksan.Dinen, içki haram ve yasaklanmalıdır. Anladık. Peki bir o kadar haram sayılan faiz ile ne yapacaksın? Onu nasıl yasaklayacaksın? Yasaklamak bir yana, yılda 80-90 milyar dolarlık bir faiz çarkını yöneten bir iktidar var 10 yıldır Türkiye’nin başında ve haramdan-helalden gideceksek, faizin haramlığını da görmezlikten geliyor bu iktidar. Hem halktan topladığı vergileri içerideki ve dışarıdaki rantiyelere, haramzadelere faiz olarak dağıtıyor, hem de faize dayalı, ‘kâfir’ kontrolündeki bankacılık sistemini gözü gibi koruyor, vergi rekortmeni ilan ediyor, Maliye Bakanı da onlara “kahramanlarımız” diye hitap ediyor…

Faiz çelişkisi
Bu yaman çelişki karşısında gerçekten de “müminler”  ne demekte, durumu nasıl içselleştirmekteler? İçki haramına ve dinen haram gördükleri ne varsa dört elleriyle sarılanlar, sıra faize gelince bununla nasıl baş etmekteler? “Hülle” için katılım bankası vs. getirdiler ta Özal zamanında, ama onlar sistemin yüzde 5’i bile değiller. Sistem, başta devlet eliyle, faiz üstünden dönüyor. Devletin ve bankacılık sistemi üstünden tüm ekonominin para-sermaye sahiplerine ödediği faiz, kabaca milli gelirin yüzde 13’ünü buluyor ki, bu inanılmaz bir oran (tefeci faizi de yok bunun içinde) ve buna el koyanlar, birikmiş para sahiplerinin yüzde yarımı bile değil.

On yıldır faiz düzenini yöneten AKP iktidarının 2006 sonrası faiz bilançosuna bakıldığında, bir kere kamunun yıllık ortalama 48 milyar TL faiz dağıttığı anlaşılıyor. Bunun yarısı tabi ki yabancıların kontrolündeki bankalara…

Para-sermaye sahipleri ya da mevduatı olanlara, bankalar, mesela 2012’de 58 milyar TL faiz ödemişler, ama hisselerinin önemli bir kısmı yabancılara ait olan bankalar, topladıkları mevduatı, kredi vererek, menkul kıymetlerden faiz geliri elde ederek,  kendileri de 52 milyar TL, net faiz geliri elde etmişler.

Dış rantiyelerin gerek devlet kağıtlarına yatırım yaparak gerek bankalara, reel sektöre borç para vererek,  mevduat yatırarak elde ettikleri faizler, toplam faizde büyük bir tutar ve yılda bunun sadece 6-7 milyar dolarınıtransfer ediyorlar. Yabancı bankalar da faizden oluşan kârlarını zaman zaman transfer ediyorlar. Böylece yaklaşık üçte biri devletin ödedikleri olmak üzere, yerli-yabancı haramilere ödenen faiz, (tefeci faizi hariç) milli gelirin yüzde 13’ünü bulmuş.

Hepsi ‘haram’
Kapitalizm bu, faizsiz olur mu?  Olmaz elbette… Faize tepki duyup haram demek yetmez, aynı ölçüde kâr, rant da “haram”dır, haksız kazançtır aslında. Çünkü hepsi, çalışan sınıfın ürettiği, karşılığı ödenmemiş, sermayece el konulan artık değerin aldığı farklı biçimler, isimlerdir. Ama, İslam, işine geleni seçmiş zamanında; sadece faizi haram, kârı, kirayı helal saymış. Belli ki kendisi de bir tüccar olan Muhammed’in canı tefecilerden pek yanmış…

Bugün de dünya kapitalizmini felaketin eşiğine getiren, görüntüde finans sermayesi, yani faiz düzeni gibi. Ama bu bir ilüzyon. Problem, sadece faizde, finansta değil; problem, faizi, kârı, rantı ile birikmiş sermayeyi artık çeviremeyen, ona dolanan, onun altında kalan kapitalizmde. Kapitalizme, onun cari olduğu topluma İslami esasları uygulamaya kalkarsanız sizi maymuna çevirir, gülünç olursunuz sadece… Toplumun dine değil,özgürlüğe ihtiyacı var. Dini, isteyen o özgürlük içinde yaşar, dine ya da sizin dininize inanmak istemeyenleri de özgür bırakın; din, mezhep empoze etmekten vazgeçin.

30 Mayıs 2013 Perşembe

Aleviler TRT sansürünü protesto etti

Gazeteci Nedim Şener’in “Aleviler ne istiyor?” yazı dizisi reklamına sansür uygulayarak tepki çeken TRT, Ankara’da protesto edildi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çağrısı ile bir araya gelen Alevi yurttaşlar, TRT Genel Müdürlüğü önünde sansüre tepki gösterdi.

Gazeteci Nedim Şener’in “Aleviler ne istiyor?” yazı dizisi reklamına sansür uygulayarak tepki çeken TRT, Ankara’da protesto edildi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çağrısı ile bir araya gelen Alevi yurttaşlar, TRT Genel Müdürlüğü önünde sansüre tepki gösterdi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül, Alevi Kültür Derneği Genel Sekreteri Ahmet Doksöz, Alevi Bektaşi Derneği Eski Genel Başkanı Ali Balkız ve Hacı Bektaş Veli Derneği Genel Sekreteri Sadık Özsoy’un da hazır bulunduğu eylemde grup adına konuşmayı Kemal Bülbül gerçekleştirdi. Sansürcü ve baskıcı zihniyetle barışmayacaklarını bildiren Bülbül, açıklamasında şunları söyledi;

“Türkiye toplumunun tamamını ayrımsız temsil etmesi gereken TRT, Türkiye’de objektif gazeteciliğin yüz akı olan Nedim Şener’in yazı dizisinin reklamını yayımlamamıştır. TRT’ye soruyoruz, hangi gerekçe ile bu reklamı sakıncalı buldunuz ve yayımlamadınız?“ diyerek tepkisini dile getirdi.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü'ne tepki
AKP hükümetinin nefret söylemlerinin de gün geçtikçe arttığını belirten Kemal Bülbül, 3. Boğaz Köprüsü’nün Yavuz Sultan Selim’in isminin verilmesinin Alevileri rahatsız ettiğini söyleyerek, “Yavuz Selim bir Osmanlı padişahı olabilir ama Yavuz bir Alevi katilidir” dedi. 

Cumhurbaşkanı’na seslenen Bülbül, “eğer Türkiye’de demokrasiyi kurumsallaştırmak, eşit yurttaşlığı yerleştirmek, özgürlükleri ve Alevi kimliğini tanımak istiyorsanız lütfen bu ismi değiştiriniz. Siz bu tavırla köprü yapmıyor, zaten olmayan köprüleri bir daha olmamacasına yıkıyorsunuz” diyerek açıklamasını sonlandırdı.

Dernek üyeleri, basın açıklamasının ardından “Aleviyiz, haklıyız, kazanacağız” sloganları atarak TRT önünden ayrıldı.

Kocaeli’de 16 fabrika üretimi durdu

MESS’in bugün Birleşik Metal-İş ile daha önce planladığı görüşmeyi iptal etmesi üzerine Kocaeli’nde örgütlü olduğu bütün fabrikalarda 1 saatlik iş bırakma eylemine gitti.

Metal işçilerinin yaptığı eylem sonrası 16 fabrikada üretim 1 saat durdurdu. İşçiler kendileriyle oyun oynayan MESS’e karşı eylemlerini daha da sertleştireceklerini bildirdi.

MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde Birleşik Metal-İş ile yapacağı toplantı iptal edip, Türk Metal ile görüşmesi üzerine sendika Kocaeli’nde örgütlü olduğu tüm iş yerlerinde üretimi 1 saat durdurdu. İzmit’te bulunan Bekaert ve Standart Depo dışında Gebze’de 14 fabrikada üretim durdu. MESS’e karşı eylemlerin şiddetini artırarak devam edeceklerini söyleyen sendika temsilcileri, tüm işyerlerinde açıklamalar yaparak işçileri Türk Metal ile MESS’in olası bir ihanetine karşı birlikte mücadele etmeye davet etti.

Üretimin durduğu fabrikalar 
İzmit’te bulunan Bekaert ve Standart Depo dışında Gebze de Astom, Aperam, Arkesan, Artek, Bosal, Cengiz Makine, Çayırova Boru, Dostel Makine, Croman Çelik, Makine Takım, Poly Metal, Snhnider ve Yücel Boru 1 saatlik iş bırakma eylemi yaparak üretimi durdurdu.

Boğaziçi hocalarından Gezi bildirisi: #DirenGeziParkı

Sosyal medyada eyleme destek için birçok afiş hazırlandı. İşte onlardan biri: #DirenGeziParkı
Boğaziçi Üniversitesi'nden 144 akademisyen yıkılarak AVM yapılması düşünülen Gezi Parkı hakkında bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadeler kullanıldı: "Biz, aşağıda imzası olan Boğaziçi Üniversitesi öğretim elemanları, Taksim Gezi Parkı'nın yok edilmesine karşıyız. Ağaçlarını korumak isteyen kentlilere uygulanan akıl dışı şiddeti kınıyor, yıkım faaliyetinin derhal durdurulmasını talep ediyoruz."

İşte imzacı hocaların listesi:
Prof. Dr. Fikret Adaman
Merve Akbaş
Y. Doç. Dr. Sumru Akcan
Prof. Dr. Yavuz Akpınar
Y. Doç. Dr. Elif Alakavuk
Doç. Dr. Deniz Albayrak-Kaymak
Prof. Dr. Ercan Alp
Prof. Dr. Ethem Alpaydın
Prof. Dr. Cem Alptekin
Prof. Dr. Kuban Altınel
Y. Doç. Dr. Serdar Altok
Harika Altuğ
Öğr. Gör. Fatma Anğ
Prof. Dr. Metin Arık
Doç. Dr. Nur Gürani Arslan
Öğr. Gör. Dr. Ceyda Arslan Kechriotis
Prof. Dr. Bilge Ataca
Prof. Dr. Viktorya Aviyente
Yeliz Ayan
Doç. Dr. Ayfer Bartu Candan
Y. Doç. Dr. Faik Başkaya
Aslı Baysallı
Prof. Dr. Sevda Bekman
Prof. Dr. Ümit Bilge
Prof. Dr. Taner Bilgiç
Prof. Dr. Işıl Bozma
Öğr. Gör. Dr. Bengü Börkan
Prof. Dr. Ayşe Buğra
Y. Doç. Dr. Barış Büyükokutan
Prof. Dr. Reşit Canbeyli
Can Candan
Doç. Dr. Ayşen Candaş
Y. Doç. Dr. Ayşe Caner
Doç. Dr. Taylan Cemgil
Doç. Dr. Arzu Çelik
Doç. Dr. Dilek Çınar
Dr. Sakine Çil
Doç. Dr. Osman Nuri Darcan
Prof. Dr. Yağmur Denizhan
Y. Doç. Dr. Elif Duman
Y. Doç. Dr. Koray Durak
Prof. Dr. Mine Eder
Y. Doç. Dr. Tınaz Ekim
Doç. Dr. Mahmut Ekşioğlu
Y. Doç. Dr. Ceyhun Elgin
Doç. Dr. Gülcan Erçetin
Prof. Dr. Emine Erktin
Y. Doç. Dr. Hamdi Erkunt
Ebru Eroğlu
Doç. Dr. Ahmet Ersoy
Prof. Dr. Cem Ersoy
Doç. Dr. Hakan Ertürk
Prof. Dr. Nüket Esen
Y. Doç. Dr. Emine Fişek
Prof. Dr. Güler Fişek
Buğra Giritlioğlu
Prof. Dr. Fatma Gök
Doç. Dr. Burak Güçlü
Y. Doç. Dr. Lamia Gülçur
Prof. Dr. Aydan Gülerce
Prof. Dr. Refik Güllü
Doç Dr Tunga Güngör
Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar
Y. Doç. Dr. Meltem Gürle
Y. Doç. Dr. Buket Güzel
Öğr. Gör. Dr. Burçin Hatipoğlu
Öğr. Gör. Pınar İlkkaracan
Murat İnegöllüoğlu
Y. Doç. Dr. Kıvanç İnelmen
Öğr. Gör. Kerem Mert İspir
Prof. Dr. Arzu İşeri Say
Doç. Dr. Çiğdem Kafesçioğlu
Öğr. Gör. Çağdaş Kalafat
Y. Doç. Dr. İsmail Kaplan
Prof. Dr. Suat Karantay
Y. Doç. Dr. Günizi Kartal
Öğr. Gör. Yasemin Kaya
Y. Doç. Dr. Selcan Kaynak
Sevil Kazak
Elif Kemaloğlu
Prof. Dr. Berna Kılınç
Prof. Dr. Betül Kırdar
Doç. Dr. Biray Kolluoğlu
Öğr. Gör. Bige Kolukısa İnelmen
Y. Doç. Dr. Ali Özgün Konca
Y. Doç. Dr. Murat Koyuncu
Ayşe Hâmide Koz
Doç. Dr. Duygu Köksal
Prof. Dr. Falih Köksal
Dr. Hayal Köksal
Y. Doç. Dr. Tuna Kuyucu
Y. Doç. Dr. Bülent Küçük
Doç. Dr. Yahya M. Madra
Can Malta
Y. Doç. Dr. Ayşegül Metindoğan Wise
Doç. Dr. Muhittin Mungan
Doç. Dr. Serra Müderrisoğlu
Y. Doç. Dr. Özlem Öğüt
Prof. Dr. Zeynep İlsen Önsan
Doç. Dr. Özlem Öz
Prof. Dr. Şemsa Özar
Y. Doç. Dr. Cenk Özbay
Prof. Dr. Ferhunde Özbay
Y. Doç. Dr. Elif Özkırımlı
Prof. Dr. A. Sumru Özsoy
Y. Doç. Dr. Balkız Öztürk
Doç. Dr. Ferit Öztürk
Jülide Öztürk
Müfide Pekin
Alaz Pesen
Aydın Pesen
Y. Doç. Dr. Markus Pöchtrager
Y. Doç. Dr. Jonathan Ross
Doç. Dr. Zeynep Sabuncu
Y. Doç. Dr. Albert Ali Salah
Y. Doç. Dr. Evren Samur
Prof. Dr. Bülent Sankur
Y. Doç. Dr. Z. Hande Sart
H. Müge Satar
Doç. Dr. Ali K. Saysel
Prof. Dr. Cem Say
Öğr. Gör. Dr. Emine Serdaroğlu
Prof. Dr. Alpar Sevgen
Prof. Dr. Cevza Sevgen
Y. Doç. Dr. Köksal Seyhan
Y. Doç. Dr. Yıldız Silier
Y. Doç. Dr. Serdar Soyöz
Y. Doç. Dr. Sibel Tatar
Prof. Dr. Eser Taylan
Y. Doç. Dr. Derin Terzioğlu
Prof. Dr. Aslı Tolun
Y. Doç. Dr. Hamdi Torun
Y. Doç. Dr. Kerem Uğuz
Y. Doç. Dr. Zeynep Uysal
Y. Doç. Dr. Aylin Ünaldı
Öğr. Gör. Dr. Suzan Üsküdarlı
Öğr. Gör. Dr. Şebnem Yalçın
Doç. Dr. Zafer Yenal
Yıldız Yıldırım
Y. Doç. Dr. Senem Yıldız
Y. Doç. Dr. Çetin Yılmaz
Doç. Dr. Pınar Yolum
Y. Doç. Dr. Gönenç Yücel
Prof. Dr. Ünal Zenginobuz 

AKP faşizminin zulmü sürüyor Gezi Parkı’na şafak baskını

Taksim Gezi Parkı'nda iş makineleriyle yapılan çalışmalara karşı 3 gündür nöbet tutan gruba polis müdahale etti. Çevik kuvvet ekipleri saat 05.00 sıralarında TOMA eşliğinde parka girdi. Bu sırada kurdukları çadırlarda kalan yaklaşık 50 kişilik grup oturma eylemi yaptı. Slogan atan gruba polis gaz bombaları atarak müdahale etti. Makinelerin tekrar çalışmaya başlamasıyla BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ilk gün yaptığı eylemi tekrarladı ve yıkımı durdurdu. Önder, TOMA'ların ve çevik kuvvetin ayrılmasının ardından Gezi Parkı'nda beklemeye başladı ve ''Başka vekil arkadaşlar da gelsin ve nöbet tutsun. Buradan ayrılmaya korkuyorum'' dedi.

ÇADIRLAR YAKILDI
Grup gazın etkisiyle dağılırken belediye görevlisi olduğu öne sürülen gaz maskeli kişiler çadırları topladı. Biraraya toplanan çadırlar yine gaz maskeli bu kişiler tarafından yakıldı. Olay yerine gelen itfaiye ekipleri yanan çadırları söndürdü. Atılan biber gazlarından basın mensupları da etkilendi. Eylemcilerin kaçarken polis taş attığı görüldü. Polisin eylemcileri dağıtmasının ardından iş makineleriyle parkta çalışma başlatıldı. Bu sırada bazı eylemciler iş makinelerinin önüne geçmeye çalıştı

ÖNDER İKİNCİ KEZ DURDURDU
Saat 08:00 sıralarında Gezi Parkı'na gelen BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, yıkımın ilk günü yaptığı eylemi bugün de yaptı. İş makinesinin önüne geçen Önder hafriyat üzerinde oturarak yıkım çalışmasını engelledi. Polis müdürleri Önder'i ikna etmeye çalıştığı sırada, parkın gerisinde bekleyen eylemciler de Önder'in bulunduğu yerin karşısına gelerek destek verdi. Danışmanı polisler tarafından uzaklaştırılan Önder, koşarak gidip danışmanını polislerin elinden aldı ve yanında durmasını sağladı. Bu sırada kendisine destek olmak için gelen kitlenin caddede yolu kapatması ve inşaat sahasına tehlikeli bir şekilde yanaşması üzerine Önder, kitleye seslenerek polisin müdahale etmeyeceğini, tekrar parka dönmelerini istedi. İş makinelerinin de çekilmesinin ardından Önder grupla birlikte parka döndü.


"SORUMLULUĞUMU YERİNE GETİRİYORUM
Burada bir basın açıklaması yapan Önder, "Burayı ihale etmemişler mi? Belediyenin kamyonu burada ne geziyor, niye hafriyat çekiyor? Zabıta araçları burada ne geziyor? İkincisi bu polis şirketin polisi mi? Çok basit bir şey soruyoruz biz. Burada her yaştan, her kesimden insan var. İl koruma kurulu tabiat varlıklarını koruma kararı istiyor. hani. Yok. Burada engellenmesi gereken nefes alma hakkımızı kullanan bizler değiliz. Burada engellenmesi gereken yasa dışı iş yapan bütün bu kepçeler, dozerlerdir. Duyan arkadaşlar geliyorlar. Onlar gelene .adar sakin, vakur, kararlı, inatçı bekliyoruz. Büyük olan sizlersiniz. Ben bu bölgenin vekiliyim. Hizmetkarıyım.

Görevimi yapıyorum. Sorumluluğumu yerine getiriyorum" dedi. Önder, gruptakilere sağduyu çağrısında bulunarak, "Bu direnişi başka türlü provake etmek, itibarsızlaştırmak istiyorlar. Lütfen herkes sakin olsun. Bu çok önemli" dedi.

Önder, diğer vekillere de çağrıda bulundu ve ''Diğer vekil arkadaşlar da gelsin buraya. Buradan ayrılmaya korkuyorum'' dedi.


Konuşmasının ardından çevikkuvvet ekipleri ve TOMA'lar da Gezi Parkı'nı terk etti. Eylemciler, polis tarafından dizilen bariyerleri sökerek, bekleyişlerine devam etti.

Eller ranta açıldı

İstanbul’un kuzey ormanlarını 300 milyar dolarlık ranta açan üçüncü köprünün açılışı dualar eşliğinde yapıldı.

Üçüncü köprünün açılışı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, geniş bir devlet erkanı ve ihaleyi alan şirket temsilcilerinin katıldığı bir törenle yapıldı. En az 30 milyarlık arazi rantı... 300 milyar doları aşan inşaat ve diğer yatırım alanları ile büyük sermaye gruplarında heyecan yaratan açılış, dualar eşliğinde gerçekleştirildi. Köprüye Alevi katliamlarıyla anılan ve bu açıdan tarihte özel bir yeri bulunan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in ismi verildi.

Erdoğan, törende sergilenen ‘mizansen’le ihaleyi alan IC Holding, Astaldi ve Hyundai temsilcilerinden, köprünün 29 Mayıs 2015 tarihinde bitirilmesi ‘söz’ünü aldı.

Köprüyle birlikte İstanbul trafiğinin rahatlayacağını iddia eden Erdoğan, ayrıca “Hepsinden öte, bu köprü aynı zamanda çevreyi korumaya yönelik özellikleri olan bir köprü olacak. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinin ardından, bu muhteşem şehre, yani birinci köprü, Boğaziçi Atatürk Köprüsü, ardından Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve şimdi bugün 3. köprü… Bu köprüyü inşa ediyor, üçüncü bir gerdanlığı takıyoruz” diye konuştu.

‘ECDADIMIZ GİBİ’
Başbakan Erdoğan, İstanbul’un fethinin 560. yıl dönümünde olunduğunu ve İstanbul’un çeşitli yerlerinde kutlamalar yapıldığını hatırlatırken, “Evet, cihanı titreten, döneminin en büyük ordularına kumandanlık eden, cihan devleti Osmanlı’ya sultanlık eden Fatih Mehmet, asıl hünerin şehirler imar etmek olduğunu, asıl hünerin halkın kalbini kazanmak olduğunu ifade etmiştir. İşte bizler, geçmişimizden, ecdadımızdan aldığımız ilhamla İstanbul’umuzda, diğer 80 vilayetimizde tarih yazmaya, tıpkı ecdadımız gibi tarihe eserler bırakmaya devam ediyoruz” dedi.

Üçüncü havalimanı ile ilgili de konuşan Erdoğan, “Kısa bir süre önce ihalesini yaptığımız 3. havalimanı, kendinden çok bahsedilecek bir havalimanı olacak. Bazıları bilmiyor. Ağzı olan konuşuyor. Havalimanı nerede yapılıyor bilmiyorlar. Televizyonda dinliyorum zaman zaman, ‘Şu kadar ağaç kesiliyor’ diyorlar. Ama gelip görseler oraları, anlayacaklar ki adeta savaştan çıkmış bir coğrafya. Daha önce oralar taş ocaklarıydı. Şu anda mevcut havalimanı ihtiyaca cevap vermiyor” dedi.

İŞGAL VE TALAN GÜNÜ
Özetle Erdoğan, tarihten, Osmanlı’nın fetihlerinden yola çıkarak Osmanlı Padişahları gibi İstanbul’a yeni eserler kazandırdıklarını, ‘savaş alanı’ gibi bölgelere medeniyet getirdiklerini, ayrıca çevreye de oldukça duyarlı olduklarını söyledi. Elbette İstanbul’un fetih tarihine denk gelen açılış hakkında herkes, özellikle de konuyla yakından ilgilenen meslek odaları aynı fikirleri taşımıyor. Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Necati Uyar, açılışı “İstanbul’un kalan son doğal değerleri olan kuzey ormanlarına, kıyılarına, içme suyu havzalarına karşı başlatılan talan ve işgalin fiili olarak başlangıç günü” olarak değerlendirdi. Üçüncü Köprü, gerdanlık değil “İstanbul’un boğazına geçirilmiş idam ipidir” dedi.

KAPKAÇ YÖNTEMİ
Köprü planı başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm resmi kurumların İstanbul’un anayasası olarak ifade ettiği Çevre Düzeni Planı’na da aykırı. Çünkü bu plan, İstanbul’un kuzeyinde orman, içme suyu havzaları ve sahillerinin imara açılmasının, doğa, çevre ve İstanbullunun sağlığı açısından, büyük bir katliam olduğunu görmeden edemiyor. Planda, Üçüncü Köprü Projesi bu nedenle yer almıyor. Almadığı gibi, olası proje tartışmalarına da ket vuruyor. İstanbul için büyük bir tehlike olacağına işaret ediyor. Zaten tam da bu nedenle, yasal mevzuata uygun olmamasına rağmen proje, ilgili planlarda yer almadan fiilen adeta ‘kapkaç’ yöntemiyle yapılıyor, pazarlanıyor...

Uyar, İstanbul’un trafik sorununu köprülerle çözmenin imkansız olduğunun altını bir kez daha çiziyor. Ve toplu taşımacılık köklü bir şekilde uygulanmadıkça, köprülerde araç trafiğinin engellenemeyeceğini kaydediyor. Üçüncü köprüde ısrarın hükümetin rant ısrarı olduğunu vurgulayan Uyar, “Bugün köprü temeli atmak için uzanan eller, İstanbul‘un kuzey ormanlarına inen baltayı tutan eller olarak, tarihte hak ettikleri yeri alacaktır” diyor.

KÖPRÜNÜN İSMİNE TEPKİ
Üçüncü köprüye dokuzuncu Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in isminin verilmesinin, hükümetin genel yaklaşımını yansıttığı söylenebilir. Özellikle Ortadoğu’da ABD müdahalesiyle birlikte Sünni-Şii geriliminin arttığı... Hükümetin de Suriye yönetiminin karşısında ABD destekli Sünni cepheyle birlikte hareket ettiği, hatta radikal İslamcı terör örgütlerine silahlı ve lojistik her türlü yardımı yaptığı düşünülürse.

Çünkü Yavuz Sultan Selim, tarihe diğer ‘icraat’ları bir yana Alevi katliamlarıyla geçmiş bir padişahtır. Sayıya dair farklı tartışmalar olmakla birlikte Anadolu’da 40 bin Alevi’nin Yavuz Sultan Selim döneminde öldürüldüğü bilinmektedir. Şeyhülislamı Müftü El Hamza’nın Alevilerin öldürülmesiyle ilgili 1512 tarihli fetvası ise ünlüdür: “Kızılbaşlar kâfir ve dinsizdirler. Öldürülmeleri vacip ve farzdır.”

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kemal Bülbül üçüncü köprünün yeni ismini şöyle değerlendirdi: “Bir soykırımcının adını verdiler. ‘Gelin helalleşelim’ diyorlar. Böyle mi helalleşecekler. Hani açılım. Bu 1071-2071 konsepti oluyor sanırım.”

İŞÇİNİN CANIYLA PAZARLIK!
Temel atma törenindeki konuşmasının ardından Başbakan Erdoğan, müteahhit firma ile ‘pazarlık’ yaparak, köprünün tamamlanma süresini öne çekti. Şirket yetkililerini kürsüye davet eden Erdoğan, “Gayret edilirse bu köprü 29 Mayıs 2015’e yetiştirilir” dedi. Ellerinden gelenleri yapmaya çalışacaklarını söyleyen yetkililere, Erdoğan, “Biz de elimizden gelen bütün desteği vereceğiz” diye karşılık verdi. Daha önceden şirket yetkililerine mesajın iletildiği hissedilen ‘pazarlık’ töreninde köprünün yapım tarihi belki birkaç ay önceye çekilmiş oldu.

Erdoğan, “24 saat çalışır, mesailere kalır, bu köprüyü yetiştirirsiniz” derken bu tür inşaat işlerinde, ‘yetiştirme’ acelesiyle ölen işçiler elbette akıllara gelmedi. Özellikle tersane ve inşaatlarda ‘belirli tarih’li işler ya da ‘götürü’ işlerin yetişmesi için işçilere büyük baskı yapıldığı ve uzun mesailere kalındığı biliniyor. Uzun süreli çalışma sonucu iş kazası ve ölümlerde önemli ölçüde artış olduğu da İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi tarafından sıklıkla ifade ediliyor.

Geçtiğimiz yıl temmuz ayında Avcılar’da D-100 karayolu üzerindeki metrobüs bağlantı yolu köprüsünün çökmesi sonucunda Yakup Kavak isimli işçi ölmüş, ardından Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın açıklaması adeta ölüm sebebinin itirafı olmuştu: “24 saat esasına göre çalışıyoruz. ‘Geciktiniz’ diyoruz, ‘Verdiğimiz zaman dilimini çok aştınız’ diyoruz. Ciddi baskı yapıyoruz. Onlar da gece gündüz çalışıyor. Trafik altında çalışıyorlar. Çok zor bir durum. Bu hattı kullanan insanların yaşadıkları sıkıntıyı gidermek adına büyük sonuçlar ortaya çıkıyor maalesef. Saat 05.30’da trafik daha rahatken kaldıralım diye çalışma yapılırken kaza oldu.”

O GÜNKÜ ERDOĞAN

Erdoğan, bugün padişah fetihlerinin ‘ufku’yla ve dualarla açtığı üçüncü köprüye, İstanbul’la ilgiliyken, en azından yakından ilgiliyken karşıydı. Belediye Başkanlığı döneminde, 1995 yılında, üçüncü köprünün İstanbul kent planı içerisinde yer almaması için çaba sarf etmişti. Hatta öyle ki, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topçu’nun bile, İstanbul’un kuzeyinin imara açılması karşısında dehşete kapıldığı ve başlangıçta üçüncü köprüye karşı çıktığı söylentiler arasında. Ancak Galataport’tan Beşiktaş’taki Kadıköy İskelesine, havalimanından Haliç köprüsüne, proje üstüne projelerle trafiği içinden çıkılmaz hale getiren, tarihi silüeti kahreden ve her türlü alanı yapılaşmaya açan bir belediye yönetiminin, heralde böyle bir karşı çıkışı mümkün değil. Ancak Başbakan Erdoğan’ınki kanıtlı. İşte yukarıdaki fotoğraf. Elbette, dönem değişti... Artık inşaat firmalarından rantiyelere... Hepsi daha güçlü... Taleplerinde daha ısrarcı...

Suriye üzerinde kapışma sürüyor

Washington ile Moskova’nın öncülüğünde uluslararası II. Cenevre toplantısının hazırlığı yapılırken, Avrupa Birliği ülkeleri Dişilişkiler Bakanları aralarındaki farklı görüşlere rağmen, Suriye’de savaşan silahlı gruplara yönelik silah ambargosunu kaldırdı. Ancak Cenevre toplantısından önce hiçbir ülkenin silah gönderme niyetinin olmadığı belirtiliyor. Rusya karşı hamle yaparak, S-300 savunma sistemlerini Suriye’ye gönderecek.

Suriye’de Mart 2011’de başlayan kanlı olaylar iki yılı aşkın bir süredir devam ederken, sınırların ötesinde Batı başkentlerinde Suriye üzerine diplomatik bir savaş yürütülüyor. Bir yandan çözüm adına uluslararası bir konferans hazırlığı yapılırken, diğer yandan baskının düzeyi tırmandırılıyor. Kimyasal silah kullanımına ilişkin yeni tanıklıklar özellikle Fransa cephesinde öne çıkarken, Washington-Moskova-Brüksel hattında karşılıklı hamleler yapılıyor. Suriye halklarının demokratik ve özgür bir gelecek talebinin ise bu pazarlıkların neresinde belli değil.

Bugüne kadar aralarında anlaşamayan Avrupa Birliği ülkeleri Cenevre konferansı öncesi Suriye’ye silah ambargosunu kaldırdı. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague, Brüksel’deki toplantı ardından yaptığı açıklamada “AB Suriye muhalefeti için silahlar üzerindeki ambargoyu kaldırmaya ve Suriye rejimine karşı diğer yaptırımları sürdürme kararı aldı” dedi.

PRATİKTE NE KADAR YANSIYACAK?
Ancak pratikte, en azından şimdilik bu kararın silahlı gruplar açısından Suriye ordusunun operasyonları karşısında bir şey değiştirmesi beklenmiyor. Zira, Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn’a göre 27 AB ülkesi şu aşamada silah ihraç etmekten uzak duracak ve her halükarda gelecekteki olası ihracatlar için de sıkı kriterler uygulamaya koyacak.

AFP’ye konuşan ve adını vermeyen “üst düzey” bir Fransız yetkili, bunun ambargonun teorik olarak kaldırıldığını belirterek “Somut olarak, 1 Ağustos’tan önce teslimat kararı olmayacak.” dedi.  Yetkiliye göre, bakanlar 1 Ağustos’tan önce Suriye’deki gruplara silah temin edilmemesi konusunda anlaştı.

Özgür Suriye Ordusu’na göre yetersiz ve çok gecikmiş bir karar. ÖSO Askeri Meclisi’nin bir sözcüsü “Daha önce olması istenirdi” diyerek, bu kararın sözde kalmaması, pratiğe geçirilmesini istedi.

İngiliz Dışişleri Bakanı Hague ikinci bir açıklamasında, kararın İngiltere’nin istediği bir sonuç olduğunu belirterek “İyi bir karar” dedi. Hague’a göre bu karar “Esad rejimine Avrupa’dan güçlü bir mesaj” gönderiyor.

AB’DEN ASKERİ BASKI
Bu süre içerisinde Haziran ayınca ABD ve Rusya öncülüğünde uluslararası “II. Cenevre” konferansının düzenlenmesi bekleniyor. AB’nin bu kararının Cenevre toplantısının toplantı öncesinde alınması, Suriye çatışmasında oyunun kurallarının değişeceğini gösteriyor. Ambargonun kaldırılması kararı özellikle Başar El Esad rejimine karşı toplantı öncesi askeri bir baskı oluşturuyor.  Bu kararın Cenevre toplantısına nasıl yansıyacağı bilinmiyor.

Ambargo 27 Mayıs gecesi kaldırılırken, aynı akşam ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rus meslektaşı Sergey Lavrov, Paris’te buluştu. Lavrov yaptığı açıklamada bu konferansın yapılmasının yollarını tartıştıklarını belirterek, “Bu kolay bir iş değil” dedi.  Lavrov, Suriye tarafından katılacaklar, hükümetler grubu ve muhalefetten katılacaklar listesini belirlemenin gerekliliği üzerine durduklarını sözlerine ekledi.

İran’ın toplantıya katılması temel ayrılık noktalarından birini oluşturuyor.  Şam yönetimi prensipte katılmayı kabul etti. İstanbul’da bir araya gelen Suriye muhalefeti ise kendi içerisinde derin bölünmeler yaşıyor. Muhalefet henüz katılma kararını vermiş değil.

Rusya Dışişleri Bakanı, konferansın bölgenin tüm aktörlerini içerecek şekilde genişletilebileceğini söyledi. Moskova, uzun zamandan beridir İran’ın Suriye’ye ilişkin görüşmelere katılmasını istiyor, ancak Batılı ülkeler reddediyor.

RUSYA’DAN KARŞI HAMLE: S-300 SAVUNMA SİSTEMLERİ

AB’nin silah ambargosunu konferans çabalarına “doğrudan zarar” verdiği tepkisinde bulunan Rusya’dan karşı bir hamle geldi. Moskova’da basın mensuplarının önüne geçen Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Riabkov, Suriye’ye gönderilmesi öngörülen S-300 sistemlerinin uçak ve güdümlü füzeleri yakalama kapasitesi olup olmadığı yönündeki bir soru üzerine “Bu teslimatın bir istikrar faktörü olduğunu düşünüyoruz” dedi.  Bu füze sitemler, Amerikan Patriotları ile eşdeğerde görülüyor. Riabkov, S-300 anlaşmasının birkaç yıl önce Suriye hükümeti ile yapıldığını söyledi. Amerikan medyası Mayıs ayı başında İsrailli bir kaynağa dayanarak yayınladığı haberlerde, bu savunma sistemlerinin her an Suriye’ye gönderilebileceğini yazmıştı.Rusya’nın bu sistemleri Suriye’ye yerleştirmesi halinde, askeri bir dış müdahale ya da uçuşa yasak bir bölge oluşturulması zorlaşacak. NATO da bir süre önce Türkiye’ye patriot savunma sistemleri yerleştirmişti.

İnsanca yaşam için, hayır!

Kamu çalışanları 5 Haziran’daki uyarı grevine referandum sandıklarıyla hazırlanıyor. Bölge illerinde sandıklar kurulmaya başlandı. Diyarbakır İl Özel İdaresi önünde, kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldıran 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndaki değişiklik planlarına ilişkin referandum sandığı kuruldu. Referandum sandığı mesai saatleri içerisinde açık tutulacak. Oylama devam ederken Tüm Bel-Sen Amed Şubesi Eğitim ve Sosyal Etkinlikler Sekreteri Gülbahar Bozarslan Tunç, hükümetin sandıktan çıkacak iradeye saygılı olmasını istedi. Tunç, bu iradenin dikkate alınmaması durumunda 5 Haziran’da uyarı grevi yapacaklarını hatırlattı.

Güvencesizlik yayılıyor
KESK Wan Şubeler Platformu da, TBMM’de görüşülmekte olan torba yasaya ilişkin Feqiyê Teyran Parkı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Grevli toplu sözleşme için, insanca yaşayacak bir ücret için, güvenceli istihdam için, kadın emekçilere pozitif ayrımcılık için ve baskıların son bulması için Grevdeyiz” pankartı açıldı. Tüm Bel Sen İdari Sekreteri Vural Aytürk, 10 yılı aşkın AKP iktidarında kamu emekçilerinin iş ve ücret güvencesinin adım adım budandığını söyledi. AKP hükümetinin kazanılmış hakları tamamen ortadan kaldırmak için “düşmansı politikalarına” her gün yenisini eklediğini dile getiren Aytürk, “5 Mayıs’ta TBMM’ye gönderilen torba yasa tasarısı ile kamuda çalışma ilişkileri, ‘hükümet memurluğuna’ uygun olarak biçimlendirmek istiyor” şeklinde konuştu.

Adana’da sandıklar

Öte yandan, KESK’in “İş ve ücret güvencesi” talebi ile 27-31 Mayıs tarihleri arasında Türkiye genelinde başlattığı ve Adana’da da İnönü Parkı’nda startını verdiği referandum çalışmaları 2’nci gününde okullarda ve kamu kurumlarında kurulan sandıklarla devam etti. Adana’daki bütün okul ve kamu kuruluşlarında kurulan sandıklarda oy kullanılıyor.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

AKP'nin Alevi düşmanlığında sınırı yok: Yavuz Sultan Selim Köprüsü

Abdullah Gül, 3. köprünün isminin açıkladı. Gül, 3. köprüye tarihteki en büyük Alevi katliamlarına imza atan isimlerden olan Yavuz Sultan Selim'in adını verdiklerini duyurdu.
Başbakan Erdoğan 3. köprünün temel atma törenindeki konuşmasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün bir sürprizi olduğunu duyurdu.
Daha sonra kürsüye gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 3 köprü'nün adını açıkladı: Yavuz Sultan Selim Köprüsü...
Böylece AKP hükümeti tarihte en büyük Alevi katliamlarına imza atan isimlerden olan Yavuz Sultan Selim'in adını 3. köprüye vererek, Alevi düşmanlığında sınırı olmadığını ortaya koydu.

Devrimci sanatın ustası Nazım Hikmet'i anlamak

Nazım Hikmet gibi büyük sanatçıyı işçi sınıfının kurtuluşu davasından ayrı ele almak olanaksızdır. Onu, genellikle üstün körü kabul edildiği şekilde salt bir ''büyük şair'' diye tanımlamaktan daha anlamsız bir şey olamaz. Ne ki Nazımı tek yanlı bir yaklaşımla anmanın ona her bakımdan zarar verdiği de bir olgudur. Nazımı kendi koşularında koparmadan ama yanlışları, hataları ve zaaflarıyla birlikte anmak ve onun yanlışlarını aşmak bakımından önem taşımaktadır. Bu bakımdan Nazımı tek yanlı ve sübjektif değerlenme yaklaşımından uzak durarak gerçekler zemininde ele alıp değerlendirmek ve doğruların ısrarlı savunucusu olmak gerekiyor. Dahası ona gerçekten sahip çıkmak ve değer vermenin de buradan geçtiğini unutmamalıyız. Bu yazımızda Nazımı  olumlu ve olumsuzluklarıyla bütünsellik içinde ele almaya çalışacağız.

Bilindiği üzere  Nazım Hikmet, eserlerine, sağlığında ve ölümünden sonra, kesiksiz tam yirmi altı yıl (1938-64 arası) yasak konmuş bir sanatçıdır. Hayatının dörtte biri kadarı, on dört yıldan fazlası hapishanelerde geçti. Son on iki yılını memleketinden uzakta yaşamak zorunda kaldı.

902'de doğan Nazım Hikmet 3 Haziran 1963'de hayata veda etti. Ama ne uzun yasaklar ne de geçen zaman eserlerini unutturabildi, eskitebildi. Canlılığından güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen eserleri bugün de yeni bir hayat için mücadeleye çağırmaya, insanlara cesaret ve şevk aşılamaya devam ediyor. Tek başına bu bile onun sanatının gücü hakkında yeterli bir fikir verir. Bizde bugüne dek toplumun belli başlı gerçekleri, değişimi, edebiyat alanında gözler önüne serildi. özellikle -uzun zaman ağırlıklı olarak işlenen- köy yaşamı, ağa ve tefeci zulmü, feodal gelenekler, kan davaları ile kuşatılmış köylülük, kısmen Kürt yoksullarının acıları; kırdan kopmakta olan kesimlerin yeni şehir yaşantısı, eski gelenek, değer yargıları ve bağların çözülüşü; kıra eğitim götüren öğretmenin, küçük-burjuva aydınının idealleri, çırpınışı, hayal kırıklıkları; adalet mekanizmasının içyüzü, bürokrasinin gülünçlükleri ...vb. Bütün bunlar,yıllar boyu yığınlarda üsttekilere karşı biriken öfkenin, içten kopup gelen feryatların yansımalarıydı. Kısmen belli belirsiz, kısmen de olgunlaşmakta olan demokratik özlemlerin açığa vurulmasıydı. Nazım Hikmet'in -belli bir döneme kadar- eserleri ise, yalnızca itildiği aşağı konumu, mutsuzluğunu değil, nedenlerini ve nasıl daha iyi bir yaşam kuracağını bilen işçi sınıfının tutum ve duygularını dile getirir. Onun eserlerinde biz, çektiklerin den yakınıp yalvaran değil, asla kötümser değil, güvenli, korkusuz, tarihin ona yüklediği görevlerin büyüklüğü, kabına sığmaz coşkusu ve enerjisiyle dolu yeni bir sınıfı, ileri proletaryayı buluruz.

Bilgi, kültür ve uygarlığın tüm kazançları yalnızca bir avuç azınlık tarafından paylaşılıyorken milyonlarca emekçinin sefalet, gerilik ve aldatılmışlık içinde süründüğü bir toplumda sanatın amaçsız bir uğraş olamayacağı, devrimci sınıfın, proletaryanın yeni bir gelecek kurma kavgasına sıkı sıkıya bağlı olması gerektiği; onun sanatına yön veren fikir işte budur.

Nazım Hikmet, edebiyatı, şiiri emekçilerin egemen sınıfların cenderesini kırma kavgasının ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir silah, bir savaş aracı gibi kullanıyordu. Ve bunu öyle mükemmel bir ustalıkla yaptı ki, onun elinde sanat, bilinen, alışılagelmiş bütün anlayış ve ölçüleri aşarak bambaşka bir hüvviyet, yepyeni bir güç kazandı. Ezilen yığınların kavga silahı haline geldi. Propaganda sanatında ustalık, çağımızın en haklı ve tek gerçek davasını en iyi, en etkili ve yalın anlatabilme yeteneği; Nazım Hikmet'in sanatının en önemli vasıflarından birini böyle tanımlayabiliriz.

Nazım Hikmet eserleriyle, dönem dönem devrimci kuşakların eğitimine, sınıf değerleri kazanmasına yardım etmiş, bilfiil belirli bir rol oynayabilmiş bir sanatçıdır.Siyasal mücadeleyi,yığınları sanatıyla böylesine yakından etkileyebilmiş olma gibi müstesna bir yere, dünyada belki de pek az sanatçı ulaşabilmiştir.Onun asıl ve muazzam önemi buradadır , sanatının bu özellikte, böyle bir yetkinlikte oluşudur. Bu yüzden günümüzde de, yığınları etkileme, mücadeleye çekme çalışmasında vazgeçilmez bir yere sahiptir .

Ağır çalışma ve yoksulluğun maddi olduğu kadar manen de yıprattığı, kültür ve bilgiden mahrum edilmiş emekçi yığınları etkilemek ve eğitmek; edebiyatta, özellikle de şiirde bu işin hiç de kolay olmayacağı açıktır. Hele de yığınların eğitimi ve ilerletilmesi derken, bundan yoksulluğa, haksızlıklara dair bir takım yakınmalardan tamamıyla farklı birşey anlıyorsak ve çok yönlü,derin bir teorik temele dayanan proletaryanın bilimsel dünya görüşü ışığında bir eğitimden -sanat alanında- söz ediyorsak. Nazım Hikmet bunu, sıkça rastlanan yavan bir halkçılıktan, aynı zamanda devrimci sanattan özden yoksun bir takım ''fikir''lerin tekerlemesini anlayan slogancı eğilimden olduğu kadar,aynı ölçüde zararlı burjuva aydın entellektüelizminden de uzak kalarak, arasına kesin bir sınır çizerek yapabilmeyi başarmıştır. 0, çok çeşitli konularda, değişik anlatım ve tonlarda yazdı.Hapislikten, burjuvazinin teröründen de söz etti, doğadan, felsefeden de.Fakat her meselede karşımıza, çatışma halindeki iki hasım sınıfı, proletaryanın sınıf gerçeğini çıkardı. ömrünü tüketmiş, çürümüş olanı alt edecek, ileriye doğru yürümekte olan sınıfın kaçınılmaz zaferini gösterdi.

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan  değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağını şakağında düşünürsün
vicdan hürriyetiyle, hürsün!
Başını enseden kesik gibi düşük,
kolların iki yanda upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle,  hürsün!
En yakını insanmış gibi seversin memleketini,
günün birinde, mesela Amerika’ya ciro ederler onu
seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle, hürsün!
Yapışır yakana kopası elleri Valstritin,
günün birinde, diyelim ki, Koreye gönderilebilirsin,
büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,
meçhul asker olmak hürriyetiyle, hürsün!
Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek,
hatta asılmak hürriyetiyle, hürsün!
Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,
hürriyeti seçmene lüzum yok, hürsün!
Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

Nazım Hikmet'in anlatımındaki sadelik ve açıklığı kolay birşey, işin basitçe halledilmesi olduğunu sanmak ancak çok kaba bir yaklaşımın sonucu olabilir. Gerçekte çoğu kez fikir yoksunluğunu, çözümsüzlüğü gizlemeye yarayan bilmece gibi konuşmaya, kelime oyunlarıyla örülü anlamsız sözlere rastlanan tek bir satırı yoktur .Tersine o güç olanı yaptı. Önyargılar , burjuva düşünce tarafından alabildiğine çarpıtılmış konularda yazarken sınıf tutumunu yoğun fakat yalın ve süssüz anlatabilmenin en güzel örneklerini verdi.

Nazım Hikmet hapislik yıllarını en iyi şekilde değerlendirdiği gibi, ulaşabildiği çevreye bütün gücüyle yardım ediyor, yol gösteriyordu. Mektuplarından birinde bir sanat eserini şu kıstasla değerlendirdiğini yazmaktaydı:

“... Ben şimdi şiir olsun, roman olsun, hikaye olsun, resim olsun, musiki olsun, velhasıl bütün güzel sanat şubelerinde yirminci asrın vatandaşı, yirminci asrın konkre (somut) insanı olarak şu suali soruyorum: bundan -'bana' da dahil- bize ne? Yirminci asır bir muazzam asırdır. Yirminci asırda yaşayan şairin, muharririn, ressamın filan kıymeti, konkre olarak yirminci asrın bütününü yahut hiç olmazsa parçalarını aksettirdiği nispette vardır . Şair şiir yazmış, şu veya bu cümle türünü veya hayal oyunuyla kendi faniliğinden bahsediyor. Bize ve bana ne? Ama bu fanilik günün birinde ölmek lazım geldiği vakıasını yirminci asrın bir küçücük etrafıyla olsun bağlamış, ümitli, hatta ümitsiz, okurum. ümitli, neşeli ise yirminci asrın ümitli ve neşeli insanlarının yani istikbalinin sözünü ediyordur , ümitsiz ise göçmeye mahkum olan yirminci asırlıların ifadesidir .Fakat mücerret, umumiyetle yirminci asırda bu asrın içindeki memleketler, sınıflar ve kavgalarla ufak da olsa elle tutulur gözle görülür bağı bulunmayan şiiri filan okumam... mihenk olarak kullanmaya başladığım bu 'bize ne?' sualine maruz kalanlar bu suali sordurmayı icap ettirenler bu harikulade yirminci asırda okunmaya değmez muharrirlerdir.” (a.g.e., S. 94-95)

Nazım Hikmet bu satırları hapishaneden hapishaneye (sonradan gerici olan ve Osmanlı hayranı kesilen, yazılarının sanat bakımından da hiçbir değer taşımadığı Kemal Tahir'e) gönderdiği mektubunda yazıyordu. Edebiyatımızın iyi yazarlara sahip olması onun en büyük arzusuydu. O zaman yazarlar uzun kısa, ama mutlaka bir süre hapishanelerde ikamet ediyor olduklarından, az çok eğilimli olanlara Nazım Hikmet büyük bir destek ve teşvikçiydi. Kültürel gelişme, sanat bakımından olduğu kadar , moral ve maddi olarak da titiz, özenli ve en küçük sanatçı hasisliği bulunmayan bir destekti. Bir süre birlikte yattıkları ve edebiyatımıza ''Bereketli Topraklar üzerinde'', ''Murtaza'', ''72. Koğuş'' gibi önemli eserler kazandıran Orhan Kemal'in yetişmesinde onun emeği vardır .Yine birlikte hapis yatarken tanıştığı köylü Balaban'ı ''köylü ressam Balaban'' yapan da odur.

Yukarıdaki bize ne(?) sorusuyla özetlenebilecek ölçüye gelince, bu son derece pratik ve can alıcı mihenge, bugünün ve kabataslak son 30 yılın edebiyat cephesini vurun. Hepsi üst üste devrilirler . Bizde şair, yazar olmak adeta bedava bir ünvan durumundadır .Üstelik şiir,hikaye yazarlarının birçoğu da sözde, solcu, ilerici diye tanınıyor ya da kendilerini öyle tanıtıyorlar. Bunların günümüzdeki sanat dergilerinde yazdıklarını tahammül gösterip sonuna kadar okuyabilmek, sonra verdiğiniz zamana acımamak mümkün değildir.

Elbette bu yazılar dost ahbab genç insanlar , ilerici, vs. dendiğine bakarak mutlaka bir şey vardır diye alıp okuyor , ve belki de elindekinin hiçliğini kendi geriliğine, cehaletine yoruyorlar. Bu tür sanatçıların işçi sınıfıyla, ileri- ci toplumsal hareketle hiçbir bakımdan bağları yoktur .Kısırlıklarının, çıkmaz içinde olmalarının nedeni de budur. Aynı şekilde bir takım sanat dergilerinde ''şiirde yeni bir atlım'' sağlamak amacıyla, ''şiir imge midir değil midir?'' türünden yapılan tartışmalar,sorunları tamamen ilerici sınıfın politikasının dışında çözmeye çalıştığı için, sonuçsuzdur.

En aşağısından ''muhalif'' ve daha neler neler olan yazarların hikaye, vb. yazılarının cunta tarafından müstehcen olduğu için kovuşturmaya uğramış olması ibret vericidir. Her baskı döneminin ardından geldiği gibi, 12 Eylül sonrası da, hastalıklı tipler, cinli perili fantazilerle dolu, idealizmi, yozlaşmayı körükleyen, cinsel ahlaksızlığı öven bu sanat için yayılma, özgürlük yılları olmuştur .Ve bu sanat, gerçekte küçük-burjuva aydınının ideolojik ve psikolojik çöküntüsünün, yozlaşmasının aynası olmuştur.. 

Evinin her basılışında
aynı rahatlıkla açtı kapıyı.
Ve müdüriyette her kalkışında sopanın altından
yanaklarında parçalanmış gözlüğü
ve tabanlarında ayıpladığı bir sızı yüreğinde fakat
hiçbir şey söylememiş
hiç kimseyi ele vermemiş olmanın rahatlığı,
aynı rahatlık...

Hakim sınıflar her yolu denedikleri halde onu unutturmayı başaramadılar. Hapiste tutulduğu yıllarda da şiirleri elden ele dolaş- maya, hakkında övgüler de yergiler de yazılmaya devam etti. Kırk sekiz yaşında, karaciğeri ve kalbinden hasta iken, tutsaklığını bütün dünyanın gözü önünde protesto etmek için başladığı ve 17 gün süren açlık grevi halk ve aydınlar arasında protestolara, hapiste ve dışarıda dayanışma açlık grevlerine yol açıyor ve Nazım Hikmet isimli bir gazete çıkarılarak protesto eylemleri örgütleniyordu.

Hapisten çıktıktan sonra kırk dokuz yaşında onu askere çağırdılar. Bu bahane ile Sabahattin Ali gibi öldürmeyi planladılar. Bir araba kazasında öldürüleceği duyuluyor , ardından böyle bir suikasten şans eseri kurtuluyordu.

Evine kaçırma teklifiyle gemici kılığında ajanlar yollanıyordu. Bu şartlarda çok sevdiği memleketinden ayrılmak zorunda kaldı.


Kuşkusuz hakim sınıflar Anadolu toprağından böyle bir sanatçının çıkmış olmasına ne kadar dövünse yeridir. Proletaryaya ne mutlu ki, halkın, sanatın, kültürün sefil düşmanlarını yeryüzünden temizlemek için mücadelesinde Nazım Hikmet'inki gibi ölümsüz bir esere sahiptir. Proletarya yüzyılımızın bu en büyük şairiyle haklı olarak övünecek ve gurur duyacaktır. Onun Gorki için söylemiş olduğu şu sözlerle bitirelim; "Nazım Hikmet'in eserleri, insanlar yaşadıkça yaşayacaktır."

Tutuklu öğrenci sayısı artacak mı?

Hükümetin üniversitelerin güvenlik noktalarının polislere devretmek istemesine akademisyenlerin ve öğrencilerin tepkileri büyüyor.

Ege Üniversitesi akademisyenleri ve öğrenci toplulukları temsilcileri, uygulamayla birlikte tutuklu öğrenci sayısının artacağını belirtiyor.

Üniversitedeki şiddet olaylarının merkezinde polislerin olduğunu vurgulayan Felsefe Bölümü Araştırma Görevlisi ve Eğitim Sen İşyeri Temsilcisi Umut Morkoç “Üniversitede bulunduğum dört yıl süresince ne zaman olay olduysa polislerin müdahalesiyle oldu. Mevcut durumda polisin idare ve güvenlik üzerinde baskısı zaten var ama güvenliğin tamamen polisin elinde olduğu bir ortamda üniversite özerkliğinden söz etmek mümkün olamayacak” dedi.

Çözümün, güvenliğin polise devredilmesinde olmadığını dile getiren Morkoç şunları söyledi: “Bunun bir ayağı üniversitelerdeki neoliberal politikalardır. Bu durum sonunda üniversite güvenliği emniyet kontrolündeki taşeron güçlere geçecektir. Üniversite güvenliği üniversite bileşenlerine devredildiğinde herkes güvence olacaktır”.

AMAÇ, MUHALEFETİ BASTIRMAK
Yasanın amacının üniversitelerdeki mevcut muhalefeti bastırmak olduğunu dile getiren İletişim Çalışmaları Topluluğu üyesi Atacan Ak ise “Meclisten geçeceğine kesin gözüyle bakılan yasayla, üniformalı, kalkanlı, silahlı, TOMA’lı polisler; egemen sınıf tarafından, kampüslere salınıyor. Üniversitelerde devlete, iktidara karşı muhalefeti örmeye çalışan öğrencilerden egemenlerin bu denli korktuğunu çıkacak olan yasanın savunulmasından anlıyoruz. Gerçi yakın geçmişe baktığımızda polisin zaten kampüslere çevik kuvvet ordusuyla, TOMA’larla, panzerlerle girdiğini gördük ve bugüne kadar birçok arkadaşımız tutsak edildi” dedi.

“Polisi kampüslere sokmak, hapisteki öğrenci sayısının katlanacağı anlamına geliyor” diyen Ak sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu uygulama öğrencilerin basın açıklaması, yürüyüş gibi en temel anayasal haklarından mahrum bırakılacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla, ‘artan çatışma ortamını’ sakinleştirmek için öğrencilere ve ezilenlere daha fazla polis değil daha fazla özgürlük gerekir.”

HEDEF: BÜYÜK BİR KARAKOL
Felsefi Muhalefet üyesi Oğuz Karayemiş ise “Bugün üniversitelerde asıl sorun tam da iktidarın varlığı sorunudur. Hükümete, bütün kampüslerin kameralar ve gardiyan yerine geçen özel güvenliklerle açık cezaevlerine dönüştürülmüş olması yetmiyor olacak ki, üniversiteyi büyük bir karakola dönüştürmek istemektedir. Oysa gerekli olan üniversitenin iktidardan, güvenlikten arındırılmasıdır. Akademik üretimin imkânı, akademinin özerkliğe ve demokratik bir yapının kurulabilmesine bağlıdır. Bu iki şart olmadığı takdirde artık elimizdeki şeye üniversite falan denemez.

POLİSİN GÜVENLİĞİ: ÖĞRENCİYE ŞİDDET
Prof. Dr. Nilgün Toker: Üniversitedeki güvenliği okuldan çıkarmaya çalışırken, polisin üniversiteye tamamen girmesi üniversitenin özerkliğini tamamen ortadan kaldıracak. Üniversitede herhangi bir fikrin savunulması veya bir hakkın korunmasının ortaya çıkışı şiddet değildir. Şiddet üniversitelerdeki farklılığı ortadan kaldırmaya yönelik harekete geçen unsurlar tarafından uygulanıyor. Çözüm son zamanlarda üniversiteleri bu hale getiren bu unsurların üniversite dışına çıkarılmasında.

Buse Oba - İktisat Kulübü Üyesi: Özel güvenliklerin ve kampüsü saran kameraların bizi tam olarak kimden ya da neyden korumaya çalıştıklarını anlayamamışken, polislerin üniversitelerin içerisinde rahatça dolaşabilmesi fikri oldukça ürkütücü. Aklımda ilk canlanan sahneler, öğrencilerin sıklıkla darp edilmesi ve ciddi soruşturmalarla karşı karşıya kalması oluyor. Bu uygulama ile birlikte, polislerin öğrencilere bakış açısı ile öğrencilere getirilen düşünsel ya da mekansal kısıtlamaların, büyük gerginliğe neden olacağını düşünüyorum. Bununla birlikte ‘güvenlik’ yine tek taraflı, şiddet içeren bir tema halinde öğrencilere geri dönecektir. 

Kaynak: Metehan Ud, İzmir/Evrensel

Haber-İş İstanbul şube sekreteri işten atıldı

44 gün süren Telekom grevinin öne çıkan isimlerinden birisi Elif İçağasıoğlu. Telekom İstanbul İl Müdürlüğünde grevin kırılmasını engelleyen, dönemin İşyeri Baştemsilcisi Elif İçağasıoğlu, bu tutumu nedeniyle o günden beri işverenin hedefindeki isimlerin başında geliyor.

Grevin hemen ardından Haber-İş İstanbul Şube yönetimine seçilen, daha sonra şube başkanının genel merkeze gitmesinin ardından Şube Sekreteri olan İçağasıoğlu, sendika içinde yaşananlara karşı sessiz kalmayınca amatörlüğe düşürüldü. Asıl tartışmalar bundan sonra başladı. Amatörlüğe düşürülmesinin ardından işe geri dönmek için Telekom’a başvuru yapan İçağasıoğlu’nun talebi reddedildi ve 17 Mayısta işten atıldı. 19 yıl Telekom’da çalışan İçağasıoğlu, işverenden çok sendikasına tepkili.

İçağasıoğlu, kendisinin yanı sıra son olağanüstü genel kurulda başkanlığa aday olan Samsun Şube Başkanı ile Ankara Şube Sekretenin de amatörlüğe düşürüldüğünü kaydetti.  

“Grev döneminde işveren grevi kırmaya çalıştı, ben de grevin kırılmasını engellemeye çalıştım. İşverenin bana kin duyması normal. Ama sendikanın tavrını anlamıyorum. Beni mücadele et diye yönetici seçiyor, sonra da ‘mücadele etmeseydin’ diyor. Haber-İş’teki diğer yöneticiler mücadele etmemek üzere mi seçildi” diye soran İçağasıoğlu, yöneticilerin kişisel çıkarları nedeniyle amatörlüğe düşürüldüğünü kaydetti.

‘OLAĞANÜSTÜ YANLIŞ DEDİK’
Telekom’da toplusözleşme görüşmelerinin 1 Mart itibarıyla başladığını, henüz taslak hazırlanmadan 30-31 Martta olağanüstü genel kurul kararı alındığını hatırlatan İçağasıoğlu, yönetim kurulunun bu kararına tedbir konması için dava açtıklarını belirterek, “Böylesi bir dönemde olağanüstü yapmak çok yanlış. Taleplerini belirlemek, mücadele yolu çizmek yerine koltuk tartışmalarının yaşanması doğru olabilir mi? Bizce değildi ve dava açtık” dedi.

Haber-İş İstanbul 1 No’lu şubenin etkinliğini ve mücadeleci kimliğini zayıflatmak için Bursa’ya yeni şube açılarak kendilerine bağlı olan Trakya’nın da Bursa’ya bağlandığını hatırlatan İçağasıoğlu, bunun iptali için de dava açtıklarını ve kazandıklarını kaydetti. Peş peşe yaşanan bu olayların ardından Genel Merkez yöneticilerinin de hedefi haline geldiğini dile getiren İçağasıoğlu, Haber-İş’teki sendikal anlayışın sadece “Ya bendensin ya da yoksun” olduğunu kaydetti.  

HABER-İŞ SAHİP ÇIKMADI
Bugüne kadar Haber-İş tüzüğünde herhangi bir değişikliğin olmadığını, Genel Başkanın her şeye karar veren insan olduğunu dile getiren İçağasıoğlu, “Biz aslında bugüne kadar sendika başkanı değil kendimize patron seçiyormuşuz. Biz şube olarak hep muhalif olduk ve doğrularımızdan hiç vazgeçmedik” diye konuştu.

Tüzükte profesyonel sayısına ilişkin bir düzenlemenin olmadığını ancak 1 No’lu Şubenin üye sayısından daha az olan bazı şubelerde şube sekreterlerinin de profesyonel olduğunu hatırlatan İçağasıoğlu, Veli Solak’ın kendisini genel başkan olmadan önce de tanıdığını, işverenin istemediğini bildiğini söyleyerek, “Amatörlüğe düşürülmemin ardından işten atılacağımı adı gibi biliyordu. Bir kez bile aramadı. Bu durumdan hoşnut olmasa aramaz mı? Bir sendika şube sekreterine sahip çıkamazsa üyelerine nasıl sahip çıkacak? Günlerce aradım açmadı. Cumartesi günü tesadüfen açtı. Konuştuk. Pazartesi günü işverenle görüşeceğini söyledi ama değişen bir şey olmadı. Şube sekreterinin kaderini işverenin inisiyatifine bırakan bir anlayış olur mu?” diye sordu.

İŞTEN ATILMAYLA İLGİLİ GÖRÜŞECEĞİZ
Haber-İş Genel Başkanı Veli Solak: Arkadaşımızın neden işten atıldığı bilemiyorum. Arkadaşımız yazısı bize geldi. İşveren ile görüşeceğiz. Gerekçelerini görelim neden atıldığını bilmiyoruz henüz. Grevle ilgili işten atıldığını düşünmüyorum. Eğer öyle olsaydı 16 bin insanın işten atılması gerekirdi. İşe geri döndürülmesi konusunda görüşmek için randevu talebinde bulunduk.

Amatörlüğe düşürülmesi konusuna gelince bizim 10 şubemiz var. 10 şubemizin sekreteri de amatör. Oradakiler görev yapmıyor mu? Sadece Elif değil hepsi amatör. Şunu derseler anlarım, ‘Biz diğer şube sekreterlerinin de profesyonel olmasını istiyoruz.’ Ama şunu diyorlar ‘bizim profesyonellik neden alındı’ diyorlar. 


Kaynak: Gökhan Durmuş, Evrensel

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers