30 Kasım 2013 Cumartesi

'Camiye bira kutuları sonradan konuldu'

Zaman gazetesi İstihbarat Şefi İbrahim Doğan, Twitter'dan yaptığı açıklamada "Evet, o bira kutularını sonradan biri koydu, müezzin de bunu teyit etti" dedi.

Doğan, takipçilerinden gelen tepkiler üzerine bu iddiayı Gezi eylemleri sürerken 9 Haziran'da da dile getirdiğini söyledi."Gazeteniz camide içki içilmediğini niye yazmadı?" sorularıyla karşılaşan Doğan, "Bunu o iddianın sahiplerine sorun, biz o iddiayı yazmadık" yanıtını verdi. Gezi Parkı direnişinde polis şiddetinden kaçanların sığındığı Dolmabahçe'deki Bezmi Alem Valide Sultan Camii Başbakan Erdoğan tarafından 'orada içk içildi bira kutuları çıktı' iddialarıyla gündeme oturmuştu. Olayın ardından yapılan işlemler sonucu müezzini ve imamıyla birlikte Beyoğlu müftüsü görevlerinden alınmıştı.

Sivas Katliamı davasında bilirkişi neyi izledi?

Dinci-gerici iktidarın 'zamanaşımı' kararı ile akladığı Sivas Katliamı ile ilgili davada, bilirkişinin katliam gününe ait görüntüleri değil, bir gün önce yapılan yürüyüşün görüntülerini izlediği, bu görüntüleri de bilirkişiye mahkemenin verdiği gündeme getirildi.

Sivas Katliamı davası ile ilgili mahkeme, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gönderilen ve o güne ait olduğu belirtilen görüntüleri isteyip bilirkişiye inceletti. Bilirkişi gönderilen video kaydının ‘düşük çözünürlüklü’ olduğunu ve ‘görüntülerde mahkemenin sorduğu 3 firari sanığı teşhis edemediklerini’ açıkladı.

Ancak, raporda incelenen video kaydın ‘01.07.1993 MEMUR YÜRÜYÜŞÜ.mpg’ uzantılı olması dikkat çekti. Bu durum, bilirkişinin Sivas Katliamı'ndan 1 gün önce yapılan 'memur yürüyüşünü' izlediğini ortaya koydu.

Radikal'den Mesut Hasan Benli'nin haberine göre, davaya bakan mahkemenin başkanı Dündar Örsdemir, “TBMM’nin bize gönderdiği görüntüleri olduğu gibi incelemeye gönderdik, böyle bir rapor geldi” dedi. Raporda imzası bulunan bilirkişiler de “Mahkeme bize hangi görüntüleri gönderdiyse onları inceledik” dedi.

Bidonlulara ne oldu? 
TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na 2 Temmuz ile ilgili olarak gönderilen ve katliamdan hemen önce çekildiği belirtilen video kayıttan elde edilen fotoğraflarda, kalabalığın içinde elinde bidonla yürüyen kişiler dikkat çekmişti.

Radikal’in “incelenen görüntülerde ‘ellerinde bidon bulunan kişiler’ bulunup bulunmadığı sorusuna ise aynı bilirkişiler “Bir kalabalık görüntüsüydü, benzer görüntüler vardı” demekle yetindi.

‘Raporda açıkça memur yürüyüşü yazıyor’
Bilirkişi raporundaki “Tetkik konusu 01.07.1993 MEMUR YÜRÜYÜŞÜ.mpg” ibaresi, ‘Bilirkişiler yanlış görüntüleri mi izledi” sorusunu akıllarına getirdi. Davanın dünkü duruşmasında avukatların gelen rapordaki ‘memur yürüyüşü’ vurgusunu hatırlatarak, mahkemenin görüntülerini bir kez daha istemesini talep etti. Avukatların talebi üzerine mahkeme de TBMM’den görüntülerin istenilmesine karar verdi.

Davanın avukatlarından Şanal Sarıhan, “Raporda açıkça ‘Memur Yürüyüşü’ olduğu yazıyor. Bizim davamız için de 2 Temmuz’daki görüntüler önemli. Raporda bir sürü belirsizlik var. Ancak bilirkişiler bu belirsizliklere rağmen ve sanıkların burada olmadığına yönelik kanaat bildirmiş durumda. Raporda ‘Bu sanıkların olup olmadığı belli olmadığı’ yönünde görüş bildirilmesi gerekirdi. Belirsizliklere görüntülerin net olmadığı vurgusuna rağmen sanıkların olmadığının tespiti nasıl yapılmış anlayamadık” diye konuştu.

Bilirkişi neyi inceledi?
TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na, Sivas Katliamı'na ilişkin çarpıcı görüntüler gönderildi. Radikal’in söz konusu görüntüleri gündeme getirmesi üzerine, firari 3 sanık yönünde devam eden davaya bakan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, o görüntüleri TBMM’den istedi.

Gelen görüntüleri mahkeme incelemek üzere Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü’ne gönderdi. Mahkeme bu görüntülerde firari sanıklar, Murat Karataş, Murat Songur ve Eren Ceylan’ın olup olmadığının tespitini de istedi. 3 bilirkişi görüntüleri izleyerek bir rapor hazırladı. Mahkemeye sunulan raporda, “Tetkik konusu 01.07.1993 MEMUR YÜRÜYÜŞÜ. mpg” isimli ve uzantılı kaydın çözünürlüğü düşük olduğu” tespiti yapıldı. Raporda, inceleme konusu fotoğrafların elde edildiği kaynağa ait çözünürlüğünün düşük olduğu kaydedilerek şu tespitlere yer verildi:

“Görüntüler içerisinde karşılaştırılması istenilen şahıslara ait eşkâl bilgileri ile bu şahısların kayıt içerisinde görüldüğü zaman bilgisinin (tarih/ saat /dakika/saniye olarak) tarafımıza belirtilmediği. Tetkik konusu görüntülerde çok fazla sayıda şahsın bulunduğu. Şahısların genel itibarı ile kaydı gerçekleştiren kameraya göre uygun mesafe açı ve pozisyonda bulunmadığı. Bahse konu görüntülerde şahısların çoğunluğunun diğer şahısların arka planında kalması sebebiyle net olarak görülmedikleri. Bazı şahısların şapka kullanması nedeniyle kafa ve yüz bölgesinin görülemediği. Mukayese konusu şahıslara ait fotoğrafların uygun açı ve pozisyonda çekilmediği. Kaydı gerçekleştiren kameranın elde taşınabilen kameralardan olması sebebiyle görüntülerde titreme ve sallamaya bağlı bozulmaların bulunduğu müşahede edilmiştir.”

‘Gördüklerimiz arasında yok’
Raporda, görüntülerde ‘uygun mesafe, açı ve pozisyonda görülebilen şahıslar arasında’ firari sanıklar Karakaş, Songur ve Ceylan’a benzeyen kişilerin görüntüsüne rastlanılmadığı da belirtildi.

Ortaoyununa son verin! Gezi tutsaklarını bırakın!

Gezi Tutsak Aileleri, Cumartesi eylemlerine devam ederken ortaoyununa dönen yargılamaların bitirilmesini istedi.

Aileler, bir kez daha Galatasaray Lisesi önünde yaptıkları oturma eylemiyle Gezi tutsaklarına özgürlük istedi.

24. hafta eylemi saat 17.00'de pankartların yere serilmesiyle başladı. Oturma eyleminde “Gezi Direnişi yargılanamaz!”, “Gezi tutsakları onurumuzdur!”, “Gezi şehitleri ölümsüzdür!” sloganları sıklıkla atıldı.

İlk olarak Hasan Tunç'un babası Haydar Tunç bir konuşma yaparak tutsakların aylardır haksız yere hapishanede yatırıldığını ve “terörist” denilerek baskılarla karşılaştıklarını ifade etti. Asıl olarak devletin yaptığı uygulamalarla terör estirdiğini belirtti. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan ve  polislerin Alevi ve Kürt öğrencileri fişlemesi olayını teşhir ederek devletin yaptığı ayrımcılığı eleştirdi.

Ardından Hasan Tunç'un annesi Leyla Tunç bir konuşarak ODTÜ'de yaşanan gelişmelere değindi ve öğrencilere yönelik saldırıları kınadı. Tunç, çocuklarının avukatlarının yanında olmasının engellenmesine tepki gösterdi.

Ardından Barış Atay'ın yazdığı AKP hükümetini ve uygulamalarını teşhir ettiği mektup okundu.

Mehmet Ayvalıtaş'ın abisi Muharrem Ayvalıtaş da eyleme katılarak bir konuşma gerçekleştirdi. Ayvalıtaş, kardeşinin öldürülmesiyle ilgili davadan bahsederek mahkemenin katilleri koruduğunu ve olayı salt bir trafik kazası olarak göstermeye çalıştığını ifade etti. Polislerin mahkemeye silahla girdiğini, kendilerine gaz sıktığını, avukatlarının mahkemeye girmesini engellediğini anlattı. Herkesi bu davalara sahip çıkmaya çağırarak Ethem ve Ali İsmail davalarına da çağrı yaptı.

Ardından Gezi Direnişi Tutuklu Aileleri Platformu adına basın açıklamasını Meryem Bars okudu. Açıklamada eylemin 24 haftadır devam ettiği ve tutsaklar bırakılana kadar da devam edeceği ifade edildi. İktidarın gözaltılar yapmaya devam etmesi eleştirildi. RedHack davası ve direnişte katledilenlerin davası üzerinden yaşanan saldırılar ve hukuksuzluklar teşhir edilerek adaletsizliğin peşinin bırakılmayacağı ifade edildi.

Açıklamanın devamında tutsak İmran Aydın'ın üniversite vize sınavlarına getirildiği gün okulda ailesine sarıldığı için dönüşte ring aracında darp edildiği anlatıldı.

Dün Adana'da görülen Gezi davası da hatırlatarak bir ortaoyunu sergilendiği ve kararın önceden belli olduğu ifade edildi. Açıklama tutsakların serbest bırakılması talebiyle sonlandırıldı.

Kaynak: Kızıl Bayrak

Sanatçılar Girişimi: Sanat özgürdür, kurumları özerktir!

Sanatçılar Girişimi, Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatrolara verdiği ödenek ile ilgili açıklama yaptı.

Sanatçılar Girişimi, bugün Ses Tiyatrosu’nda biraraya gelerek Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatrolara verdiği ödenek konusuyla ilgili bir basın toplantısı düzenledi.

Orhan Aydın, Gülsen Tuncer, Rutkay Aziz, Gülriz Sururi, Levent Üzümcü, Emre Kınay, Nedim Saban, Mehmet Ergen, Atsız Karaduman, Yücel Erten, Kemal Kocatürk, Levent Özdilek ve Genco Erkal’ın okuduğu basın bildirisi şöyle:

"Biz tiyatrocular diyoruz ki;

Bugün ülkemizde, otoriter polis devleti hevesi ile dinci faşizm iştahı el ele vermiş, temel insan hakları ile insanlık değerlerini hiçe saymaya ve adım adım yok etmeye kararlı görünüyor.

İktidar, bu doğrultuda, kültür ve sanat alanlarına da, kıyıcı, yıkıcı, yok edici, kurutucu bir tutumla saldırmaktan geri durmuyor.

Bale sanatını belden aşağı, resim ve heykel sanatını ucube olarak nitelendiren, Fazıl Say’ı düşünce suçlusu ilan eden, Yunus Emre’den Edip Cansever’e kadar bir yazın ordusunu sansürleyen bu zihniyet; sahne sanatlarının her alanına var gücüyle yükleniyor.

Devlet Tiyatrolarını, Devlet Opera ve Balesi ile orkestralarını, ülkenin sanat hayatından silme girişimleri durmadı, durulmadı.

Biz tiyatrocular, bu gaflet karşısında susmadık, susmayacağız!

Yerel yönetimlere bağlı Şehir Tiyatroları’na boyunduruk vurarak evcilleştirme girişimlerine sessiz kalmadık, kalmayacağız!

İstanbul Atatürk Kültür Merkezi, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Muammer Karaca Tiyatrosu, Emek Sineması, Ankara Akün ve Şinasi Sahneleri gibi sanat yuvalarına yönelik yıkımcılık çabalarına karşı durduk, karşı duracağız!

Şimdi özel tiyatrolara destek konusunun da, ürkünç bir keyfilikle, meşrep bezirganlığına dönüştürüldüğüne tanık oluyoruz.

Somut demokratik ilkelerden ve bilimsel ölçütlerden yoksun, 'Ben kurdum, oldu!' anlayışı ile tayin edilmiş, yarıdan çoğu bakanlık memurlarından oluşan bu kurulun, kararlarından ortaya çıkan gerçek şudur:

'Siyasal ve düşünsel yönelimleri ayrıştırır, sakıncalı bulduklarıma vermem. Yapay haklı-haksız tartışmaları oluşturarak, sonuçta ulufe veya sadakaya indirger, yandaş peyleme mekanizması olarak kullanırım.'

Oysa kültür-sanat alanlarına yapılan bütün yatırımların kaynağı, halkın ödediği vergilerden oluşur.

Kimse sünnet takılarını bozdurarak bu parayı temin etmiş değildir.

Toplumun düşünsel ve duygusal esenliği için harcanacak bu kaynakların dağılımında; uygar, demokratik ve akılcı ölçütler oluşturmak gerekir. Bunu da ancak özerk yapıda kurum ya da kuruluşlar yapabilir. İster ödenekli, ister özel tiyatrolarda olsun; bozmaca yönetmelikler ve düzmece kurullarla yapılan iş, ahmakıslatan gibidir.

Destek için başvuran, başvurmayan, başvurup destek alan, başvurup destek alamayan, destek alıp da reddeden biz tiyatrocular, bir bütün halinde bu kurnazlığın da maskesini düşüreceğiz. Susmuyoruz, susmayacağız!

Uygar dünyanın bu konudaki yöntemi de özgürlük ve özerklik kavramlarında yatar.

Biz tiyatrocular diyoruz ki: Sanat özgürdür, kurumları özerktir!

Özgürlük ve hukuk mücadelemizi kol kola genişletirken; dayanağımız ödenekler değil, bu duruma sessiz kalmayacağına inandığımız seyircimizin destek, dayanışma ve alkışlarıdır.

Susmuyoruz, susmayacağız!"

Açıklamanın okunmasının ardından salondakiler “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!” sloganını attılar.

Tutsak basın emekçileri için eylem

2 Aralık'ta görülecek davalarıı öncesinde yapılan basın açıklamasıyla tutuklu basın emeçilerinin serbest bırakılması istendi.

20 Aralık 2011'de “KCK Basın Komitesi” operasyonuyla gözaltına alınarak tutuklanan Özgür Gündem, Azadiya Welat, Demokratik Modernite ve Fırat Dağıtım çalışanlarının Silivri'de görülecek duruşması öncesinde Galatasaray'da bir basın açıklaması yapıldı. Saat 18.00'de başlayan açıklamada “Özgür basın susmayacak!” pankartı açılarak tutsakların resimleri taşındı.

“Özgür basın susturulamaz!”, “Siyasi tutsaklar onurumuzdur!”, “Zindanlar yıkılsın tutsaklara özgürlük!” sloganlarının atıldığı eylemde Ragıp Zarakolu bir konuşma yaptı.

TMY herkesi mağdur edebilir
Zarakolu, yıllardır gazetecilik yaptığını ve geçmişte de böylesi tutuklama saldırılarıyla karşılaştıklarını belirtti. Fakat geçmişte yaşadıkları bu saldırıların kısa sürede sonlandığını ifade ederek Terörle Mücadele Yasası'nın (TMY) bugün yaşanan süreçteki rolüne işaret etti. TMY'nin büyük bir rezalet olduğunu ve kimi mağdur edeceğinin belli olmadığını ifade etti. Geçmişte gazetelerinin bombalandığını hatırlatan Zarakolu, yaşanan bu baskı ve saldırılara son verilerek muhalif gazetecilerin serbest bırakılmalarını istedi.

Gazeteciler doğru yazmasınlar diye tutuklu
Düzen partisi CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur da eyleme katılarak kısa bir konuşma yaptı. Gazetecilerin yazdığı için tutuklanmadığının söylendiğini ifade eden Onur, doğru söylediklerini ifade ederek gazetecilerin “doğru yazmasınlar” diye tutuklandığını söyledi. Kendisinin de eskiden sansürlerle karşılaştığını belirterek bu baskı ve sansürün şimdilerde çok daha ağır yaşandığına dikkat çekti.

Amaçları özgür basını susturmak
HDP Milletvekili Sebahat Tuncel de söz alarak yaşananların özgür basını susturmak amacı taşıdığını ifade etti. Tutuklu gazetecilerin Roboski'yi, Maraş'ı, Çorum'u, Sivas'ı sorguladığı için, Ermenilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer azınlıkların haklarını savunduğu için hapishanede olduklarını belirtti. Devletin kendileri şahsında gazetecileri yargıladığını ifade eden Tuncel, BDP milletvekilleriyle yaptıkları röportajların dava dosyasında suç olarak gösterildiğini söyledi. Devletin basın emekçilerinden özür dilemesi ve gazetecileri derhal serbest bırakması gerektiğini ifade etti.

2 Aralık'ta 8. duruşmanın görüleceğini belirterek tutuklu gazetecilere sahip çıkma çağrısı yaptı. Son olarak İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi'nin siyaseten karar vererek kimseyi serbest bırakmadığını hatırlatarak davadan olumlu bir sonuç beklemediklerini de ekledi.

Basın açıklaması Tuncel'in konuşmasının ardından sloganlarla sonlandırıldı.

Kaynak: Kızıl Bayrak

Halil Gündoğan’ın mektubundan: Cezaevlerinde baskılar devam ediyor

“.... 6 Kasım’dan bu yana ‘sıkıyönetim’ altında ve tek tutuluyorsakta, ama bütün bu faşizan uygulama ve tutumlara rağmen iyiyiz. Genel olarak tüm arkadaşlar iyi. Operasyonda fiziki şiddet uygulanmadı. Bastılar hücrelerimizi ve her birimizi karga tulumba kapıp aldılar. Eşyalarımızı da ikinci-üçüncü günlerde parça parça getirdiler. İkinci gün sadece bir saat havalandırma verdilersede, sonradan normale döndü. Ve o ikinci gün Halil Şahin ile sorun yaşanıyor. Yoldaşı epeyce bir hırpalamışlar. Revire falan da çıkarmamışlar İkinci müdürlerden biri “biz bir şey yapmadık. Sen kendini sağ sola çarpmış olmalısın” demiş.

Hakkımızda 7 günlük hücre cezası kestiler. Tabii itiraz süreci uygulandığından şimdilik yürürlükte değil. Sanki şu yaşattıkları farklıymışta, bir de ekstradan hücre cezası kesmişler. Kurum tesislerine ve araç gereçlerine zarar vermekten ötürüymüş bu cezaları.

‘Güçlü’nün zorbalığı işte! Saldırıya uğrayan, haklarına tecavüz edilen ve mağdur olan biz, ama buna rağmen ‘ceza’ gören de biziz.

Evet, kameralarını kırdık ve işlevsiz bıraktık. Çünkü haklıydık ve eylemimiz son derece meşru bir eylemdir. Çünkü havalandırmalar bizlerin ‘özel yaşam alanlarımız’ olan hücre, oda ve koğuşların doğal birer eklentileri olarak bizlerin ‘özel yaşam alanlarımız’ dahilindedir. Hal böyle olunca da kimse ‘güvenlik’ adı altında buraları, 24 saat gözetleme/görüntüleme hakkına sahip olamaz.

Bütün ısraralı anlatımlarımıza rağmen, ‘merkezi bir uygulama’ diyerek havalandırmalara kamera taktılar. Kıracağımızı, işlevsizleştiremeye çalışacağımızı baştan beyan etmiştik zaten. Taktılar, bizde elimizdeki çamaşır iplerini, cekpas saplarını, gazete rulolarını vs.yi kullanarak 7-8 metre yüksekliğe diktikleri kameraları kırdık vs. Onlarda bizi dağıtarak, adı geçen eşyalarımızı toplayarak ve hücre cezası keserek ve sohbet vb. etkinlikleri askıya alarak karşılık verdiler.

Şu an karşılıklı bekleme durumu devam ediyor. Soruna İHD, ÇHD, milletvekili heyetleri falan el atmış durumda. Ayrıca bizde ‘yargı’ya başvurduk. Vs., vs...

İşte bizim cephede hal ve vaziyet böyle...."

24 Kasim 2013
Halil Gündoğan
F Tipi Hapishane Sincan

Esad: Artık zafer aşamasındayız

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Suriye’nin büyük bir savaşla karşı karşıya bırakıldığını belirterek ilk senesi direnişle geçen bu savaşta zafer aşamasına geçtiklerini söyledi.
YDH'nin El Ahbar'dan aktardığına göre, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, çeşitli Arap ülkelerinden gelen parti temsilcilerini ve siyasi liderleri kabulünde yaptığı konuşmada başta Suudi Arabistan olmak üzere bazı ülkelerin teröre destek vermesi sebebiyle sorunun çözümünün geciktiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın teröre destek vermesi sürdürdüğü müddetçe devam edeceğini belirten Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Cenevre-2 konferansına da iktidarı devretmek üzere gitmediklerini ifade etti.
'Lübnan Direnişi tecrübesinden yararlandık'
Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Suriye’de cephede yaşanan gelişmelerle ilgili bir soruyu da şöyle cevapladı.
“Biz büyük bir savaşla karşı karşıya kaldık. Birinci aşamada direnişe yoğunlaştık, bu ilk yıl yaptığımız şeydi. Ama şu anda zafer aşamasına ulaşmış bulunuyoruz. Yakın geçmişte birçok tecrübelerden yararlandık.
Bunun bir kısmını Lübnan’dan öğrendik, Lübnan Direnişi, uzun bir süre direndi; 2000 ve 2006 yılında büyük bir zafer kazandı.
Saldırılar bağımsızlığımıza yönelikti
Biz en başından beri bu saldırıların kararlarımızdaki bağımsızlığımızı hedef aldığını biliyorduk. Bizi güçlü ve dirençli kılan bu bağımsızlıktı. Bununla birlikte bize destek veren müttefiklerimizi de takdirle anıyoruz. Özellikle de çıkarları tehdit altına alınan Rusya’yı.”
Kriz ne zaman biter?
Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, ülkede yaşanan krizin ne zaman sona ereceğine ilişkin bir soruya da şöyle cevap verdi:
“Suriye krizinin ne zaman istenen ölçüde sona ereceği, bölgedeki terörist gruplara verilen desteğe bağlı. Suudi Arabistan, Suriye’ye 10 binlerce militan gönderdi. İş öyle bir noktaya geldi ki bu kişilere 2 bin dolar maaş ödemesi yaptılar. Öte yandan Irak sınırından giren el-Kaide militanları da söz konusu ve Iraklı yetkililer, bunlarla mücadele etmeye çalışıyorlar.
Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın teröristlere yardımı durdurması, bu savaşın bitmesinde büyük rol oynayacak. Teröristler ve onların destekçileri Suriye ordusunun gücü karşısında şaşkınlığa uğradılar.
El Kaide’nin sadece Suriye için değil tüm dünya için büyük bir tehlike olduğunu herkes biliyor. Gelecek aylarda Suriye krizi konusunda daha mantıklı yollar bulunur; ama bu meselenin bizim teröristlere karşı mücadele yeterliliğimizle de yakından ilgisi var. Biz onlarla sonuna kadar mücadele etmeye kararlıyız.”
Kısa vadede çözüm gözükmüyor
Mevcut şartlarda kısa vadede çözüm yönünde bir uzlaşma gözükmediğini belirten Esad, “Teröristlere silah ve para gönderilmeye devam ettikleri sürece biz de onlarla mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Çünkü hiç kimse bizim kendi ülkemizi savunmamıza engel olamaz. Şu an Cenevre’de bir uzlaşmaya varabileceğimizi düşünmüyorum.
Bazıları bizim Cenevre’ye yönetimi devretmek için geleceğimiz kuruntusuna kapılıyor. Eğer bunu istiyorlar ve yapabiliyorlarsa buyursun Suriye’ye gelip yönetimi devralsınlar!” dedi.
En yıkıcı rolü Suudiler oynadı
Arap ülkeleri içerisinde en yıkıcı rolü Suudi Arabistan’ın oynadığını belirten Esad, “Suudi Arabistan, Körfez İşbirliği Örgütü lideri olarak İsrail’le mücadele eden ülkelere karşı İsrail’i savunma rolünü üstlendi. Camp David anlaşmasının üstünü örttüler, 1982’de Lübnan’ın işgal edilmesini desteklediler. Bugün de Suriye’ye karşı açıkça teröristleri destekliyorlar. Şunu açıkça söyleyeyim biz şu an Suudi Arabistan’la savaş halindeyiz.

Yalçın Akdoğan'dan Baransu'ya 'enişte' yanıtı

Yalçın Akdoğan ‘ticari ilişkilerinde kendi adını kullanarak menfaat elde etmeye çalıştığı’ iddiasıyla ablasının kocası Oktay Ferşatoğlu hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. 

Taraf muhabiri Mehmet Baransu bugün Twitter ’dan Yalçın Akdoğan’a yönelik sert sözler sarf etmişti. Baransu takipçileriyle paylaştığı mesajlarda, “Yalçın Akdoğan da kamuoyuna yakında bazı şeyleri açıklamak zorunda kalacak. Suat Kılıç’la birlikte. Bunu da not edin. Kayınpeder ve eniştenle devleti soy. Buradan ahlak dersi ver. Yok öyle! Vergilerimin hesabını vereceksiniz hırsızlar” ifadelerini kullanmıştı. 

SUÇ DUYURUSU TWEET'TEN ÖNCE 
Yalçın Akdoğan, Hürriyet muhabiri Ümit Çetin'e yaptığı açıklamada, "Ben söz konusu Tweet'ten çok önce eniştem hakkında suç duyurusunda bulunmuştum. Zaten kendisiyle de uzun süredir konuşmuyorum" dedi.

AKP'li vekil istifa etti

Bir süre önce, kesin ihraç istemiyle Parti Disiplin Kurulu'na sevk edilen AKP Kütahya Milletvekili İdris Bal, partisinden istifa ettiğini açıkladı.

Bugün karayolu ile Kütahya'ya gelen Milletvekili Bal, şehir merkezinden 30 kilometre uzaklıktaki Oteller mevkiinde karşılandı. Oluşturulan konvoyla şehir merkezine gelen Bal, Eski Otogar bölgesinden destekçi gurubu ile birlikte yürüyerek Zafer Meydanı'na ulaştı.

Burada gazetecilere açıklamalarda bulunan Milletvekili İdris Bal, "Ben omurgalı ve dik duran birisiyim. İstenmediğim yerde durmam. Bana her türlü iftirayı attılar, 'Köstebek' dediler. Televizyonlarda açıklama yapmamam için her türlü engeli koydular. Her türlü haksızlığa uğradım. Partimden istifa ediyorum" dedi. İdris Bal Gezi Parkı Direnişi sırasındaki hükümetin yaklaşımlarını eleştiren açıklamalar da yapmıştı.

İDRİS BAL KİMDİR?
25 Nisan 1968'de Kütahya Altıntaş'da doğdu. Babasının adı Ahmet, annesinin adı Nesrin'dir.

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını Nottingham Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde, doktorasını Manchester Üniversitesinde aynı bölümde tamamladı.

Polis Akademisinde araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1998'de yardımcı doçent oldu. Polis Bilimleri Dergisi editör yardımcılığı görevini yürüttü. Fulbright programı çerçevesinde Harvard Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezinde ziyaretçi akademisyen olarak bulundu. 2004 yılında doçent oldu. Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesinde ve Enstitüsünde görev yaptı. Atılım ve Başkent Üniversitelerinde ders verdi. ASAM'da kısmi zamanlı araştırmacı olarak çalıştı ve Politika Merkezi direktörlüğünde bulundu. 2010'da profesör oldu. Tarih Bilincinde Buluşanlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesidir. Çok sayıda makalesi ve 8 kitabı yayınlanmıştır.

Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Bal, evli ve 6 çocuk babasıdır.

Fethullah Gülen: Kolum kanadım kırıldı!

Fethullah Gülen, “Demek ki o zaman MGK'da öyle karar verilmiş, sonra ardarda bunlar sürekli, o mevzudaki vazifelileri değiştirerek hep bu işin üzerine gitmişler” dedi.

Fethullah Gülen Taraf gazetesinde "cemaati bitirme eylem planı" başlığıyla yayımlanan 2004 yılındaki MGK kararlarına ilişkin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın dershaneleri kapatma mevzusunda "ben üç tane bakan değiştirdim bu işi gerçekleştirsin diye" sözlerine göndermede bulunarak, "2004’te de bir dayatma olmuş. Eğer daha sonra birileri tarafından “Ben kaç defa bu mevzuda bakanları değiştirdim, bu işi yapın filan diye… Demek ki o zaman öyle karar verilmiş, sonra ardarda bunlar sürekli, o mevzudaki vazifelileri değiştirerek hep bu işin üzerine gitmişler" dedi.

Herkul.org sitesinde yayımlanan konuşmada Gülen, bugün AKP hükümetinin dershaneleri kapatma kararının arkasında 2004'te alınan MGK kararlarına delili olduğunu belirterek, "şimdi denen, edilen şeylerle şahsen benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu. O gün öyle dendi, arkadan da ısrarla işin üstünde duruldu; “Atılan o imzaların hakkını yerine getirin!.” falan.. " ifadelerini kullandı.

Fethullah Gülen'in 29 Kasım 2013 Cuma günü Türkiye saatiyle 22:00’da yaptığı konuşmadan satırbaşları şöyle:

*  Sineye çektiğimiz, ama zatında hazmedilemeyen şeyler var. Sabrın gereği, onları sineye çekiyorsunuz, yutkunuyorsunuz; çok rahat olan insanlar gibi hemen boşalmayı düşünmüyorsunuz. Çünkü boşaldığınız zaman, çoklarını kırıp geçirmeniz, rencide etmeniz söz konusu. Başkalarını kırmayayım diye, hazmedilmeyecek şeyleri atıyorsunuz içinize; bu defa siz kırılıp dökülüyorsunuz. İşin aslı bu.

*  Bir yönüyle hep hüsn-ü zannımızın kurbanı olduk. “Bu mevzuda defaatle boğazlandık.” diyebiliriz. Ama hüsn-ü zan mümkün oldukça, hüsn-ü zan etmek ve hüsn-ü zanna kilitlenmek lazım.

*  Fakat yine bir hadisin ifadesiyle, “Bir mü’min bir delikten bir defa ısırılır.” Hüsn-ü zan ettiğimiz şeylerde sürekli negatif bir kısım tavır ve davranışlarla karşı karşıya kaldıysak, bu defa Hazreti Pir’in verdiği ölçüler çerçevesinde, “hüsn-ü zan, adem-i itimat.” Başkaları hakkında kötü düşünmeme, elden geldiğince en olumsuz şeyleri bile iyiye yorumlama ve makul birer mahmil bulma; “ihtimal ki şundan dolayı yapmıştır” deme…

*  Yeni değil, kadimden bu yana sizin yaptığınız bu şeylere karşı değişik komplolar oluşturulmuştur. Ta Pîr-i Mugan döneminden itibaren, bir taraftan iyilik adına açılımlar sergilerken, bir taraftan da birileri tarafından çelmeye, el-enseye maruz kalmışsınızdır.

*  2004’te de bir dayatma olmuş. Eğer daha sonra birileri tarafından “Ben kaç defa bu mevzuda bakanları değiştirdim, bu işi yapın filan diye…” Sürç-ü lisan kabilinden mi, sağlam mülahazaya alamama kabilinden mi, bu  mesele böyle tekerrür edip durmasaydı.. o gün alınan kararların bir sonucu olarak, bugün bu meselenin üzerine gelme duygusu olmasaydı.. maşerî vicdanda  böyle algılanma olmasaydı.. Bütün maşerî vicdan meseleyi şimdi öyle algılıyor; “Demek ki o zaman öyle karar verilmiş, sonra ardarda bunlar sürekli, o mevzudaki vazifelileri değiştirerek hep bu işin üzerine gitmişler” şeklinde.. Ama bunlar denmeseydi, hüsn-ü zannımın gereği şuydu: “Bu mesele konjonktüreldi. O günün şartlarını bilmiyoruz, hadisenin içinde değildik ki biz o hadiseyi arka planıyla görelim, felsefesiyle değerlendirelim.” derdim.  Devamı, temadisi olmasaydı, meseleye öyle bakardım. Ama o mevzuyu te’yid eder mahiyette beyanların verilmesiyle, öyle bir mesele karşısında, maşerî vicdan karşısında da bana diyecek bir şey kalmıyor.

*  Ben yoksa o meseleye nasıl bakardım biliyor musunuz? Hudeybiye Sulhu gibi bakardım. Derdim ki: “O mevzuda problem çıkarmamak için, bütün bütün o mevzuyu negatif hale getirmemek için, fonksiyonu yitirmemek ve bertaraf edilmemek için muvakkaten bir tavizden ibaretti bu. Fakat sonra meselenin üzerine gidilmemek suretiyle, mesele pozitif olarak değerlendirildi.” Bu nazarla bakar, işi hüsn-ü zanla yumuşatır ve maşerî vicdana da meseleyi öyle duyurmaya çalışırdım. Şimdi denen, edilen şeylerle şahsen benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu. O gün öyle dendi, arkadan da ısrarla işin üstünde duruldu; “Atılan o imzaların hakkını yerine getirin!.” falan.. gibi, sürç-ü lisan değilse, bir zuhul değilse, bu mevzuda birilerinin dürtüleriyle söylenmiş sözler değilse şayet.. bu şunu-bunu değil, benim kolumu-kanadımı kırdı.. buradaki hüsn-ü zan sistemimi kullanmama mani oluyor.

*  Her şeye rağmen ben düşünüyorum; “Acaba bunu bile nasıl bir hüsn-ü zan yorumuna bağlayabilirim?” Bir şey bulamadım şu ana kadar…

*  Bu işlerle uğraşılırken, asıl meşgul olunması gerekli olan şeyler ikinci plana itilecek… Mesela genel orta dereceli okullarda %35 nisbetinde içki içen talebe var. Bu neredeyse ortaokul talebelerine kadar inmiş. %30 nisbetinde sigara içen öğrenci var. Bunlar yaygınlaşıyor. %15-20 nisbetinde uyuşturucu alışkanlığı var. 

Türkiye’nin esas problemi budur; gelecek nesillerin uyuşturucu, içki içen, sigara içen nesiller olması.. ve bizim bunlarla mücadele ediyor gibi bir tavrımız varken, böyle çok önemli, metastaz olmaya meyilli kanser gibi yarının yığınlarını batırabilecek bir problem varken, böyle bağışlayın, çok özür dilerim, böyle eften-püften meselelerle meşgul olmak, bir yönüyle mühimme takılıp da onlarca ehemmi görmezden gelmek gibi bir hal oluyor. Onu anlamakta da işin doğrusu zorlanıyorum.

*  Hüsn-ü zan esas olduğu gibi, su-i zanna da sebebiyet vermemek lazım. O mü’minler de kendi haklarında su-i zanna sebebiyet verecek şeylerden sakınmalıdırlar. Yaptıkları şeylerin makul, Kur’an aklîliği içinde kabul edilir olması lazım. Esasen biz de kendi tavır ve davranışlarımızla, bu mevzuda olumsuz bazı şeylere mukabelelerimizde aynı su-i zanna düşmemeliyiz, su-i zan edilebilecek duruma düşmemeliyiz. O yüzden tedbirli ve temkinli olmalıyız.

*  Bazı dostlarımız sükût çağrısı yapıyorlar. O bazı dostlarımıza deseniz ki, “Şu meselede siz de sussanız ya!..” Bakın ne derler: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”, Peygamber Efendimiz buyuruyor.” Geçen musahabede de geçtiği üzere, siz eğitim yuvaları açmak suretiyle, toplumunuza hizmet etmek suretiyle ve temel değerlerinizi tüm dünyaya tanıtmak suretiyle açılımlarınızda aklın, mantığın, muhakemenin gereği olarak, Kitap ve Sünnet’le test ettikten sonra bu meseleleri yanlış görüyorsanız, o yolda yürümeniz Hakk’a karşı saygısızlıktır. 

Fakat Kitap, Sünnet, İcma-yı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha ve zamanın tefsirini arkanıza alarak bu yolda yürüyorsanız, hak demektir o. Bu defa da falanın filanın bu mevzuda önünüzü kesmesi, şöyle-böyle sizin üzerinize gelmesi karşısında yürüdüğünüz bu hak yoldan dönerseniz şayet, Hakk’a karşı saygısızlık yapmış olursunuz; dolayısıyla Allah’a, Kitap’a, Sünnet’e karşı da saygısızlık yapmış olursunuz.  Yaptığınız şeylerde Allah’ın sevmediği, Peygamber’in kabul etmediği/etmeyeceği ve milli değerlerinize ters ne vardır?

Üniversite hazırlık kurslarınızda uyuşturucu, sigara, alkol mü kullanılıyordur? Bohemlik mi yapılıyordur? Bunlar yapılıyorsa, ben de öyle derim, “Kapılarına kilit vurun, çekilin, iyilik yerine kötülük yapıyorsunuz siz!..” Eğer bunlar yok da, kendi toplum değerlerinize bir yürüyüş varsa şayet, bu haktır; bundan dönmek, nâhak bir şey olur. O zaman böyle bir mevzuyu müdafaa etmede susmak dilsiz şeytanlıktır.

*  Kuvvet hakta olmalı, hak kuvvette değil. Kuvvet hakka tâbi olmalı. Kuvvetin en önemli derinliği, hakkı temsil etmesine bağlıdır. “Kuvvet bende!..” diye, “ben her şeyi yaparım” mülahazası çok defa insanı nâhak şeylere sevkedebilir. 

Rus gizli servisi: Gmail kullanmayın!

Rus gizli servisi, hükümet görevlilerine Gmail gibi uluslararası e-posta servislerini kullanmamaların tavsiye etti.

Rusya’da yayınlanan Izvestia gazetesinin haberine göre Rus gizli servisi, ülke çapında yerel hükümet görevlilerine Gmail gibi uluslararası elektronik posta servisleri yerine yerel servisleri kullanmalarını tavsiye etti.

Rus istihbarat örgütünün bu tavsiyesi Amerikan istihbaratının dinleme faaliyetlerinin Edward Snowden tarafından ifşa edilmesinden sonra geldi.

Snowden daha önce Amerikan Ulusual Güvenlik Örgütü’nün bir gün içerisinde Yahoo, Hotmail, Gmail gibi birçok servis sağlayıcıya ait yüzbinlerce elektronik posta adresine eriştiğini açıklamıştı.

Mayıs'ta dava açılmıştı
Mayıs ayında Google’ın “insanların özel e-maillerini hukuksuzca açtığı, okuduğu ve içerik elde ettiği” iddiasıyla teknoloji devine dava açılmıştı. Google yönetici sekreteri iddiaları reddederek şikayetçilerin, Gmail’in kuruluşundan beri süregelen “sıradan iş hareketlerini suçmuş gibi göstermeye çalıştıklarını” söylemiş ve “Her e-posta kullanıcısı hesaplarının otomatik bir süreçten geçirildiğini bilmeli” demişti.

Kaynak: soL

Muğla'da yolda yürüyenler gözaltına alınıyor!

Başbakan'ın Yatağan işçileri tarafından protesto edilmesi ihtimaline karşı "sıkı yönetim" ilan edilen Muğla'da polis sabah saatlerinde hiç bir gerekçe göstermeden yolda yürüyen FKF üyelerini ve bazı vatandaşları gözaltına aldı.

Aralarında FKF İl Başkanı'nın da olduğu 4 kişi serbest bırakıldı.

Muğla'da gün boyunca internet erişiminin engellendiği, kent genelinde internete girişlerde sıkıntı yaşandığı ve POS cihazları bile çalışmayan esnafın tepki gösterdiği öğrenildi. İnternet kesintisinin sosyal medya üzerinden haberleşmeyi engelleme amacıyla uygulandığı tahmin ediliyor.

Muğla'ya uzak illerden de polis yığınağı yapıldığı öğrenildi. Ankara, Erzurum, Kars, Ardahan, Balıkesir, Afyon, Kütahya ve Antalya plakalı polis araçları dikkat çekti.

Güncelleme: 16.30
Polisin onlarca TGB üyesini gözaltına aldığı belirtiliyor. Şehir merkezinde gözaltına alınanlar arasında yüzde 80 görme engelli ptt emeklisi bir yurttaş da bulunuyor. Bir başka yurttaşın ise "yanlış anlaşılma" nedeni ile gözaltına alındığı karakoldaki işlemin ardından serbest bırakıldığı öğrenildi.

Güncelleme: 16.09
Maden-İş Yatağan Şube Başkanı Süleyman Girgin ile Tes-İş Yatağan Şube Başkanı Fatih Erçelik akşam saatlerinde Başbakan Erdoğan'la görüşerek işçilerin taleplerini dile getirecek. Santral önünde direnişi sürdüren işçiler görüşmeden çıkacak sonucu kitlesel bir biçimde bekleme çağrısı yaptı.

Görüşmeden olumlu sonuç çıkmaması durumunda işçiler açıkladıkları eylem programını hayata geçirecek.

Güncelleme: 15:45
Erdoğan'ın protesto edilmesi ihtimaline karşı santralin özelleştirilmemesi için mücadele eden işçilerin bütün izinleri iptal edilirken, AKP Yatağan İlçe Başkanı Mustafa Toksöz santral yönetimini arayarak mitinge götürülmek istenen taşeron firma işçilerine izin verilmesini istedi.

Güncelleme: 15:15
Yatağan işçileri jandarma engeline rağmen Erdoğan'ın konvoyunu böyle protesto etti:

Güncelleme 15:14
Polis aralarında TGB İl Başkanı Özgür Bursalı'nın da bulunduğu TGB'lileri gözaltına aldı.

Güncelleme: 14:59
Erdoğan'ın konvoyu Yatağan Santrali'nin önünden geçtiği sırada jandarma tarafından direniş alanı çevresine barikat kuruldu. Santral yönetimi ise Erdoğan'ın konvoyu ve işçilerin karşılaşmaması için konvoy güzerhahı ile işçiler arasına araç yığınağı yaptı. Direnişi sürdüren işçiler ve aileleri konvoyun geçişi sırasında Erdoğan'ı ıslıklar ve sloganlarla protesto etti.

Öte yandan miting alanında kaybolan iki Suriyeli çocuk emniyete götürüldü. Çocukların sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi. Kentte yaşayanlar durumun Erdoğan'ın katılacağı mitinge Suriyelilerin taşınmasına kanıt olduğunu belirtiyor.

Güncelleme: 14:41
İşçilerin Yatağan Termik Santrali önündeki direnişi sürüyor. soL'a konuşan işçiler, ilde uygulanan sıkı yönetimi ve devam eden mücadelelerini değerlendirdi. Yatağan işçileri şunları söyledi:

Ergün Parlak: "Başbakan Muğla'daki işçilerin kararlı ve gururlu duruşundan dolayı köşeye sıkışmıştır. Bu kararı almasında mücadele eden işçilerin rolü çok yüksektir. Başbakan yapacağı mitingi biz Yatağan Santrali işçilerinin baltalamasından korkmuştur. Tüm demokratik halklarımızı engellemeye bize boyun eğdirmeye çalışmıştır. Biz yatağan işçileri olarak bu oyunlara gelmeyiz, boyun eğmeyiz. Bizler Milas'ta AKP'nin polisi karşısında direnirken bu mitingi protesto edeceğimize ant içtik. Ben bir termik santral işçisi olarak mücadelemiz olumsuz sonuçlandığı taktirde 11 Şubat'ta işsizim. Ben işsiz kaldığım taktirde kanımın canımın hiç bir anlam ifade etmeyeceğini biliyorum ve o yüzden haykırıyorum. Her yer Yatağan her yer direniş."

Yakup Demir: "Hükümetin emellerine ulaşamayacağını söyleyerek başlayayım. Bir hayal dünyasında yaşadığını düşünüyorum Başbakan'ın. Yıllardır burayı satmaya çalışıyorlar başaramadılar. Yine başaramayacaklar. Burası sadece bizim ya da Muğlalıların değil, bu halkın malıdır. Son haftada yaşanan gergin olayların ortaya çıkardığı gerçek barikatın bizi yıldıramayacağıdır. Yandaş medya göstermezse göstermesin. Bize sahip çıkan yazılı ve görsel medyamız da var. Biz Muğlalıyız, misafirperverizdir. Ama 'hoş geldin' demeyi bildiğimiz gibi 'güle güle' demeyi de biliriz."

Hatice Taner: "Tayyip Erdoğan bugün buraya gelmekle iyi bir şey yapmadı. Özelleştirme süreci sadece Yatağan için değil, Türkiye için kötü bir süreç. Kamuya ait iş yerleri özelleştirilemez. Tayyip Erdoğan bugün buraya gelip çadırda işçileri dinleyebilirdi ama yapmadı. Biz bu süreçte kararlıyız. Santralleri ve madenlerimizi sattırmayacağız."

Güncelleme: 13.12
Kimlik göstermeyen sivil polislerce, "polise mukavemet" ettikleri gerekçesi ile alıkonulan FKF üyeleri gözaltı işlemi yapılmadan iki saati aşkın süredir karakolda bekletiliyor.

FKF üyelerinin avukatı Emre Aykın, öğrencilerin ellerindeki kolide bomba olabileceği gerekçesi ile gözaltına alındığını ancak buna karşın "polise mukavemet ettikleri" gerekçesi ile suçlandıklarını belirterek, "Bomba var dedikleri koliyi de öğrencilerle birlikte karakola getirmişler. İki saattir herhangi bir işlem yapılmadan bekletiliyoruz. İddiaları doğruysa karakola getirdikleri koli her an patlayabilir ve hepimiz havaya uçabiliriz. Suçlamalar komik" değerlendirmesinde bulundu.

İşçilere destek çağrısı
Öte yandan kent merkezinde ve AKP'nin miting alanı çevresinde polis tarafından geniş güvenlik önlemi alınmış durumda. Güvenlik görevlilerince şüpheli görülen yurttaşlar alana alınmıyor.
Yatağan işçileri ise kurdukları çadırda direnişe devam ediyor. TKP Muğla İl Örgütü de yaptığı basın açıklamasıyla termik santralde toplanan işçilere destek olma çağrısı yaptı.

Tayyip Erdoğan'ın Muğla'ya gelişi sırasında Yatağan işçileri tarafından protesto edilme ihtimali gerekçe gösterilerek Valilik tarafından kentte her türlü eyleme yasak konuldu.

Yasağın ardından bu sabah Muğla'da aralarında FKF Muğla İl Başkanı'nın da bulunduğu yurttaşlar hiç bir gerekçe gösterilmeden polis tarafından yolda yürürken gözaltına alındı.

FKF İl Başkanı'nın yanı sıra bir FKF üyesi üniversite öğrencisinin daha gözaltına alındığı belirtiliyor.

Öte yandan Yatağan işçilerinin direniş çadırı kurduğu santral civarında da jandarmanın yığınak yaptığı belirtiliyor.

Enerji Bakanı Yıldız: Özelleştirmede geri dönüş yok

Muğla’ya gelen Başbakan Erdoğan’ın heyetinde bulunan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Başbakan’ın mitinginin ardından yaptığı açıklamada, "Şu anda özelleştirme süreci devam ediyor. Geri dönülmesi gibi bir durum söz konusu olamaz" dedi.

Yatağan Demeç gazetesinin haberine göre, bir dizi toplu açılış törenleri için Muğla’ya gelen Başbakan Erdoğan’ın heyetinde bulunan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Başbakan’ın mitinginin ardından Demeç gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Cavit Yıldırım’ın sorularını yanıtladı.

Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri ile kömür ocaklarının özelleştirme sürecini soran Yıldırım’ı cevaplayan Yıldız, “Şu anda özelleştirme süreci devam ediyor. Bu uygulama tüm ülke genelinde yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor, bu santrallerde ihaleye çıkıldı. Geri dönülmesi gibi bir durum söz konusu olamaz” diye cevap verdi. Bu kurumlarda çalışan işçilerin haklarını korumak için gerekli çalışmaları yapacaklarını iddia eden Bakan Yıldız’a “İşçilerin derdi kendi hakları değil, kamu yararı olan kurumların satılacak olması” diyen Yıldırım’a Bakan Taner Yıldız, “Bu süreç devam ediyor” diye cevap verdi.

Kuşlar içsin diye oğlunun avucuna su döktü

Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) katkılarıyla Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü öğrencisi Murat Yeşilgöz ile heykeltıraş Metin Kılıç tarafından Ali İsmail Korkmaz’ın bire bir ölçülerde heykeli yapıldı. 

Kuşlar su içsin diye avuçlarını açmış halde yapılan Korkmaz’ın heykeli saat 14.00’de Eskibağlar Mahallesi İsmet İnönü Caddesi’ndeki Espark Alışveriş Merkezi’nin yanına konuldu. Heykelin açılış törenine Ali İsmail Korkmaz’ın Hatay’dan gelen babası Şahap Korkmaz, annesi Emel Korkmaz ile avukat ağabeyi Gürkan Korkmaz da katıldı. Ali İsmail'in annesi, kuşlar su içsin diye oğlunun avuçlarına gözyaşları içinde su döktü.

29 Kasım 2013 Cuma

Devletin KDK makyajı çabuk döküldü!

AKP’nin en temel icraatlarından biri, sermaye devletinin temel baskı aygıtlarını pervasızca kullanırken bunların inkarı ve meşrulaştırılmasına yönelik hamleleridir.

“Muhafazakar demokrat” kimlik tanımı yapan AKP iktidarı, bugüne kadar gerçekleştirdiği tüm saldırıları “işkenceye sıfır tolerans”, “ileri demokrasi” ve “yargı reformu” gibi isimlerle süsleyerek hayata geçirdi. İşkenceye yönelik yaptırımların arttığı algısı yaratılırken işkence sokak ortasında, her eylemde, her gözaltında uygulanan bir sistematiğe ulaştı. Keza “yargı reformu” ile 35 yıllık yasaklı kitapların cezası kaldırıldığı öne sürülürken daha üzerinden yıl dolmadan aynı kitaplara toplatma çıkarılabildi, daha basılmamış kitaptan gazeteci tutuklatıldı.

Sermaye hükümeti AKP’nin ilk dönemlerinden beri sergilediği “demokrat” maskenin son ürünlerinden biri Kamu Denetçiliği Kurumu (Obdusman) oldu.

Ombudsmanlık yani “bireyi devlete karşı koruma yükümlülüğü” ile görevli kişi iletilen şikayetler temelinde devletin hata yapıp yapmadığını denetlemekle hükümlü. Devletin işlediği suç, yarattığı sorun, şikayet ile Obdusman’a taşınacak. Bir devlet kurumu olarak Obdusman, denetim sonunda varsa ilgili devlet kurumuna eleştirilerini ve de tavsiyelerini sunacak.

Kurumun tüm işlevi bu. Fakat işçi ve emekçileri düzen içi kurumlardan beklentiye sokmak adına yapılan propagandayla birlikte Obdusmanlık önemli bir yer tutmaya başladı. Özellikle Haziran Direnişi gibi geniş halk kitlelerinin öfkeyle meydanları zaptetmesinin ardından tek başına düzen kolluğunun set çekemeyeceği bir kez daha görüldü. Bundan dolayı KDK’nın 1 Mayıs ve Haziran Direnişi sürecindeki polis terörü ile ilgili denetime başladığı haberleri servis edilmeye başlandı. Bir kez daha işçi ve emekçilerin sokaktan çekilmesini sağlamak, talepleri için çözümü yargıda, Obdusman’da, seçimlerle mecliste aramaları salık veriliyor. Meclisin ve yargının onlarca sabıkalı pratiği yeni bir kurum olarak KDK’yı parlatıyor.

Hatırlanacağı üzere Kamu Denetçiliği Kurumu, Haziran Direnişi günlerinde şikayetleri incelemek, ‘arabuluculuk’ yapmak için Taksim Dayanışması’nın görüşüne başvurmuştu. Direnişin gücünü gölgeleyerek KDK’nın sorunu çözeceği propagandası yayılmaya çalışılmıştı. Düzen güçleri ve liberal-reformistlerin ufku itibariyle zemin bulan Obdusmanlık bugün yeniden öne çıkarılıyor.

Fakat kurumun resmen çalışmaya başlayarak, bireysel başvuruları değerlendirdiği 29 Mart’tan bugüne kadarki işlevi dahi değerlendirilse kurumun ne kadar içi boş bir süs paketi olduğu görülüyor. 10 başvurudan 4’ünü sonuçsuz bırakan bu işlemeyen denetim kurumu, devletin en çok “yasadışı”, “hukuksuz” ve “keyfi” hareket ettiği alanda, polise yönelik başvurularda temel devlet reflekslerini taşıyor. Bunun örneklerinden biri de polis baskınlarına ilişkin inceleme kararı.

Adalet Bakanlığı ve AKP Genel Merkezi’ne yapılan silahlı eylemin ardından 26 Mart günü Ankara’da Genel-İş ve Liman-İş sendikalarının binaları basıldı. Polis Özel Harekat Timleri’nin okul bahçesine helikopterle inerek, kapıları kırarak gerçekleştirdiği operasyon Ombudsman’a şikayet edildi. İncelemelerini tamamlayan Ombudsman ise yaptığı açıklama ile hala bu düzen kurumlarından beklenti taşıyanlara ibretlik bir sonuç veriyordu. Polisin hem yönetmeliğe, hukuka hem de hakkaniyet adına hatalı olduğunu, yapılan baskının yanlış olduğunu tanımlasa da Ombudsman, polisin hareketini meşru sayıyordu. “Ulusal güvenlik, kamu düzeni ve başkalarının hak ve özgürlükleri” gerekçelerini öne süren kurum, böyle bir durumda polisin şov yaparcasına, sendikaları itibarsızlaştırmak için yaptığı baskınları savundu. Sendikayla ilişkisi eylemden 14 yıl önce kesilmiş bir kişiyi arama bahanesiyle sendikanın muhasebe odasının dahi kapısını kıran polis tüm aramalarda sadece 1999 öncesi kayıtları almıştı. Fakat Obdusman bu gerçeği görmezden gelerek kırılan kapı zararının karşılanmasına, mahkemeden izin alınmış olunmasına vurgu yapıyor. Böylece denetim denen oyun tamamlanırken çıkan sonuçsa “hatalı davranıldığının kabulü” demenin ötesinde “hiyerarşik makam olan İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne tavsiyede bulunulmasına” karar vermekten başka bir şey yapmıyor. 

Basın tarafından şişirilerek yansıtılan Obdusman’ın polis şiddetine dair denetimleriyse İstanbul 1 Mayıs eylemi ve Haziran Direnişi soruşturmaları. 1 Mayıs’ta Dilan Alp’in ağır yaralanmasına neden olan polis şiddetine dair ‘yanlış yapmışlar’ minvalinde tespitler yapan Obdusman bunu söylerken diğer yandan referans aldığı yasal mevzuatı da meşrulaştırarak aslında polisi destekliyor.

Zira Obdusman’ın bağlı kaldığı ve polise eleştirisinde kullandığı bir talimat alıntısıysa çok söze gerek bırakmıyor. Obdusman, İçişleri Bakanlığı’nın Şubat 2008 tarihli göz yaşartıcı gaz silahları ve mühimmatları kullanım talimatını referans alarak aktardığı maddelerden ikisi şöyle:

“* Gaz spreylerinin polise yapılan direnişle orantılı olarak en az 1 metre mesafeden sıkılmasına özen gösterilir.

** Göz yaşartıcı maddeler direniş ve saldırısına son vermiş kişilere karşı asla kullanılmaz.”

Yani gaz kullanımın yoğunluğu eylem devam ediyorsa sorun görülmüyor. Polisin “orantılı güç kullanıldı” açıklamalarına paralel bir vurgu taşıyan kurum böylece Haziran Direnişi için hazırlayacağı rapora dair veri sunmuş oluyor. Sonuçta 1 Mayıs ve Haziran Direnişi eylemleri karşılaştırıldığında polisin artan şiddeti yine eleştirilse de kurum bunun orantısını yine devlet refleksiyle görecektir.

Talimat ve genelgelere geldiğinde İçişleri Bakanlığı gaz bombasının 45 derece atışla atılması gerektiğini, kapalı alanda biber gazı kullanılmaması gerektiğini söylüyor. Fakat pratik bunun tersiyken uygulanan polis şiddeti yok sayılarak aklanılıyor. Ayrıca “direnmeye devam edene kullanım” açıklamalarıyla saldırı meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Tamamen göz önünde olan, teşhir olmuş polis şiddetine dair suçlayan bir açıklama dahi yapılamazken Obdusman, işçi ve emekçilere umut olarak sunulmaya çalışılıyor. AKP’nin bu son “ileri demokrasi” makyajı daha ilan edildiği gün aslında dökülmüştü. Çünkü sırf Obdusman’ın başına atanan kişi bile kurumun alacağı kararları belli ediyor.

Obdusmanlık kurumunun başında duran isimse sermaye hükümeti AKP’nin ödüllendirdiği özel isimlerden biri. Obdusman’ın başında Hrant Dink’e TCK 301. Madde (Türklüğe hakaret) davasında cezayı onayan Yargıtay üyelerinden Nihat Ömeroğlu bulunuyor. Ömeroğlu, Obdusman olduktan sonra cezaya attığı imza gündeme geldiğinde “ben Hrant Dink olduğunu bilmiyordum. Bakmadan imzaladım” demişti. Aslında düzen yargısının işleyiş esasına ilişkin de bir itirafı taşıyan bu açıklamasıyla Ömeroğlu, Obdusmanlık görevini de düzen için gerektiği gibi hayata geçireceğinin rengini vermişti.

Bugün düzen Haziran Direnişi’nin sarsıntısından kurtulmaya, kendini yeni hareketlenmelere karşı hazırlamaya çalışırken kolluk gücü kadar “adalet” kurumlarına da yaslanıyor. Bu içi boş kurumların işleyişini yansıtmak bile kofluğunu gözler önüne sermeye yeterlidir. Önemli olan bu kadar içi boş kurumdan medet umulmasını sağlamaya çalışanlara karşı işçi sınıfının ve emekçilerin fiili-meşru mücadele kanallarını kullanmasının önemini ortaya koymaktır. Bir kez daha Haziran Direnişi bunun en can alıcı örneği olarak önümüzde duruyor. Zira mahkemelerde yürütmeyi durdurma kararı verdiren, AKP iktidarına geri adım attıran Obdusman değil işçi ve emekçilerin mücadeleleridir.

Çalışmak sağlığa zararlıdır

Kapitalist çalışma işçi bedenlerini çürütüyor Dünyada her yıl en az 100 bin kişinin ölümüne neden olan asbestin birçok ülkede yasaklanmasında büyük emeği olan halk sağlığı uzmanı, sağlık sosyoloğu, yazar Annie-Thebaud Mony, geçen hafta Türkiye'ye geldi. İş cinayetlerinde yakınlarını kaybeden ve adalet arayışlarını sürdüren ailelerin düzenlediği kahvaltıya katılan Mony, İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin düzenlediği forumda da konuşmacıydı. Biz de iki gün boyunca takip ettiğimiz Mony'le, İSİG Meclisi'nden akademisyen Aslı Odman'ın çevirmenliğiyle, söyleşi yapma imkânı bulduk. Mony, asbeste karşı mücadeleden nükleer santrallara, işyeri intiharlarından uluslararası işçi dayanışmasının nasıl örüleceğine dek pek çok konuda sorularımızı yanıtladı. 

TÜRKİYE'DE ASBEST DUDAĞIMI UÇUKLATTI 
Türkiye'de her yıl 150 binin üzerinde insana kansere tanısı konuyor, bunlar arasında mesleki kanser teşhisi konulan vaka sayısı ise sıfır. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu? Benim Türkiye'de dudağımı uçuklatan mesele, asbest meselesi. Türkiye, ta 2010’a kadar hem asbest üreticisi, hem de tüketicisi hem de asbest ithalatçısı bir ülkeydi. Türkiye’de 1940’lardan 2010’a kadar 1 milyon ton asbest tüketilmiş, 1929’dan 1988’e kadar da 150 bin ton asbest çıkarılıp, üretilmiş. Bu demek ki uluslararası kaynaklara baktığımızda, 1988 sonrasında ciddi ithal asbest girişi olmuş ve bu pek çok yerde kullanılmış. Ancak nerelerde kullanıldığına dair veriler tutulmamış. 

Kurbanlarının kim olduğuna dair bilgi kaydına rastlayamadım. İşçilere asbeste maruziyet konusunda da bilgi verilmemiş, açılan dava yok. Bu kadar büyük bir sosyal fenomenle ilgili bilgi eksikliği bana çok çarpıcı geldi. Fransa'da 2005 senesinde 1795 mesleki kanser kayda geçti. 320’si ölümle sonuçlanan bu mesleki kanser vakalarının,yüzde 85'i asbeste bağlı idi. 1997’de yasaklanmasına karşın halen asbestten kaynaklı ölümler sürüyor. Yani neredeyse Fransa'da mesleki kanser asbest demek. Türkiye'de kanser vakalarının bu boyutunun ayrıca araştırılması gerekiyor. Burada işçilerin maruz kaldıkları maddeler ve riskler konusunda bilgisiz bırakıldıkları izlenimini edindim.

TAŞERON RADYASYONU SİLME YÖNTEMİ 
Türkçe'ye çevrilmedi ama yeni kitabınızda Fransa ve diğer ülkelerde nükleer santrallardaki taşeron çalışma düzenini işlediğinizi biliyoruz. Nükleer sanayicileri neden taşeronluk sistemine ihtiyaç duyuyor? Nükleer santrallerde işin taşeronlara verilmesi Fransa'da çok yaygın. Taşeron çalıştırmanın yanı sıra, özel istihdam büroları üzerinden işleyen ödünç işçi sistemi de çok yaygın. Nedenleri arasında, diğer pek çok farklı sektörde de geçerli olan, işveren açısından ‘maaştan ve özlük haklardan’ tasarrufu ve de sendikal örgütlenmenin engellenmesini sayabiliriz. Ancak bir de nükleere has bir yanı var, bu sektörde taşeronluk, ödünç işçilik gibi emeği parçalayıcı formların seçilmesinin. Çünkü nükleer sanayi sektöründe çalışan insanlar belli bir oranda radyasyona maruz kalıyor. Bunun ölüme götürmemesi için vücuda girecek radyasyonun dozajının, yani üst limitlerin belirlenmesi bir hukuki mecburiyet . Yani sektörün devamını sağlamak için toplam maruz kalınacak radyasyon oranı belli. Bu büyük sağlık riskini işçi başına bölüştürmek için emeği parçalayan bu formlar kullanılıyor, bu durum sektördeki o genel ‘radyasyon bedelini’ de görünmez, dağınık kılıyor. Açıkçası Fransa'da nükleer santrallarda taşeron çalıştırma, radyasyonun izlerini silme yöntemi. Taşeron veya ödünç işçi olarak çalışan 10 binlerce işçiden bahsediyoruz. Bunlardan neredeyse hiçbiri mesleki hastalık tanısı alamıyor. Nükleer santrallarda taşeron ve ödünç işçi olarak belli bir süre çalıştıktan sonra, ‘üst radyasyon sınırını’ yüklendikten sonra, bu işçilerin santral ile ilişikleri kesiliyor. Çıktıktan sonra da kayıtları tutulmadığından bu insanlar, iş piyasasında güvenlik görevlisi gibi farklı sektörlere kayıp kaybolup gidiyorlar. Bu sanayinin insan bedenlerini görünmez hale getirmesi anlamına geliyor. Sistematik politika bu… 

"Çalışmak sağlığa zaralıdır" adlı kitabınızın bir bölümünde, işçilerin maruz kaldıkları radyasyon miktarını kendilerinin de gizlediklerini yazmıştınız. Peki bu neden kaynaklanıyor? Nükleer sanayi işverenleri radyasyon konusunda taşeron ve ödünç işçilere nasıl bir riskle karşı karşıya kaldıkları konusunda doğru bilgilendirmede bulunmuyor. Bu da maruz kaldığı radyasyona göre belli bir süre dinlenmesi gereken işçilerin daha çok çalışıp daha fazla kazanma maksadıyla üzerlerindeki kıyafetlere takmaları gereken dozaj ölçen aletleri her zaman takmamalarına, maruz kaldıkları radyasyonu gizlemelerine neden oluyor. Zira üst limiti aşarsa santral ile ilişiği kesilecek ve işsizliğe itilecek. Bu işçilerde yıllar sonra etkiler çıkıyor. O zaman da farklı sektörlerde kayıtlı oldukları görülüyor. Burada çalışmakla ölüm arasındaki ilişki çok açık şekilde ortaya çıkıyor.

FUKUŞİMA'YA MAFYA İŞÇİ BULUYOR 
Nükleer enerji kullanan diğer ülkelerde de durum aynı mı? Şu anda Fukuşima'da hiçbir şekilde radyasyon kontrol altında değil, acil ve tehlikeli olan işler için santrala işçileri Japon mafyası Yakuza buluyor. Yakuza'nın santrala bulduğu insanların nereden geldiği bilinmiyor, evsiz/işsizlerin kimi zaman zorlamayla getirildikleri iddia ediliyor ki ‘likidatör’ denen kayıpların izi sürülemesin. Çernobil'de kaç kişinin öldüğünü biliyorduk, likidatörlerin sayıları Rus Devleti tarafından açıklanmıştı, o dönemde uluslararası bağlam da farklıydı. Fukuşima'da bu yüzden kazadan sonra kaç kişinin öldüğünü ne yazık ki hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Nükleer sanayicilerin çok uzun zamandır sesli olarak ifade ettikleri "Kaza olmayacak, sıfır kazalı bir nükleer sektörü mümkün" sözü ise büyük bir yalandır. ***

İŞYERİ İNTİHARLARI 
Çalışma hayatı ile ilişkili intiharlara gelelim. Neden bunlar iş kazası olarak değerlendirilmeye başlandı? Performans odaklı çalıştırmanın sonucu bu. 1990’larda Fransa’da çalışanların çalışma süreçlerinin değil de, ‘çıktılarının’ değerlendirilmesi sistemine geçildi; hem özel şirketlerde, hem de özelleştirilen kamu işletmelerinde. 

Çalışanlarının performanslarının, nasıl çalışırlarsa çalışsınlar, dışarıdan dayatılan çıktılara, şirket sonuçlarına göre değerlendirmeye alınması; fakat bu çıktılar belirlenirken çalışanların insani, biyolojik vs. sınırlarının dikkate alınmaması, işyerlerindeki intiharlara neden oluyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, Renault'un merkezinde intihar eden mühendisin ailesi 2006'da açtığı davayı 2011'de kazandı ve bu intihar iş kazası sayıldı. Dava dosyasına giren delliler arasında, şirketin 4 yılda 850 bin yeni araba, 26 yeni model gibi hedefler koyduğu, fakat bu hedeflerin çalışma koşullarında getirdiği aşırı ısınmaya çalışanların nasıl dayanacağını hiç hesaplamadığı gibi bilgiler vardı. Çalışanların performansının işte bu şekilde mali hedeflerin üretim sistemine doğrudan tercüme edilerek çıktılar üzerinden değerlendirilmesi, işyeri intiharlarının en önemli nedeni. Çalışma, ulaşılması neredeyse imkânsız bir hedefi bireysel olarak tutturmaya uğraşmak ve olmayınca da bireysel olarak suçlu/sorumlu tutularak bir itibarsızlaştırma yaşamak haline dönüşünce, insanların son direniş ve onur eylemi olarak intihara başvurmasına şaşırmamak gerekiyor.

ULUSLARARASI MÜCADELE ÖRNEKLERİ
 Uluslararası şirketlerin karşısında, uluslararası işçi dayanışması yok, bunu kurmak gerekli ama nasıl? Farklı ülkelerin işçilerin arasında bir çıkar çatışması ve ufuksuzluk var. Ancak küçük de olsa örnek alınabilecek mücadeleler de bulunuyor. Örneğin, Hindistan'da verimli bir tarım arazisine, orayı kurutacak bir lastik fabrika kurmasını, yerel örgütlerle birlikte hareket eden Michelin'in Fransa’daki merkezinin örgütlü olduğu sendika engelledi. Bu örnek, sendikal kurumlara ağırlık verilmesi ve büyük şirketlerin bu çifte standart politikalarında gedikler açılması konusunda önemli. Bir diğer örnek olarak da benim de içinde bulunduğum asbestin yasaklanması için mücadele veren Ban Asbestos kolektif ağının mücadelesinden bahsedebiliriz. Fransa'daki mücadelenin kazanımla bitmesi sonucunda burada duralım diyenler oldu, ancak bu ulusal haraketten ilerleyen bizler uluslararası düzeyde asbestin yasaklanması için mücadeleye devam ettik. Asbestli Uçak Gemisi Clemenceau'nun Asya'da işçi hayatını hiçe sayarak sökümünün önlenmesi ve geminin geri döndürülmesi, birçok ülkeden katılımcıyla birlikte uluslararası mücadele sonucu oldu. Sosyal ağların geliştirilmesi önemli. Sermayenin haritasını tersten okumak çok önemli. Sermaye nasıl örgütlüyse uluslararası düzeyde onu tersine çevirerek de mücadele edilebilir.

Örneğin Eternit'le ilgi İtalya'da çok önemli bir dava kazanıldı. Eternit uluslararası bir şirket. Bu şirketin yöneticileri, asbest kullanımın sonuçlarını bile bile bu yönde hem sanayi hem de maden yatırımı yaparak çevresel felakete neden olma suçundan 16 buçuk yıl hapse mahkum edildi. Bu 2013’te alınmış ulusal bir karar, işçi sağlığı ve çevre hakkında uluslararası bir hukuki çerçeve oluşmadı daha ama bu karar emsal teşkil edecek şekilde küresel olarak kullanılabilir.

HUKUK TOPARLANMA İÇİN GEREKLİ
Hukuk dediğiniz işverenden yana, nasıl mücadele edilebilir ki? Fransa’da kamu kurumlarına davalar açılabiliyor ama; sanayicilerin, sanayicilere göz yuman politikacıların, şirket çıkarlarına biat eden bilim insanlarının cezalandırılması da gerekiyor. İtalya’da ise farklı bir durum var, savcılar kamu otoritesinden daha bağımsız. Sonuçta öyle bir tarihsel dönemdeyiz ki başka araçlarla hak kazanmış olan sendikal hareket artık güçlü değil. Bu tarihsel momentte hukuka başvurmak ve emsal davalar kazanmak, yeniden toparlanma ve kendine gelmeyi sağlayabilir. Tabii sosyal hareketlerle bağ sağlayarak hukuka gitmek daha etkili oluyor. Hukuku kullanmanın bir önemli nedeni de, görünmez kılınan emeğin sağlık belleğini oluşturmak. Açılan kamu davaları izlerin, verilerin toparlanmasını, yalnızca o davayla sınırlı olmayan kolektif bir hafızanın oluşmasını sağlıyor. 

BirGün - H. Burak Öz

Kaçak madenlerde iş cinayetleri sürüyor!

İş cinayetleri hız kesmeden devam ediyor. Kardemir'den sonra bir başka acı haber de madenlerden geldi. Zonguldak Kilimli'de bulunan kaçak maden ocağında yaşanan göçük sonucu bir işçi hayatını kaybetti.

Sabah saatlerinde gerçekleşen göçüğün ardından 1 işçinin göçük altında kaldığı söylenmiş ve arama çalışmaları başlatılmıştı. Maden işçilerinin de katıldığı arama çalışmaları sonucunda Naci Güledağı'nın cansız bedenine ulaşıldı.

13 yıllık maden işçisi Güledağı, TTK'ya bağlı bir madende çalışıyordu. 11 Kasım'da yıllık izne çıktığı söylenen Güledağı'nın bu süre içerisinde kaçak madende çalışması hayat koşullarının işçileri nasıl, neye zorladığını da gösteriyor.

Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) Genel Başkanı Eyüp Alabaş, mücadele görevlerine dair vurgu yapmadan iş cinayetiyle ilgili şöyle konuştu: “Ocakta yaşamını yitiren merhum işçi, TTK’da çalışan bir arkadaşımız. 11 Kasım itibariyle yıllık izni kullanmaya başlamış. Şu an kurum kayıtlarında yıllık izinde olduğu gözüküyor. 12 Aralık itibariyle de iş başı yapması beklenirken maalesef böyle bir iş kazasına maruz kaldı. Burada asıl olan, bir işçinin daha iş kazasında hayatını kaybetmiş olması. Maalesef kaçak ocaklar havzanın bir gerçeği haline geldi.”

Başta Zonguldak’ta olmak üzere kaçak madencilik sektörde uzun süredir varlığını sürdürüyor. İş cinayetleriyle ortalama 3 ayda bir gündeme gelse de sermaye düzeni sahte önlemler, göstermelik denetimlerle kaçak madenlere izin veriyor. Devlete ait madenlerde alınmayan işçi sağlığı ve işçi güvenliği önlemleri kaçak madenlerde çok daha fazla gözardı edildiği için sıkça göçükler yaşanıyor.

Japonya'da ABD üssüne saldırı

Japonya'da başkent Tokyo'ya yakın bir bölgede bulunan ABD askeri üssüne roket saldırısı düzenlendi. Japon polisinin incelemelerine göre eylem iki el yapımı roketatarla gerçekleştirilmiş. Polisin roketlerin atıldığı bölgede çelik boru, kablo ve akü bulduğu söyleniyor. 

NHK'nin haberine göre, roketler ABD üssünü vuracak biçimde 300 metre uzaklığa yerleştirilmiş. 

Yokota üssünden yapılan açıklama da roket saldırısını doğruladı ve herhangi bir hasar olmadığını ifade etti. Eylemi henüz üstlenen olmadı ancak NHK yetkililerin sol örgütlerden şüphelendiğini söylüyor. Yokota'da ABD'nin ülkedeki en büyük askeri üssü bulunuyor. Japonya askeri ittifak adı altında 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin işgali altında. ABD, atom bombaları ile harabeye çevirdiği Japonya'nın ordu kurmasını yasaklayarak büyük ölçüde ülke savunmasını üstlenmiş durumda. 

Bu sayede ABD, önde gelen emperyalist ülkelerden birinin yarım yüzyılını aşkın süredir kendi hegemonyasına rakip olmasını engelleyebildi. Ancak ABD'nin uzun bir süredir Pasifik'teki rakibi Çin. Şu günlerde ABD, Japonya, Güney Kore üçlüsü Çin'in yeni hava savunma restine karşı birlikte hamle yapıyorlar. ABD üssünün vurulması, ülkede ABD askeri varlığına karşı soldan bir tepki gibi gözüküyor.

Dinden muaf olana sınavda ayrımcılık

Seviye Tespit Sınavı yerine getirilen ve toplam 12 sınavdan oluşacak 8’inci sınıf öğrencilerinin katıldığı Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) ortak sınavlarının ikincisi dün yapıldı.

Sınavlarda sorulan din soruları tartışma konusu oldu. Öğrencilerin bir kısmı din sorularına sosyal medyada tepki gösterdi. Öte yandan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf olan öğrencilerin puanları Matematik ve Türkçe gibi görece daha zor alanlardan yapılacak olması da “ayrımcılık” olarak tartışılıyor. Bu öğrencilere farklı dallardan sorular sorulması beklenirken bu yapıldı. 6 temel dersten yapılan sınavlarda sadece 5 dersin sorularını yanıtlayan bu öğrenciler “yarışa” bir sıfır geriden başlamış oldu.

EĞİTİM SEN: BAŞKA SORULAR SORULACAKTI 
Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız: Sınavlardaki bu uygulamanın siyasal iktidarın yaratmaya çalıştığı ülke açısından önemli bir gösterge olduğunu söyledi. “İçinde bulunduğumuz sistemde tek bir sorunun bile lise ve üniversite sınavları için ne kadar önemli olduğu ortadayken 6 temel dersten birinin din dersi olması, çocukları buraya yönlendirmeye, dini eğitimi almaya zorlamadır. Bu laik eğitime darbenin yanı sıra son derece adaletsiz bir uygulamadır” dedi.

Yıldız, Alevi ve Gayrimüslim öğrenciler için Din dersi soruları yerine başka sorular sorulacağının açıklandığını hatırlatarak, “Bu sorular ortada yok. Şimdi Alevi ve Gayrimüslim gençler sorumlu olmadıkları dersler kendilerine sorulduğu ve o soruları cevaplayamadığı için diğer arkadaşlarından eksik puan alacaklar. Bunun artık savunulacak hiçbir yanı kalmamıştır. Hükümet yapay gündemler üzerinden eğitim sisteminde gerçekleştirdiği gerici ve dinci uygulamaları gizlemeye çalışıyor” diye konuştu.

DİN DERSİ ALMAYAN ÇOCUKLAR CEZALANDIRILIYOR
Ali Kenanoğlu (Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı): “Biz zaten din derslerinin okutulmasına karşıyız. Ben bizzat kendi çocuğum için bu konuda dava açmış ve kazanmış durumdayım. Benim çocuğum da sınava girse o da bu durumda mağdur olacaktı. İktidar din dersi almayanları kendince bir kez daha cezalandırıyor. 

Bu uygulama kendi inançlarına da aykırı. İnançları din de zorlama olmayacağını söylüyor ama bu uygulama ile bunu da görmezden geliyorlar. Biz bu durumda mağdur olan çocuklar için dava açamıyoruz. Mahkemeler davayı ancak birebir mağdur olanların açabileceğini söylüyor. O yüzden ailelere çağrımız yaşanan mağduriyete karşı hukuk yollarına başvursunlar. Biz de bu konuda kendilerine gereken her türlü yardımı yapmaya hazırız."

Haber: Metin Akarsu - Evrensel

'RedHack üyeliği' iddiasıyla gözaltına alınan Taylan Kulaçoğlu cezaevinde!

RedHack üyesi olmakla suçlanan Taylan Kulaçoğlu ikinci kez gözaltına alınıp tutuklama kararının okunması için Ankara'ya sevk edildi. Sevk kararının ardından da bu geceyi geçirmesi için Metris Cezaevi'ne gönderildi.
Ayça Söylemez'in haberine göre, Redhack grubunun “Manyak” adlı üyesi olmakla suçlanan Taylan Kulaçoğlu ikinci kez gözaltına alındı, hakkındaki yakalama kararının okunması için Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne götürüldü. Buradaki mahkeme, tutuklama kararının okunması için Kulaçoğlu'nu Ankara'ya sevk etti. Kulaçoğlu bu akşam Metris Cezaevi'nde kalacak ardından Ankara'ya gönderilecek.
Kardeşi Özen Kulaçoğlu, Taylan Kulaçoğlu’nun 24 saat içinde Ankara’ya götürüleceğini söyledi. Özen Kulaçoğlu, “Yalnız olmadığımızı hissetmek istiyoruz, kardeşimin tutukluluğu gündemin içinde kaybolup gitmesin” dedi.
'İstese kaçardı, kaçmadı'
Avukat Efkan Bolaç, İsmail Demirci ve Gülşah Deniz, Ankara Terörle Mücadele Kanunu 10. madde ile görevli Hakimliğe verdikleri dilekçeyle yakalama kararına itiraz etti. İtiraz dilekçesinde, Kulaçoğlu’nun “Manyak” olduğu iddiasına eleme yöntemiyle ulaşılmasından da bahsedildi:
“Müvekkilimiz neden hedef olmuştur ve hangi suçlamayla soruşturulmaktadır? Taylan Kulaçoğlu’nun Fransa’da yaşamış olması siber polis açısından en önemli delil olarak kayıtlara geçti. Çünkü RedHack’in lideri olarak gördükleri Manyak rumuzlu kişinin Fransa’da olduğunu tespit etmişler. Fransa’da yaşayan, Türkiye vatandaşı ve bilgisayar kullanan herkes siber polise göre şüpheli hale geldi.”
“Ancak bu durum ceza hukukuna göre tasvip edilecek bir durum olmayıp sadece şüphe olarak değerlendirilmeli. Sonrasında mahkeme Taylan ile ilgili sadece yurtdışı yasağı koydu ve serbest bırakıldı. Taylan bu süre içerisinde kaçma olanağı varken kaçmadı ve tekrar işletmecisi olduğu restoranın kapısında gözaltına alındı.”
'Siber polisin akla zarar çıkarımları'
“Barış Atay’ın ses benzerliğinden alınmasını da hatırlarsak bu dosyanın ciddiyetten uzak olduğu ve mantık sınırlarını zorladığı aşikar.”

Dilekçede, bu durumun hukuk devletiyle bağdaşmadığı belirtildi.


Avukatların itirazında, tutuklama gerekçesi olarak gösterilen “delillerin tam olarak toplanmamasının” da geçerliliği olmadığı savunuldu: “Dosyada Taylan ile ilgili olarak somut iddialar bulunmamakta olup sadece Siber polisin akıllara zarar çıkarımları mevcuttur.”
İçişleri Bakanı: Bizden belge çalınmadı
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu'nun yazılı soru önergesini cevaplayan İçişleri Bakanı Muammer Güler, bilişim sistemlerine yapılan saldırılar sonucu herhangi bir maddi zarar meydana gelmediğini ve belge çalınmadığını ifade etmişti. İtiraz dilekçesinde, Bakan Güler’in bu açıklamasına da yer verildi:
“Güler, saldırılar sonucunda bakanlık merkez ve taşra birimleri ile bağlı kuruluşları iç yazışma belgeleri, tayin-terfi yazıları, soruşturma rapor ve belgeleri gibi çalınan herhangi bir bilgi bulunmadığının tespit edildiğini kaydetti.”
Avukat Bolaç, Güler’in açıklamasına göre “çalınmış bir belge veya giriş olmadığından” tutuklamanın niyetinin de belirsiz olduğunu yazdı.
Kulaçoğlu’na şu suçlamalar yöneltildi: “Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli kalması gereken bilgileri açıklama, suç işlemek amacıyla örgüt kurma, devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etme.”

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers