31 Ekim 2013 Perşembe

Ve Mustafa Sarıgül CHP'de

CHP Genel Başkanı Yardımcısı Adnan Keskin, Keskin Mustafa Sarıgül'le toplantı sonrası açıklama yaptı.

Konuşmasında AKP'ye yönelik eleştirilerini dile getiren Keskin, "Mustafa Sarıgül'ün CHP'nin dışında kalması sömürünün evrensel kuralı olarak böl-parçala-yok et hükmünün işletilmesidir" dedi.

Keskin, "Bu oyunu bozma zamanı gelmiştir. Sosyal demokratlar olarak geçmişte yaşadığımız tartışmaların oluşturduğu tortulara tutsak olmak bize yakışmaz. Biz yaşadığımız olumsuzlukları insanımız için elimizin tersiyle iterek barış içinde aydınlık bir Türkiye adına elimizin tersiyle itmeye mecburuz, mahkumuz. Hiçbirimizi bir diğerini öteleştirme hakkına sahip değiliz. Tam tersine bu zorba iktidardan kurtulmak için birbirimizi sevmeye saymaya mecburuz. Bu neticeye ulaşmak için bir yıldız gibi parlayan Mustafa Sarıgül'ün CHP'ye dönme kararını kutlamaya geldik. Aydınlık Türkiye geleceği için uzatın ellerinizi, sarılınız. Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın Anadolu'nun soluk benizli insanlarının yaşaması için verdiğimiz mücadele" şeklinde konuştu.

Keskin'in ardından mikrofonu eline alan Sarıgül, "Barış için, demokrasi için, Türkiye'nin geleceği için bizi onurlandıran CHP'nin temel direği Adnan Keskin'i saygı ve sevgiyle bir kez daha selamlıyoruz. Şişli'den İstanbul'umuza hiçbir siyasi parti gözetmeksizin yurttaşlarımızın yüzde 50'sini değil, Rabb'im izin verirse Adnan Keskin ile birlikte Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte yurttaşlarımızın yüzde 100'ünü kucaklayacağız. Perşembe günü hayırlı bir gündeyiz. Hayırlı haberleri dünyanın her noktasında barış, demokrasi diyen, başı açık olan da bizim, başı kapalı olan da bizim diyen bütün yurttaşlarımıza şu müjdeyi veriyorum ki; bundan sonra inşallah bütün siyasi partilere oy veren yurttaşlarımızla birlikte İstanbul'da kin nefret dönemi bitecek, demokrasi dönemi başlayacak" şeklinde konuştu.

Okulda şimdi de kantinler ayrıldı

Okul kantininde kız ve erkek öğrencilerin alışveriş yapacağı bölümler ayrıldı. Milli Eğitim ve okul yönetiminin cinsiyetçi uygulamasına tepki gösteren Kağıthane İTO Lisesi öğrencileri “Aynı sırayı, aynı kantini ve bahçeyi paylaşacağız” dedi.

Kızlı erkekli aynı sırayı paylaşacaklar!
Bir yandan eğitim sistemindeki değişiklikler tartışılırken, diğer yandan ise milli eğitimin cinsiyetçi uygulamalarına her gün bir yenisi ekleniyor. Daha önce bir okulda “kızlarla erkekler arasında en az 1 metre mesafe olmalı diyen” yöneticiler, diğer yanda kız ve erkek öğrencilerin aynı merdiveni kullanmasından rahatsız olanlar... Son olay da Kağıthane İTO Meslek Lisesi’nde meydana geldi. Kağıthane İstanbul Ticaret Odası (İTO) Meslek Lisesi’nde, erkek ve kız öğrencilerin alışveriş yapacağı bölümler ayrıldı. Aynı gişelerden alışveriş yapması yasaklanan öğrenciler, bu uygulamanın kantinle sınırlı olmayıp yayılacağını belirterek, okul kantininde bir açıklama yaptı. Bu uygulamanın yaygınlaşacağını belirten yaklaşık 30 öğrenci, açıklamasında, “Amacı kızlar ve erkekleri ayırmak olan bu düşünce; kız ve erkeklerin aynı sıraya girmesini de ahlaksızlık olarak kabul edecektir. Bu sadece kantinle sınırlı kalmayıp devam edecektir. Etmemesi için buradayız ve yerimizden, çizgimizden ayrılmayacağız” dendi.

Aynı sırayı paylaşacağız
Kağıthane İTO Lisesi öğrencileri okul yönetiminin cinsiyetçi uygulamalarınıa karşı bugün eylem yapacak. Liseliler, AKP’nin ayrımcı, cinsiyetçi uygulamalarına karşı aynı sırayı paylaşacak.Öğrenciler AKP’nin kız ve erkek öğrencilerin bir arada bulunmasına dahi tahammül gösteremediğini belirtti. AKP’nin gerici, ayrımcı ve cinsiyetçi uygulamalarına karşı 31 Ekim’de saat 15.25’te lise önünde buluşacaklarını duyuran öğrenciler, “Biz liseliler arkadaşlarımızla sınıfta, kantinde, bahçede bir arada bulunmak, birlikte eğitim görmek istiyoruz. Bu gerici, cinsiyetçi uygulamayı, reddediyoruz. Okullarımızda karma sıra olmaya fiili olarak devam edeceğiz. Aynı sırayı, aynı kantini aynı bahçeyi paylaşacağız” diyor.

YPG: Afrin'deki saldırılar Türk-Suudi işi

YPG Afrin Askeri Meclisi, 27 Ekim'de El Kaide bağlantılı grupların bu bölgede başlattıkları saldırı dalgasının Türk ve Suudi Arabistan istihbarat servislerince organize edildiğini belirtti.
ANF'nin haberine göre, YPG Afrin Askeri Meclisi, 22 Eylül'de başlayan saldırıların son hamlesi olan 27 Ekim'den bu yana süren çatışmaların bilançosunu açıkladı. YPG açıklamasında, saldırılardan önce Türkiye ve Suudi Arabistan istihbarat servislerinin önce Riyad'da sonra da El Kaide'nin denetimindeki Azzaz'da toplantılar gerçekleştirdiğini açıkladı.
YPG'nin açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
"22 Eylül'de IŞİD tarafından Cindires üzerine kapsamlı bir saldırı ile Afrin'e yönelik saldırılar başladı. IŞİD ve çete gruplarının saldırılarına karşı güçlerimiz ve halkımızın desteği ile gösterilen güçlü direniş karşısında çete gruplarının saldırıları kırıldı ve kaçmak zorunda bırakıldılar. Cindires'te aldıkları yenilgi karşısında çaresiz kalan IŞİD, Eylül sonu Ekim başında bu kez Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gruplarını (Azzaz'da) alt etmelerinden aldığı moralle (Azzaz sınırındaki) Qestel Cindo köyüne yönelik kapsamlı bir saldırı başlattı.
Üç gün yoğun bir şekilde yaşanan şiddetli çatışmalarda YPG'nin gösterdiği muazzam direniş ve şehitlerimizin fedaice duruşlarıyla IŞİD'in yaptığı saldırı tümden kırılarak destansı bir direnişle tarihe yazıldı. Yine aynı alanda bayram vesilesiyle güçlerimizin tek taraflı ateşkeste olduğu bir sırada, bayramın birinci gününde aynı gruplar tarafından Azaz'a yakın Yazıbağ köyüne ikinci bir saldırı daha başlatıldı.
YPG'nin gösterdiği direnişle saldırılar kırılırken, kimi yerlerde çeteler geriletilerek ağır kayıplar verdi. Bu alanda çetelerin üzerinden içinde ağır silahların da bulunduğu çok sayıda silah, cephe ve bazı cenazelerine de güçlerimiz tarafından el konuldu."
Riyad ve Azzaz'daki toplantılar
Açıklamada devamla şunlar belirtildi:
"Qestel ve Yazıbağ'daki saldırıların güçlerimizin tarafından püskürtülmesi ve hatta kimi yerlerde güçlerimiz tarafından ilerlenmesi karşısında çeteler ağır darbeler aldılar. Aynı zamanda güçlerimizin Derik, Serêkaniyê, Kobani ve Halep'te yürüttükleri destansı savaş ve direniş komplocu güçlerin sonuç almayacaklarını anladıkları için Suudi Arabistan önderliğinde yeni bir plan hayata geçirmek için İstihbarat Başkanı Bender Bin Sultan ve Türkiye istihbaratı, başkent Riyad'da bir toplantı gerçekleştirdiler. Bu toplantıda sözde çatışmalı ÖSO ile IŞİD'i birleştirerek Efrin'e yönelik bir saldırı planlandı. Bu toplantıda Zehran Aluş denilen bir kişi görevlendirilerek Azaz'a gönderilmiştir. Azaz'da IŞİD, Liva Tevhid ve Türkiye istihbaratının katılmasıyla bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda Afrin'e yönelik saldırı planının uygulamaya geçilmesi ve bu güçlerin bir biriyle çatışmalı değil birleşmesi kararı alındı. Bu saldırı planının uygulanması için ekonomik masrafları ve cephanesinin Türkiye tarafından karşılanması biçiminde anlaşmaya varıldı."
Saldırı için görevlendirilen 17 grup
YPG, toplantıda Efrin ve çevresine yönelik saldırı gerçekleştirmesi için görevlendirilen grupları şöyle sıraladı: 1-Liva Tevhid Abdulcabbar Egidi bölümü, 2-Cephet İslami (İŞİD), 3-Cêêş Muhammed, 4-Ehrar Şam, 5-Rabi El Arabi, 6-Hareket Fecr, 7-Liva Beyarek El Şam, 8-Liva Fatih Sultan Mehmet, 9-Ketibet el Baz, 10-Liva Fursan, 11-Liva Selahaddin Kurdi, 12-Ehfad Selahaddin,13-Ketibet Azadi, 14-Ketibet Yusuf El Azma, 15-Cephe İslamiyê Kurdi, 16-Cephet Mücahidi, 17-Liva Furkan.
Askeri Meclis, Liva Tevhid ve IŞİD öncülüğünde 27 Ekim tarihinde yeni planın uygulanması için Akibê, Bênê, Cılbır, Mahrezkê ve Qestel Cindo'ya eş zamanlı saldırılar başlatıldığını kaydetti.
Açıklamada şöyle denildi:
"Tüm bu grupların içinde yer aldığı saldırılara rağmen halkla birleşen güçlerimiz büyük bir direniş gösterdi. Çeteler sonuçsuz bırakıldı. Ancak saldırının ilk gününde Cılbır köyünün savunmasını halkımız kendi imkanları ile yaptığı için, saldırgan güçler ağır silahlarla ve büyük bir güçle bu köye girebildiler. Köyde büyük bir vahşetle halkın mallarını ve evlerini yaktılar. Saldırıda köyden 4 sivil insanımızı katlettiler. YPG'nin müdahale etmesiyle iki günde köy çetelerin elinden alınarak denetimimize alınmıştır. Üç günlük direnişte çetelere ağır darbeler vurularak çok sayıda cenazeleri ve içinde ağır silahlarında olduğu ferdi silahlarla birlikte güçlerimizin eline geçti.
Çılbır köyünde güçlerimiz tarafından kuşatılan çete grupları kuşatmaya alınan güçlerini çıkarmak için önce Mahrezkê tarafından ardından Bênê tarafından saldırıya geçerek bir cephe açmak istediler. Ancak buradaki saldırıları da çok kısa süre içinde güçlerimiz tarafından püskürtüldü. Aynı gün Qestel Cindo'da da saldırıya geçmek istediler ancak büyük bir direnişle geri püskürtüldüler."
'3 günde 65 çete üyesi öldürüldü'
27 Ekim'de çete gruplarının yeni bir saldırı dalgası ardından üç gün boyunca yaşanan çatışmalarda kadar en az 65 çete üyesinin öldürüldüğünü açıkladı. Bilanço şöyle verildi:
-Cılbır köyüne yönelik saldırının ilki günü olan 27 Ekim'de 21 çete üyesi öldürüldü
-28 Ekim günü çetelerin Qestel'e yönelik saldırılarında 7 çete üyesi öldürülmüştür.
-Aynı gün Bênê, Cılbır, Basilê, Akibê dört yolunda yaşanan çatışmada 3 çete üyesi öldürülmüştür
-28 Ekim'de ayrıca Mahrezkê'ye yönelik gerçekleştirmek istedikleri saldırıda 11 çete üyesi öldürülmüştür. Burada bir doçka (uçaksavar) silah ile bir adet 57'lik top imha edilmiştir.
-29 Ekim günü Bênê köyüne yönelik gerçekleştirmek istedikleri saldırıda şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar sonucunda 17 çete üyesi öldürülmüştür.
-Aynı günün akşamı Çılbır köyünün özgürleştirilmesi sırasında 27 çete üyesi öldürülmüştür.
'7 YPG savaşçısı hayatını kaybetti'
Bu üç günlük çatışmalar sırasında El Kaideli güçlerin elindeki Azzaz kenti ile sınırı olan Efrin'in Qestel Cindo köyünde Beritan ve Berxwedan adlı YPG savaşçıları, Çılbır köyünde Avesta, Şoreş, Muhammed isimli savaşçılar, Bênê'de ise Xabur ve Kemal isimli savaşçılar hayatını kaybetti.
YPG, Bênê ve Çılbır arasındaki tepe saldırısı sırasında hayatını kaybeden Xabur Derik isimli savaşçının YPG Efrin Askeri Meclis üyesi olduğunu açıkladı.
Çetelerle hareket eden Kürt gruplar
Askeri Meclis, "Bu çatışmalar süresi boyunca dikkatimizi çeken saldırganların içersinde hain Kürtlerin de bir hayli fazla yer almasıdır. Cılbır'ı tekrardan ele geçirdikten sonra köylüler ile savaşçılarımızın dikkatini çeken Kürdistan yerel hükümetinin bayraklarının birçok evin duvarının üzerine çizilmiş olmasıdır" dedi.

Ne çektin be kitap

Sincan F Tipi Cezaevi’nde tutuklu ve hükümlü bulunan 14 mahkûma gönderilen “Sınıf Kini” adlı kitabın başına gelmeyen kalmadı. Cezaevi yönetimi, 14 sayfasında Yürüyüş ve Halk Gerçeği dergilerinin “yasaklanmış sayılarından bölümler olduğu” gerekçesiyle kitabı mahkûmlara vermedi. Mahkûmlar, kararın iptali için infaz hâkimliğine başvurdu. Sincan İnfaz Hâkimliği ise kitabın mahkûmlara verilmemesini yasaya aykırı bulurken, ilginç bir karara imza attı.

Hâkimlik, kitabın yasaklı dergilerden bölümler içeren 14 sayfasının çıkarılarak tutuklu ve hükümlülere verilmesine hükmetti. Mahkûmların avukatı Engin Gökoğlu, kararı “Nazi döneminde ve 12 Eylül’de kitaplar yakılıyordu. Demokratikleşme paketleri çıkardıklarını iddia edenler hapishane uygulamaları ile Nazi sistemini aratmıyorlar” sözleriyle eleştirdi. Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde kalan 14 siyasi mahkûma, “Halkların Bütün Acılarının Hesabını Sormak İçin Sınıf Kini” kitabı gönderilmek istendi. Kitap, mahkûmlara verilmeden önce Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü Eğitim Kurulu tarafından incelemeye alındı. Kurul, yaptığı incelemede kitabın 71-72-73-97-98-99-102-103- 105-106-289. sayfalarında Yürüyüş dergisinin bazı sayılarından bölümler; 91-92-93. sayfalarında ise Halk Gerçeği dergisinin bazı kısımlarının yer aldığını tespit etti.

Bu iki derginin söz konusu sayıları hakkında Erzurum, Ankara ve Adana mahkemeleri tarafından “toplatılması” ve “dağıtımının yasaklanması” kararı alındığını belirten kurul, “nefret söylemleri içerdiği ve şiddete çağrı yaptığı” gerekçesiyle Sınıf Kini kitabının mahkûmlara verilmemesine hükmetti. Hâkim haklı buldu Bunun üzerine 14 mahkûm, avukatları Engin Gökoğlu aracılığıyla karara itiraz etti. Sincan İnfaz Hâkimliği, itirazı kısmen kabul etti.

Nazi sistemini aratmıyorlar
Kitabın mahkûmlara verilmesine karar veren hâkimlik, buna karşın yasaklı sayfalarının çıkarılmasına hükmetti. Karar üzerine dava konusu kitap, 14 sayfası çıkarıldıktan sonra mahkûmlara verildi. Kararı değerlendiren avukat Engin Gökoğlu, İnfaz Yasası’na göre mahkemenin bir uygulamaya ilişkin kısmi ret-kabul kararı veremeyeceğini belirtti.

İnfazda bir uygulamanın ya reddedildiğini ya da kabul edildiğini belirten Gökoğlu, “Mahkemenin vermiş olduğu karar mahkemenin ideolojik bakışını yansıtmaktadır. Nazi döneminde ve 12 Eylül’de kitaplar yakılıyordu, gömülüyordu şimdi de kitaplar yırtılarak müvekkillerimize veriliyor. İki uygulamanın kitaba ve düşünceye düşmanlığı arasında bir fark yoktur. Demokratikleşme paketleri çıkarttıklarını iddia edenler hapishane uygulamaları ile Nazi sistemini aratmıyorlar” dedi.

30 Ekim 2013 Çarşamba

Örgüt, kadro ve Gezi Direnişi'nin dersleri - I

Sosyalist hareketimiz 12 Eylül faşizmden ağır yenilgiyle çıktı. Bu öyle bir ağırlıktı ki, hala genç kuşakların bile üzerlerinden atamadıkları bir karabasan haliydi. Elbette sosyalist hareket, salt politik ve örgütsel olarak tasfiye sürecini yaşamadı. Böyle olsaydı bu karabasandan kurtuluş daha kolay olabilirdi belki. Oysa sosyalizmin temeli olan işçi sınıfı ideolojisi kökten torpillendi. Kuşaklar boyu derin etkisi sürecek olan sınıfa ve emekçi yığınlara ilişkin sosyal yapının bilinç ve kültürel ögeleri tümden değiştirildi. Bir yandan askeri faşizmin ağır baskısında kalan işçi ve emekçi hareketinin olduğu kadarıyla örgütlü yapıları (sendikalar, yardım dernekleri vb.) tasfiye ile sonuçlanırken, sınıfın en diri ve en örgütlü kesimi olması gereken sosyalistler, hatta işçi sınıfının öncü komünist kadroları, sadece örgütsel yapılarının tasfiyesi ve yenilgisi ile karşılaşmamışlardı. Şimdilik konumuz dışı da olsa kültürel varoluşun bütün kodları baştan aşağı tarumar edilmişti. Yeni sosyolojik ve kültürel dönüşüm, sadece politik ve ideolojik alanları kökten değişikliğe uğratmakla kalmadı, aynı zamanda üretkenliğini yitirirdi, içine çekildi ve dogmatizme karşı savaş açma adına tümden düzen sınırları içine çekildi. Koyu bir sol liberalizm dönemine kapıyı araladı. Doğal olarak komünizm davasını sahiplenmesi gereken eskinin kadrolarının üzerine de tüm hışmıyla çöktü. Çöken sınıf ve devrim davasının nesnel temeli değildi, çapsız önderliklerinin yaşayan cesetlerinin yarattığı kokunun her yanı sardığı bir çöküştü. Oysa kapitalizmin en vahşi hali sürerken, hatta sınıf çatışmasının temeli eskiye göre görülmemiş bir açıda ilerlerken, aslında yıkılan eski yapıların önderlik sanatının çöküşüydü. Yoksa ortadan kalkan sınıf çatışması değildi. Üretkenlik iki çapraz altında kalmıştı; ya bağnaz bir din savunuculuğuna dönüştürülmüştü Marksizm, ya da tümden sınıf işbirliği eksenli liberal tezler Marksizm’le barıştırılır olmuştu. İkinci nokta baskın olan konumu gösterecekti. Çapsızlıkla paralel giden sol liberalizm, sınıf çatışmasının neden olduğu çatışmalı anaforu yatıştırmaya matuf frenleme hareketidir. Kuşkusuz sınıf çatışması nesnel koşullardan kaynaklı olarak devam ediyor ve elbette kimse de onu frenleyemiyor. Ancak hareketin devrimci yönelimini saptırmağa dönük bir sürecin önünü açıyor. Yine de çatışmalı sınıf yapısı ve onun yarattığı tarih, eskinin önderler kuşağının üzerine yıkıldıkça, birer cesetler yığını olarak kötü koku ortalığı kaplamadan edemezdi. Konumuz bağlamına dönersek, sosyalizme ait umutların eti kemiği olması gereken öncü kadrolar, öylesine kötürümleşen bir ruh haline girmişlerdi ki, işçi sınıfının kurtuluşu yerine kendi bireysel kurtuluşlarının derdine düşen bir kırılma ve paradoks yaşamışlardı. Her şey yaşanabilirdi ama devrimin kurucu kadroları nasıl oldu da bu hale düşmüştü? Esas tartışma konumuz bu kırılmanın nedenlerini sorgulamaktı elbet. Et kokmuştu, ama tuzda kokunca geriye neredeyse çok az bir şey kalacaktı. Bunlardan geriye pek bir şey kalmamıştı, ama sınıf mücadelesi tarihinin yarattığı bir direniş geleneği kalmıştı. Haziran ayaklanmasının kendisi de bu geleneğin doğal sonucuydu. Ancak aynı suda ikinci kez yıkanılamazdı. Haziran direnişçileri bunu da göstermişti bize. Bu yazının ilk ve temel amacı, ne Haziran Ayaklanması'nın kritiği ne de genel bir analizdir.  Bu yazının amacı, örgütle (kadro) işçi sınıfı davası arasındaki kopuşun görünen somut verilerini toparlamaktan başka bir hedefi olmayacaktır. Belki ikinci bir yazıda bu kopuşun nedenleri üzerinde durulabiliriz. Daha önce gerek benim gerekse bu alanda yazanların ortak bir yaklaşımı oldu; sürece ilişkin bütün anlatımlarda soyutlamalı genel analizler yaptık. Kadrolar da bu genel analiz içinde yer bulmuştu. Ama şimdi daha somuttan gideceğim. Somutluk şu; tek tek saymadan aşağı yukarı bütün örgütlerin 12 Eylül öncesinde MK üyelerini, hatta en ileri kadrolarını (elbette tümünü bilmem olanaksızdır. Kamuoyunda bilinenlerle sınırlıdır sadece) bilebildiğim oranda alt alta yazdım. Sonra dönüp bu isimlerin bugün neler yaptıklarını, ne işle uğraştıklarını vb. düşündüm. Böylece karşımıza çıkan tabloya dikkat çektim.

Tablo aşağı yukarı şöyleydi;
1. Esnaf ve ticaretle uğraşanlar,
2. Gazeteci ya da yazar olmak isteyenler,
3. Liberal, reformist ve legalist anlamda düzen içi sol politika yapanlar,
4. Kürt Ulusal Hareketi'nin baskın gücüyle kendini bu alana yedekleyenler,
5. Sanatçı olmak adına kendini sanat ve edebiyat alanında var etmek isteyenler,
6. Tam anlamıyla geçmişine küfür edip köşesine çekilenler ya da küfür etmeden bu işi bırakanlar,
7. Az sayıda da olsalar hala komünist çalışmaları yürütenler,
8. Düzene açıktan yedeklenerek dönekleşenler ile mültecileşmiş olanlar,
9. Ve bazı değişik istisnalar vb.

Bu maddelerde yer alanların ortak özelliklerini incelemeğe davet edersem, görünen sonuçlar ağırlıka şöyledir;Titillerinde gazeteci veya yazar olarak sayılanlar, yenilgi sonrasında, örgütlü yapılardan fersah fersah kaçınan, bireysel anlamda 'ayıp olmasın misali' hala kendilerine devrimci veya sosyalist kimliğini yakalarına asanlardan oluşur genellikle.  Elbette şunu anlamak zor değildir; tasfiye sonrasında yaşamış oldukları örgütlü süreci, dolayısıyla yenilgi nedenlerini, toplumsal ve sınıfsal boyutlarıyla ele alarak, gelecek kuşaklara ciddi bir temel sağlayacak, ön açıcı olacak, kapsam bakımından analizlerinde yol gösterici bir komünist aydın kimliği ile ortaya çıkacak olmaları beklenen sonuç olurdu genellikle. Belkide buradan gerçek bir devrimci aydın kimliği ile sözü dinlenir, düşünsel yaratıcılıkları ve eylemlikleriyle çekim merkezi olacak yeni bir entellektüel kuşak gözlemlenebilirdi. Ama bunların hiçbiri olmadı. Ve buz üzerinde yazı yazmanın ötesine geçemediler. Geriye tek bir şey kalmıştı; düzen içi kanallara atlamak ve medyatik olarak sistem içinde var olabilmek. Bunun bile pek olduğu söyelenemez. Cengiz Çandar, Halil Berkatay, Şahin Alpay veya kısmen Taner Akçamlar vb. dışında (ki bunların çoğu 68 kuşağındaydılar ve karşı devrimci mihrak olan Aydınlık geleneğinden gelmişlerdi, Akçam ise Dev-Yol'dandı) düzen tarafından da kabul edilir noktaya gelememişlerdir. Bu kadar deneyden ve bilinç birikiminden sonra, bu acınası sonucu, başka bir yazıda incelelemek gerekir sanırım. Dediğim gibi, bu topraklardaki yürütülen devasal mücadelenin kendisinden aklı başında neden birkaç devrimci entellektüel çıkmadı? Söylediğim gibi bunun nedenlerini başka bir yazıya bırakarak devam edelim. Bu gazeteci veya yazar tayfasından bazıları ise kendilerine düzenin medya alanında dikkate alınamayacaklarını hesaplayarak, hızla yükselen yeni bir gücün arkasına takıldılar. Bu güç Kürt Özgürlük Mücadelesi'nin alanıydı. Elbette Türkiyeli komünistler KÖH'ne mutlak surette katılmalı ve destek vermeliydiler. Ama tartışma konumuz bu değildir. Haklarını yememek açısından gerçek anlamda ve samimiyetle bu alanda çalışma yapanlardan birkaç istisnayı dışta tutabiliriz. Elbette konumuz bu arkadaşlar değildir. Oysa bunlar yola çıkarken Türkiye Sosyalizmi için yola çıkmışlardı. İşçi sınıfını örgütleyerek, devrim yolunda yürümek kararlığındaydılar. Gelinen nokta ulusal hareketinin yarattığı gazete ve TV alanlarında boy göstermekten öteye geçmeyecekti. Ne Kürt mücadelesine ne de sosyalist mücadeleye hayırları dokunmuştu. Tek dertleri, daha nasıl medyatik oluruz kaygısıdı. Belki de bir atlama tahtası olarak sisteme doğru alan açmak veya kabul edilebilir bir noktaya gelebilmek meselesiydi. Bir zamanlar Cumhuriyet Gazetesi bu alanda köprü görevi görmüştü. Özellikle eski TKP ve TİP'in çöküşüyle geriye kalan bazı artıklar, ilk işleri İlhan Selçuk'un kapısını çalmak olmuştu. Selçuk ise en iyilerini, yani en hızlı dönebilecekleri tesbit ediyor, onları gazetesinde yazdırıyor, bir süre sonra artık bunlar sistemin içine tümüyle yerleşmiş oluyorlardı. Sonra da düzenin en büyük gazetelerinde büyük paralarla köşe kapmış oluyorlardı. Bugünün en büyük yazılı ve görsel medyanın köşe başlarını kısmen bu isimler oluşturmaktadır. Elbette şimdi sistem kendi ''aydınlarını'' yetiştirince bunların ekmekleri de kesilmeğe başladı. Yine de köpek köpekliğinden vazgeçmiyordu. Yalakalık hala devam etmekteydi. 12 Eylül yenilgisi arkasından tasfiye edilen örgüt yöneticilerinin bir kısmı da edebiyat ve sanatın değişik alanlarına yöneldiler. Yine de bunlar en masumu, belki de en makul olanlarıydı. Kuşkusuz herkesten politika yapmasını bekleyemeyiz. Böyle bir iddiam da yok. Edebiyat ve sanat alanının değişik biçimlerinde boy gösteren eskinin merkez önderlerinden beklenen, sınıf mücadelesini ve devrimin davasını eserlerinde yansıtmalarıdır. Oysa çok az istisna dışında ortaya koyulan eserler, bırakalım kömünizm davasını ve sınıf mücadelesini yansıtan, devrimci bir duruşu eserlerinde seslendiren örneklerden de çok uzaktılar. Ortak cümle şuydu bu eserlerde; sınıf işbirliğine dayanan, asla sistemi sorgulamayan, ama aktüel konulardan olan eskinin tarih anlatımları, azınlık haklarını konu alan yazımlar ya da günün modasına uyan tarih ve sınıf dışı konular başlıklarıydı. Bunları da sistemi sorgulayan işçi sınıfı eksenli  bir bakışla değil, sadece geçmişin arka sayfalarında kalmış tarihsel anekdotlarla sınırlı olmasıydı. Örneğin Ermeni, Dersim ya da Rum Soykırımını vb. anlatan yazarların bir kısmı, sadece tarihin arka odalarında olanları anlatırken, soykırıma sebep olan sistemin ne dününü ne de bugününü sorgulamaktan uzak eserler olarak ortaya çıkıyordu. Böylece işçi sınıfının davası olan özgürlük ve sosyalizm, sadece ne olduğu bizce açık olan salt demokrasi ile sınırlanarak koyu bir burjuva demokrasisini savunur olmaktaydılar. Bunun Türkçesi büyük zenginler ait demokrasi idealiydi. AB'ci demokrasisi olarak... Demek ki bu alanda ortaya çıkan eserler de, komünizm davasına hizmet eden bir ön açıcı işleve sahip değildi.     

Kuşkusuz işkencehanelerde devrim ve sosyalizm davasına ihanet edenlerle birlikte bazı eskinin merkez önderlerini, başka bir deyişle yasal ve düzen içi sol partilerde çalışanları da anmadan geçmemek gereklidir. Peşinen belirtelim; dönem koşulları açısından legal veya yasal parti kurarak bu alanda faaliyet göstermek karşı olunacak bir temel değildir. Burada bütün mesele şudur; genellikle bu yola çıkanlar, sınıf mücadelesini temel alan devrimci yapıların tasfiyesi üzerinden hareket ederek, koyu bir sınıf işbirliğine çıkan liberal, yasalcı (yasal olmak başka bir şey), reformist, hatta parlamenterist bir partileşme sürecinin içine girmiş olmalarıdır. Dün devlet parçalanmadan devrimi inşa etmek zordur diyenler, şimdi devleti nasıl olurda eksik gediklerini onarak AB'ci bir yola sokarak yürürüz diyenlerden oluşan politik argümanlarla karşı karşıyayız. Elbette legal bir partinin programında veya dilinde devleti parçalamak uslubü kullanılamaz. Ama bütün mesele senin çalışmalarındaki o sınıf mücadelesini merkeze alıp almamana bağıdır. Oysa geçmişin bütün günahlarına rağmen, o günahlar şimdi omuzlarında beter bir sınıf ve düzen işbirliğine dönüşmüşse, burada devrimci bir öz elbette yoktur. Devrimci partileri tasfiye ederek, onun yarattığı birikimler üzerinden reformist partiler kurmak, koyu bir legalizm ve sınıf işbirliği değilse başka nedir ki?  Son sözüm hala komünist çalışmada olanlaradır; ne yazık ki bu alanda çalışma yapan arkadaşların çalışmasını saygıyla karşılarken, unutulmaması gerekenleri söylemek de bir görevdir. Bu yoldaşların hala çoğu, patinaj yapan, ama arabanın neden patinaj yaptığını ve nasıl olur da bu patinajdan kurtulması gerekir sorularını sormadan, arabanın mı yoksa yolun kendisinin mi bozuk olduğunu incelemeden hiçbir şey yokmuş gibi yola devam etmekte ısrar anlaşılır bir durum olarak açıklamaz. Marksizm bu anlamda asla bir doğmalar yığını ya da dinsel bir inanç gibi tapınacağımız tapınaklar da değildir. Demek ki yetmişlerin önderler kuşağı, ne geçmişin acı deneylerini bilince çıkararak ön açıcı olabilmişler ne de geleceğe ilişkin bir umut verecek deneysel birikimleri içselleştirebilmişlerdir. O zaman tek yol kalmıştır; genç kuşaklar gezi direnişinde bu yolu açtılar. Ancak bu yol eski önderlerin omuzlarına çöktü ve altında ezildiler. Ama yine de o yolun nasıl yürüneceğini biliyor olmaktan uzaklar. Ama bu da girilen yolun doğru, ama yetersiz olduğunu göstermiştir. İşte bu yetersizlikler geçmişte üzerimize çöken o yığıltının içinden nasıl filizler doğuracağını gösterirken, yolun nasıl yürüneceğini, sınıfla örgüt bağının nasıl olacağının ipuçlarını da vermişlerdir. Umut buradadır.

23 Ekim 2013
Hasan Oğuz

29 Ekim 2013 Salı

'Cihatçılar Kürtlere karşı kimyasal kullandı' iddiası

Suriye’nin kuzeydoğusunda El Kaide'ye yakın gruplarla PYD arasındaki çatışmalarda, cihatçı grupların zehirli madde içeren bomba kullandığı iddia edildi.
Suriye'nin kuzeyinde Kürt militanlarla, El Kaide'ye yakın gruplar arasındaki çatışmalarda, cihatçı grupların zehirli madde içeren bomba kullandığı iddia edildi. İddianın sahibi, El Mayadin televizyonuna konuşan Kürt askeri kaynaklar.
Kaynaktan alınan bilgiye göre, bomba Türkiye sınırında Raselayn kentinde Kürt güçlerine ait karakol yakınlarında patladı. “Bazı militanlarda mide bulantısı ve kusmayla ortaya çıkan ciddi zehirlenme belirtileri gözleniyor” açıklamasında bulanan kaynak bombanın düştüğü yerde sarı renkte dumanın yükseldiğini ifade etti.
Raselayn’da iki gündür sert çatışmalar devam ediyor. Cihatçı El Nusra cephesi ile Irak ve Şam İslam Devleti örgütleri, Kürt hedeflerine uzun süredir saldırılar düzenliyor.

Partizan ve MKP'li tutsakların “Açlık Grevi” talepleri

Avukatlarından aldığımız bilgiye göre, Malatya E Tipi cezaevinde C-2 ve C-3 koğuşlarında kalan tutsaklar tarafından açlık grevi başlatıldı.

25 Ekimde Partizan okurları ve MKP'li tutsaklar tarafından başlatılan açlık grevi, 16 tutsağın katılımıyla süresiz-dönüşümsüz olarak belirlendiği ve taleplerin yerine getirilmediği sürece açlık grevi eyleminin sonlandırılmayacağı belirtildi. 8 maddede dile getirdikleri talepleri aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz;

1-) Haftalık iki saat olup bir saate indirilen spor hakkının tekrar iki saate çıkarılması.

2-) Kırılan masa, sandalye gibi demirbaş kapsamına giren eşyaların yenilenmesi için gereken masraf tutsaklardan temin ediliyor. Demirbaş ücretlerinin tutsaklardan alınmaması.

3-) Ziyaretçilere yönelen, ince arama adı altında cinsel taciz, çıplak arama saldırılarından vazgeçilmesi.

4-) Sohbet hakkı, hapishanede koğuş sistemi mevcut diye hiçbir şekilde tanınmamaktadır. Sohbet hakkının tanınması.

5-) Mahkeme ve hastane sevklerinde ters kelepçe takılması ve kelepçeli muayeneye son verilmesi.

6-) Tutsakların taktığı saatlerin zorla çıkarılması saldırısından vazgeçilmesi.

7-) Açık görüş alanına askerin sokulması uygulamasından vazgeçilmesi.

8 -) Hasta tutsakların hastaneye götürülmeyerek hapishane revirinde tedavi yerine işkence yapılmasına son verilmesi.

Kız Kulesi işgal edildi: 'Vaktin doldu Teyyip'

Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) ve Devrimci Liseliler (DEVLİS) üyeleri Tayyip Erdoğan'ın Üsküdar'da Marmaray'ın açılışı için yaptığı konuşma sırasında Kız Kulesini İşgal ederek büyük bir pankart açtı.

Üsküdar'da Marmaray'ın açılışı için yaptığı konuşma sırasında Kız Kulesini İşgal ederek büyük bir pankart açtı.

Başbakan Erdoğan bugün Marmaray'ın açılışı için Üsküdar'da konuşmasını yaparken bir grup SYKP ve DEVLİS üyesi Kız Kulesi balkonundan 'Vaktin doldu Teyyip' yazan bir pankart açtı.

Kıyıda onları bekleyen arkadaşları "Eylemin bizim değil doğanın bir eylemi olduğunu, kapitalist sistemin hata verdiğini, artık başka bir sistem yüklenmesi gerektiğini" belirterek "odtü yolu, 3. köprü, aceleye getirilen marmaray projeleri sürdüğü sürece eylemlerimiz sürecek" denildi.

Deniz Polisinin kuleye gelmesinin ardından grupla kısa bir arbede çıktı. Eylemle ilgili iki kişi gözaltına alındı.

Ercan Binay’dan (Bafra T Tipi) mektup var: Abdullah Kalay’a özgürlük!

SİBEL ÖZBUDUN

“Zulümle abad olunmaz.”
(Arap Atasözü)

[Bu mektup bana Bafra T Tipi Cezaevi’nde yatmakta olan Ercan Binay’dan geldi. “Demokratikleşme Paketi” üzerine, insanın içine boğuntu veren “eh, buna da şükür!”, “yetmez ama evet”, “AKP sessiz devrim yapıyor”, “Şu da olsaydı fena olmazdı” tartışmalarının patırtısında unutulup giden acil ve insanın yüreğini üşüten bir gerçeği hatırlatıyor bize: Cezaevlerindeki -bir kısmı ölümcül- hasta tutsaklar gerçeğini. Ne olur okuyun bu satırları. Kendisi de cezaevinde olmasına karşın kendi derdini unutmuş, hasta yoldaşının canını kurtarmak için çırpınan bu genç adama kulak verin. Sonra da ana akım medyanın uyumlaştırıcı, rıza-sağlayıcı, budalalaştırıcı etkisine teslim olduğunuz, onları, 154’ü ağır durumdaki, yüzlerce hasta tutuklu ve mahkumu belleğinizin gerilerine kovaladığınız için utanın kendinizden… Utanmaktan korkmayın; bu utancın adı, vicdan’dır. Bizi insanîleştiren, odur! - Sibel Özbudun, 4 Ekim 2013 15:38:06, Ankara.]

Kelimeler bazen nereden geldiğini bilmediğimiz bir bulutun üzerimize düşürdüğü yağmur damlaları gibidir, gelip yüreğimize düşerler. Bir ömrü “ıslanmaktan” “korkarak”, kendi yüreğimizin kabuğunda tüketemeyiz. Bu “korkaklık” yüreği çöle dönüştürür, yürek çölleşmemeli…

Bugün hapishanelerde yüzlerce hasta tutsağın olduğunu ve her an ölebileceklerini, çoğumuz biliyoruz. Ölmek! Ne kadar soğuk, değil mi? En az ölüm kadar soğuktur bu gerçekliği bilip de duyarsız kalan yürekler. Ölüme terk edilmiş tutsaklar için ise, durumun ne kadar ağır olduğunu kavrayabiliyor muyuz? Bu tutsakların duygu ve düşüncelerini ifade etmekte kifayetsiz kalır kelimeler.

Hasta tutsaklara karşı duyarsız kalmak, insani değerlerimizin yitimiyle sonuçlanır. Lakin yaşam zerre boşluk tanımıyor. Yiten insan değerlerimizin yerini olumsuzluğun dolduracağını tahmin etmek zor değil. Şu an farkında olmayabiliriz ama yaşam yitirdiğimizi mutlaka karşımıza çıkarıp yüzleştirecektir. Bu yüzleşmede yitirdiğimiz değerlerin bedelini ağır ödeyeceğiz. Yaşanan bütün olumsuzluklarda insani değerlerini yitirenler pay sahibidir. Yaşam hak ettiğimiz payı mutlaka bize sunacaktır. Bunca söz ve daha fazlası özelde bir yürek, genelde ise insanî değerlerin yeşil kalması ve insanların hapisten tabutla çıkmaması içindir.

Bugün hapishanelerdeki ölümcül hasta tutsaklardan biri de Abdullah KALAY’dır. Kocaeli 2 No.lu F Tipi hapishanede olan Kalay, kalp krizi geçirir, geç müdahale edildiği için kalbinin yani yüreğinin yüzde altmış beşini kaybetmiştir. Geç müdahaleye dair, size onlarca yaşanmışlık anlatabilirim. Zamanında müdahale etmeyerek, bilinçli, planlı, programlı, sinsice, tutsakları sakat bırakmayı, öldürmeyi amaçlıyor devlet.

Kalay, Wernike-Korsakoff hastasıdır, reflü, alerjik astım, nefes darlığı, mide ve bağırsak sorunlarına ek olarak, duyma yetisi yüzde yirmi yediye düşmüştür. Tüm bunların yanında, yüreğinin kalan yüzde otuz beşi ile hapishanede ölüme terk edilmiştir, hapishane koşullarında tedavi edilmesi mümkün değil. Sapasağlam bir yüreğin yarısından çoğunu alan devletin tedavi edeceğini düşünmek - beklemek ölüm getirir. Bu gerçekliği defalarca gördük. Hapishanelerden insanların tabutla çıkarıldığını, yarım çıkarıldığını, kefeniyle çıkarıldığını hepimiz biliyoruz.

Abdullah KALAY’ın 5275 sayılı cezanın ertelenmesi ya da infazın durdurulmasını düzenleyen yasadan yararlanıp dışarıda tedavi olabilmesi için, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) rapor vermesi gerekiyor. Kalay bu raporu alabilmek için iki defa ATK’na başvurur. Birinci başvurusu üzerine ATK 3. İhtisas Kurulu’na götürülür. Gösterişli ismi aldatmasın sizi, adı var, kendisi yok. Sözde Kurum-Kurul olan bu yerde, Kalay’ı ayak üstü bir doktor stetoskopla “muayene” eder bir dakika içinde. Hapishaneye geri götürülür, çektiği yol eziyeti yanında “kar” kalır. Peşinden hapishanede kalabilir raporu gönderilir Kalay’a.

İkinci başvurusunu ise, hükümetin yere-göğe sığdırmadığı 3. yargı paketi üzerine yapar. Kalay yine aynı “muayene”den geçirilir ve “Kalbinin çalıştığı, hapishanede kalmasının bir sakıncası bulunmadığına” dair rapor verilerek ikinci kez tahliye talebi reddedilmiştir. Söz konusu raporun tercümesi, iki kelimedir: “Git, öl!” Bu bilimsel rapora ne desek az. Bu bilimsel raporlar sayesinde onlarca aile çocuklarını ya tabutla ya da yarı ölü aldı hapisten. Bu bilimsel rapora göre kalbin atıyorsa, hapiste kalabilirsin. Bu bilimsel rapora göre bitkisel hayatta olan biri de hapiste kalabilir; öyle ya, bitkisel hayatta olanın da kalbi atıyordur. Bu bilimsel rapor Kalay’a hapiste kalabilir diyor ama, onunla benzer durumda olanlara (örneğin Ergun Saygun) “hapiste kalamaz” raporu veriliyor. Sormak lazım, yüzde otuzbeşi kalmış bir yürek, her an gelme rizki olan ikinci krizi atlatabilir mi? Mevcut onca hastalığa kalan kalp ne kadar dayanabilir? Bu koşullarda tedavi olabilmesi mümkün değil, Kalay’ın kalbi ikinci krizi atlatamaz…

Sözümüz kendisine insanım diyenedir, sesimizi, insanlara duyurunuz. Abdullah Kalay’ın bakışı insanîyanımızı sorguluyor. Çırpınan yüzde otuz beşlik yüreği insanî değerlerimizin elimizde kalan parçasıdır. İnsan olmanın gereklerini yerine getirelim, insanî değerlerimize sahip çıkalım. Yarın çok geç olur, bugün harekete geçmeliyiz. Tedavi olabilmeleri için hasta tutsakları özgürleştirmeliyiz. Kalay’ı özgürleştirmeliyiz, ikinci kalp krizi her an gelebilir…
Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Ercan Binay
T Tipi Kapalı Hapishane
Bafra/Samsun

Gezi ve Sanat Gazi’de buluştu

Sanat Meclisi’nin ”Her yer Taksim her yer direniş” temasıyla düzenlediği 1. Sanat Buluşması Gazi Mahallesi’nde gerçekleştirildi.

Sinemacılar, tiyatrocular, müzisyenler, şairler, edebiyatçılar, ressamlar, heykeltıraşlar, fotoğrafçılar; kısacası ülkenin tüm disiplinlerden aydın ve sanatçıları Ekmek, Özgürlük ve Adalet için “Sanat Meclisi” adıyla tek çatı altında birleşti. Sanat Meclisi ilk etkinlik olarak ”Her yer Taksim her yer direniş” temasıyla 1. Sanat Buluşması’nı Gazi mahallesinde Büyük Gazi Parkı’ında gerçekleştirdi. Her disiplinden sanatçı hem tüm festivali organize etti hem de performanslarını sergiledi.

İlk gün her biri Gezi’de hayatını kaybedenlerin isimlerini alan sahneler ve sergiler kuruldu.

İkinci gün parkın her noktasında farklı bir performans sergilendi.

Ethem Sarısülük Tiyatro Meydanı‘nda Sanat Meclisi’nden Mehmet Esatoğlu ve idil tiyatro Atölyesi yönetiminde tiyato grupları oyunarını sergiledi. Tiyatro Simurg, Ortadirek Tiyatro, Tiyatro Pencere, Oynayan İnsan Tiyatrosu, İdil Tiyatro Atölyesi ve Ali Yıldırım alanda oyunlarını sergiledi.

Mehmet Ayvalıtaş Dans Meydanı’nda Gamze Şenyiğit ve Evren Jülide Koç yönetimindeki sahnede halk dansları, modern danslar, sokak dansları, tango, pandomimler, hiphop toplulukları gösterileri ve duran adam Erdem Gündüz performanslarını sergiledi.

Abdullah Cömert Sinema Çadırı’nda Ezel Akay ve Meral Gökoğlu yönetimindeki, Taksim ve Gezi eylemleri konulu kısa film, belgeseller, video kurgular ve Gezi Direnişi için yapılan müzik klipleri gösterildi. İrfan Tuna Fotoğrat Sergisi Mehmet Aslan ve Sultan Kavgır yönetimindeki Berkin Elvan Karikatür Sergisi açıldı.

Barış Güney ve Selma Altın yönetimindeki Ali İsmail Korkmaz Müzik Meydanı’nda Erkan Oğur İsmail Hakkı Demircioğlu, Mehmet Akbaş, Tarık Aslan, Koray Tarhan, Erbane Ekibi, Kara Güneş, Selçuk Balcı, Hakan Yeşilyurt, Erdal Bayrakoğlu, Niyazi Koyuncu, Yasemin Göksu, Burhan Berken, Nejat Yavaşoğlu, Kırmızı Nazmi Akyıldız ve Fuat Saka sahne aldı. İbrahim Karaca ve Bahar Kurt yönetimindeki Ahmet Atakan Şiir ve Edebiyat Meydanında Barış Atay, Bülent Emrah Parlak, Zeynep Köylü, İbrahim Karaca, Ali Özgür Özkara, Cenk Gündoğan, Metin Kaygalak, Semir Aslanyürek şiirler okudu ve izleyicilerle söyleşiler gerçekleştirdi.

Feyyaz Yaman ve Damla Sandal yönetiminde Medeni Yıldırım Resim ve Heykel Sergisi açıldı.

Saat 19.00′da İnan Altın yönetimindeki ana sahnede etkinlikler başladı. Sanat Meclisi adına yapılan açılış konuşmasının ardından Hakan Yeşilyurt, Barış Atay, Nejat Yavaşoğulları, Ezel Akay, Teneke Trampet, Fuat Saka, Bülent Emrah Parlak, Hüseyin Turan, Tiyatro Simurg, Niyazi Koyuncu, Tolga Sağ, Muharrem Temiz, Yılmaz Çelik, Zuhal Olcay, Erdal Bayrakoğlu, Teneke Trampet, İdil Tiyatro Atölyesi, Halk Dansları, Adile Yadırgı, Aynur Doğan, Can Dündar, İbrahim Karaca ve Grup Yorum sahne aldı.

Buluşmaya Gezi’de hayatını kaybedenler aileleri de katıldı. Onlar sahnede yerlerini aldığında “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganları atıldı.

Okullarda İHH sömürüsü

“Mavi Marmara” gemisinin Gazze’ye gidişi sırasında İsrail’in saldırısıyla gündeme gelen İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı (İHH) için, Milli Eğitim Bakanlığı’nın devreye girdiği ortaya çıktı. Bakanlık okullara gönderdiği yazıyla, “Her Sınıfa Bir Yetim” projesi kapsamında, İHH için her sınıftan 90’ar lira toplanmasını istedi. Türk Hava Kurumu’nun kurban derilerini toplama yetkisini elinden alan AKP hükümetinin, okullarda topladığı yardımları nereye göndereceği belli olmayan kurumlara para toplama yetkisi vermesi, eleştirilere yol açtı. Milli Eğitim Bakanı adına Genel Müdür Mustafa Koç’un imzaladığı yazı 1 Ekim’de tüm okullara dağıtıldı. Yazıda, İHH’nin dünyanın 135 ülkesinde kimsesiz çocuklara ilişkin yardım kampanyası düzenlemek istediği belirtilirken, uygulamanın milli eğitimin temel amaçlarına uygun olduğu da kaydedildi. “Her Sınıfa Bir Yetim Projesi” kapsamında katılan sınıfların bir yıl boyunca her ay 90 lira toplaması gerekiyor. 42 ülke içinden bir ülke seçilmesi istenilen sınıfların, daha sonra topladıkları paraları banka hesabı ya da elden vakfa yatırması gerekiyor. 

Eğitim İş Sendikası Genel Başkanı Veli Demir ise uygulamanın kabul edilemez olduğuna dikkat çekerek, Kızılay’a ait zarfların bile okullarda dağıtılmadığını, “İnsanların yardımlarına ambargo mu koyacaksınız?” denilerek Türk Hava Kurumu’nun kurban derisi toplama yetkisinin elinden alındığını anımsattı. ‘Yeni bir Deniz Feneri mi yaratılmak isteniyor’ Demir, “Bu uygulama bizim kafamızı karıştırıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya soruyoruz: Toplanan bu paralar ne olacak? Yeni bir Deniz Feneri mi yaratılmak isteniyor?” diye konuştu. Türkiye’de 15 milyon yoksul aile olduğunu da vurgulayan Demir, “Kamu gücüyle, nereye hizmet edeceği belli olmayan, denetlenmeyen bir yapıya aracı olunması yanlıştır. Bu uygulama Türkiye’nin geldiği yeri göstermesi açısından önemlidir. AKP burada ikiyüzlülüğünü göstermiştir” dedi. Eğitim İş İzmir Şube Sekreteri Bülent Turan da gelen yazının ardından öğretmenlerin rahatsızlık duyduğunu, paraların nereye gideceği konusunda şüpheler bulunduğunu söyledi.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Partizan okurları ve MKP'li tutsaklar açlık grevinde!

Avukatlarından aldığımız bilgiye göre, Malatya E Tipi cezaevinde C-2 ve C-3 koğuşlarında kalan tutsaklar tarafından açlık grevi başlatıldı.
25 Ekim de Partizan okurları ve MKP'li tutsaklar tarafından başlatılan açlık grevi, 16 tutsağın katılımıyla süresiz-dönüşümsüz olarak belirlendiği ve taleplerin yerine getirilmediği sürece açlık grevi eyleminin sonlandırılmayacağı belirtildi. 8 maddede dile getirdikleri talepleri aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz;

1-) Haftalık iki saat olup bir saate indirilen spor hakkının tekrar iki saate çıkarılması.

2-) Kırılan masa, sandalye gibi demirbaş kapsamına giren eşyaların yenilenmesi için gereken masraf tutsaklardan temin ediliyor. Demirbaş ücretlerinin tutsaklardan alınmaması.

3-) Ziyaretçilere yönelen, ince arama adı altında cinsel taciz, çıplak arama saldırılarından vazgeçilmesi.

4-) Sohbet hakkı, hapishanede koğuş sistemi mevcut diye hiçbir şekilde tanınmamaktadır. Sohbet hakkının tanınması.

5-) Mahkeme ve hastane sevklerinde ters kelepçe takılması ve kelepçeli muayeneye son verilmesi.

6-) Tutsakların taktığı saatlerin zorla çıkarılması saldırısından vazgeçilmesi.

7-) Açık görüş alanına askerin sokulması uygulamasından vazgeçilmesi.

Hasta tutsakların hastaneye götürülmeyerek hapishane revirinde tedavi yerine işkence yapılmasına son verilmesi.

‘Her yer Taksim her yer direniş’ formasına tutanak

‘Her yer Taksim her yer direniş’ formasıyla Galatasaray maçını izleyen avukatın hakkında işlem yapıldı.

Galatasaray ile Kopenhag arasında oynanan karşılaşmaya “Her yer Taksim, her yer direniş” yazılı forma ile giden Avukat Can Ercan, polis tarafından takibe alındı ve maç çıkışında tutanak tutuldu. Ercan’a savcılık talimatı ile aynı davranışı tekrar gerçekleştirmesi halinde işlem yapılacağı iletildi.

Türk Telekom Arena’daki karşılaşmaya giden Avukat Can Ercan, üzerindeki Galatasaray forması nedeniyle “kibarca” ikaz edildi. Ercan’ın yanına gelen stat görevlisi “Rica ediyorum üzerinizdeki formayı çıkartın, az sonra polisler gelebilir ve sıkıntı olabilir” uyarısını yaptı. Ancak formanın yasal bir sakınca oluşturmadığını düşünen Ercan forması ile oturmaya devam etti. Ercan’ın “Her yer Taksim her yer direniş” yazılı forması ile karşılaşmayı izlediği Spor Savcısı Taner Tabel’e iletildi. Savcı Tabel ise polislere söz konusu kişinin uyarılması ve aynı hareketi tekrarlaması halinde işlem yapılacağının iletilmesini istedi.

Ercan, karşılaşmadan sonra polis kamerasının kendisini çektiğini ve takip ettiğini fark etti. Ercan, yaşananları, “Neden çektiğini sordum. Ses çıkarmadan çekmeye devam etti. Stat koridorunda ise 6-7 sivil polis etrafımı sardı. Yanımdaki arkadaşımın ve benim kimliğimi istediler” sözleri ile anlattı. Avukat kimliğini polislere gösteren Ercan, polislerin kibarlaştığını aktardı. Ercan polisler tarafından tutanak tutulmak üzerine stat dışına davet edildi. Spor savcısı Tabel’in talimatı nedeniyle işlem yaptıklarını belirten polisler, “Aynı forma ile tekrar maça gelme halinde, 6222 sayılı kanuna muhalefetten işlem yapılacağı” uyarısını yazılı olarak tebliğ etti. Ercan, “Bu tutanağın çok da hukuki olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle henüz ne yapacağıma karar vermedim. Durumu kayıtlı olduğum Antalya Barosu’na ilettim” dedi.

Kaynak: Cumhuriyet - Murat İnceoğlu

Umudun yolcuları bu taraftan...

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) 3. Genel Kurulu önceki gün, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Büyük Kongresi de dün yapıldı.

HDK Genel Kurulunun sloganı “Umuda Yolculuk”tu ve HDP Kongresi’ne geldiğinizde de sizi Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nun kapısında “Umuda Hoş geldin” pankartı karşılıyordu.

HDK-HDP, Türkiye’nin mücadeleci dinamiklerinin güç birliğinin bugün vardığı noktayı ifade ediyor. Daha öncesi de var ancak 2002’de gerçekleşen Emek, Barış, Demokrasi Bloğunu bugün HDP’ye gelinen sürecin kalkış noktası olarak görebiliriz. İnişli çıkışlı olarak 11 yılını dolduran bu mücadele ortaklığının geldiği aşamaya ilişkin bir cümlelik bir muhasebe yapılacaksa herhalde şu söylenebilir: Bu mücadele birliğinin 11 yıldır kendisini yeniden kurup halkın umudu olmaya aday bir güç olarak bugün önümüzde durması bu hareketin başarısıdır; bugün hâlâ “bu daha başlangıç” sloganını kullanıyor durumda olması ise bu hareketin kesintili ortak çalışmasının da yol açtığı zayıflığıdır.

HDK’nin 1. Genel Kurulu ile 2. Genel Kurulu arasındaki süreç, HDK’nin kendini kurma ve tanıtma süreciydi. 2. Genel Kurulunda ortaya konulan hedef ise “siyasal olanın toplumsallaştığı, toplumsal olanın da siyasallaştığı” bir sürecin başarılmasıydı. Bunun başarıldığını söyleyemiyoruz. Faaliyetini meclisler üzerinden örgütlemeyi karara bağlamış olan HDK, önceki günkü kongrede örgüt çalışmasına dair yapılan sunumlardan da anlaşıldığı gibi bu konuda zayıflıklar göstermişti. Bunun eş başkanların aşağıdan yukarıya, organlarda demokratik bir sürecin işletilerek belirlenmemesine kadar uzanan sonuçlar doğurduğu da tespitler arasında vurgulandı.

Henüz mücadele eden kesimler dışında, politikayla ilişkisini seçimlik olarak kuran halk yığınlarını kendi saflarında politika yapar hale getirememiş olmanın darlıklarıyla yüzleşmek zorundadır HDK ve HDP.
Kürt, Türk, Ermeni, Çerkez, Laz, Arap, Alevi, Süryani, LGBT bireyleri kapsayan bir çatıyı oluşturabilmiş olmak HDK ve HDP için çok kritik bir önemdedir. Siyasi partiler, bilim insanları, kadın örgütleri, gençler, sendika ve odaların temsilcileri, çevre örgütlerinin temsilcileri, burada sınıflandırırken birilerini ihmal edebileceğimiz kadar geniş bir temsil yapısı var HDK ve HDP’nin. Ama tüm bunlar, HDP’nin henüz halkların iktidar umudu olarak örgütlenmek bakımından eksikliklerini ortadan kaldırmıyor.

HDP Kongresi başlamadan önce salonda konuştuğum iki bilim insanından biri “Umutlu olmak istiyorum” derken diğeri de “Başka bir seçenek yok” diyordu. Tıklım tıklım dolan ve coşkunun hakim olduğu salonda açılış konuşmasını yapan Levent Tüzel, “HDP halklar için bir umut ve çözüm gücüdür. HDP halkların kucaklaşmasıdır” dedi. Sebahat Tuncel’in “Bizim mücadelemizi boğmak için bize önce çapulcu dediler, şimdi de marjinal. Bunların hepsi biziz” vurgusu önemliydi. Sırrı Süreyya Önder espirili konuşmasında yaptığı şu vurgu Gezi ile HDP arasındaki ilişki bakımından anlamlıydı: “Öfkelenince çok güzel olmuştunuz. Bir araya gelince daha da güzel oldunuz.” Aslında bu cümle HDK 3. Genel Kurulunda da Gezi’ye katılım konusundaki eksikliklerle birlikte tartışılan ve HDK’nin kendini yenileyeceği adresi de içinde barındıran bir formülasyon olarak da okunabilir.

HDP’nin 1. Büyük Kongresinde, Denizlere, Mahirlere yapılan vurgular ve Sebahat Tuncel’in kürsüden dile getirdiği “Önce çapulcu olduk, şimdi marjinal. Buradan diyoruz ki, hepsi biziz. Hem çapulcu, hem de marjinal” sözleri ile Ertuğrul Kürkçü’nün, “Sevgili yoldaşım Abdullah Öcalan’ın da söylediği gibi, sosyalizmde ısrar insanda ısrardır” sözleri, içindeki sosyalistler nedeniyle HDP’ye marjinal diyenlere kapak oldu (!)

“Umuda hoş geldin” diye başlamıştık, öyle noktalayalım: Umudun yolcuları, bu taraftan…

Fatih Polat - Evrensel

27 Ekim 2013 Pazar

Özgürlük ağacını kanlarıyla sulayan Ekim şehitleri ölümsüzdür!

Ekim ayı dünya işçi ve emekçileri bakımından Sosyalist Ekim devrimiyle nasıl ki tarihsel bir olaya tanıklık ettiyse aynı biçimde Türkiye’de de  Ekim ayında onlarca devrimci, devrim ve sosyalizm için  yaşamlarını ortaya koydular.

Ve Ekim, baharın bitişi yeni bir baharın müjdeleyicisi... Yeni baharlar doğurmaya gebe bırakır yaşamı...Ve bir doğuş, bir doğuş daha..Ölümden yaşamı yaratan, yaşamı ölümsüzleştiren yaşamın diyalektiği bütünleşir yaşama yeni baharlar, yeni yaratımlar bahşeden Ekimle.

Ekim ayı kahraman şehitler ayı... Öyle kahramanlar bağrına bastı ki, yazılamaz, çizilemez ve anlatılamazlar. Her birisi sayfalar dolusu romanların konusu. Her birisi birer efsanenin başkahramanıdır.

Devrim ve sosyalizm tarih, yeni bir doğuşa tanıklık etmiştir. Bir doğuş, bir başlangıç bir yaşam denemesinin adı olmuştur. Unutulmayan ve unutulamayacak Ekim Devrimi de, bu ayda kapitalist ve emperyalist sistem karşısında başarı kazanmıştı. Tüm saldırılara ve kara çalmalara rağmen  bu Ekim devrim tarih karşısında önemini ve kutsallığını asla yitirmemiştir. Tüm güncel sonuçlarının yanında kadrolar  bu devrimde aktif rol oynamıştır. Bir deneyim, bir arayıştı, yitik yaşam karşısında... Karanlıkların efendileri, yürekleri yaşam kıvılcımıyla aydınlatmaya yüz tutan bu umuda tahammül ederler miydi? Elbette hayır. Yürekler bir kez daha karartılarak yitik yaşam içinde kaybedilmek istendi. Ancak karanlıkların efendileri bilemezlerdi ki, uygarlığın doğuş mekanı kutsal çocuklarıyla, çalınan aydınlığı bir kez daha insanlığa sunacak...

Önce 14 Ekim 1989'da Aydınlık-İP hainlerince İsviçre de Mehmet Türk yoldaşı kaybettik. Ardından  faşist diktatörlüğün devrimci mücadeleyi ezip dağıtmak için uygulamaya koymuş olduğu kayıplar saldırısında genç komünist Hüseyin Toraman yoldaşı 27 Ekim 1991 yılında yitirdik.  Sınıflar savaşımı şehitler vererek ilerliyor ve şehit düşenlerin bayrağını arkadaki yoldaşlar  kaparak  kavgayı sürdürüyorlardı. 27 Ekim 1992 tarih sayfalarını gösterirken  Kilis'te altı kızıl gülümüzü toprağa verdik.  Büyük Ölüm Orucu direnişinde feda eylemcisi 18. Ekim 2002 yılında Ali Ekber Barış yoldaşı ölümsüzlüğe uğurladık.

Hayatta en güzel şey nedir diye sorulsa kuşku yok ki her devrimci özgürlük diyecektir. Nice kavgalara sebep olan hayatın ötesine saklanan özgürlük insanları ardında koşturur da durur. İnsanlığın kalbinde yanan bir umut ışığıdır özgürlük. Sınır tanımayan bir rüzgar gibi savrulur duru sürekli olarak. Tenhaya verir kendini, damıtmaz, aranırda bulunmak ister. Bizler de onu arar dururuz. Zaman, mekan ve şartlar ne olursa olsun ona ulaşmak için büyük bedeller ödemekten ve feda ruhuyla ileriye atılmaktan geri durmayız. Çünkü insanca bir toplumda yaşamanın yolu özgürlük yürüyüşünden geçmektedir.

Nice şehirler verdik bu toprağa devrimin tohuma durması için. Toprağı kızıl kanlarıyla sulayan bizden öncekiler gibi sürekli bir arayış içerisinde olduk. Halktan  aldık gücümüz ve  denenmiş sınanmış ideolojimizle donandık zafer yürüyüşümüzde sayımız çok olmasa da, yalnız da kalmadık. Yanı başımızda sürekli bir yoldaşımız var oldu, umut. Ödün vermedik hiçbir zaman. Tek silahımız umudumuz olarak algıladık. "Umut zaferden daha değerlidir" dedi ve sabırlı olmayı öğretti bize sosyalizm kavgası. Aşkın sabrına gömüldük ve tek taraflı ilan ettik aşkımızı. Aşkın bedeli ağır oldu. Kan, sel oldu taştı, ülkenin her yerine. Yeni bir yaşam doğdu. Uçsuz bucaksız Türkiye coğrafyasında  gök gürledi, yer inledi. Bir ananın çığlıklarıyla gözlerini açtı  yoldaşla, köhnemiş ve eskimiş dünyaya yeniyi kurmak adın. Mama yerine açlıkla, yoksunluklarla  büyütüldüler. Yoksulluk  yaşadıkları  en büyük sorun, tüm emekçiler gibi.  Devrim ve sosyalizm için dövüşen ve şehitler ordusuna katılanlar  bir düş olup girmişti rüyalarına bir gece vakti. İstanbul sokakları, Kilis  sınır boyları bir nehrin taşkınına uğramış sel olup akmıştı adeta. Bunca insan tek bir amaç için  meydanlarda dövüşüyordu ve sloganları da ortaktı: "Yaşasın Devrim Ve Sosyalizm Mücadelemiz.”

Ama düşman da boş durmuyordu. Her fırsatta devrime saldırıyor ve devrimci hareketi etkisiz kılmaya ve korku duvarını büyütmeye çalışıyordu. 91 yılında genç komünist Hüseyin Toraman yoldaş kaçırılarak katlediliyordu. Kayıplar ve failli meçhul cinayetler almış başını yürümüş, sokak infazları artarak sürüyordu. ve silahların sesinin duyulmadığı gecelere hasret kalınmıştı.  Ve  gazete manşetlerine kaç kişinin öldürüldüğü haberleri inmiyordu. Korku, ölüm gibi sarmıştı bütün ülkeyi. Büyük bir öfke ve kin içerisinde, yoldaşlar mücadeleyi örüyorlardı.

Çünkü faşizmin baskı ve saldırı dalgasını püskürtmenin yolu devrimci görevlere sıkıca sarılmak ve bunun gereklerini yerine getirmekten geçiyordu. Kendi emeğinle yaşamayı bu sayede öğrendik. Aynı zamanda kendine güvenen, onurlu bir genç olmayıda. Yaşama dair umut dolu, ele avuca sığmayan bir yoldaşlar elde silah dövüşmek için Bekanın yolunu tuttular askeri eğitim için. Çünkü mücadele görevleri çeşitlendiriyor ve  daha bir zorlaştırıyordu. Özgürlüğe aşık olmuştu yoldaşlar ve bunu pratiğe sürmek için genç yaşta silaha sarılmanın yolunu tutmuşlardı.

Her gün düşman baskınına uğrayan, sürekli itilip kakılan, hakaret, işkence, saldırıların gündelik yaşama döndüğü bir Türkiye yaşam olumsuzluklara seyirci kalınmazdı.

Seyirci kalmayan komünistler sıkıca sarıldılar devrimci görevlerine ve  büyük görevler için öne atıldılar, faşizmi yenmek için onlar, devrimin ve geleceğimizin temsilcileriydiler   bu kavşakta. Yüreğinde devrim ateşinin korlandığı altı komünist gerilla, devrime gebe ülke topraklarında savaşma arzusuyla sının geçmeye çalışıyorlar. Ama ölüm kalleşti. Ölüm sınırdaydı. Düşman ve ölüm pusuya yatmıştı.

Altı komünist savaşçı, ölümden korkmaksızın, ölümün üstüne üstüne gidiyorlar. Grubun en önünde, eğitim kampı ve ''İbrahim Kaypakkaya 1. Devresi''nin ilk genç komutanlarından Saim Bozkurt Yoldaş vardı. Belki de, ilk ve son savaş muharebesini yönettiğini bilmeden giriyor zulüm tufanına. Arkasından diğer canlar / yoldaşlar, Ertan Uzunyayla, Müslüm Akyol, Hasan Çiçek, Erdoğan Tatar  ve Mehmet Beşgen yürüyordu. Kahrolası bir karanlık ve sessizlik. Çok sürmüyor karanlığın hükmü ve birden anlamsız sessizliği bozan kurşun sesleri yankılanıyor dağlarda. Karşı-devrimin silahları kan kusuyor gencecik bedenlerin üzerine. Ve devriliyor birer birer genç fidanlarımız Kilis toprağına. Her biri yarım kalan şiarlarını haykırarak kanlarını katıyorlar toprağa. Kan ile sulanıyor toprak. Ve aynı anda proletaryanın kızıl bayrağı, daha da kızıllaşıyor. Tarihin, bu nirengi noktasında altı komünist gerilla daha şehit düşüyor, Kürdistan dağlarında.

Bir kan gölü içinde yatıyor yiğit Kilisde altı yoldaş. Gözlerinde sınıf kininin şimşekleri çakıyor. Ufka ve zafere doğru yükseliyor bakışları. Karanlık geceyi yırtarcasına yüzlerinde geleceğe olan inancın sonsuzluğuyla ölümsüzleşiyorlar. Apoletleri yoktu belki bu devrim askerlerinin. Ve belki de yakalarında taşıdıkları ölümdü apoletleri. Ama künyeleri vardı bu proleter kahramanların. Onurla taşıyorlardı boyunlarında. Ve yazıyordu künyelerinde 'TKP/ML Hareketi M-18 Gerilları İbrahim Kaypakkaya 1. Devresi" diye.

Evet, 6 Mayıs Onsekiz gerillası yoldaş, hain pusularda devrime canlarını armağan ederek, katıldılar ölümsüzler kervanına. Sonsuz fedakarlığın ve inancın sembolü oldular. Can bedeli ölümün üzerine yürüdüler.

Bazı insanlar vardır, akıp giden yaşamımız içerisinde belki binyıllardır tekrarlanan herhangi bir davranışı öyle kendilerine özgü gerçekleştirirler ki, sevdirirler bize o davranışı. Yaşamın içerisinde hep var olan bir kavramı yeniden keşfetmeye, onun peşinden hesapsız yürümeye çekerler bizi. Yaşamdan yitirdiğimiz parçalarımızı yeniden birer birer toplamaya yöneltir böyle insanlar bizi, yani insan olmaya. Aynı zamanda yaşamla aramızdaki mesafenin ölçü birimidir bu insanlar; kendimizi vurduğumuz teraziler, boyumuzu ölçtüğümüz aynalar, hayallerimizi sınadığımız dünyalar.

İşte karanlığa ışık olan Ölüm Orucu  feda savaşçısı Ali Ekber Barış yoldaş, teslimiyetin ve ihanetin dayatıldığı 19 Aralık 2000 operasyonun da öne atılarak  faşizmin saldırılarına geçit vermemek için  gönüllü feda savaşçısı olarak öne atılarak, KP-İÖ’nün  Ölüm Orucu bandını alnına ve yüreğine takarak ileriye atılıyordu. Düşman haindi, düşman kalleşti. Devrimci tutsaklardan intikam almak için F tipi hücre  saldırısını pratiğe sürerek, kolektif direniş ve iradeyi kırmak istiyordu.

Ne ki bunun karşısında devrim ve sosyalizmden başka birşey düşünmeyen devrimci tutsakların devrimci iradesi duruyordu. Bölük bölük ölüm orucu savaşçılar barikatın başına koştular. Şehit olanların bayrağı yere düşmeden bir başka feda savaşçısı barikatın başında kızıl  bandıyla devrimci görevi devraldı.  Nöbet asla boş kalmadı. Göğüs göğüse bir kavga sürüyordu F tipi hücre zindanlarında. Ya düşmanın dayatmaları kabul edilecek kölece ve onursuzca  yaşama boyun eğilecek yada Ö.O direnişiyle bu faşist kuşatma dağıtılacaktı.

Yüzlerce devrimci ve komünist bu  faşist teslimiyet dayatmasının parçalanması için Ö.O eyleminde görev üstlendiler. Bu uzun süreli adım adım ölüme gidilen yürüyüşle faşist MGK diktatörlüğünün zindanları ihanet yuvası haline getirme politikası darbelenerek boşa çıkarıldı. Bedenlerini  ölüme yatırarak şehitler ordusuna kattığımız 122  ölüm orucu şehitlerinden biriside KP-İÖ savaşçısı Ali Ekber Barış yoldaştı.  O, üstlenmiş olduğu devrimci görevini ölümü  çekinmeden kucaklayarak yerine getirdi. Yaklaşık 6 aylık bir ölüme meydan okumanın ardından 18 Ekim 2002 tarihinde Ali Ekber yoldaşı  şehitler ordusuna kattık. ÖO savaşçısı Ali Ekber yoldaş kavgamızda hep yaşayacaktır.

Bazen bir bebeğin sıkıca tuttuğu elimizde hissettiğimiz enerji yaşam bağlılığımızı, bazen bir işçinin elindeki kazmayla toprağı işlediği andaki ahengi emekle barışıklığımızı sınar; bazen bir kadın ya da erkeğin tüm kirleriyle sisteme meydan okuyuşu cesaretimizi ölçer bazense tanıdığımız birinin dünyayı doldurduğu yüreği ile her şeye hükmedebildiklerini sananlara karşı bir kahkaha patlatırcasına toprağa düşüşü, geçmişi ve geleceği ile tüm insan yanlarımızı -eğer varsa- diriltir. Onlar gibi olmak isteriz içten içe; öyle kaygısız, öyle cesur, öyle içten ve öyle yiğit. Belki fark eder ya da etmeyiz ama onlar bizim ve başkalarının kahramanlarıdır.

Çünkü onlar hiçliği erdem sayan bir faşist düzenin öğrettiklerinin dışına çıkarak işledikleri "suçla" orantılı bir cezayı göze alarak, aslında hepimizin yüreklerinde saklı olanı yüksek sesle söylemişlerdir. Yani bir yerlerde yitirdiğimiz bir şeyleri bize geri vermişlerdir.

Çünkü onlar yaptıkları şey ne olursa olsun hakkını vermişlerdir. Hakkını vererek, doyasıya ve tüm kirlerden arınmış haliyle. Diğer insanlarla onlar arasındaki sade ve gerçek fark budur. O yüzdendir ki sevdirirler bize en büyük acılar ve zorluklarla yüklü bir yaşam mücadelesini. 

Yaşama sevdalı genç yüreklerimiz sevdalı olmasa da ölüme, öyle bir kavgaya girişleri vardır ki, onların ardından akmak isteriz delice mücadeleye. Hayatımız boyunca kendimize sorduğumuz "nasıl bir yaşam" sorusuna aradığımız yanıtı onlarda bulur ve " İşte bu sosyalist " diyerek düşmek isteriz peşlerine. Onlar, kabul etsek de etmesek de kahramanlarımızdır dedik de, tabi, bu da yetmez ifadeye. Can pahası köprülerdir onlar, aynı zamanda yitik dünyalarımızdan özgürlüğe, umuda ve geleceğe. Onlara tutunarak geçeriz en sarp patikalar ve en derin uçurumlardan. Bizden önce onların yolu uğramıştır oralara ve hiçbir engelin aşılmaz olmadığını kanıtlamışlardır. Bize düşen sadece kurdukları köprülerden geçmek, yaşamdan korkmamak ve üstüne üstüne yürümektir faşizmin. Ekim şehitlerini yaşatmak ve onların ideallerine bağlı kalmak, Onların anılarını yaşatmak ve devrimci görevleri sıkıca sarılmaktan geçtiğini unutmadan, Onların açtığı feda yolunda yürüyerek zafer yürüyüşümüzü sürdürmeliyiz.

EKİM ŞEHİTLERİ ÖLÜMSÜZDÜR!

Ül­ke­miz dev­ri­mi­nin ilk adı­mı

Tek tek ül­ke­ler­de dev­ri­me na­sıl baş­la­ya­ca­ğı­nı o ül­ke­nin eko­no­mik-top­lum­sal-po­li­tik-ta­rih­sel ko­şul­la­rı, bun­la­rın üze­rin­de şe­kil­le­nen te­mel sı­nıf­lar ara­sın­da­ki iliş­ki­ler, em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık de­re­ce­si ve pro­le­tar­ya­nın önün­de du­ran gö­rev­ler ara­sın­da­ki iliş­ki­ler, pro­le­tar­ya yı­ğın­la­rı­nın bi­linç, ör­güt­lü­lük ve ha­zır­lık düze­yi ta­ra­fın­dan ko­şul­lan­dı­rı­lır.

Em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık iliş­ki­le­ri, iş­bir­lik­çi te­kel­ci ka­pi­ta­lizm, iş­bir­lik­çi te­kel­ci dev­let ka­pi­ta­liz­mi, ulu­sal ka­pi­ta­lizm, fe­odal ka­lın­tı­lar ve yay­gın küçük me­ta üre­ti­mi ül­ke­mi­zin top­lum­sal ya­pı­sı­nın sı­nıf­lanma­sı­nı be­lir­le­mek­te, şe­kil­len­dir­mek­te­dir.

Ül­ke­miz, eko­no­mik, ma­li, as­ke­ri, tek­nik, dip­lo­ma­tik ve po­li­tik ba­kım­dan em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı ya­rı-­sö­mür­ge, ge­ri ka­pi­ta­list bir ül­ke­dir. Em­per­ya­list, sis­tem içe­ri­sin­de ka­pi­ta­liz­min or­ta dü­zey­de ge­liş­ti­ği ül­ke­ler­den bi­ri­dir. Eko­no­mik ve top­lum­sal ya­pı­lan­ma­ya dam­ga­sı­nı vu­ran ka­pi­ta­lizm­dir. Fe­oda­liz­min ül­ke eko­no­mi­sin­de­ki ye­ri önem­li an­cak ikin­cil­dir. Eko­no­mik ve top­lum­sal ya­pı­da ege­men olan ka­pi­ta­lizm, iş­bir­lik­çi te­kel­ci ka­rak­ter­de­dir. Top­lu­mu­mu­zun te­mel çe­liş­ki­si, emek-ser­ma­ye çe­liş­ki­si­dir.

Pro­le­tar­ya­nın ve emek­çi­le­rin eko­no­mik ve top­lum­sal kur­tu­lu­şu an­cak sos­ya­lizm­le gerçekleşebilir ve bu ne­den­le, dev­rim­ci pro­le­tar­ya­nın tek se­çe­ne­ği sos­ya­lizm­dir. Dev­rim­ci pro­le­tar­ya­nın bu ama­ca ula­şa­bil­me­si­nin ön ko­şu­lu olan pro­le­tar­ya dik­ta­tör­lü­ğü için işe, po­li­tik bir dev­rim olan bu­gün­kü an­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­ri­me, ba­şa­rı­ya ön­der­lik et­me­siy­le baş­la­ma­sı zo­run­lu­dur. An­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­ri­min özü po­li­tik öz­gür­lük için sa­va­şım­dır.

Dev­ri­mi­mi­zin ilk adı­mı­nı ko­şul­lan­dı­ran te­mel et­ken­ler­den bi­ri, ül­ke­mi­zin eko­no­mik ge­liş­me se­vi­ye­si­nin yol aç­tı­ğı sı­nıf­la­ra­ra­sı te­mel iliş­ki­ler­dir. Ül­ke­mi­zin ka­pi­ta­list ge­liş­miş­lik dü­ze­yi­nin em­per­ya­list-ka­pi­ta­list ül­ke­le­re oran­la az ge­liş­miş­li­ği, iş­çi sı­nı­fıy­la bur­ju­va­zi ara­sın­da ge­niş bir kü­çük bur­ju­va mülk sa­hi­bi emek­çi­ler, ya­rı-pro­le­ter, yok­sul köy­lü kit­le­le­ri­nin var­lı­ğı­nı or­ta­ya ser­mek­te­dir. Sı­nıf­lar ara­sı te­mel iliş­ki­ler ve ilk adım­da ye­ri­ne ge­tir­mek­le yüküm­lü ol­du­ğu görev­ler, dev­ri­mi­mi­zin ka­rak­te­ri­ni be­lir­le­mek­te­dir. Çünkü her­han­gi bir dev­rim­de eğer pro­le­tar­ya kü­çük bur­ju­va­zi­siy­le bir­lik­te yürür­se, bir­lik­te yürüdüğü süre­ce o dev­ri­min ni­te­li­ği sos­ya­list de­ğil, de­mok­ra­tik ka­rak­ter­de ola­cak­tır. Ül­ke­miz dev­rimi­nin ilk adı­mın­da pro­le­tar­ya şe­hir ve kı­rın kü­çük bur­ju­va­ziy­le bir­lik­te yürüye­ce­ğin­den dev­ri­me an­ti­em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­rim­le baş­la­na­cak­tır. Bu­gün­kü sı­nıf­la­r a­ra­sı iliş­ki­ler pro­le­tar­ya­nın he­men ve doğ­ru­dan kur­tu­lu­şu­nu ola­nak­lı kıl­mak­ta­dır.

Nes­nel ko­şul­lar­la kop­maz bağ için­de ele alı­na­cak pro­le­tar­ya­nın ör­güt­lü­lük ve bi­linç dü­ze­yi, dev­rim aşa­ma­sı­nı be­lir­le­me­de ikin­ci te­mel et­ken­dir. İş­çi sı­nı­fı­nın kur­tu­lu­şu ken­di ese­ri ola­cak­tır. Pro­le­tar­ya yığın­la­rı­nın sos­ya­list bi­lin­ci ve ör­güt­len­me­si ol­ma­dan, yı­ğın­lar açık sı­nıf sa­va­şı­mı için­de tüm bur­ju­va­zi­ye kar­şı ha­zır­lan­ma­dan ve eği­til­me­den bir sos­ya­list dev­rim­den sö­z e­di­le­mez.

Bu­gün ül­ke­miz iş­çi sı­nı­fı­nın sos­ya­list bi­linç ve ör­güt­lü­lük düze­yi düşük­tür. Bu du­rum, ko­münist­le­rin ça­ba­la­rı­nın za­yıf­lı­ğıy­la iliş­ki­si ol­sa da, nes­nel ko­şul­lar­la bağ­lan­tı­lı­dır. Ge­niş pro­le­ter ve ya­rı-pro­le­ter yı­ğın­la­rın sos­ya­list bi­linç ve ör­güt­len­me­si­nin yük­sel­ti­le­rek sos­ya­list dev­rim or­du­su­nun ka­za­nıl­ma­sı, ül­ke­miz ko­şul­la­rın­da ge­liş­mek­te olan an­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­rim için­de, fa­şist dik­ta­tör­lü­ğe kar­şı de­mok­ra­tik dev­rim­ci sa­va­şım için­de ve ya­nı sı­ra bu dev­ri­min ba­şa­rı­sıy­la ka­za­nı­lan de­mok­ra­tik öz­gür­lük or­ta­mın­da, tüm bur­ju­va­zi­ye kar­şı açık sı­nıf sa­va­şı­mı yo­luy­la sağ­la­na­cak­tır. An­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­ri­min za­fe­riy­le pro­le­tar­ya­nın ka­zan­dı­ğı dev­ri­min ik­ti­da­rı için­de­ki ye­ri, pro­le­tar­ya­ya sos­ya­list eği­tim ve ör­güt­len­me işi­ni ta­mam­la­mak için el­ve­riş­li ko­şul­lar ya­ra­ta­cak­tır.

Ül­ke­miz­de pro­le­tar­ya yı­ğın­la­rı­nın, ge­niş ya­rı pro­le­ter ve yok­sul köy­lü kit­le­le­rin sos­ya­lizm için bi­linç ve ör­güt­lülük düze­yi he­nüz çok ge­ri­dir. Oy­sa pro­le­tar­ya ve yı­ğın­lar, so­sya­lizm için, an­cak po­li­tik özgürlük or­ta­mın­da ha­zır­la­na­bi­lir­ler. Ge­niş küçük bur­ju­va kit­le­le­ri bir di­zi dev­rim­ci de­ney­den geçmek­si­zin bur­ju­va, kü­çük bur­ju­va par­ti ve ör­güt­le­rin ar­ka­sın­dan git­mek­ten vaz­ge­çip sos­ya­list dev­ri­min ta­raf­sız bir yan­da­şı du­ru­mu­na gel­mez­ler.

Son 20 yıl­lık dönem­de ya­şa­nan iki yük­se­liş döne­mi­nin or­ta­ya çı­kar­mış ol­du­ğu dev­rim­ci olay­la­rın akı­şı ve ni­te­li­ği dev­ri­mi­mi­zin ilk aşa­ma­sın­da an­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik bir dev­rim ola­ca­ğı­nı doğ­ru­la­mak­ta­dır.

Dev­ri­mi­miz iş­bir­lik­çi te­kel­ci ve bü­yük top­rak sa­hip­le­ri ege­men­li­ği­ni sü­pü­rüp at­mak­la yü­küm­lü­dür. Bu­nun­la bir­lik­te, ay­nı za­man­da em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık iliş­ki­le­ri­ni de tas­fi­ye et­me so­ru­nu­dur. Böy­le ol­du­ğu için­dir ki dev­ri­mi­miz, an­ti-em­per­ya­list bir karakter de ta­şır. Em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık iliş­ki­le­ri­nin tas­fi­ye­si, ül­ke­nin ba­ğım­sız­lı­ğı­nın el­de edil­me­si so­ru­nu bir dev­rim so­ru­nu­dur.

Bu­gün, eko­no­mik ve po­li­tik düze­nin var­lı­ğı ve de­va­mı, em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık iliş­ki­le­ri ko­şul­la­rı dı­şın­da dü­şü­nü­le­mez. Ay­nı şe­kil­de em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık iliş­ki­le­ri­nin var­lı­ğı ve de­va­mı bu­gün­kü eko­no­mik ve po­li­tik ya­pı­yı ge­rek­li kıl­mak­ta, üret­mek­te­dir. Ül­ke­mi­zin de­mok­ra­tik­leş­me­si ve ba­ğım­sız­lı­ğı so­ru­nu, bir ya­nıy­la iş­bir­lik­çi te­kel­ci bur­ju­va­zi ve büyük top­rak sa­hip­le­ri sı­nı­fı­nın tas­fi­ye­si so­ru­nu­dur. Bu­nun­la bir­lik­te ay­nı za­man­da em­per­ya­liz­me, ba­ğım­lı­lık iliş­ki­le­ri­nin tas­fi­ye edil­me­si so­ru­nu­dur. Em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­lık iliş­ki­le­ri­nin tas­fi­ye­si sa­va­şı­mı, ül­ke­miz dev­ri­mi­nin pro­le­ter dev­ri­me dönüş­türül­me­si olanak­la­rı­nı ar­tır­mak­ta­dır. Bütün bun­lar pro­le­tar­ya­nın sos­ya­list dev­ri­me dö­nüş­tür­mek­le yü­küm­lü ol­du­ğu dev­ri­mi­mi­zin ilk adı­mı­nın, an­ti-em­per­ya­list ve de­mok­ra­tik ka­rak­ter­de ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­mak­ta­dır.

Dev­ri­mi­miz bi­rin­ci ev­re­sin­de iş­bir­lik­çi te­kel­ci ka­pi­ta­liz­mi he­def­le­ye­cek­tir; ya­ni tüm ka­pi­ta­liz­mi he­def­le­yen bir dev­rim ol­ma­ya­cak­tır. İş­bir­lik­çi te­kel­ci bur­ju­va­zi ile ulu­sal ka­pi­ta­liz­min ara­sın­da­ki ay­rı­mı çiz­me­de, bi­rin­ci­nin ulus­la­ra­ra­sı te­kel­ler­le sar­maş do­laş, kop­maz bağ­lar­la bağ­lı olu­şu ve te­kel­ci­li­ği te­mel iki un­sur­dur. İş­bir­lik­çi te­kel­ci bur­ju­va­zi­nin tas­fi­ye­si sa­va­şı­mı dos­doğ­ru an­ti-te­kel bir sa­va­şım, te­kel­le­rin tas­fi­ye­si sa­va­şı­mı­dır. Ay­nı şey ka­pi­ta­list büyük top­rak sa­hip­le­ri­nin tas­fi­ye­si için de ge­çer­li­dir. Han­gi yol­dan gel­miş olur­sa ol­sun top­rak­la­rın, bü­yük ka­pi­ta­list iş­let­me­ler elin­de top­lan­ma­sı, kır­da be­lir­gin ol­gu­lar­dan bi­ri­si­dir. İş­bir­lik­çi te­kel­ci ka­pi­ta­liz­me ve ka­pi­ta­list bü­yük top­rak mül­ki­ye­ti­ne kar­şı görev­ler, an­ti-te­kel görev­ler ül­ke­miz­de bur­ju­va de­mok­ra­tik dev­ri­mi, pro­le­ter dev­ri­me ya­kın­laş­tı­ran, dev­ri­min pro­le­ter dev­ri­me dönüş­türül­me­si ola­nak­la­rı­nı art­tı­ran önem­li et­ken­ler­dir.

Ül­ke­mi­zin özel­lik­le Ku­zey Kür­dis­tan kı­rın­da fe­odal ka­lın­tı­lar güç­lü­dür. Dev­rim fe­odal ka­lın­tı­la­rın işi­ni bi­tir­mek­le de yü­küm­lü­dür. Ya­rı-fe­odal büyük top­rak mül­ki­ye­ti ve tüm ola­rak fe­odal ka­lın­tı­lar tas­fi­ye edi­le­cek­tir. Dev­ri­mi­mi­zin ka­rak­te­ris­tik özel­lik­le­rin­den bi­ri­si de, an­ti-fe­odal müca­de­le­dir. Ta­rım dev­ri­minin baş­lı­ca göre­vi, kır­da büyük ka­pi­ta­list ve ya­rı-fe­odal top­rak mül­ki­ye­ti­nin zo­ra­lı­mı­dır.

Her dev­rim ege­men sı­nıf­la­ra yöne­lir. Ege­men sı­nıf­lar, iş­bir­lik­çi te­kel­ci bur­ju­va­zi ve bü­yük top­rak sa­hip­le­ri­dir. Dev­ri­mi­mi­zin baş­lı­ca he­def­le­ri bu sı­nıf­lar ve bu­nun­la bir­lik­te em­per­ya­lizm­dir. Ül­ke­miz bir kü­çük bur­ju­va­lar ül­ke­si­dir. Kı­rın ve ken­tin küçük bur­ju­va kat­man­la­rıy­la pro­le­tar­ya ara­sın­da ira­de bir­li­ği var­dır. Kü­çük bur­ju­va­zi dev­rim­ci bir rol oy­na­mak­ta­dır. Kı­rın ve ken­tin ge­niş küçük bur­ju­va mülk sa­hi­bi emek­çi yı­ğın­la­rı dev­ri­mi­mi­zin te­mel güç­le­rin­den bi­ri­si­dir. Ya­lı­tı­la­cak güç, or­ta bur­ju­va­zi­dir. Ulus ça­pın­da ge­nel de­mok­ra­tik görev­ler var­lı­ğı­nı sür­dür­mek­te­dir. Dev­rim­ci Kürt ulu­sal ha­re­ke­ti dev­ri­mi­mi­zin iti­ci güç­le­rin­den bi­ri­dir. Ül­ke­miz­de dev­le­tin ya­pı­sı ge­ri­ci-fa­şist ka­rak­ter­de­dir. Bütün bun­lar, dev­ri­mi­mizin bi­rin­ci adı­mı­nın, an­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik ka­rak­ter­de ol­ma­sı­nı ge­rek­li ve zo­run­lu kıl­mak­ta­dır.

An­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­ri­mi­mi­zin, eko­no­mik ve top­lum­sal içe­ri­ği ve po­li­tik ni­te­li­ği dev­rim­ci de­mok­ra­tik­tir. Bu dev­rim bütün hal­kın or­tak ge­rek­si­nim­le­ri­ni ve is­tem­le­ri­ni kar­şı­la­ya­cak olan bir halk dev­ri­mi­dir. Dev­ri­mi­miz ilk adı­mın­da em­per­ya­list ba­ğım­lı­lı­ğa ve iş­bir­lik­çi te­kel­ci bur­ju­va­zi ve top­rak sa­hip­le­ri ege­men­li­ği­ne son ve­re­cek, ne var ki, he­nüz ge­nel ola­rak me­ta eko­no­mi­si sis­te­mi­nin öte­si­ne ge­çe­me­ye­cek­tir.

Dev­rim­ci pro­le­tar­ya an­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­ri­me en ka­rar­lı bir şe­kil­de ka­tı­la­rak dev­rim­de ön­cülüğünü ger­çek­leş­tir­me­li, bu dev­ri­mi sos­ya­list dev­ri­me dö­nüş­tür­mek pers­pek­ti­fiy­le ha­re­ket et­me­li­dir. Dev­rim­ci pro­le­tar­ya an­ti-em­per­ya­list de­mok­ra­tik dev­rim aşa­ma­sın­da da ol­sa ken­di esas he­de­fi olan sos­ya­list dev­ri­mi yap­ma, ta­rih­sel göre­vi­ni ger­çek­leş­tir­me pers­pek­ti­fi­ni hiç­bir za­man gözar­dı et­me­me­li­dir. Dev­rim­ci pro­le­tar­ya, bir yan­dan küçük bur­ju­va­zi­nin em­per­ya­liz­me, iş­bir­lik­çi te­kel­ci ka­pi­ta­liz­me ve fe­oda­liz­me kar­şı, dev­rim­ci de­mok­ra­tik ha­re­ke­ti­ni so­nu­na ka­dar des­tek­ler­ken ve bu müca­de­le­de onun­la tam bir bağ­laş­ma için­de olur­ken bir yan­dan da kent ve kır ya­rı-pro­le­ter­le­ri­ni sos­ya­list bi­linçle eğit­me­li, on­la­rı ba­ğım­sız pro­le­ter sı­nıf ör­güt­le­rin­de ör­güt­le­me­li, bur­ju­va­zi­ye ve di­ğer sömürücü sı­nıf­la­ra kar­şı uz­laş­maz mü­ca­de­le an­la­yı­şıy­la do­nat­ma­lı­dır. Eğer işe, da­ha şim­di­den baş­la­maz­sa, sos­ya­liz­me ke­sin­ti­siz ge­çiş ola­nak­lı ol­ma­ya­cak, pro­le­tar­ya­nın bur­ju­va­zi­nin kuy­ru­ğun­da yürüme­si ka­çı­nıl­maz ola­cak­tır.

Halkın Birliği Broşürü’nden...

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers