31 Ağustos 2013 Cumartesi

Obama: Müdahale kararı aldım ama kongre onayını isteyeceğim

ABD Başkanı Barack Obama'nın Suriye'yle ilgili açıklamalar yaptı. Obama, "Yarın, önümüzdeki hafta ya da 1 ay sonra bu müdahaleyi yapabiliriz. Suriye'ye müdahale edeceğiz. Müdahale için ABD Kongresi'nin onayını isteyeceğim" dedi.
ABD Başkanı Barack Obama, Suriye'yle ilgili açıklama yaptı. Obama'nın açıklamasında en çok dikkat çeken noktalar, "Suriye'ye müdahale edeceğiz, ancak kara harekâtı yok. İstediğimiz zaman bunu yapabiliriz, yarın önümüzdeki hafta, yada bir ay sonra. bu emri vermeye hazırım. ama kararımı henüz vermedim. Suriye'ye sınırlı bir operasyon olsa da kongreye danışılmalı. Müdahale için ABD Kongresi'nin onayını isteyeceğim" ifadeleri oldu.
'Operasyon başlatılmalıdır'
Obama'nın konuşmasından satır başları şöyle:
"Suriye'de 21. yüzyılın en büyük kimyasal silah saldırılarından biri gerçekleştirildi. Bunların hepsiniz dünya açıkça gördü. Hastaneler ölülerle doluydu.
Yüzlerce çocuk kendi hükümetleri tarafından gazla öldürüldü. Bu saldırı bizim güvenliğimize karşı tehdit oluşturmaktadır.
"Türkiye, Ürdün ve İsrail için büyük tehdit oluşturmaktadır. Kendi insanlarına zarar veriyorlar, dünya bu saldırıya karşı durmalıdır.
Şuna karar verdim ki ABD, Suriye hedeflerine karşı operasyon başlatmalıdır. Biz ABD askerlerini oraya göndermeyeceğiz, karaya ayak basmayacaklar."
'Yarın, önümüzdeki hafta, ya da gelecek ay'
"Şuna eminiz ki Esad rejimi saldırıyı gerçekleştirdi. Bu saldırının tekrarlanmaması için adımlar atmalıyız.
Biz istediğimiz zaman orada saldırı gerçekleştirebiliriz, buna kapasitemiz var. Belirli bir zaman söz konusu değil, istediğimiz zaman yapabiliriz. Yarın yapabiliriz, önümüzdeki hafta yapabiliriz, gelecek ay yapabiliriz.
Ve bu emri vermeye hazırım fakat kararımı henüz vermedim. Burada önemli olan bizim ulusal çıkarlarımızdır, ulusal güvenliğimizdir."
'Kongreye danışacağım'
"Önümüzde bir takım seçenekler var. ABD insanları için bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bu nedenle ikinci bir karar verdim. Askeri operasyon için ABD halkının temsilcilerine Kongre'de danışacağım bir askeri operasyon olup olmaması konusunda.
Önümüzdeki günlerde herkes kendi sesini duyurabilecek."

Putin: ‘Esad’ın kimyasal kullandığı iddiası tamamen saçmalık’

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin “Esad rejiminin kimyasal silah kullandığından şüphemiz yok” açıklamasına yanıt verdi: “İddia tamamen saçmalık. Buna dair kanıtları varsa BM’ye sunsunlar.”

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Esad rejiminin kimyasal silah kullandıklarına dair şüpheleri olmadığını ve ellerinde deliller bulunduğunu söylemesinin ardından Rusya’dan yanıt geldi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, rejimin kimyasal silah kullandığı iddiasını “saçmalık” olarak niteledi ve ABD’ye “Ellerinde kanıtlar varsa BM Güvenlik Konseyi’ne sunsunlar” dedi.

Suriye’ye yönelik askeri bir müdahale durumunda ortaya çıkacak tablonun ve ölümlerin sorumlusunun bu ülkeler olacağını söyleyen Putin, Obama için “Nobel Barış Ödülü alan bir kişi olarak Suriye’de güç kullanmadan önce gelecek yıkımları düşünmesi iyi olur. Rusya sizi Suriye’de operasyon kararı almadan önce iki kez uyarıyor” sözlerini sarf etti.

Putin, kimyasal silah kullanımına her daim karşı olduklarını ve katliamı kınadıklarını da hatırlattığı konuşmasında yaptırıma da her daim hazır olduklarını dile getirdi.

Suriye: ‘Kerry’nin açıklamalası yalanlarla dolu’
Kerry’nin açıklamalarına bir tepki de Suriye hükümetinden geldi. Şam’ın Huta bölgesindeki katliamın isyancılar tarafından gerçekleştirildiği iddiasını yineleyen hükümet, Kerry’e de “Açıklamaları, teröristlerin bir hafta önce yaydığı yalanlara dayanıyor” diye seslendi.

Duran Kalkan: Suriye'ye savaş dünyaya savaştır

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, Suriye'ye karşı yapılması planlanan askeri müdahale ile ilgili sert çıktı. Kalkan, "Suriye’ye müdahale bir bölgesel savaş, Ortadoğu savaşı olur, bunu herkes görmeli” dedi.

Kalkan ayrıca Suriye'ye bir dış müdahalenin Suriye ile sınırlı kalmayarak bir savaşa yol açacağı uyarısında da bulundu.

ANF'nin haberine göre, Sterk TV’de konuşan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan'ın konuşmasının satır başları:

"BÖLGESEL SAVAŞ OLUR"

Suriye’ye dönük bir dış askeri müdahalenin, 1989-90’dan beri var olduğu söylenen 3. dünya savaşını en kanlı, en çatışmalı bir gerçeklik haline getireceğini söyleyen Kalkan, böyle bir savaşın da sadece Suriye ile sınırlı kalmayacağını, bölgesel bir savaş olacağını vurguladı. Kalkan, “Şimdiye kadar 20 yılı aşkın süredir bu savaş, ideolojik ve siyasi ağırlıklı askeri boyutu geri planda olan bir savaş olarak var oldu. Bu da 3. dünya savaşının bir karakteri, özelliği dendi. Ama şimdi Suriye’ye bir dış müdahale olursa bu ister ABD-Avrupa-Çin-Rusya anlaşmış olarak müdahale etsinler; isterse ikiye bölünsünler ABD-Avrupa-NATO müdahalede bulunsun, Rusya-Çin İran karşı çıksın bir çatışma durumuna gelsin, hangisi olursa olsun tıpkı 1. Dünya savaşı gibi Ortadoğu’da gerçekleşen yeni bir askeri dünya savaşı haline gelir. İdeolojik-siyasi boyutlu savaş, askeri boyutlu bir savaşa dönüşür. Bu savaş kesinlikle Suriye sınırları içinde kalmaz. Irak’a yayılır. Bütün Kürdistan’ı içine alır, Türkiye işin içine girer. İran zaten içinde, Araplar zaten içinde; dolayısıyla bir bölgesel savaş olur. Ortadoğu savaşı olur, herkes bunu açık görmeli” dedi.

Şimdiye kadar bu görüldüğü için, kolay askeri müdahalede bulunulmadığını da ifade eden Duran Kalkan sözlerini şöyle sürdürdü: “Eğer şimdi siyaset çözüm bulmaz, tersine silahlı çatışma gündeme konursa o zaman işte felaket olur. Gerçekten de bölge kan gölüne dönüşebilir. Birinci dünya savaşında neler yaşandıysa tekrar benzer bir durum yaşanabilir. Herkes bundan uzak durmalı.”

"BU SAVAŞIN ORTADOĞU'DA KAZANANI OLMAZ"
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Kalkan, böyle bir savaşın Ortadoğu’da kazananı olmayacağını belirterek, bölge halklarının, demokrasi güçlerinin ve Kürt halkının tutumunun bu savaşa karşı çıkmak olduğunu kaydetti.

Teröristler itiraf etti

Rusya’nın Sesi haber kanalında yer alan habere göre teröristler kimyasal saldırıyı yaptıklarını kabul etti. “Associated Press” bölgedeki bazı silahlı gruplara dayandırarak Doğu Kutay'da yapılan saldırının teröristlerin işi olduğunu yazdı.

Suriye’deki isyancıların bu ülkede kimyasal saldırıda bulunmanın sorumluluğunu üstlendikleri, kimyasal silahları da Suudi Arabistan’dan teslim aldıklarını itiraf ettikleri bildirildi.

Rusya’nın Sesi haber kanalının bildirdiğine göre, Suriye’deki isyancılar Amerikalı “Associated Press” ve “Mint Press News”un muhabiri “Dale Gavlak”a verdikleri röportajda birkaç gün önce Suriye’nin Doğu Kutay bölgesinde yapılan kimyasal saldırının onların tarafından yapıldığını söylediler. Gavlak’ın haberine göre, Suriye’nin isyancı bölgesinde yaşıyanlardan birçoğu Gavlak’la konuşurlarken kimyasal silahları Suudi Arabistan istihbarat teşkilatı Başkanı Bender Bin Sultan kanalından teslim aldıklarını ve Doğu Kutay bölgesinde yapılan saldırıdan onların sorumlu olduğunu dile getirdiler.

Aynı habere göre, Suriye’deki isyancılar ayrıca, söz konusu saldırının “tesadüfen” olduğu ve kendilerinin kimyasal silahların kullanımını bilmedikleri yüzünden vuku bulduğunu belirttiler.

Merdivenler gökkuşağıyla hayat buldu

Beyoğlu Belediyesi’nin gökkuşağı renklerine tahammül edemeyerek Cihangir’deki merdiveni griye boyamasına tepki olarak pek çok kentte merdivenler boyandı.

İstanbul’da Beyoğlu Belediyesi’nin Fındıklı’dan Cihangir’e çıkan merdivenin gökkuşağı renklerinde boyanmasına karşı merdiveni griye boyamasına tepki olarak pek çok kentte merdivenler boyanıyor. Sosyal medyada #direnmerdiven ve #grizekalıahmetmisbah başlıkları altında yapılan çağrılar sonucunda merdivenler ve kentler renklenmeye başladı. Ankara’da Güvenpark Dayanışması da Melih Gökçek’in Konur Sokak’taki ucube üst geçidini renklendirdi. Saat 16.00′da bir araya gelen forum katılımcıları, hep birlikte merdiveni gökkuşağı renklerine boyadı ve “#konurhatırası” yazdı. Seyranbağları sakinleri de mahallelerindeki merdiveni gökkuşağı rengine boyadı ve “#direnSuriye” yazdı. Diyarbakır’da da Sanat Sokağı gericiliğin griliğine karşı gökkuşağı renklerine boyandı.

2 Eylül 1977 Gecekonudu Direnişi ve direniş şehitlerinden Hüseyin Çaparoğlu


2 Eylül 1977 emekçi halkımızın mücadele tarihine direniş olarak düştüğü tarihtir. Bu günde, faşist diktatörlük İstanbul-Ümraniye semtinin yanı başında yükselen gecekonduları yıkmak için tankıyla, topuyla, jandarma ve polisiyle emekçi halka azgınca saldırarak, 13 devrimci ve emekçiyi katletti. Adını işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs'ta alan gecekondu semti, nice zorlu mücadeleler ve şehitlerle yaratıldı, kazanıldı. 2 Eylül direnişi gecekondu emekçilerinin en ileri direnişi olarak tarihe geçti. Ülkemizde, emperyalizme bağımlı işbirlikçi nitelikte bir kapitalizmin gelişmesi her alanda olduğu gibi kentleşme ve yerleşimde de çarpıklığı yaratmış, 1960-70'lerde daha da hızlanan kapitalistleşme süreci kırdan kente göçü alabildiğine artırarak, feodalizmin çözülmesi kırda emekçilere yaşam hakkı tanımayarak kente göçü zorlamıştır.

1970'ler de İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük kentlerin etrafları kırdan gelen emekçilerin yaptıkları gece kondularıyla doldu. Hızlı bir nüfus akışı ve bu akışa çözüm bulmayan, bulamayan işbirlikçi tekelci kapitalizm, yaşamını sürdürmek zorunda olan emekçilerin ev kirası ödeyecek durumda olmamaları gerçekliği ki -bu emekçilerin birçoğu bir gün aç bir gün tok yaşayan durumdadırlar başlarını sokmak için zorunlu olarak boş arazilere gecekondu yapmak zorunda kaldılar. 1 Mayıs Mahallesi'nin temelleri 76'da atıldı.

Değişik alanlardan İstanbul'a iş bulmak ve yaşamını idame etmek amacıyla gelmiş olan binlerce emekçi, sağlıklı bir çözüm olmasa da, bir göz barakada olsa başını sokacak bir kondu yapmak için yoğun bir mücadeleye yöneldiler. Tam bir kolektif dayanışma içinde devrimcilerin öncülüğünde gerçekleştirilen 1 Mayıs Mahallesi'nin kuruluşu faşist diktatörlüğü rahatsız etti.

Arsa spekülatörlerine ve mafyaya göz yuman, villa ve apartmanların yükselişine ses çıkarmayan faşist diktatörlük, emekçilerin bir göz kondusunu çok görerek 2 Eylül 77'de 1 Mayıs Mahallesi'ni yıkmak için polisiyle-jandarmasıyla geldiler. Aylarca emek vermiş, ter dökmüş ve bir göz kondu dikmiş olan emekçiler faşist diktatörlüğün bu yıkım saldırısına karşı  topyekün direnişe geçtiler. Devrimci ve komünistler gelişmeleri yakınından izlediklerinden dolayı yıkıma karşı direniş komiteleri oluşturuldu ve 1 Mayıs gecekondu emekçileri direniş için tüm hazırlıklarını yaptılar. Bütün gücüyle sabahın ilk ışıklarında emekçi halkımıza bir kaç metrelik arazıyi fazla gören ve güvenlik güçleriyle 1 Mayıs Mahallesi'nin etrafını saran faşist diktatörlük emekçi konduların direnişini kanla bastırmaya çalıştı.

2 Eylül gecekondu direnişinde, resmi ve sivil polislerin açtığı ateş sonucu 13 devrimci ve emekçi katledilirken, onlarcası yaralandı ve 300 kişi gözaltına alındı. Olayları başlatan ve katliamı gerçekleştiren bizzat faşist diktatörlüğün kendisi olmasına karşın faşist medya aracılığıyla devrimcileri ve emekçi halkı suçlayarak temize çıkmaya çalıştı. Fakat gazetelerde bizzat kitle üzerine ateş açan polisler hakkında herhangi bir işlem yapılmazken her zaman olduğu gibi yine 2 Eylül katliamının sanıkları olarak onlarca devrimci yargılandı.

Polisin bütün azgın saldırılarına ve kurşunlarına karşın binlerce kondu emekçisi devrimcilerin öncülüğünde kararlıca direndi. 13 şehit vermesine karşın faşist diktatörlüğün 1 Mayıs Mahallesi'ni söküp atma ve kondu yapımını engelleme planı 2 Eylül direnişiyle geri tepti ve engellendi. Emekçi halk polisin kurşunlarına karşı sopa ve taşla karşılık verdi. Zaten yaşamları çekilmez hale gelmiş, getirilmiş olan konducu emekçilerin kaybedecekleri bir şey kalmamıştı.  Onun için ölümüne bir direniş sergilediler. Düşen şehit ve yaralıların yerini yenileri doldurarak direniş kararlılığından bir şey kaybetmeden ilerledi.

Bu direnişin en ön saflarında mücadele eden yoldaşlardan biriside Hüseyin Çaparoğlu'ydu. Hüseyin yoldaş 1954 yılında Malatya'nın Akçadağ kazası Kürecik nahiyesi Harunuşağı köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Topraksızlığın, işsizliğin pençesinde kıvranan binlerce emekçi gibi oda, taşı toprağı altın denilen İstanbul'a göçtü. Evli ve bir çocuk babasıydı. Maltepe'de bir demir çekme atölyesinde işçi olarak çalışıyordu. Hüseyin yoldaş bölgede  Hareketimizin uzun yıllara dayanan çalışmalarından etkilenerek devrimci mücadeleyle tanışmış ve onun görüşlerini savunarak, çalışmalarına aktif olarak katılan bir taraftarıydı.

Gücü ve bilinci ölçüsünde devrimci mücadeleye omuz ve destek veren Hüseyin yoldaş ağırbaşlı ve dürüstlüğüyle kendisini çevresine sevdirmiş mütevazı bir yoldaştı. Gündüz işte çalışıyor, akşamları hem nöbet tutuyor ve hem de yeni konduculara yardımcı oluyordu. Uykusuz ve yorgun olarak yeniden işe gitmesine karşın, durumundan rahatsızlık duymuyordu. Bir işçi olarak sömürünün ve baskının ne olduğunu, vahşi kapitalizmin emekçileri sömürerek nasıl ayakta kaldığını daha derinden kavrıyor,  bilinci artıkça mücadeleye daha sıkıca sarılıyordu. Onun devrimci fedakârlığı 2 Eylül gecekondu direnişinde bir kez daha görüldü.

Hüseyin yoldaş gecekondu yıkımına gelen polise karşı 1 Mayıs Mahallesi halkı ile omuz omuza, en ön saflarda dövüştü. Ne cop, ne panzer ve nede polis kurşunu onu yıldırmadı. Faşist canilerin kadın, yaşlı, çocuk demeden aştıkları yaylım ateşinde Hüseyin yoldaşı şehitler ordusuna kattık. Onun kanıyla suladığı toprakta daha sonra binlerce yürekli militan devrimci yetişti. 2 Eylül direnişi İstanbul'da emekçiler üzerinde derin etki bıraktı. Olayı duyan işçiler, emekçiler ve öğrenciler 1 Mayıs emekçileriyle dayanışma içinde olmak için 1 Mayıs Mahallesi'ne aktılar. Yıkılan konduların yerine daha sağlam olarak yenileri dikildi. Hummalı bir çalışmayla temeline 13 devrimci ve emekçinin kanı dökülen kondular daha sonraki yıllarda sık sık gündeme gelen faşist saldırılara karşıda kararlıca korunup, savunuldu. Aynı zamanda gecekondu mücadelesinde 2 Eylül direnişinin büyük etkisi oldu. Emekçiler korku psikozunu kırarak  ileri atıldılar ve birçok alanda gecekondu semtleri doğdu ve bugün devrimci emekçi semtleri böylece ortaya çıktı.

Gecekondu mücadelesi elbette 2 Eylül direnişiyle bitmedi. Burjuvazi 1 Mayıs Mahallesi'nin adından korkuyordu. Nice şehitlerle yaratılmış bir mahalle olmasından dolayı Evren cuntasınca mahallenin ismi Mustafa Kemal Paşa olarak değiştirildi. Fakat bu değişiklik kâğıt üzerinde kalmaktan ileri gitmedi. Hüseyin yoldaşında kanının döküldüğü 2 Eylül direnişiyle savunulan ve daha sonra genişleyerek büyüyen 1 Mayıs Mahallesi emekçilerce yine aynı adla anıldı ve halada öyle anılıyor.

Elbette tarihe nice mücadelelerle düşmüş, ya da yaratılmış olan günlerin ve olayların unutulması öyle basit bir olay değildir. 2 Eylül direnişi de bir emekçi anti-faşist direnişi olarak devrim tarihinde yerini aldı ve hiç bir güç bugünün devrimci özünü karartmadı, karartamayacak ve 2 Eylül şehitlerini unutturmayacaktırlar.

İşin bir başka boyutuysa, 2 Eylül'ün aynı zamanda bir kitle direnişi olmasıydı. Kitleler yaşamlarını ortaya koymuşlar ve konduları için devletin güvenlik güçleriyle çatışmaya girmişlerdi.  Buradan olarakta 2 Eylül direnişinden alınması gereken önemli derslerden biriside bizzat kavgada emekçilerin kendi istemleriyle yer almaları ve devletle çatışmaya tutuşmalarıydı. Bu olay devlete ve güvenlik güçlerine karşı birçok yönüyle de farklı yaklaşım içinde olan emekçilerin bilincinde devrimci anlamda sıçrama yapması bakımından büyük etki yapmasına neden olmuştur. Daha sonraki günlerde yaşanan kondu direnişlerine 2 Eylül'ün devrimci özü örnek olmuş ve devlet güçleriyle sık sık çatışmalar yaşanmıştır. Devrimci ve komünistler yığınların kondu istemlerini anti-faşist mücadelenin bir bileşkesi olarak ele almışlar ve buna uygun davranmışlardır. Kondulaşmanın devrimcilerin önderliğinde yaşanmasında bugünkü anti-faşist mahallelerin ortaya çıkmasını koşullamış ve gelecekteki olası ayaklanmalarda devrimci mücadelelerin üsleri rolünü oynayacağını ortaya koymuştur.

Devrimci hareketin geçmiş süreçte yaşamış olduğu bazı olumsuzlukları, abartarak anti-emperyalist mücadeleye sırt çevrildiği ve bu alanın şeriatçılara bırakıldığı gibi, kondu sorununda da yanlış değerlendirmeler ve yaklaşımlar bir yana itilerek, emekçi halk hareketinin geliştirilmesinde kondu mücadelesi önemli bir unsur olarak görülüp, buna uygun davranılmamıştır. Bu alanda yaratılan boşluğu arsa spekülatörleri, mafya ve şeriatçı güçler doldurmuştur. Bugün -Sultanbeyle vb. olduğu gibi- büyük şehirlerde faşist ve şeriatçılar mahalleler kurmakta ve bu yolla onbinlerce, yüzbinlerce kişiye hitap etmektedirler. Devrimcilerin belli semtlere çakılıp kalmaları ve emekçi semtlerinde şeriatçıların hızla gelişmeleri, emekçilerin somut istemlerini istismar etmeleriyle bağlıdır. Bütün bunlar görülmeden ve kırdan kente akışın kesiksizce süreceği gerçeği dikkate alınmadan belirlenecek parlak politikalar çekmecelerden kalmaktan öte fazla bir anlam ifade etmeyecektir.

Hüseyin Çaparoğlu yoldaşın 2 Eylül direnişinde 1 Mayıs sırtlarına döktüğü kanı ve direnişin ön saflarında yer alarak kendisini feda etme ruhu bugünde nice zorluklarla örmeye çalıştığımız devrim ve sosyalizm kavgamızda yaşıyor ve yaşayacaktır.

2 Eylül anti-faşist gecekondu direnişi yeni yetişen devrimci kuşaklara taşınmalı ve buradan çıkarılması gereken derslerle donatılmalıdırlar. Yakın geçmişe ilişkin doğru düzgün birşey bilmeyen yeni kuşak devrimcileri, Türkiye gerçekliğini de yeterince bilmemekte, tanımamaktadırlar. Bu durumda onların sağlıklı politikalar oluşturmalarını ve doğrularla-yanlışları ayırt etmeleri üzerinde olumsuz baskılanma yaratmakta ve dünyayı birkaç olayla sınırlı görerek gerçekleri olduğu gibi görmesini engellemektedir. Bütün bunlarda yakın tarihimizi unutturmaya çalışan ve her şeyi kendileriyle menkul gören önder müsvettelerinin çapsızlıklarının açığa daha erken çıkmasına engel teşkil etmektedir.

halkinbirligi.net

Gezi Direnişi umudumuzu arttırdı

Türkiye halkları Batı'da Gezi Parkı'nda komünal bir yaşam kurup, iktidarın zorbalığına ve manipülasyonuna karşı direnişini sürdürürken, HPG gerillaları "Demokratik Çözüm Yürüyüşü"nü sürdürüyordu.

Türkiye halklarının onur ve özgürlük isyanını, dinledikleri radyolardan takip ettiler, uzaktan gelişmeleri izlediler. Kilometrelerce uzaktan, dağların doruklarından gördükleri, bir halkın isyanıydı. Ve onlar, bir halkın savunma gücü olarak, bu isyanı sahiplendiler, heyecan duydular. Dersim'den Roza Munzur'un dediği gibi, "Adımlarımız hızlandı." İsyan içerisinde yer alan ulusalcıları görüp, "Çözüm süreci sabote mi ediliyor?" diye düşünmediler. Dünyanın her yerinde birileri, halkların isyanını, devrimini çalmaya çalışır, buna izin vermemek gerekir, dediler.

Dersim, Amed, Botan, Garzan, Serhat ve Karadeniz'den Güney'e çekilen gerillalar, Gezi isyanını anlattı.

GEZİ DİRENİŞİ GERİLLA OLARAK HAYAL ETTİĞİM BİR ŞEYDİ

Tekoşin Botan (Dersim): Bir gerilla, bir PKK'li, bir devrimci olarak baktığımda, güç verdi. Türkiye'de tüm halkların demokratik iradesini ortaya koyması, çok önemli. Gezi direnişini, var olan düşüncelerini pratikleştirmesi olarak ele alıyorum. Halk, devlet zihniyetini reddetti. Direniş bedel verdi bir kere. Bu unutulmaz. Devlet bu direnişten çok korktu. Sömürgeci zihniyet, ortak tavrın ortaya çıkmasından panik oldu, saldırıların kaynağı da buydu.

Eylemler nedeniyle çözüm süreci kesintiye uğrayacak kaygısını duymadık. Süreci bir kere AKP yürütmüyor. Tam tersi çok demokratik bir tepkiydi. Yıllardır bir gerilla olarak hayal ettiğim bir şeydi. Tüm halkların ortak isyanı, ortak mücadelesi, aynı sözleri dile getirmesi, en önemlisi aynı duyguları yaşaması. Önderliğimizin yıllardır oluşturmak istediği bir şeydi bu. PKK olarak biz Denizlerin, Mahirlerin, İboların mücadelesini sahiplenen bir hareketiz.

Gezi direnişine katılan tüm yoldaşlarımızı kutluyoruz. Daha güçlü adımların atılmasını diliyoruz. Özetle, o direnişe uzaktan tanık olmak da benim için büyük bir mutluluktu.

YÜRÜYÜŞ TEMPOMUZ ARTTI
Roza Munzur (Dersim): Gezi direnişi başladığında yoldaydı. Üzerimizde her gün uzun yürüyüş yapmanın yorgunluğu vardı. Kendi adıma şunu açıkça söylemeliyim; böyle bir direnişin ortaya çıkması yürüyüş tempomuzu bile etkiledi. '68 kuşağından sonra böyle bir atılımın olması, ön yargıları kırdı. Çünkü, yıllardır süren savaş karşısında yaşanan sessizlik, Batı'ya karşı olumsuz bir bakış açısı oluşturmuştu. Bu bakış açısı kırıldı.

Gezi direnişi, AKP'nin tek tipleştirmesine karşı isyandı. AKP kadınların doğuracağı çocuk sayısından çalışmasına kadar, insanların bütün yaşam alanlarını kendisi belirlemek istiyor. Gezi direnişi, AKP'nin bu politikasına isyandı. Devletin dayatmalarına karşı bir halkın muazzam öfkesiydi.

ŞEHİTLERİ SAYGIYLA ANIYORUM
Silav Naval (Dersim): Gezi Direnişi, her şeyden önce bir değişikliği, bir çıkışı gösteriyor. Direnişte şehadetler de verildi. Onları da saygıyla anıyorum. Bizlerin hiçbir zaman Türk halkına ya da diğer halklara karşı küçümseyen bir bakışımız olmadı. Önderliğimiz çok söyledi; Bu dönem halkların dönemidir. Bu çağ, ayrıca insanların vicdan çağıdır. Gezi Direnişi bizi heyecanlandırdı, umutlandırdı.

GEZİ DİRENİŞİ HEYECANLANDIRDI

Tijda Bahoz (Dersim): Açıkçası böylesi bir isyanı beklemiyordum. Egemen zihniyet toplumu o kadar bastırmış ve öz savunma bilincini o kadar çok zayıflatmış ki, böylesi bir tepki beklemiyordum. Heyecan duydum açıkçası. Türkiye'den de böylesine bir direnişin gelişmesi heyecanlandırdı. Halkların biriktirdiği bir patlama olarak ele aldık.

Bizler bir halk hareketiyiz. Bu anlamda düşmana karşı özgürlük talepleri bizim de özgürlük talebimizdir. Biz de gerilla güçleri olarak o talebi sahiplenmek zorundayız. Aslında geç kalınmış bir refleksti. Park vesile oldu. Keşke başka taleplerde de bu kadar ortaklaşma olabilseydi.

Batı'dan, İstanbul'dan böyle bir sıçrama gelmesi, zaten sıkışık olan devleti daha da zora soktu. Devlet güçleri bunu bilinçli kendine göre yorumlamaya çalıştı.

BİZİM İÇİN UMUT VERİCİ OLDU

Viyan Pirsus (Amed): Kürt halkı olarak bizler yıllardır isyandayız. Türkiye halklarının da isyan etmesi, heyecan verici oluyor. İsyan devam etmeli. Bizim için umut verici oldu. Güçlü olduklarını gördük. Çözüm süreci sadece biz Kürtleri ilgilendirmiyor. Bu savaş herkesi ilgilendiriyor. Hem asker hem de gerilla aileleri için savaş çok ağır. O nedenle birbirlerine destek olmaları gerekiyor. Gezi Parkı'nda da ortaya çıktı ki, yapabilirler bunu. Kürtlerle beraber isyana başlayabilirler, o güçleri var. Ama neden şimdiye kadar bu güçlerini göstermediler? Asla ve asla boyun eğmemek gerekiyor. Çözüm süreci için de bir şey yapmalılar, bu güçleri var.

HÜKÜMETE KARŞI BÜYÜK BİR HAYKIRIŞTI
Sinor Gelawej (Botan): Gezi direnişi hükümete karşı büyük bir haykırıştı. Var olan hükümet, sadece kendi iktidarı, kendi çıkarı için çalışıyor. Direniş, Türk halkının da özgür olmadığı gerçekliğini açığa çıkardı. Hükümet, sadece Kürtlere değil Türklere de düşman. Gezi direnişi bunu açığa çıktı. Gerilla olarak heyecanlandık, sevindik.

SIRADAN BİR DİRENİŞ DEĞİLDİ
Diren Devrim (Garzan): Gezi direnişi, AKP politikalarının sonucuydu. Başbakan, direnişçilere karşı 'Tencere, tava, hep aynı hava' dedi. Aslında Başbakan'ın politikaları aynı hava. AKP, iktidarların sürekli sürdürdüğü köleleştirme politikalarının en inceltilmiş halini devam ettiriyor. Gezi direnişi buna tepkiydi. Halkın uyanışıydı. O isyanda tüm Türkiye halkları vardı. İnsana çok umut veriyor, heyecanlandırıyor. Halklara yaşatılmak istenenleri herkes görüyor, diyorsun. Sıradan bir direniş değildi, günlerce sürdü.

DAYATILAN YAŞAMA KARŞI İSYANDI

Bagir Sarı: İlk haberlerde duyduğumuzda sıradan bir eylem olmadığını anladık. Bu bir isyandı. Dayatılan yaşama karşı halkın isyanıydı. Halk, AKP'ye, 'Senin dayattığın yaşamı reddediyorum' dedi. Direnişin asıl mesajı buydu. Örgütlü bir direnişti. Örgütlü bir direniş olmasaydı, halk bu kadar büyük bir baskıya günlerce direnemezdi. Bunun iyi anlaşılması gerekiyor, halk eski halk değil. Devletin sistemin ne dayattığını biliyor ve itiraz ediyor. Devlet 'Ya kurulu düzende yaşarsın ya da yok olursun' diyor. Halk bunu kabul etmedi; 'Bu sistemi reddediyorum, kendi bildiğim gibi yaşarım' dedi. Bu da bütün halka, herkese, bize moral kaynağı oldu.

MÜCADELEMİZDE YALNIZ OLMADIĞIMIZI GÖRDÜK
Şoreş Mardin (Karadeniz): Direnişin bize yansıması, büyük bir moral oldu. Böylesine bir direniş Türkiye cephesinde uzun süredir tanık olmadığımız bir şeydi. Türkiye'nin devrimci demokratik potansiyeli çok yüksek ama onu harekete geçirme ve sistem üzerinde bir baskı kurma yönü zayıftı. Türkiye'de demokrasi güçlerinin zayıf olmadığı, demokratik haklarına, özgürlüklerine sahip çıkarak, çok ciddi mücadeleler göstereceğinin göstergesi oldu. Birçok kesim -ulusalcılar, faşistler- bu eylemlerini kendi lehlerine çevirmeye çalıştı. Ancak, direniş, Türkiye'de devrimci demokratların, halkın düzene, devlete başkaldırısıydı. Bize de büyük bir moral oldu. Mücadelemizde yalnız olmadığımızı hissediyorduk ancak bunu pratik olarak gördük.

HALK, 'İSTEDİĞİNİ YAPAMAZSIN' DEDİ

Mazlum Volkan: Hükümetin, 'İstediğimi yaparım' diyen politikasına halkın cevabıydı. Halk, 'İstediğini yapamazsın' dedi. Hükümet, ayrıca halkın direnişi karşısında ne kadar gaddarlaştığını gösterdi. Kendine, polisiye güçlerine güvendi. Ancak halk buna rağmen direndi. Hükümetin, direnişe katılanlara ya da önderlik edenlere yönelik tutuklama operasyonları da boşa çıktı.

Barış zinciri büyüyor

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul 2 Bölge Meclisi, 1 Eylül Dünya Barış Günü öncesinde Alibeyköy’de barış şenliği düzenledi. Gezi’den Lice’ye adil, onurlu, demokratik bir barış için bir araya gelen Alibeyköy halkı; Türkçe ve Kürtçe ezgileri eşliğinde barış ve kardeşlik mesajları verdi.

Barış şenliğinde, Pınar Aydınlar, Hasan Ali ve Koma Renas sahne aldı. İstanbul Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel’in de katıldığı şenlikte, pazar günü Kadıköy’de yapılacak barış mitingine çağrı yapıldı.

BARIŞ AKP’NİN LÜTFU DEĞİL
HDK İstanbul 2 Bölge Meclisi adına açılış konuşmasını Türkçe ve Kürtçe olarak Fatma İnce ve Sabahattin Halli yaptı. Açıklamada, barışın AKP’nin bir lütfu olmadığına dikkat çekildi. Gezi’nin Türk ve Kürt halklarının özgürlük ve barış arayışlarını birleştirdiğine değinilen açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Gezi’nin ortaya çıkardığı dinamikler daha atak bir barış mücadelesi sürdürmemiz gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Türk ve Kürt halklarının mücadeleyi yükseltmesi yalnız ülkemize değil tüm Ortadoğu’ya ve komşularımıza barış getirecektir. 1 Eylül Dünya Barış Günü Türkiye’nin her yerinde sokağa çıkalım.”

KARDEŞLİĞİ HAYKIRACAĞIZ
Şenlikte halka seslenen İstanbul Bağımsız Milletvekili Levent Tüzel, “1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Türkiye’nin her yerinde savaşı durdurmak için barış yürüyüşümüzü barış zincirimizi büyüteceğiz” dedi. AKP’nin savaş çığırtkanlığını eleştiren Tüzel, hükümetin dış politikasında Suriye’ye Mısır’a, insana dair hiçbir değer taşımadığını söyledi. AKP’nin Suriye halkının geleceğine müdahale eden emperyalistlerle birlikte hareket ettiğine dikkat çeken Tüzel, Hükümetin tek isteğinin Ortadoğu’daki paylaşım savaşından pay almak olduğunu belirtti. Tüzel, 1 Eylül’de Ortadoğu’daki savaşa karşı alanlara çıkarak halkların kardeş olduğunu haykıracaklarını dile getirdi.

EL-NUSRA KÜRTLERİMZİ KATLEDİYOR
Rojava’daki katliamdan kaçarak Türkiye’ye gelen  Muhamed Ali de, Rojava Kürtlerinin yaşadığı sıkıntılardan bahsetti. Ali, İslam dininde insanların kafasını keserek kuyulara atmak olmadığını söyleyen Ali, “İslam dininde kardeşlik vardır, birbirini sevmek vardır, biz İslamı böyle yaşadık. Şimdi görüyoruz ki el-Nusra çeteleri Kürtlerimizi katlediyor, köylerimizi yakıyor, biz bunu kabul etmiyoruz.” dedi. Ali, Rojava halkının diğer dünya halkları gibi kimlikleri, dilleri ve kültürlerini özgürce yaşamak istediklerini ifade etti.

YENİBOSNA’DA YÜRÜYÜŞ
Yenibosna Dayanışması, 1 Eylül Dünya Barış Günü öncesi  “Gezi’ den Lice’ye Yaşasın Halkların Kardeşliği” şiarıyla etkinlik düzenlendi. Yenibosna, Çakmak durağında başlayan yürüyüş, Mehmet Ayvalıtaş parkında forum ve müzik dinletileriyle devam etti. Yürüyüşte, sık sık “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Biji Bıratiya Gelan”, “Katil el Nusra iş birlikçi AKP”, “-”Biji Berxwedana Rojava” sloganları atıldı. Etkinlikte; Suriye’den gelen Arap aile söz alıp, “7 çocuğumla göçmek zorunda kaldım. Evime bomba düştü. Esad’ı da muhalifleri de tutmuyorum, savaşın neden çıktığını da bilmiyorum” dedi. Daha sonra Rojava’dan gelen Kürt gençleri, Rojava’da yaşanan katliamlardan söz etti. Grup Çapulcu’nun ve Müzisyen Yusuf Roma’nın yer aldığı etkinlikte türküler söylenip, barış halayı çekildi. Kadıköy 1 Eylül mitingine çağrıda bulunularak etkinlik sonra erdi.

GEZİ DİRENİŞÇİLERİ UNUTULMADI
Şenlikte, Gezi direnişinde yaşamını yitirenler de unutulmadı. Şenliğin yapıldığı alanda, Cengiz Topel Mahallesi forumu tarafından, yeni dikilen fidanların yanına Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Medeni Yıldırım ve Mehmet Ayvalıtaş’ın fotoğrafları konuldu.

KOCAELİ’DE İNSAN ZİNRİCİ
Kocali’de 1 Eylül Barış İnisiyatifi Tüm Bel Sen Şubesinde basın açıklaması yaptı. İnisiyatif adına söz alan Makina Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi Başkanı Nedim Kara, kalıcı barış için hükümetin hızla gerekli adımlar atması gerektiğini belirtti. Rojava halkının demokrasi mücadelesinin gerici güçler tarafından bastırılmak istendiğine dikkat çeken Kara, Suriye ve Mısır’daki katliamlara karşı barış çağrısı yapacaklarını belirtti. Kara, emperyalizme karşı halkların birlikte mücadelesinin yükseltilmesi için 1 Eylül’de ‘Barış için insan zincirini’ oluşturacaklarını söyledi. Yürüyüş yolunda saat 17.30’da eylemin yapılacağını anlatan Kara, savaş karşıtlarını zincir oluşturma eylemine davet etti.

ÇUKUROVA BARIŞ DİYECEK
Adana’da 1 Eylül Dünya Barış günü nedeniyle yürüyüş düzenlenecek. Yürüyüşün ardından ise forum düzenlenecek. Demokratik kitle örgütleri 1 Eylül nedeniyle bugün saat 17.00’de 5 Ocak Meydanında bir araya gelecek. Buradan Gezi eylemlerinin Adana’daki buluşma yeri olan Atatürk Parkı’na yürünecek. Burada yapılacak açıklamanın ardından bir forum düzenlenecek.

İZMİR'DE SAVAŞA KARŞI YÜRÜYÜŞ
İzmir’de sendikalar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, “İçeride ve dışarıda savaşa hayır” demeye hazırlanıyor.  KESK İzmir Şubeler Platformu, DİSK Ege Bölge Temsilciliği, Barış Meclisi, Alevi Bektaşi Federasyonu, HDK,  ÖDP, Halkevleri’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda kurumun çağrısını yaptığı yürüyüş için 17.30’da Basmane Meydanı’nda toplanılacak, Konak Meydanı’nda sonlandırılacak yürüyüşün ardından miting yapılacak.

Kaynak: Evrensel

Alevi ailelere Gezi baskını

Çocukları veya kardeşleri direnişe katıldıkları için tutuklanan dört aile, yaşadıkları hukuksuzlukları soL’a anlattı. Polisin mezhepçilik yaptığı ileri süren aileler, evlerdeki aramalar sırasında duvardaki Hz. Ali resimlerinin fotoğrafının çekildiğini söylüyor.
Özgür Bey, sizden başlayalım. Aziz ne zaman ve nasıl alındı? Sonrasında neler yaşandı?
Özgür Aydoğdu (Aziz Aydoğdu’nun abisi): Aziz, 21 Temmuz’da gece saatlerinde Sancaktepe Kaymakamlığı önünde 10-15 sivil polis tarafından gözaltına alındı ve tutuklandı. Evde arama yaptılar. Bilgisayar hard diskleri, İbrahim Kaypakkaya’nın kitapları ve not kağıtlarına el koydular.
O günden sonra bir daha kardeşimle görüşme imkanım olmadı. Birkaç gün önce Zeytinburnu Cumhuriyet Başsavcılığı’na gittim ancak görüşme izni verilmedi.
‘Kürt ve Alevi diye hor görülüyordu’
Aziz, benim yanımda serviste çalışıyordu. Daha önce arabası vardı ve başka yerlerde çalışıyordu ama Kürt ve Alevi olduğu için hor görülüyordu. Çocuk da buna isyan etti ve Gezi Direnişi’ne katıldı. Şimdi terör örgütü üyeliğiyle suçluyorlar. Eğer o teröristse ben de teröristim çünkü ben de onun savunduklarını savunuyorum.
Sizin oğlunuz tutuklandı. Siz neler yaşadınız?
Leyla Tunç (Hasan Tunç’un annesi): Hasan, 18 Haziran’da saat 05.55 civarında alındı. Evimizin kapısı kırılırcasına 04.30’da çalındı. Üstümüzü giymemize bile müsaade etmediler. “Açın yoksa kapıyı kırarız” diye bağırıyorlardı. İçeriye girer girmez kamerayla çekim yapmaya başladılar. Her tarafı dağıttılar. Evimiz ve mahalle kuşatılmıştı.
‘5 dakika geç kalırsan görüşemiyorsun’
Bu işlem bitip Hasan’ı gözaltına aldıkları günün öğlen saatlerinde bir basın açıklaması yaptık. Bundan sonra sorunlar arttı. Ben İstanbul’da yaşıyorum, oğlumu Tekirdağ’a gönderdiler. Sabahın 9’una görüşme koydular. Bu saati 5 dakika geçirdiğinizde görüşme hakkınızı kaybediyorsunuz. Kalkıp iki üç aile bir özel araba tutmaya kalkışsa onu da yapamıyor çünkü hepsinin görüşme günleri farklı. Buradan otobüs bulması zor.
Başbakan’a sesleniyorum, oğlumu serbest bırakın. Biz bir emekçi aileyiz, evim kira. Onun kızı gibi birilerine danışmanlık yapıp 52 bin TL kazanamıyorum. Oğlum hem okuyor hem bir müzik şirketinde çalışıyor. Sen onun eğitimini de engellemiş oluyorsun. Ben onun yaptıklarını savunuyorum, o içerde ama biz dışarıdayız.
Oğluyla ilgilenen baba işten çıkarıldı
Biz emekçi aileleriz. 70 gündür oğlum tutuklu, babası Çanakkale’de çalışıyordu ve oğlunu gözaltına alındığı gün gördü. Babası şimdi işsiz ve evde tek çalışan benim çünkü babası da bu sürede oğlumuzla ilgilendiği için işten çıkarıldı. Taşınmak için kredi çekmek zorunda kaldık. Oturduğumuz evin kirasını, faturalarını ödeyemiyorum.
Aynı şekilde kapalı görüşmelere de bu yüzden gidemiyoruz çünkü yol parası bulamıyoruz.
‘Gezi tutsaklarına özgürlük’ tişörtü giymek yasak
Ayda bir kere olan açık görüşmelere gidiyoruz. Onda da şöyle bir olay yaşadık: Bayram günüydü, benim ve eşimin üstünde oğullarımızın resminin olduğu ve altında “Hasan Tunç’a özgürlük”, arkasında “Gezi tutsaklarına özgürlük” yazan tişörtler vardı. Aramalardan geçtik.
Görüşmelere gidecekken bir kadın gardiyan durdurdu ve “siz ikiniz bekleyin” dedi. Sonra savcıyı, müdürü ve başgardiyanı aradılar. Meğer giydiğimiz tişörtler sorun olmuş. Önümüze bir tutanak getirdiler ve onu imzalamamızı istediler. Tutanakta “aileyle çocuğuna 2 ay görüşme yasağı getirildi” diye yazıyordu. Biz de bunu engellemek için tişörtlerimizi ters giydik ve tutanağı imzalamadık.
‘Kuduz hayvan muamelesi yapıldı’
Sağlık kontrolü için götürüldüğü Haseki Devlet Hastanesi’nde kuduz laboratuvarı denilen bir odada zorla tükürük örneği alınmaya çalışılmış, oğlum izin vermediğinde yüzü koyun yere yatırılarak ve yüzüne biber gazı sıkılarak dört saat boyunca bu işlem yapılmaya çalışılmış. Elleri kelepçeli, sürekli darp ediliyor ve birkaç kişi yüzünü tutuyor, kafasına bastırıyor. Ağzına bir pamuklu çubuk sokuyorlar ve o şekilde tükürük örneği alıyorlar. Düşünebiliyor musunuz oğlumuza kuduz hayvan muamelesi yapıyorlar. Bunu neredeyse gözaltına alınanların hepsine yapıyolar.
‘Alevi mitingine neden katıldın’ sorusu
Ali’nin cezaevindeki durumu nasıl?
Hasan Karaçay (Ali Karaçay’ın abisi): Ali üç arkadaşıyla birlikte bir hücrede kalıyor, moralleri yerinde. Ne zaman mahkemeye çıkacakları belli değil, zaten dosyada gizlilik kararı var. Ne ile suçlandıkları belli değil. Mahkeme sorgusunda ise 8 Kasım Alevi Mitingi’ne neden katıldın, 1 Mayıs’a ve son olarak Gezi Direnişi’ne neden katıldın soruları yöneltiliyor. Evde yapılan arama dört saat sürüyor ve annem baygınlık geçiriyor.
Sivas takvimine el koydular
Gece 03.30’da geliyorlar ve 07.30’da evden çıkıyorlar. Annem o sürede hiçbir şey görmüyor. O kadar saatte aldıkları şeyler arasında Sivas şehitlerinin resminin olduğu Pir Sultan Abdal Kültür Derneği takvimi de var.
Kardeşim “Ali’yi niye götürüyorsunuz” deyince, Ali de “bakın bu takvim yüzünden götüyorlar” şeklinde yanıt veriyor. Ali bunu diyince, takvimi bırakıyorlar.
Onun dışında aldıkları Atılım gazetesi, Pir Sultan’ın yazılarının olduğu kitaplar.
‘Hz. Ali resminin fotoğrafı çekildi’
İmran okuyor muydu? Ona neler sorulmuş, ne ile suçladılar, deliller neler?
Evrim Aydın (İmran Aydın’ın ablası): İmran, bir meslek yüksekokulunda 2’nci sınıf öğrencisi. O da 17-18 Haziran’da yapılan operasyonda alındı. Daha ev basıldığı andan itibaren elleri kelepçelendi. Bütün odalar arandı. Aramalar sırasında Hz. Ali’nin resminin fotoğrafını çekmişler. Polislerden biri evde bulduğu puşiyi elinde salllayarak “aha buldum” diyor. Annem itiraz etmese puşi de alınacak ve belki de delil olarak kullanılacaktı.
Basın kartına el konuluyor. Ondan da zorla tükürük örneği alınıyor.
Sorgulamalar sırasında Ankara’daki Alevi mitingine neden katıldığı soruluyor. Ellerinde bir kanıt olduğunu iddia ettikleri fotoğraf var ve onu İmran’a gösteriyorlar ama ne ilginçtir o fotoğrafı “bu sensin” diye herkese gösteriyorlar. İmran, bu tutukluk nedeniyle sınavlarına giremedi. Onu suçlayacak hiçbir delil yok ama ne yazık ki bırakılmıyor.

Söyleşi: Rıfat Doğan

Vietnam’dan bugüne ‘özgürlük denemeleri’

Herbert Marcuse, ileri sanayi toplumundaki teknolojik gelişimi tespit etmekte ve buna bağlı olarak ortaya çıkabilecek yeni denetim mekanizmalarını da ortaya koyarak bu düzenin demokratik ve özgürlüklerin dünyası gibi görünen ama aslında oldukça totaliter bir toplum olduğunun altını çizmektedir. Muhalif seslerin acımasızca ortadan kaldırıldığı totaliter rejim kavramının tek yansıması Mussolini ve Hitler örneklerinden ibaret değildir.  Söz konusu düzende teknik bir ilerleme vardır fakat bu özgürlükleri baskıya dönüştüren yıkıcı bir ilerlemedir. Bu yıkıcı ilerleme durdurulmalı ve ileri sanayi toplumu da yıkılmalı ama demokratik görünen ve ilerlemeci görünen bir totaliter sistemi yıkmak nasıl mümkün olacaktır? Yıkımın önündeki en önemli engellerden biri olan kitle demokrasisi bu düzende neyi saklamaya çalışıyor?

Meşhur Frankfurt Okulunun en önemli düşünürlerinden ve kurucu mensuplarından biri olan, 20. yüzyıl sosyolojisi ve eleştirel düşüncesinin önemli aktörlerinden biri olan ve 1960'larda sokakların en alevli olduğu zamanlara damga vuran bir isim olan Herbert Marcuse kariyerine birçok makale ve kitabı yerleştirmiştir. Ama bunların içinde üç tanesi -Akıl ve Devrim, Eros ve Medeniyet, Tek Boyutlu İnsan- çok önemli role sahiptir ve Türkçeye çevrilmiştir.  Marcuse önceki kitap ve yazılarından farklı olarak 1969 yılının sıcak günlerinde yayımladığı makalesi "Özgürlük Üzerine Bir Deneme"de özgürlüğü arayış mekanlarımızı, gerekçelerimizi ve olanaklarımızı tartışıyor. Ayrıntı Yayınları, 1969'un sıcak zamanlarında yayımlanan bu denemeyi "Felsefe Dizisi" kapsamında okuyucularla buluşturdu.

Bugünün muhalefet imkanlarını ele aldığımızda Marcuse'un "Sosyalizm için nasıl bir biyolojik temel" önerdiğine bakmak gerekir. Değişim için biyolojik bir tabanı sorgulayan Marcuse, modern dünyadaki ihtiyaçlarımızın nasıl birer biyolojik ihtiyaç haline geldiğine gönderme yaparak başlıyor. Pazar mevcut sınıf yapısını ve doludizgin yoluna devam eden tahakküm pazarını devam ettirme çabasındadır. Tam da bu noktada günümüzde uçsuz bucaksız bir özgürlükler ülkesi gibi algıladığımız İnternet dünyasının kitleleri özgürlükten ziyade özne ve iktidarın doğası gereği yeniden bir distopyanın içine doğru sürüklediğini görebiliriz. Bu sürükleniş Orwell'in çizdiği distopik serüvenden daha tehlikeli ve öngörülemez bir yapıya sahip. Bu öyle bir yapıdır ki, Tahrir'e çıkan kalabalığın örgütlenme aşamasında ilk başvurduğu araç olan Facebook, bir süre sonra bu kimlikleri ifşa aracına dönüştürülmüştür. Marcuse'a geri dönersek, onun yıkılması gerektiğini düşündüğü ileri sanayi toplumu sessiz ve derinden ilerleyerek küresel gözetim endüstrilerini beslemektedir.

Tekniğin ve bilimin ilerlemesi, özgürlüğün gerçekleştirilebilmesi için şu anki mevcut yönünü ve eğilimini değiştirmesi koşuluyla çok mühim bir role sahiptir. Bugünün savaşında mekan artık sadece sokaklar değildir; bu doğrultuda "online" meydanlarda daha hızlı hareket edebilen bir iktidarla ve belki de insanoğlu tarihte şimdiye kadar yüzleştiği en bütüncül ve güçlü yapıdaki bir totaliterlikle karşı karşıya.

ÜRETİM ARAÇLARININ KONTROLÜ VE 'İHTİYAÇLAR'
Biyolojik bir temeli ele alarak başlayan Marcuse, "Yeni Duyarlık" ve "Değişim Sürecindeki Devrimci Güçler" başlıklarıyla da püritenliğin karşısına alarak tanımladığı estetik ahlakın biyolojik bir zorunluluk olarak özgürlükte ısrar ettiğinin altını çizer. Marcuse'un kitap boyunca sıkça vurguladığı bir başka nokta da üretim araçlarının kontrolü ve kaybı doğrultusunda "ihtiyaçlar" olmuştur. Bireyin ihtiyaçlarının diğerlerine zarar vermeden karşılanmasından ziyade, kendine zarar vermeden ve sisteme olan köleliğini daha da bağımlı hale getirmeden karşılaması gerekmektedir.

Marcuse, sosyalist blokun giderek mücadele çerçevesinde rekabet ettiği egemenin değerleriyle hareket etmeye başladığını ve ihtiyaçlarının da bu kapitalist öznelerce belirlendiğini öne sürüyor. Bu bağlamda yine Marcuse'un odaklandığı meselelerden biri olan "tolerans" kavramını ele almak gerekir. Müsamaha, görmezden gelme, göz yumma, aldırış etmeme, müsaade, tahammül veya izin verme… İstediğinizi diyebilirsiniz ama tolerans bir üst iktidarın görmezlikten gelmesi veya hoş görmesi demektir. O iktidarın çizdiği çerçevede özgürsünüz. Dahası korku hep vardır, çünkü sizi bugün hoş gören iktidar yarın tahammül edemeyebilir.

Marcuse'un çizdiği yoldan gitmeye devam edecek olursak, soyut veya somut her türlü ihtiyacımızın bir tür yanılsamadan ibaret olduğu görülecektir. Demokrasinin yanına "hoşgörü" veya "tolerans" kavramlarını oturtmaya kalktığımızda bu kavramların baskıcı bir iktidardan koparılan ama koparıldıktan sonra nereye konulacağı bilinmeyen kavramlar olarak elde kaldığını görmek mümkündür.

Başlarken sorduğum sorulara cevap olarak, Marcuse'un yıkıcı ilerleme olarak gördüğü sanayi toplumunun bugün birkaç beden büyümüş halini gözlemleyebiliriz. İleri demokrasi söyleminin ve sözde kimlik politikalarının "kitle demokrasisi" tepsisiyle sunulduğunu; Marcuse'un yıkılmasını imkansız gördüğü bu "sanayi toplumunun" Vietnam'dan bugüne kadar hem gündelik yaşamda, hem anayasada, hem de sokaklarda hoşgörü bombaları yağdırdığını uçsuz bucaksız bir özgürlük hissiyatının verdiği rahatlıkla vicdanlarımızda hissetmek mümkündür.

Halil Türkten

Hamas’tan FHKC’ye operasyon

Hamas, FHKC üyelerine “İsrail’e roket atmak” ve “Saldırı hazırlığı yapmak” gerekçeleriyle operasyon düzenledi. Çok sayıda FHKC’li gözaltına alındı. 

Hamas güvenlik güçleri, sabah saatlerinde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) içerisinde faaliyet yürüten Ebu Ali Mustafa Tugayları üyelerinin evlerini bastı. Çok sayıda FHKC’li gözaltına alınırken, Hamas güvenlik güçleri yetkilileri operasyonun “İsrail’e roket atmak” ve “Saldırı hazırlığında bulunmak” gerekçeleriyle olduğunu açıkladı. 

Öte yandan operasyonun Ebu Ali Mustafa’nın 2001 yılında Ramallah’ta İsrail helikopteri tarafından katledilmesinin 12. yılında yapılması dikkat çekti. İsrail ile Filistin yönetimleri arasındaki müzakereler Ağustos ayı içerisinde yeniden başlarken, FHKC işgalci İsrail yönetimi ile görüşülmesine ve pazarlık yapılmasına karşı çıkmıştı. FHKC, daha önceki görüşmeler ve ateşkes süreçlerinde de Filistin topraklarına yönelik hava atışları yapan İsrail’e roketli karşılıklar vererek direnmişti.

Emperyalist saldırıya karşı emekçiler sokakta

Emperyalist güçlerin Suriye’ye fiili müdahaleye hazırlandığı süreçte İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Antep’te emekçiler 30 Ağustos günü, ” Ülkemizde, Ortadoğu’da ve dünyada savaşa hayır” demek için sokaktaydı.

Ankara
DİSK, KESK, TTB ve TMMOB Ankara yerel temsilcilikleri 30 Ağustos’ta ABD Büyükelçiliği önünde eylem yaptı. Saat 17.00’da Kızılay’da İnsan Hakları Anıtı önünde buluşan 4 örgüte ait yönetici ve üyeler, kendileriyle birlikte hareket eden Ankara Emek ve Demokrasi güçleriyle açtıkları “Suriye’ye emperyalist saldırıya hayır” pankartı arkasında ABD Büyükelçiliğine yürüdü. Konur Sokak’tan Meşrutiyet Caddesi’ne, Meşrutiyet Caddesi’nden Akay Caddesi’ne, oradan da Tunus Caddesi’ne geçilerek ABD Büyükelçiliği’nin karşısına varıldı. ABD Büyükelçiliği karşısında yapılan eylemde ortak basın açıklamasını KESK Basın Yayın Sekreteri Baki Çınar okudu.

İstanbul
TMMOB, DİSK, KESK ve TTB İstanbul bileşenleri, Suriye’ye olası müdahaleye karşı Galatasaray Lisesi önünde buluştu.  Yüzlerce kişinin destek verdiği eylemde, “Suriye’ye emperyalist müdahaleye hayır” pankartı ile “Savaş değil barış istiyoruz”, “ABD elini Ortadoğu’dan çek” dövizleri açıldı. Polis İstiklal Caddesi üzerinde konuşlanırken, grup adına ortak açıklamayı KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Mehmet Aydoğan yaptı. ABD’nin bölgedeki işbirlikçi devletler üzerinden Suriye’ye askeri müdahale hazırlığı içinde olduğuna dikkat çeken Aydoğan, “Suriye’yi yeniden dizayn etmek adına iki yıldır kanlı bir iç savaşı örgütleyen ABD emperyalizmi şimdi de kimyasal silah kullanımını gerekçe göstererek bu ülkeye yönelik doğrudan askeri müdahalenin planlarını yapmakta” dedi.

Aydoğan, AKP’nin Suriye’ye yönelik tavrını, “AKP iktidarı, Suriye’nin kaderinin Suriye halklarının elinden alınmaya çalışıldığı bu iki yıl içinde Suriye’de etnik mezhepsel çatışmaları sürdüren silahlı çeteleri desteklemekten, kardeş halklarla savaşı ve düşmanlığı körüklemekten geri durmamıştır” sözleriyle eleştirdi. Müdahale konusunda hiçbir koalisyonun meşru olmadığını söyleyen Aydoğan, emperyalist güçlere karşı mücadeleyi yükseltme çağrısı yaptı.

İzmir
Suriye’de askeri müdahaleye ve savaşa hayır demek için İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri 30 Ağustos Cuma günü saat 19.00’da Eski Sümerbank önünden İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne süren kısa bir yürüyüş sonrası bir basın açıklaması yaptı. Yürüyüş boyunca “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”, “Katil ABD işbirlikçi AKP” sloganları atıldı. Yürüyüş sonrası basın açıklamasını KESK Dönem Sözcüsü Abdullah Tunalı yaptı. Emperyalist savaşlara karşı meydanlarda olarak barışın sesi olduklarını ve barışı istemeye devam edeceklerini belirterek “Suriye halklarının geleceğini ellerinden alan ve yaşadığımız toprakları ABD emperyalizminin kirli üssü haline getirenlere yanıtımız her zaman eşit, özgür, demokratik ve bağımsız bir ülke mücadelemizi yükseltmek olacaktır” dedi.

Müdahaleyi haklı kılacak hiçbir gerekçenin meşru olmadığına dikkat çeken Tunalı, “Birleşmiş Millet dahil hiçbir örgütün işaret ettiği gerekçe emperyalist savaşı meşru kılmaz” dedi. Emperyalist savaşın bir parçası olmamak için herkesi bu mücadeleye çağıran Tunalı, “Gelin hep birlikte sesimizi yükseltelim” diyerek basın açıklamasını sonlandırdı.

Mersin
Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Suriye’ye emperyalist müdahaleye karşı bir basın açıklaması düzenledi. Özgür Çocuk Parkı’nda bir araya gelen platform adına basın açıklamasını KESK Dönem sözcüsü İmam Özdemir okudu. Özdemir, “Suriye’yi iki yıldır harap eden müdahalenin bugün emperyalist bir savaşa dönüştürülmek istenmesinin ardındaki tek gerçek emperyalizmin daha fazla güç hırsıdır” dedi.

Antep
Antep’te DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, Suriye’ye müdahale girişimlerine ilişkin Yeşilsu Parkı’nda ortak basın açıklaması gerçekleştirdi.  DİSK Antep Bölge Temsilcisi Ali Güdücü, Suriye’de kullanılan kimyasal silahların savaş gerekçesi olarak kullanılmaya çalışıldığını söyledi. Bu gerekçeyi büyük politik güçlerin kendilerinin yarattığına işaret eden Güdücü, Suriye’de iki yıldır devam eden iç savaşın uluslararası bir savaş haline getirilmek istenmesinin nedeninin büyük devletlerin hırsı olduğuna dikkat çekti.

Kaynak: Sendika.Org

Erdoğan Suriye'ye 'daha büyük operasyon' istiyor

Erdoğan 'sınırlı operasyon bizi tatmin etmez', 'tezkereye de gerek yok' diyerek, AKP'nin Suriye'ye savaş açma konusunda yürüttüğü provokatif siyaseti bir kez daha ortaya koymuş oldu.

Çankaya Köşkü'nde düzenlenen 30 Ağustos resepsiyonunda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Erdoğan, "sınırlı operasyon bizi tatmin etmez" dedi.

Olası Suriye operasyonuna yönelik değerlendirmelerde bulunan Erdoğan, "Kosova'daki gibi olmalı. Müdahale 1-2 günlük vur-çık değil rejimi bırakma noktasına getirmek olmalı" ifadelerini kullandı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin açıklamalarına ilişkin de değerlendirme yapan Erdoğan; "Kerry'nin açıklamalarına bakılırsa G-20 öncesi müdahale olabilir" dedi.

'Tezkeresiz de olur'
Tezkere tartışmalarına da değinen Erdoğan; "Tezkereye şu anda ihtiyacımız yok, 4 Ekim'e kadar. Şu andaki süreçte Meclis zaten tatilde. Olağanüstü toplantıya gerek olur mu olmaz mı bunu Sayın Cumhurbaşkanımız'la da görüşürüz. Meclis'in kapalı olduğu dönemde Cumhurbaşkanımızın yetkisi var" dedi.

'1 Eylül’de AKP’nin oyalayıcı politikalarına yanıt verilmeli'

Kürt tarafının sağladığı bir çözüm fırsatının daha AKP Hükümeti tarafından ‘entegre stratejisi’ adı verilen tasfiye konseptiyle boşa çıkarılmak istendiğine dikkat çeken KCK, “1 Eylül dünya barış gününde Türkiye ve Kürdistan'da meydanlar doldurulmalı, AKP hükümetinin oyalayıcı sorumsuz politikalarına karşı çıkılmalıdır” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla yazılı bir mesaj yayınladı. 2013 1 Eylülü’ne çatışmasızlık ortamında girildiğine dikkat çeken KCK, Kürt Özgürlük Hareketi’nin büyük fedakârlıklarla çatışmasızlık ortamını yaratmasına rağmen Türk devletinin hiçbir adım atmadığını vurguladı.

AKP Hükümeti’nin tüm olumsuz ve boşa çıkarıcı yaklaşımlarına rağmen demokratik çözümde ısrarlı olduklarını vurgulayan KCK, kamuoyunu “Türk devletinin çözümsüzlükte ısrar eden bu politikalarına karşı durmaya, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için mücadeleyi yükseltmeye” çağırdı. 1 Eylül’de alanlara çıkılarak “sağladığı çözüm imkanı ve fırsatının bir daha boşa çıkarılmasının önüne geçilmesi” çağrısında bulundu.

KCK, AKP Hükümeti’ne de, “Kürt sorunu seçim hesaplarına ve iktidar oyunlarına araç yapılmayacak kadar önemli ve ciddi bir sorundur. Kürt sorununu seçim ve iktidar hesaplarının parçası yapmak ahlaksızlıktır, sorumsuzluktur. Eğer Kürt sorununun çözümünde bir adım atılmazsa Kürt Özgürlük Hareketi bu ahlaksızlığa ve sorumsuzluğa dur demek zorunda kalacaktır” uyarısını yaptı.

KCK’nin 1 Eylül mesajı şöyle:

“1 Eylül’de insanlığın en eski ve en güzel özlemi ve en güzel kelime olan barış haykırılacaktır. Erkek egemenlikli, sömürülü, sınıflı topluma geçişle birlikte toplumsal sorunlar baş göstermiştir. Toplumsal barışın bozulması, iç ve dış savaşların yaşanması böyle başlamıştır. Kadın özgürlüğüne dayalı iktidarın, sömürünün olmadığı, eşitlikçi adil topluma kavuşulduğunda da savaşlar son bulacaktır.

ULUS DEVLETİN YARATTIĞI İKTİDAR SAVAŞLARI
İnsanlık en büyük savaşları, en ağır insan kayıplarını ve tarihe kara leke olarak geçen soykırımları son iki-üç yüzyılda yaşamıştır. Kapitalist modernitenin kendini hakim kıldığı, ulus-devletin tarih sahnesine çıktığı zamanlar insanlık tarihinin en karanlık çağları olmuştur. İnsanlık aydınlanma umuduyla yaşarken savaşlarla bu umudun karartılması kesinlikle kapitalizmin azami kâr hırsı ve onun ulus-devlet modeli sonucudur. Son yüzyıllardaki savaşlar, tarihin en büyük insan kayıpları başka türlü açıklanamaz. Hiç kimse de kapitalist modernite ve ulus-devlet iyiydi, ama sonuçları kötü oldu diyemez. Sadece son yüzyıl bile kapitalist modernist yaşam ve onun siyasal yapılanması ulus-devletin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bunlar sorgulanmadan soyut barış ve özgürlük kavramlarını kullanmak insanlığa barış ve adalet getirmeyecektir.

Ortadoğu halkları da son iki yüzyılda çektiklerini tarihin hiçbir döneminde çekmemiştir. Buna neden olan kapitalist modernitenin milliyetçilik fitnesinin ve onun ulus-devlet formunun bu coğrafyaya bulaştırılmasıdır. Tarihin iktidar savaşları ulus-devlet çağında dizginlenemez hale gelmiştir. Milliyetçilik, iktidar savaşı yürütenlerin yeni dini haline getirilmiştir. İktidar savaşları bugün Ortadoğu'yu tam bir çıkmazla karşı karşıya bırakmıştır. Bir savaş bitip yeni bir savaş başlamaktadır.

KÜRT TARAFININ ÇABALARIYLA 1 EYLÜL’E ÇATIŞMASIZLIK ORTAMINDA GİRİLİYOR
Son yüzyılda huzur görmeyen ve barışa hasret kalmış halklardan biri de Kürtlerdir. Kültürel soykırımcı sömürgeci devletler tarafından Kürtler ölümle direniş tercihi arasında bırakılmıştır. Bölgenin hakim iktidar güçleri ulus-devlet yaratmak için Kürtleri ortadan kaldırmayı temel hedef yapmışlardır. Türk, Arap ve Fars egemenleri ulus-devletlerini yaratmayı Kürtlerin yok oluşu üzerine kurmaları, Kürtlerin yüzyıldır süren varlık direnişi vermelerini zorunlu kılmıştır. Özellikle Türk devletinin Kürtleri yok etmede öncülük yapması, Kürtleri yok etmede ısrarlı olarak her yol ve yöntemi kullanması, kırk yıllık var olma yok olma direnişini ortaya çıkarmıştır. Kürtler bu direnişle yok edilmeyeceklerini ortaya koyduktan sonra yirmi yıldır adil bir barış sağlamak isteseler de Türk devleti tüm bu adil barış iradesi ve önerilerini boşa çıkarmıştır.

1 Eylül 2013’e çatışmasızlık ortamında girilmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi büyük fedakarlıklar yaparak çatışmasızlık ortamı yaratmasına rağmen, Türk devleti hiçbir adım atmamıştır. Bu süreçte yaptıklarının tümü savaşa hazırlanmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Bu yaklaşımlar nedeniyle 1993 yılından bu yana Önder Apo’nun demokratik çözüm arayışları yine karşılık bulamamıştır.

Kürt Özgürlük Hareketi ilki 1993 yılında olmak üzere dokuz defa tek taraflı ateşkes ilan etmiş ve çatışmasızlık ortamı sağlamıştır. En önemli ateşkeslerden birisi 1998 1 Eylül dünya barış gününde yapılmıştır. Buna uluslararası komplo ile karşılık verilmiştir. 1999 1 Eylül’ünde başlatılan geri çekilme ve altı yıla yakın sağlanan çatışmasızlık da bugün olduğu gibi hiçbir karşılık bulmamıştır. Sadece askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel tedbirlerle Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek istenmiştir. Daha sonraki ateşkesler, yaratılan çatışmasızlık ortamı ve makul çözüm arayışları da karşılık bulmamıştır. Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin makul demokratik çözüm arayışları AKP hükümeti tarafından oyalama ve zaman kazanma biçiminde harcanmıştır.

ADİL BARIŞ PROJESİ ‘ENTEGRE STRATEJİ’ İLE BOŞA ÇIKARILMAK ÜZERE
Kürt Halk Önderi AKP hükümetinin 2011 ve 2012’deki tasfiye saldırılarının boşa çıkmasından sonra koşulların demokratik çözüm için elverişli hale geldiğini düşünerek yeni bir demokratik çözüm hamlesi başlatmıştır. Sadece Türkiye'de değil, Ortadoğu'da da barışı sağlatacak bir projeyi Türkiye halklarının ve bölge ülkelerinin önüne koymuştur. Önder Apo da, Hareketimiz de, halkımız da bu süreçte üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. Hareketimiz sorumluluğu gereği adil barış için her türlü zemini sunmuştur. Önder Apo'nun sekiz aydır sağladığı son ateşkes ve çatışmasızlık ortamı ve Newroz’da çerçevesini çizdiği adil barış projesi de AKP hükümeti tarafından “entegre strateji” dedikleri tasfiye konseptiyle boşa çıkarılmak üzeredir. Çatışmasızlığı sağlatan Önder Apo’ya bir çözümün tarafı gibi değil de, hala tasfiye edilmek istenen bir hareketin Önderliği gibi yaklaşılmaktadır.

‘DEMOKRASİ GÜÇLERİ SÜRECİN BOŞA ÇIKARILMASININ ÖNÜNE GEÇMELİ’
Tüm bu olumsuz ve boşa çıkarıcı yaklaşımlara rağmen Önder Apo ve Hareketimiz demokratik siyasal çözümde ısrarlıdır. Önder Apo ve Hareketimiz bu sürecin de boşa çıkmaması açısından uyarıcı açıklamalarını yapmış bulunmaktadır. Ancak AKP hükümeti Türkiye'nin yüz yıllık en temel sorunu olan Kürt sorununa ciddi bir yaklaşım göstermemede ısrar etmektedir. Bu durumun halkımızı ve Türkiye halklarını on yıllardır olduğu gibi büyük acılarla karşı karşıya bırakma tehlikesi bulunmaktadır. Bu nedenle tüm kamuoyunu Türk devletinin çözümsüzlükte ısrar eden bu politikalarına karşı durmaya, Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz. Bunun için 1 Eylül dünya barış gününde Türkiye ve Kürdistan'da meydanlar doldurulmalı, AKP hükümetinin oyalayıcı sorumsuz politikalarına karşı çıkılmalıdır. Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin sorumluluk duyarak defalarca sağladığı çözüm imkanı ve fırsatının bir daha boşa çıkarılmasının önüne geçilmelidir.

‘AKP ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ İKTİDARINI UZATMANIN ARACI HALİNE GETİRDİ’
Kürt sorununun çözümsüzlüğünü on bir yıldır iktidarını uzatmanın aracı haline getiren AKP, Kürtleri en iyi ben oyalarım, en iyi ben ezerim demek için bu sorunu yine çözümsüz bırakmaktadır. Artık buna son vermenin zamanı gelmiştir. Kürt sorunu seçim hesaplarına ve iktidar oyunlarına araç yapılmayacak kadar önemli ve ciddi bir sorundur. Kürt sorununu seçim ve iktidar hesaplarının parçası yapmak ahlaksızlıktır, sorumsuzluktur. Eğer Kürt sorununun çözümünde bir adım atılmazsa Kürt Özgürlük Hareketi bu ahlaksızlığa ve sorumsuzluğa dur demek zorunda kalacaktır. Türkiye halklarının ve halkımızın bir daha seçim hesaplarına kurban edilmesine fırsat vermeyecektir.

Türk devleti Kürt sorununu çözmek yerine yeni bir savaşa hazırlanırken, Rojava Kürdistan'da da silahlı çeteleri Kürt halkına karşı saldırtmaktadır. Bugün Rojava Kürdistan'ında bir halkın varlığını yok etmek isteyen bu saldırılara tüm dünya sessiz kalmaktadır. Her fırsatta demokrasiden söz eden ABD ve Avrupa Rojava Kürdistan'ındaki demokratik devrimi ortadan kaldırmak isteyen saldırılara sessiz kalırken çeşitli bahanelerle Suriye’ye yönelik savaş hazırlığı yapmaktadırlar.

Bu gerçeklikler kadın özgürlüğünün sağlandığı, devletin, baskının, sömürünün olmadığı bir dünya mücadelesinin aynı zamanda bir barış mücadelesi olduğunu bir daha ortaya koymaktadır. Bu temelde Türkiye, Ortadoğu ve tüm dünya halklarını savaşların olmadığı, egemenliksiz ve sömürüsüz bir dünya yaratmaya çağırıyoruz.”

30 Ağustos 2013 Cuma

AA'nın kimyasal istihbaratı İsrail'den mi?

Anadolu Ajansı tarafından servis edilen "Kimyasal silahı Esad kullandı" haberi ile Ahmet Davutoğlu'nun müdahale gerekçelerini dayandırdığı istihbaratın İsrail uzantılı DEBKAFile tarafından yapılan haberle örtüşüyor. Ayrıca AA'nın haberi, ÖSO'nun iddialarıyla çelişiyor.
Bugün Anadolu Ajansı'nda "Anadolu Ajansı Suriye'deki kimyasal saldırının detaylarına ulaştı" başlığıyla yayınlanan haberde, "Anadolu Ajansının (AA) ulaştığı Suriye'deki kimyasal saldırıda görev alan Suriye ordu birliklerinin detaylı listesine göre, saldırı, Şam’ın 35 kilometre kuzeyindeki Kuteyfe’deki 155'inci Füze Tugayı ile Kasyun Dağı'ndaki 4'üncü Zırhlı Tümen'e bağlı birliklerden 15-20 civarında kimyasal başlık taşıyan füze-roketle yapıldı. Kuteyfe’de FROG-7/Luna ve/veya M600 füzeleri, Kasyun’da ise 15-70 km menzilli 220 mm'lik roketler kullanıldı." denildi.
Mossad'a yakın DEBKAFile sitesinde 24 Ağustos'ta yayınlanan bir haberde ise, Guta'yı 4. Zırhlı Tümen'e bağlı 155'inci Füze Tugayı'ndan ateşlenen füzelerin vurduğu iddia edilmişti. AA'nın haberinde 4. Zırhlı Tümen ile 155'inci Füze Tugayı'nın ayrı birimler olarak yazılması dikkat çekiyor.
AA'nın füzeleri, ÖSO'nun füzelerine karşı...
Ancak AA'nın tek "falsosu" bu da değil. Haberde geçen FROG-7/Luna ve M600 füzleri, sırasıyla Rusya ve İran kaynaklı. AA, Guta'ya yapılan saldırının bu iki füzeden birisiyle gerçekleştirildiğini iddia ediyor.
Karadan fırlatılan FROG-7 füzesi, 9.1 metre boyunda. Suriye'nin M600'ü ondan esinle ürettiği İran'ın Fetih-110 füzesi ise 8.86 metre boyunda.
Luna:
800px-luna_m_frog_7_hameenlinna_1.jpg
Fetih-110
fateh-110-new-tel.jpg
Oysa "muhalifler", saldırıyla ilgili başka bir hikaye anlatmışlardı. Brown Moses isimli blogda yayınlanan fotoğraflarda, muhaliflerin kimyasal silah olarak gösterdikleri füzeler, bir insan boyunu geçmiyordu:
Kaynak: soL

TRT Arapça spikeri Erdoğan'a kızıp istifa etti!

TRT Arapça'da program yapan Mısırlı spiker Beşir Abdülfettah, canlı yayında Başbakan Erdoğan'ın Mısır politikasını sert sözlerle eleştirdikten sonra istifa etti.

İşte o görüntüler ve spikerin sözleri:

Mısırlı gazetecinin o sözleri
"Mısır halkı Türk halkını çok sevmektedir. Bunda şüphe yok. Liderler kendi aralarında ihtilafa düşebilirler. Ama halklar arasında bir ihtilaf yoktur. Mısır halkı Türk halkını çok sevmektedir. Tarihi ilişkilerimiz vardır, bu ilişkiler devam edecektir. Ancak Sayın Erdoğan'ın söylediği şeyler, Ezher hakkında ve Mısır hakkında söylediği şeyler ve siyasi duruşu hatalıdır. Biz Mısırlıların kırmızıçizgileri vardır. Kişisel çıkarlar ve diğer şeyler bir kenaradır.

Vatan sevgisi aslolandır. Bu sebeple bugün burada son programımı yaptığımı ve TRT Arapça kanalı ile bütün ilişkimi kestiğimi açıklıyorum. Sayın Erdoğan'ın Mısır halkına bir özür borcu vardır. Kendisi özür dilememiştir. Ama ben burada özür diliyorum. Mısır halkından özür diliyorum. Özür dilemeyen utansın. Ben de bu kanalda ve bu programda çalıştığım için utanıyorum. Şimdi herkesin gözü önünde istifa ediyorum. Allah'a emanet olunuz. "

Çeviri: Rota Haber

Mısırlılardan Erdoğan’a Gezi Parklı animasyon

Animasyonda Tayyip’in Mısır ile ilgili açıklamalarıyla birlikte Gezi Parkı’na yönelik tutumu eleştirildi.

Mısır Çizgi Film Kanalı, Tayyip Erdoğan hakkında çok tartışılacak bir animasyon hazırladı. Anlaşılan Tayyip’e eleştirileri devam ediyor, işte bu gruba son olarak Mısırlı Egyptoon adlı çizgi film ve animasyon yapımcıları da eklendi.

Grup Tayyip’i eleştiren kısa bir animasyon filmi hazırladı. Animasyonda Tayyip’in Mısır ile ilgili açıklamalarıyla birlikte Gezi Parkı’na yönelik tutumu eleştirildi.

İşte o animasyon:

Chomsky söyleşisini yapan Burcu Bulut'tan açıklama

Gazeteci Burcu Bulut, Yeni Şafak'ta yayımlanan Noam Chomsky röportajı hakkındaki iddialarla ilgili olarak, "karalama kampanyasına maruz kaldım" dedi.
T24'ün haberine göre, Gazeteci Burcu Bulut, ünlü düşünür Noam Chomsky ile yaptığı ve Yeni Şafak'ta yayımlanan söyleşinin çarpıtılarak verildiği iddialarını reddetti.
Chomsky, facebook sayfasına koyduğu açıklamada sözlerinin 23 Ağustos'ta Yeni Şafak'ta çıktığı şekliyle değerlendirilemeyeceğini öne sürdü.
Yeni Şafak'taki söyleşiyi yapan Burcu Bulut, T24'e gönderdiği açıklamada, iddiayı reddetti ve şu görüşleri dile getirdi:
"Ünlü Düşünür Noam Chomsky ile e-mail yoluyla bir söyleşi gerçekleştirdim. Kabul ettiğinde çok sevindim. Kendisine ilk etapta 23-24 soru yolladım. Yalnız Chomsky benzer sorularla kendisine gelindiğini, bu soruların hepsine cevap veremeyeceğini, benim önemli gördüklerimi belirleyip kendisine yeniden atmamı söyledi. O sorular içinden eleme yapıp kendisine yeniden attım. Chomsky bu sorulara çok da detaylı olmayan cevaplarla geri döndü. Röportaj olarak bu şekilde kullanılamayacağını düşündüğümden ek sorularla röportajı genişletmek istedim. Şu an kendisinin Facebook adresinde paylaşmış olduğu hali benim ek sorular yöneltmeden önceki ham halidir.
Ayrıca söyleşi yapanlar çok iyi bilirler ki İngilizce yapılan söyleşilerde anlama bağlı kalınarak genişletilebilir. Yani simultane tercüme havasında yazılmaz. Zaten öyle yazılsa o zaman simultane tercüme yapan herkesin söyleşi yapıyor olması gerekirdi.
Ek sorulara attığı cevapları da ilk sorulara verdiği yanıtlarla (Şu an Facebook adresinde yer alan) birleştirerek söyleşiyi şimdiki haline getirdim. Ama bu söyleşi Yeni Şafak’ta yayımlandığı tarihten bugüne, bir çeşit karalama kampanyasına da maalesef maruz kaldım.
Ben şimdiye kadar gerek yerli gerek yabancı sayısız röportaja imza attım. Röportaj yaptığım her isim dostum olmuş, röportaj sonrası beni tebrik etmişlerdir. Bu tarz karışıklıkların içinde hiçbir zaman yer almadım. Ama ilk defa böylesi bir durumla karşı karşıya kalıyorum. Bir şeyleri ispat etmek durumunda bırakılmak asla istemezdim. Açıkçası böyle bir durum karşısında nasıl bir tepki vermem gerektiği konusunda da tecrübesizim. Bu üzücü olayın bir an evvel son bulmasını diliyorum."

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers