30 Haziran 2014 Pazartesi

IŞİD’e İsrail duvarı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) militanlarına karşı Eliat’tan Golan Tepeleri’ne uzanan bir “güvenlik duvarı” inşa etmeye hazır olmaları gerektiğini söyledi. Netanyahu, Tel Aviv Üniversitesi Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde önceki gün yaptığı, Irak’ta Kürtlerin siyasi bağımsızlığını hak ettiğini de kaydettiği konuşmasında “Radikal İslamcı güçler kuzeyden ve güneyden kapımızı çalıyor ancak biz sadece bir yerde onların önüne engel koyduk” diyerek şu ifadeleri kullandı:“Ürdün sınırına duvar inşa etmemiz gerekiyor. Buradaki tel örgüler ne yazık ki sınırdaki sızmaları, tünel kazılmasını, ateş açılmasını veya roket atılmasını engelleyemiyor. Ancak inşa edilecek bir duvar İsrail’e sızmaları büyük ölçüde azaltır.” Ürdün’ün IŞİD tehdidi altında olduğu kaydeden Netanyahu ayrıca, Filistin’le gelecekte yapılacak bir anlaşmanın, İsrail’in uzun süre Ürdün Nehri boyunca kalmasına imkân tanıyan bir anlaşma olması gerektiğini söyledi. Filistinliler, İsrail’in 15 yıl süreyle Batı Şeria-Ürdün sınırının kontrolünü elinde tutma talebini reddetmiş, buna karşılık, üzerinde anlaşmaya varılan belirli bir sürede sınırda uluslararası güç bulundurulmasını teklif etmişti. İsrail geçen yıl Ürdün - Batı Şeria sınırına duvar inşa edilmesi kararı almış ancak bu karar, herhangi bir sebep belirtilmeden uygulanmamıştı.

Netanyahu ayrıca France24 televizyon kanalına verdiği demeçte de IŞİD’in Irak ve Suriye’deki saldırıları nedeniyle Ortadoğu’da sınırların tekrar çizildiği uyarısında bulundu. Ortadoğu’da birbirleriyle savaşan radikal Şii ve Sünni grupların hiçbirinin kimyasal ve nükleer silahlara sahip olmaması gerektiğini söyleyen Netanyahu, “En önemlisi ise bu grupların kitlesel imha silahlarına sahip olmalarının engellenmesi” dedi.

Bu arada Irak’taki Diyala’dan Suriye’deki Halep’e uzanacak bölgede önceki gün hilafet ilan ettiğini duyuran IŞİD adını İslam Devleti’ne çevirdiğini duyurdu. IŞİD’e yakın kimi kaynaklar hilafet duyurusuyla birlikte halife ilan ettikleri örgüt lideri Ebubekir el Bağdadi’nin Hz. Muhammed’in soyundan geldiğini de öne sürdü.

Taha ajansında yer alan ve IŞİD üyesi olduğu savunulan Ebu Turab el Mukaddesi isimli bir kişinin Twitter mesajında “eğer Suudi Arabistan’ı fethedersek Allah’tan başkasına ibadet edildiği için Kâbe’yi yıkacağız” dediği kaydedildi. Mesajda “İnsanlar taşlara dokunmak için Mekke’ye gidiyorlar, Allah için değil” ifadelerinin yer aldığı belirtildi.

IŞİD ile Irak ordusu arasında Tikrit bölgesi de dahil olmak üzere çatışmaların sürdüğü haberleri gelirken bazı kaynaklar hava güçlerine ait uçakların Salahaddin iline “varil bombalı” saldırı düzenlediğini, 6 sivilin yaşamını yitirdiğini duyurdu. Felluce kentinde 5 IŞİD militanının öldürüldüğü bildirildi. Diyala’da peşmerge güçleriyle IŞİD arasında çatışmaların sürdüğü belirtildi. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY), IŞİD öncülüğündeki silahlı gruplardan gelecek bombalı saldırıları önlemek için Musul’dan Erbil ve Kerkük’e araç girişini yasakladığı kaydediliyor.

Londra’da yayımlanan Eşkar el Avsat gazetesinde yer alan Al Arabiya Televizyonu Genel Müdürü Abdülrahman el Raşid imzalı makalede, “Aşırı unsurlar sınıra vardı. El Kaide, üç büyük bölge ülkesi Türkiye, Ürdün ve Suudi Arabistan’a bir taş atımı kadar yakın” denildi.

Amerika’nın Sesi’nde (VOA) yer alan “Türkiye’de gençler IŞİD’in hedefinde” başlıklı haberde ise“IŞİD’in ne zaman Türkiye’yi de adına katıp savaş hatlarını derinleştireceği, gözlemcilerin sıkça sormaya başladığı bir soru oldu” ifadesi kullanıldı. ANKA’nın aktardığı haberde, Diyarbakır Belediye Meclisi ve AKP üyesi Muammer Akar’ın şimdiden bir düzinenin üzerinde Kürt gencinin Suriye’de IŞİD adına savaşırken öldüğünü söylediği belirtiliyor. Haberde şu ifadelere yer veriliyor: “Akar, kendi partisinin Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehditlerin farkına varmamış olabileceğine dikkati çekiyor. Akar, IŞİD’in Türkiye’yi vurmasının an meselesi olduğunu, çünkü örgütün Türklere ‘dinden çıkmış kişiler’ olarak baktığını, bundan dolayı da Türkiye’nin batısındaki büyük kentlere saldırılar düzenleyebileceği uyarısında bulunuyor.” Cizre Belediye Başkan Yardımcısı Kadir Konur’un AKP hükümetini IŞİD’e örtülü destek vermekle suçladığı da haberde kaydediliyor.

Sütaş ürünleri boykot edilecek

Direnişteki işçiler direnemesin diye alanlarına 13 ton tezek döktüren Sütaş'ı boykot et! Sütaş ürünlerini alma aldıttırma! #SütaşaBoykot #SütaşİşçisiDireniyor
TÜMTİS Merkez Yönetim Kurulu adına yapılan yazılı açıklamada “Bizler, Sütaş işçileriyle dayanışmamızı sürdüreceğimizi ve bu amaçla, SÜTAŞ ürünlerini tüketmeyeceğimizi ve boykot edeceğimizi duyuruyoruz! Bunun yerine sendikal haklara saygılı ve örgütlü olunan firmaların ürünlerini tercih edeceğiz. Sütaş işçileri, sendikal haklarına kavuşana ve işten atılan işçiler iş başı yapana kadar kardeş Tekgıda-İş sendikası ve Sütaş işçileriyle dayanışmamız sürecek” denildi.

Hanefi Avcı'dan çarpıcı açıklamalar: Cemaat bilgisayarlara çocuk pornosu yükledi

Haliç'te Yaşayan Simonlar kitabıyla paralel örgütün hedefi haline gelen Hanefi Avcı, cezaevinden çıktıktan sonra ilk kez canlı yayıında yaşadıklarını ve paralel örgütü anlatıyor.  Katıldığı televizyon programına konuk olan Avcı, "aslında ben çok katı bir Cemaat karşıtı da değildim, istediğim bu konuların açıklığa kavuşması" ifadelerini kullandı.

İşte Avcı'nın açıklamalarından bazı satırbaşları:

- Fethullah Gülen'le bir kez görüştük, Cemaat içinde yakından tanıdığım insanlar var. Ama Cemaat'e bir yakınlığım yok. Cemaat'in içinde suç işleyen insanlarla, kendi halinde yaşayan iyi niyetli insanları birbirine karıştırmamak lazım. Suç işleyenler, devlet kademelerinde, devletin talimatlarını değil Cemaat'in talimatlarını uygulayanalardır. Cemaat'in diğer müntesiplerinin suç işlediğine inanmıyorum. Emniyet içindeki Cemaat mensupları yanlış yapmaya başladıkları zaman onlara karşı çıkmaya başladım. İlk gördüğüm yanlış, Emniyet içinde kendilerine karşı çıkanları bir şekilde saf dışı bırakma çabalarıydı. Sahte ihbar mektupları ortaya çıktı. Kendilerine mani olacak insanları tek tek bertaraf ettiler.

 O günlerde bu tutuma tavır aldım, bazılarıyla tartıştım. Açılan soruşturmalara baktım, klasik soruşturmalara hiç benzemiyor. İstedikleri kişileri, sahte belgelerle, istedikleri şekilde suçlamaya başlamışlardı. Haliç'te Yaşayan Simonlar kitabını yayınlayana kadar gizli tuttum. Engelleme çabalarına karşı tedbir aldım. Kitaptan sonra taciz edilirim, rahatsız edilirim, açığım aranır diye düşünüyordum. Ama bu kadarını beklemiyordum.

Cemaat mensupları önce küçük suçlarla başlıyor, sonra suçun boyutu büyüyor, sonra mensuplar, yaptıklarının suç olduğuna inanmamaya başlıyor. Bundan sonra da geri dönüş olmuyor.

Cemaat'e itiraz etmeye kalkarsanız, kendinize yeni bir dünya yaratmanız gerekir. Yeni arkadaşlar edinmeniz gerekir. Korku imparatorluğu kurdular.
Hanefi Avcı, paralel yapının masum insanların bilgisayarlarına çocuk pornosu görüntüleri konarak suçlu duruma düşürüldüklerini söyledi.

Sivas’ın travması

Bundan 21 yıl önce Sivas’ta görülmedik bir katliam yaşandı. Bu katliamda yer alanları nefretle kınıyor, yaşamını yitiren 35 özgürlük ve demokrasi şehidini bir daha saygıyla anıyorum. Aleviler, sanatçılar,   demokrat aydınlar yakılarak katledildi ve etraflarında ölüm dansı yapıldı. Madımak katliamı tarihe Sivas’ın travması olarak geçti.

Kuşkusuz Madımak Aleviler için ağır bir travmadır. Ancak esas travma Sivas’ın Sünni çoğunluğunun yaşadığıdır. Aleviler tarihte inanç soykırımını hedefleyen benzer katliamlar yaşamışlardır. Maraş Katliamı bunun en yakın örneğidir. Türkiye’de Alevileri kabul etmeyen, ötekileştiren bir zihniyet eskiden beri vardır. Bu zihniyet sonucu Aleviler birçok katliamla karşılaşmışlardır. Türkiye’nin en temel demokrasi sorunlarından biri de budur. Türkiye demokratikleşmeden bu sorun çözülemez. Ya da bu sorun çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Aynı Kürt sorununda olduğu gibi.

Şu anda Sivas’taki Sünni toplumu ağır bir travma altındadır. Sivas’taki vahşi katliamın suçu ve töhmeti sırtlarındadır. Böyle bir katliamın yüküyle yaşam sürdürmektedirler. Madımak Katliamı gibi çok vahşi bir katliam yüküyle yaşamak kadar ağır bir durum olamaz. Sivaslılar unutmak isteseler de, akıllarına getirmek istemeseler de bu travmayı üzerlerinden atamazlar. Hiçbir vicdan, insanlık değeri kalmamışsa ya da Sivas tümden lümpenleşmişse böyle bir travmayı hissetmeyebilir, yaşamayabilir. Ama yok, yüz binlerce insanın yaşadığı Sivas’ta toplumsal vicdan ve ahlak varsa -ki biz var olduğuna inanıyoruz- o zaman Madımak Katliamı’nın travmasını yaşıyorlardır.

Bu travma ile yaşamak, bir toplumu ya da bireyi sağlıksız kılar, hatta çıldırtabilir. Bu nedenle şu anda Sivas’ta sağlıklı bir yaşam sürdürmek mümkün değildir. Bunu öncelikle Sivas’ın Sünni toplumu için söylüyoruz. Çünkü bu katliam suçundan mağdur olan ve yargılayanlar Alevilerdir. Yargılanan ve üzerlerinde katliam suçunun töhmeti bulunanlar ise Sivas’ın Sünni toplumudur. 35 insanı diri diri yakan Sünni toplumun çocukları, yakınları, akrabaları ve komşularıdır. Bu açıdan “Bizim ilgimiz yok” demeleri mümkün değildir. Bu katliamın arkasında, kışkırtan, planlayan başka bir siyasi iradenin var olması da bu gerçeği değiştirmez. Çünkü Sivas’ta bir Alevi düşmanlığı, bunu yaratan önyargı ve kışkırtılmaya hazır yanlış bir zihniyet olduğu için bu kışkırtmalar sonuç vermiştir. Dolayısıyla neden bu tür katliamların faili olacak kadar kışkırtmalara geliyoruz sorusu cevaplandırılması gereken bir sorudur. Bir travma vardır. Bunun tedavi ve rehabilite edilmesi gerekir. Travmatik hastalar gibi gerçeklerden kaçarak bu travmadan, bu yükten ve hastalıktan kurtulmak mümkün değildir. Bu gerçeklikten kaçarak, unutarak, unutturarak kurtulmak mümkün değildir. Madımak otelinin müze yapılmasını ve bir insanlık suçu heykeli dikilmesini önleyerek bu travmadan kurtulunamaz. Çünkü travmatik hastalıklardan böyle kurtuluş olmuyor.

Sivas’ın travmadan kurtulmasının tek yolu vardır, o da bu suça ortak olduğunu itiraf etmektir. Bu da yetmez; bir daha böyle suçlara ortak olmayacak biçimde yanlış zihniyetlerini ve önyargılarını da bünyelerinden söküp atmaları gerekir. Böyle yaparlarsa içlerinde var olan ağır bir urdan kurtulduklarını görerek bir oh çekeceklerdir. Böyle bir itiraf Sivaslıları daha fazla olgunlaştıracak, inançlarını da toplumsal yaşamlarını da daha güzel yaşayacaklardır. Dolayısıyla Alevileri öteki, kefere, düşman gören zihniyetlerden kurtulup İslam’ın özünde var olan demokratik ve toplumsal zihniyetle hareket edilmesi gerekir. Farklı inanç, kimlik, kültür ve yaşam biçimlerine saygı duyulması ve yan yana yaşamanın öğrenilmesi gerekir. Farklılıklarla yaşamak bir zenginlik ve sağlıklı toplum olmayı ifade eder. Bu açıdan farklı topluluklarla yaşamak bir şans olarak görülmelidir. Allah’ın bir lütfü olarak görülmelidir.

Aynı kültür ve aynı karakterdeki insanlarla ve toplumlarla yaşamak kolaydır. Böyle bir yaşam anlayışı marifet değildir. Marifet, farklı kültür ve insan toplumlarıyla yaşamayı bilmektir. İnsan ve topluluk olarak esas sınandığımız durum budur. Farklı insanlarla yaşama sınavından geçemiyorsak kendimize ne sağlıklı toplum ne de birey diyebiliriz.

Sivaslılar; katliamdaki zihniyet, önyargı ve duygu ortaklığını görmeden, katliamın yapılmasına esas olarak neden olanın Sünni toplum içindeki Alevilere bakış olduğunu itiraf etmeden ve bu yönlü pratik adımlar atmadan ne yaparsa yapsın bu katliamının kendi peşlerini takip etmesinden kurtulamazlar. Yemek yerken, uyurken, Sivas sokaklarında gezerken bu suç ortaklığıyla yan yana olacaklardır. Çünkü Sivas’ın havasına, suyuna bu travma içerilmiştir. Ya bu olayı bu kadar önemsemeyin denilecektir ya da bu travmadan kurtulmanın yolu tercih edilecektir. Sivaslılar şimdi bazı çevrelerin akıl vermesi ya da Sivas’taki travmayı yaratan zihniyet yapıcılarının bir daha devreye girmesiyle bu travmadan kaçıyorlar. Hatta başkalarını suçlayarak bu travmadan kurtulacaklarını sanıyorlar. Bu yaklaşım yanlıştır. 1400 yıldır süren yanlış zihniyet ve önyargıların sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım Sivas toplumuna hayır getirmez, iflah etmez. Bu katliamın töhmetiyle yan yana yaşamak insanın yediğini de içtiğini de zehir yapar.

1993 2 Temmuz Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenleri bir daha anıyoruz. Bir daha bu tür katliamlarla karşılaşmamak için Türkiye’nin demokratikleşmesinin şart olduğunu söylüyoruz. Tüm Alevi toplumu bir daha bu tür durumlarla karşılaşmamak için benzer bir konumu yaşayan Kürtler olmak üzere demokrasi güçleriyle birlikte demokrasi ve özgürlük mücadelesini yükseltmelidirler. Tabii ki Sivas’ın Sünni toplumu da yaşadığı bu ağır travmadan kurtulmak için demokrasi ve özgürlük mücadelesi içinde yer almalıdır.

Hüseyin Ali - Özgür Gündem

Derdini Marko Paşa’ya anlat dönemi

KESK üyesi Meclis Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülen ve kamu emekçileri iş güvencelerini ortadan kaldıran torba yasayı protesto etti. 

Meclis Dikmen kapısı önünde toplanan emekçiler adına konuşan KESK Ankara Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü İsmet Meydan, görüşülen yasada kamu emekçilerinin iş güvencesini fiilen ortadan kaldırabilecek düzenlemelerin olduğuna dikkat çekti. Torba yasaya eklenen 82. maddeyle idarenin, kesinleşmiş yargı kararlarını iki yıl uygulamama özgürlüğü kazandığını belirten Meydan, “Adeta derdini Marko Paşa’ya anlat dönemi başlatılmaktadır” dedi. Bu tür davaların zaten birkaç yıl sürdüğünü belirten Meydan, kamu emekçilerinin davayı kazanmasına rağmen 2 yıl daha işsiz kalabileceğini söyledi. Katliamlara varan hak ihlallerinin gerçekleştiği taşeron sistemin yasaklanmadığını belirten Meydan, hükümetin sermayeyi kolladığının bir kez daha görüldüğünü ifade etti.

KESK: Bir parmak bal sunulup bir tas zehir içirilmek isteniyor

KESK İstanbul Şubeler Platformu, AKP iktidarı 30 Mayıs 2014 tarihinde TBMM’ye sunduğu ve hala Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülmekte olan yasa tasarısını protesto etti. Kamuoyunda ‘taşeron yasa tasarısı’ olarak bilinen tasarıya karşı bir araya gelen emekçiler “Taşeron Yasası geri alınsın Güvenceli iş, Güvenceli Gelecek istiyoruz” pankartıyla Taksim Tünelden Galatasaray Lisesi önüne yürüdü. “Taşeron Yasası”  ile çalışma hayatında adeta sıkıyönetim ilan edileceğine dikkat çeken emekçiler yapılan açıklamanın ardında KESK’li tutsakların 8 Temmuz’da Çağlayan Adliyesinde görülecek olan duruşmasına çağrı yapıldı.

KESK dönem sözcüsü, Şişli SES Başkanı Fadime Kavak, AKP’nin 12 yıllık iktidarı boyunca emekçilerin sahip olduğu en temel hakları tırpanlayarak güvencesiz çalışmanın alanını genişlettiğini dile getirdi. “AKP iktidarı milyonlarca çalışanı ilgilendiren, konunun doğrudan muhatabı olan sendikaları sürecin dışında bırakmış, hiçbir şekilde görüşlerine başvurmamıştır” diyen Kavak, “Üç işçi Konfederasyonun Başbakanla yaptığı görüşmede taşeronlaştırmayı çalışma yaşamının temel istihdam biçimi haline getirecek bazı maddelerin tasarıdan çıkarılacağı sözü verilmiş ve birinci madde tasarıdan çıkarılmışsa da, bu kez Plan ve Bütçe Komisyonu’nda başa dönüldüğü yetmezmiş gibi hukuk ilkelerini ve iş güvencemizi de fiilen ortadan kaldıracak bazı madde eklemeleri yapılmıştır” dedi.

‘HUKUK DEVLETİ ASKIYA ALINMAKTADIR’
Plan ve Bütçe Komisyonu’nda eklenen maddelerle yargı kararlarının uygulanmaması ve uygulamayanların ceza kovuşturmasının engellenmesi hükmüyle hukukun temel ilkelerinin ayaklar altına alındığına değinen Kavak, tasarının bu şekilde yasalaşması halinde Yasama yargının üzerine çıkarılacağını, keyfi uygulamaların yasal kılıfa büründürüleceğini söyledi. Düzenleme bu haliyle yasa kararlarının bağlayıcılığı ilkesini ifade eden Anayasanın başta 2. Ve 125. Maddesinin uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu hatırlatan Kavak, “AKP, her türlü eylem ve işlemlerinin yargısal denetimine tabi olmasını istemediği gibi tüm engellemelere rağmen ortaya çıkan yargı kararlarını da uygulamamanın çabası içerisindedir. Temel hukuk ilkeleri tümüyle AKP’nin ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda katledilmektedir” ifadesini kullandı.

Kavak, konuşmasına şöyle devam etti; “Torba yasaya eklenen madde ile yargı kararlarının herkesi bağlaması ilkesi, siyasi iktidarın yapmış olduğu atamalar, görev değişiklikleri, nakiller, göreve son verilmelerde uygulanmayacak ilkelere dönüştürülmüştür. Yargı kararlarını uygulamayan kamu görevlileri yasal korumaya alınmaktadır. Keyfi uygulamalar ödüllendirilmekte, hak arama yolları kapatılmaktadır. Adeta “Derdini Marko Paşa’ya anlat” dönemi başlatılmaktadır. Torba yasaya eklenen 82. Madde ile; idare kesinleşmiş yargı kararlarını atama işlemlerinde iki yıl uygulamama özgürlüğünü kazanmaktadır. Oysa mevcut uygulamada öngörülen süre 30 gündür. Bilindiği üzere özellikle son yıllarda kamuda işten atma, göreve son verme, sürgün ve atamalar yoğunlaşmıştır. Örneğin en son Konfederasyonumuzun kararıyla gerçekleştirilen greve katıldıkları gerekçesiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi çalışanı 14 kamu emekçisi işten atılmıştır. Bu uygulamanın iptali için sendikamız TÜM BEL-SEN yargıya başvurmuştur. Bu tür davaların sonuçlanması bile birkaç yılı bulabilmektedir. Torba yasayla birlikte işten atılan ya da usulsüz atanan bir kamu emekçisi birkaç yıl mağdur olması yetmiyormuş gibi davayı kazanmasına rağmen iki yıl daha işsiz kalabilecektir.

Yani iktidar muhalif gördüğü herhangi bir kamu emekçisini görevden alıp bir başka ile ya da ilçeye atayabilecek ve bu atama yargıdan döndüğünde idare iki yıl boyunca yargının hukuka aykırı bulduğu atamayı (sürgünü) aynen devam ettirebilecektir! İki yıl sonra da aynı göreve değil, “kazanılmış hak aylık derecesine uygun başka bir kadroya” atayabilecektir!

Diğer önemli bir nokta da aynı maddedeki düzenleme ile atama işlemlerinde “telafisi güç veya imkansız zarar”ı yargıcın belirleme yetkisi yargıcın elinden alınmakta, yargı atama durumlarında zarar oluştuğunu görse de “telafisi güç zarar var” diyemeyecektir. Oysa mevcut uygulamada idari yargıda hangi durumların telafisi güç zararlara yol açacağının takdiri yargıca bırakılmıştır. Torba yasa da yer alan “Kamu görevlileri hakkında yapılan bu tür idari tasarruflar; telafisi güç veya imkansız zararlar doğurmaz” hükmü gereği, atanan memurun aile düzeni parçalanmış olsa da, çocukları okullarından eşi işinden olsa da, ağır sağlık sorunları olsa da bu durum yasa buyurduğu için telafisi güç zarar olarak nitelendirilemeyecektir.

Keyfi atamalarda yürütmeyi durdurma kararının verilebilmesi için “telafisi güç veya imkânsız zarar ve açık hukuka aykırılık” unsurlarının birlikte gerçekleşmesi zorunludur. Torba yasa atama kararının telafisi güç ya da imkansız zararlara yol açamayacağı hükmünü getirerek gerçekte atanma kararlarında idarenin yürütmeyi durdurma kararı vermesini olanaksız hale getirmektedir.

Yine bu madde ile iktidarın istediğini yapan kamu yöneticisine kovuşturma yolu kapatılırken yapmayana ise disiplin yolu gösterilmektedir.

82. maddede “Kamu görevlileri hakkında tesis edilen atama, görevden alma, göreve son verme, naklen veya vekaleten atama, yer değiştirme, görev ve unvan değişiklikleri işlemleri…” dendiğinden iş güvencemiz tehdit altındadır.  Tasarının yasalaşması halinde idare yasanın tanıdığı sınırsız yetkiyi kullanmaktan çekinmeyecek, işten atmalarda hukuk ilkeleri kaygısı gütmeyecektir.

‘TAŞERONLAŞMA YASAKLANMAMIŞTIR’
Soma’da da görüldüğü üzere katliamlara varan hak ihlallerinin yoğun yaşandığı taşeronlaşmayı yasaklamamakla hükümet bir kez daha sermayeyi kolladığını kanıtlamıştır.

Hükümet Soma katliamındaki sorumluluğunu unutturma ve kimi olumlu maddeleri öne çıkararak emekçiler aleyhine yaptığı düzenlemeleri gizleme çabasından vazgeçmelidir.

Başta 82. madde olmak üzere iş güvencemizi ortadan kaldıracak, emekçiler lehine olan yargı kararlarını by-pass edecek maddeler derhal düzenlemeden çıkarılmalı, taşeronlaşma yasaklanmalıdır.

Hükümeti emekçilerin sabrını daha fazla zorlamamaya ve emek karşıtı politikalardan vazgeçmeye davet ediyoruz.

Konfederasyonumuz yasanın bu haliyle yasalaşmasına ve yeni Somaların yaşanmasına izin vermeyecektir.  Biz bu zehri içmeyeceğiz.”

Kaynak: Evrensel

Susurluk’ta 76 işçi, sendikasız çalıştırılmaya karşı direnişte

Susurluk Belediyesi’nde çalışan 76 işçi, kendilerini sendikasız çalıştırmak isteyen belediye başkanına karşı direnişlerini sürdürüyor. Belediye binası karşısında eylemlerini devam ettiren onlarca işçinin üyesi olduğu Belediye-İş Sendikası, işçilerin işe iadesi için dava açtı.

30 Mart yerel seçimlerinde Susurluk Belediye Başkanlığını kazanan AKP’li Hüseyin Hızlıoğlu, göreve başladığında 131 işçiyi “kanunsuz çalıştırıldıkları” gerekçesiyle işten çıkardı ve yeni bir şirket kurarak işçilere bu şirkete bağlı olarak çalışma teklifinde bulundu. Ancak 76 işçi, teklifte bulunan “sendikasız çalışma” ve “geri dönük hakların saklı olarak kalması” maddelerini kabul etmedi, direnişe başladı.

Belediyenin karşısında eylemlerine ara vermeden devam eden işçilerin üye olduğu Belediye-İş Sendikası işçilerin işe iadesi için dava açtı. Dava hakkında bir açıklama yapmak için Susurluk Belediyesi’nin önüne gelen Belediye-İş Balıkesir Şube Başkanı Yüksel Özden, işçilerin belediyenin karşısından ayrılmadığını, sık sık sloganlarla belediye başkanını protesto ettiklerini söyledi.

Başkan Yüksel Özden “Burada direnen arkadaşlar Susurluk Belediyesi’nde 4-5-6 yıldır kanalda, suda, greyderde, şoförlük yapan arkadaşlar. Susurluk Belediye Başkanı Hüseyin Hızlıoğlu çalışanların çalışmalarının yasal olmadığı gerekçesi ile yeni bir şirket kurdu ve işçilerimizin 14 Haziran itibari ile iş akdi fesh edildi. 76 arkadaş adına davamızı açıyoruz. Artık bu meseleyi yargıya taşıdık ve bu davayı kazanacağımızdan eminim” dedi. İşçilerin tek isteğinin çalışmak ve evlerine ekmek götürmek olduğunu söyleyen Özden, işçiler işe alınana kadar eylemlerine devam edeceklerini duyurdu.

Kayıp 3 İsrailli gencin cesedine ulaşıldı

Batı Şeria'da kaybolan ve haftalardır aranan 3 İsrailli gencin cesetlerine ulaşıldığı belirtiliyor.
İsrail Bakanlar Kurulu, bugünkü toplantısının ardından yaptığı açıklamada, kaybolan 3 gence ait olduğu belirlenen cesetlere ulaşıldığını bildirdi.
18 gün önce kaybolan 3 gencin ardından, İsrail bugüne dek 565 Filistinli'yi gözaltına almış, tutuklamalar yapmıştı.
Ölen gençler Eyal Yifrah, Gilad Şaar ve Naftali Fraenkel'in, en son otostopla evlerine gitmek üzere iken görüldükleri ve ardından kayboldukları bildirilmişti.

YPG: IŞİD liderini öldürdük

PKK'nin Suriye kolu, IŞİD'in önemli isimlerinden birini öldürdüğünü iddia etti.

PKK'nin Suriye kolu YPG, IŞİD'in Çeçen lideri Ebu Ömer El Çeçen’i Suriye'de 15 adamıyla birlikte öldürdüğünü iddia etti. 

IŞİD iddia hakkında henüz açıklama yapmazken, YPG cenazelerin elinde olduğunu iddia etti. 

Ebu Ömer El Çeçen'in daha önce 3 defa öldürüldüğü iddia edilmişti. 

IŞİD'in bugün yayınladığı videoda Ebu Ömer El Çeçen'in görüntüleri yer almıştı. 

Kaynak: Radikal

1 milyon çocuk işçi var

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının verilerine göre Türkiye’de 6-17 yaş grubunda bulunan 16 milyon 264 bin çocuktan yüzde 5.9’u (958 bin kişi) ekonomik bir işte çalışıyor.

Çalışma Bakanı Faruk Çelik, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun yazılı soru önergesini cevapladı.

Bakan Çelik, Mevsimlik Tarım İşçileri Projesi (METİP) kapsamında yürütülen çalışmalar kapsamında, tarımda iş aracılığı sözleşmesinin zorunlu hale getirildiğini ve mevsimlik gezici tarım işçilerinin sözleşme olmaksızın çalıştırılamaması yönünde tedbirler alındığını ileri sürdü.

Denetimin oldukça zor olduğu bu alanda ceza yerine teşvik edici bir politika tercih edildiğini anlatan Çelik, “Yedi pilot ilde paralel olarak gerçekleştirilen araştırma sonuçlarına göre: ekonomik faaliyette bulunan toplam çocuk oranları Çankırı’da yüzde 4.6, Elazığ’da yüzde 6.8, Erzurum’da yüzde 10.7, Kastamonu’da yüzde 18.2, Ordu’da yüzde 4.6. Sinop’ta yüzde 12.8, Van’da yüzde 6.3 olarak belirlenmiştir” dedi. Çelik, fındık üretiminin yapıldığı illerde mevsimlik tarım işçiliğinin yoğun olmasından dolayı ailelerle birlikte gelen çocukların tarladan uzak tutulmasına yönelik çalışmalar sürdürüldüğünü ileri sürdü.

AKP'li Belediye Başkanı: 'Oy vermeseydin şerefsiz'

AKP'li Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağırıcı, "Sana oy verdik" diyerek kendisini protesto eden seyyar satıcılara "Vermeseydin lan şerefsiz" dedi.

AKP'li Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağırıcı, Bağcılar Meydanı’na kurulun iftar çadırındaki etkinlikte kendisini protesto eden seyyar satıcılara küfretti. Çağırıcı, yaşanan gerginlikte, kendisine "Sana oy verdim" diyen seyyar satıcıya "Vermeseydin lan şerefsiz" diye bağırdı.

Seyyar satıcıların tepkisinin artması üzerine meydana çevik kuvvet ekipleri geldi. Çağırıcı, polislerin eşliğinde meydandan ayrıldı. Olay, kameralara şöyle yansıdı:

Danıştay, 8 HES kurulmak istenen Alakır Vadisi'ni kurtardı

Danıştay, üzerine HES yapılmak istenen, Alakır Vadisi'ni 1. derece doğal SİT alanı ilan eden kararı onadı.

Antalya’nın Kumluca ilçesinde 4'ü tamamlanmış 4'ü planlama aşamasında 8 HES projesine karşı yürütülen mücadelede Danıştay 14'üncü Dairesi, yerel mahkemenin Alakır Nehri'nin doğduğu yerden denize dökülene kadar tamamıyla 1'inci Derecede Doğal SİT alanı ilan eden kararını onadı.

Doğan Haber Ajansı'nın göre, Kumluca İlçesi'nde doğduğu Dereköy'den başlayıp denize kadar 70 kilometre uzunluğa sahip Alakır Nehri ve beslediği Alakır Vadisi'ne ilişkin Danıştay 14'üncü Dairesi'nden çevrecileri mutlu edecek bir karar çıktı.

Danıştay 14'üncü Dairesi, Alakır Nehri'nin doğduğu yerden denize döküldüğü yere kadar tamamıyla Alakır Vadisi'nin birinci derecede doğal SİT alanı olduğu yönünde, Antalya 3'üncü İdare Mahkemesi'nin verdiği kararı onadı.

Korunması kamu yararı
Var Doğaseverler, Antalya 3'üncü İdare Mahkemesi'ne açtıkları davada, ilk olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı Antalya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 23 Şubat 2010 tarihli bölgenin doğal SİT alanı olmadığı kararının hukuka aykırı olduğu; kültürel, doğal, çevresel ve sosyal değerler ile kamu yararına uyarlılık bulunmadığı iddia edilerek iptali ve yürütmenin durdurulmasını istedi.

Antalya 3'üncü İdare Mahkemesi, Alakır Nehri ve Alakır Havzası'nın her boyutta doğal/biyolojik yapısı bakımından zenginliği yönüyle doğal SİT özellikleri arz ettiği, endemik tür veya popülasyonların varlığının hem dünya ölçeğinde özgünlüğüne hem de bilimsel açıdan önemine işaret ettiğini, bu özelliklerin alana birinci derece sit nitelikleri atfettiğini, bu nedenle koruma kapsamına alınmasında hem bilimsel hem de kamu yararı bulunduğu görüşüyle, Antalya Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'nun kararını iptal etti.

Çevre Bakanlığı yerel mahkeme kararını temyiz etmişti
Yerel mahkemenin bu kararı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ve müdahilleri Antalya Orman İşletme Müdürlüğü ve HES firması Dedegöl Enerji tarafından, Danıştay'a temyize gönderildi. Temyiz incelemesini tamamlayan Danıştay 14'üncü Dairesi, Antalya 3'üncü İdare Mahkemesi'nin Alakır'ın doğduğu yerden denize döküldüğü alana kadarki tüm havzasının birinci derecede doğal sit alanı olduğunu gösterir kararını hukuk ve usüle uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile alınan kararın onanmasına karar verdi.

Sivas Katliamı’nın üzerinden 21 yıl geçti: Yakanların iktidarı sürüyor

Sivas’ta 35 kişinin yakılarak öldürüldüğü Sivas Katliamı’nın üzerinden 21 yıl geçti. Alevi örgütleri ve demokratik kitle örgütleri de katliamın yıl dönümü olan 2 Temmuz günü ülke çapında gerçekleşecek mitinglere çağırıyor.

2 Temmuz günü gerçekleşecek eylemler:
Sivas
Toplanma yeri: Pir Sultan Abdal Cemevi/ Seyrantepe- Sivas
Miting yeri ve saati: Madımak Oteli 12.00

Ankara
Toplanma yeri ve saati: Toros Sokak 16.00
Miting yeri ve saati: Kolej Meydanı 17.00

İzmir
Toplanma yeri ve saati: Basmane Meydanı 19.30

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ortak bir çağrı ile herkesi 2 Temmuz günü Madımak önünde buluşmaya davet etti. Çağrıda Ortadoğu’da terör estiren IŞİD’in Sivas’ta alevileri yakanlarla aynı zihniyete sahip olduğu belirtilirken AKP’nin Sivas davasında adaletsizliği getirdiği ifade edildi. Açıklamada şöyle denildi:

Madımak Oteli önünde toplanarak “yakın ula yakın” bağrışları içinde oteli yakarak katliamı yapan 15 bin kişinin zihniyetiyle, 21 yıl sonra Musul’da, Irak’ın ve Suriye’nin köylerinde, kentlerinde kafa kesen ve katlettikleri insanların ciğerini yiyen IŞİD teröristlerinin zihniyet aynıdır!

Değişen yalnızca adlarıdır: Bu ad, bazen El Kaide, bazen Müslüman Kardeşler, bazen Nusra olur! Sivas’ta olduğu gibi bazen isimleri bile olmaz!

AKP iktidarı, ülke tarihinin en ayrıştırıcı, bölücü ve mezhepçi bir iktidarı oldu. Suriye üzerinden bölgede yaratılan mezhepçi politikalar sonucu, Musul’u işgal eden IŞİD, T.C. Konsolosluğunda tutuklananlara öncelikle “aranızda Alevi var mı” diye sordu. Çünkü bugün İslami terör örgütleri tarafından Alevi ve Şii olmak katledilmek için yeterli bir neden olabiliyor! Tıpkı, Osmanlı’dan bu yana Anadolu topraklarında kerelerce yapıldığı gibi…

AKP iktidarının açtığı mezhepçi yol, bölgeden sonra Türkiye’yi bir kez daha hızla yeni Sivaslara doğru sürüklüyor.  Oysa ülkemiz yeni katliamları engellemek için kaostan, şiddetten ve savaştan mutlaka uzak durmalıdır!

Halkevleri de bir açıklamayla 2 Temmuz günü sokakta olmaya çağırdı. Açıklamada AKP’nin katilleri aklamak için elinden geleni yaparak davanın zaman aşımından düşmesini sağladığı belirtildi. Açıklamada AKP’nin “Alevi düşmanlığı” üzerinden mezhepçilik yaptığı ifade edilirken yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan ve Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığına karşı Alevilerin taleplerinin gericilik karşıtı bir mücadele olarak örgütlenme gerekliliği vurgulandı. Açıklamada şöyle denildi:

İçeride bizzat Tayyip Erdoğan’ın şahsında simgeleşen neoliberal sistemin ve gericiliğin krizi, sınırların hemen ötesinde mezhep savaşı yaşanırken ülke “Cumhurbaşkanlığı seçimi”ne gitmektedir. İktidarını devam ettirmenin yolunun Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmak olduğunu bilen Tayyip Erdoğan’ın karşısına CHP tarafından başka bir “İslamcı aday” çıkarılarak, “Sünni dinciliğin” siyasetteki hegemonyası ileri bir meşruluk aşamasına taşınmıştır. Açıktır ki ülkede, “Ilımlı İslam modeli”nin yukarıdan aşağıya uygulanmasına yönelik emperyalist siyaset CHP tarafından da desteklenmekte ve sahiplenilmektedir. Laikliği artık ancak halkın bağımsız siyasetine yaslanan sol güçlerin savunacağı bir siyasal tablo açığa çıkmıştır.

İki İslamcı adayın dayatıldığı “Cumhurbaşkanlığı seçimi” sürecinin sonucunda; “Sünni dinciliğin” siyaset alanında referans alınmaya başlandığı bir sistemde Aleviler daha da dışlanacaktır. Bu nedenle “Alevilerin Eşit Yurttaşlık Hakkı” için mücadelenin, gericilik karşıtı bir mücadele olarak örgütlenmesi önemlidir.

Gericiliğe ve mezhep ayrımcılığına karşı 2 Temmuz’da mahallelerimizde, sokaklarımızda, bulunduğumuz her yerde mücadeleyi büyütecek, alanlarda olacağız!

‘Katil Erdoğan’ için yeterli dayanak var!

Aydın'da Haziran Direnişi eylemleri sırasında "Katil Erdoğan" sloganı attıkları için yargılanan iki kişiyi mahkeme suçsuz buldu. Kararda, “Katil Erdoğan” sloganının yaygın olarak kitleler tarafından söylenmesi için yeterli ölçüde olgusal dayanağın bulunduğu' belirtildi.

Aydın’da Haziran Direnişi eylemleri sırasında “Katil Erdoğan” sloganı atan Cem Türkoğlu ve Zafer Kasap, suçsuz bulundu. Aydın 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Fethiye Bilici, Haziran Direnişi eylemlerinde çok sayıda kişinin polis şiddetiyle öldürüldüğünü ve yaralandığını, sanıkların bunun üzüntüsüyle hareket ettiğini belirterek, “’Katil Erdoğan’ sözünün provokatif olduğu kabul edilse bile bunların Gezi olayları olgusuna dayandığı, bu sözlerin slogan şeklinde yaygın olarak kitleler tarafından söylenmesi için yeterli ölçüde olgusal dayanağın bulunduğu” gerekçesiyle beraat kararı verdi. 

Radikal’den İsmail Saymaz’ın haberine göre, Aydın’da, 6 Haziran 2013’te biraraya gelen yüzlerce kişi, Haziran Direnişi’nde yaşanan polis şiddetini ve ölümleri protesto etti. Eylemde “Katil Erdoğan” diye slogan attıkları ileri sürülen Cem Türkoğlu ve ve Zafer Kasap hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125. maddesine göre “kamu görevlisine hakaret” iddiasıyla Aydın 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Kasap ifadesinde, “Gezi olayları sırasında birçok insanın öldürülüp yaralandığını, eyleme katılanların öfkeli olduğunu” belirterek, slogan attığını fakat hakaret kastıyla hareket etmediğini söyledi. Türkoğlu ise, “Bu sloganı atıp atmadığımı hatırlamıyorum” dedi.

'Yeterli olgusal dayanak var'
Tayyip Erdoğan’ın da davacı olarak anıldığı dava 29 Mayıs’ta beraatla sonuçlandı. Hakim Fethiye Bilici, sanıkların “Katil Erdoğan” diye slogan attığının sabit olduğunu fakat bu söylemin suç içermediğini vurguladı. Sanıkların direniş eylemlerindeki ölüm ve yaralanmalardan duydukları öfke ve üzüntünün etkisiyle kapıldıkları infial ile bunu söylediklerini belirten Hakim Bilici, “Gezi olaylarında polisin ölçüsüz şiddet kullanması sonucunda ölüm ve yaralanmaların meydana geldiğine dair kamuoyunda yaygın bir kanaatin oluştuğu, sanıkların da polisin ölçüsüz şiddet kullanması sonucunda ölümlerin meydana geldiğine dair bir kanaatle bu sloganı attıkları”nı kaydetti. Bu ifadenin Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesi'ne göre düzenlenen 'ifade özgürlüğü hakkı' çerçevesinde ele alınması gerektiğini kaydeden Hakim Bilici, şöyle devam etti:

“Dava konusu sözlerin sokakta sıradan bir vatandaşa söylenmesi halinde hakaret olarak nitelendirilebileceği ancak seçilmişlerin daha toleranslı olmalarının beklendiği, katılanın başbakan olarak sahip olduğu kudret, ayrıcalıklı hak ve yetkiler dikkate alındığında aynı oranda önemli ve geniş sorumlulukları yüklenmiş olduğu, sorumluluklar çerçevesinde kendisine yalnızca zararsız ve lehte eleştiriler değil, kırıcı, şoke eden ya da rahatsız edici bilgi ve düşüncelerin de ifade edilebileceği, bunların demokratik toplumların vazgeçilmezleri olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gereklerinden olduğu, üslubun iletişimin bir parçası olduğu ve ifadenin içeriği ile birlikte üslubun da korunma gerektirdiği, dava konusu ‘Katil Erdoğan’ sözünün kaba ve provokatif olduğu kabul edilse bile bunların kamuoyuna yansımış Gezi olayları olgusuna dayandığı, sözlerin slogan şeklinde yaygın olarak kitleler tarafından söylenmesi için yeterli ölçüde olgusal dayanağının bulunduğu, sanıkların bu olguya dayanan değer yargılarını bu şekilde keskin ve dikkat çekici bir dil kullanarak ifade ettikleri...”

Roboski'de de 'beraat' demişti
Hakim Fethiye Bilici, bu kararın bir benzerini Aydın’da yapılan Roboski protestosuna ilişkin davada da vermişti. Eylemde, “Katil Erdoğan” sloganı attıkları iddiasıyla yargılanan yedi kişi hakkında 29 Ocak 2013’te beraate hükmeden Hakim Bilici kararında, “Katil Erdoğan’ sloganın bir hakaret olmadığı, Başbakan’ın olayın çözülmesiyle ilgili sorumluluğunu vurguladığını belirterek, “[Uludere’deki] olayın aydınlatılarak faillerinin tespitinden sorumlu olduğunu, sanıkların da bu sorumluluğu hatırlatmak için bu sözü söylediklerini…” karara geçirmişti.

Yan salondan ceza çıkmıştı!
Aydın 1. Sulh Ceza Mahkemesi'ndeki davadan beraat eden Cem Türkoğlu, bu kez 2 ve 14 Haziran 2013’te katıldığı iki ayrı eylemde aynı sloganı attığı iddiasıyla Ali Akpınar ile birlikte Aydın 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Karar, ilk mahkemeden bir gün sonra, 30 Mayıs’ta verildi. Hakim Bilici’den farklı olarak Hakim Akın Dombaycı, “Bu sloganın siyasiler açısından değerlendirildiğinde bile eleştiri sınırını aştığı, başbakanı toplum nezdinde küçük düşürme, onur, şeref ve saygınlığını rencide etme amacı taşıdığından” iki sanığı 7080 TL para cezasına çarptırdı ve hükmün açıklamasını erteledi.

'Türkiye’den gelen silahlar, Türkiye’de satıldı'

Suriye Ulusal Koalisyonu adlı muhalif örgütün önce gelen üyelerinden Mişel Kilo, muhaliflere Türkiye üzerinden gelen silahların yine Türkiye’de satıldığını açıkladı.
YDH'nin aktardığına göre, El-Kudsu’l- Arabi gazetesine demeç veren Ulusal Koalisyon Üyesi Mişel Kilo, “Suriye’ye yaklaşık 500 milyon dolarlık silah geldi; ama ortaya çıkan ihtilaflar ve hercümerç içerisinde bu silahlar kayboldu” dedi.
Silahların bir ticaret metaı haline geldiğine işaret eden Mişel Kilo, “silahlar komşu ülkelerde satıldı. Özellikle Türkiye’den gelen silahlar, Türkiye’ye geri döndü ve orada satıldı. Irak’tan gelen silahlar da Irak’ta satıldı” dedi.
Suriyeli muhalifler arasında savaş baronlarının oluştuğunu belirten Mişel Kilo, “ev yapıp orada mal depolayanlar, Suriye halkının buğdayını, petrolünü ve mallarını çaldılar, şimdi de silah ticaretiyle meşguller” dedi.
Ulusal Koalisyon liderlerine sert eleştiriler yönelten Mişel Kilo, örgütte başına buyruk kararlar alınması, stratejik bakış açısından ve siyasi planlamadan yoksun olunması ve sürekli çatışma, rekabet ve ayrılık düşüncesinin hakim olması nedeniyle başarısızlıklar yaşandığını söyledi.
Koalisyondaki liderlerin çatışma ve rekabet düşüncesi sebebiyle çalışma grubuyla istişare etmeden, ya da kimseye danışmadan gizlice bireysel kararlar aldığını belirten Mişel Kilo, muhalif liderlerin Suriye halkının durumu karşısında aldırışsız davrandığını söyledi ve “birbiriyle çekişip duranlar Suriye halkının kaderiyle ilgilenmiyor. Onlar sadece kendi arzularını dile getiriyorlar ama Suriye halkının kaderi onlar için önemli değil. Eğer önemli olsaydı aralarındaki bu kavgaya son vermek için bir program yaparlardı” diye konuştu.
Mülteci durumuna düşen Suriyelilerle bazı uluslar arası örgütlerin dışında kimsenin ilgilenmediğini belirten Mişel Kilo, Ulusal Koalisyon’un Suriyeli mültecilerle Türkiye, Lübnan ve Irak hükümetinin temsilcileri kadar ilgilenmediğini söyledi.

Erdoğan'ın yeğenine uyuşturucudan hapis cezası

Tayyip'in yeğeni Mehmet Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu 11 tutuksuz sanığın yargılandığı 'Uyuşturucu Davası' karara bağlandı.

SUÇLU BULUNDU, 4 YIL 2 AY HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI
Mahkeme heyeti, Mehmet Erdoğan'ı “Uyuşturucu ticareti yapmak" suçundan 4 yıl 2 ay hapis ve 80 TL adli para cezasına çarptırdı. Mahkeme heyeti ayrıca, Mehmet Erdoğan'ın "kullanmak için uyuşturucu madde bulundurduğu" nun sabit görüldüğünü belirterek, cezasının infazının ardından tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına da hükmetti.

ERDOĞAN "GEREĞİ NEYSE YAPIN" DEMİŞTİ
Erdoğan söz konusu olayın soruşturma aşamasında bir soruyu yanıtlarken bu konuda gereğinin yapılmasını istediğini söyleyip "Bu konuda ben gerek valim, gerek emniyet müdürüme açık ve net söyledim. ‘Gereği neyse açık ve net yapın’ dedim’...Ben yeğenliğimden silmişimdir. Benim doğrularımla ve ilkelerimle kaynaşmayan bir yapısı vardır." diye konuşmuştu.

KARAR DUŞURMASI GÖRÜLDÜ
İstanbul Adalet Sarayı'nda bulunan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya 3 tutuksuz sanık ve avukatları katıldı. Son sözlerini söyleyen sanıklar Serkan Emre, Bayram Kaplan ve Ayşen Özmen, suçsuz olduklarını belirterek, beraatlerini istedi.

MAHKEME KARARINI AÇIKLADI
Davayı karara bağlayan mahkeme heyeti, sanıklar Mehmet Erdoğan, Esra İşcan, Serkan Emre, Bayram Kaplan, Selim Selvi, Aysen Tutkun Özmen ve Koray Tansu'nun 'Uyuşturucu ticareti yapmak' suçunu işlediklerinin sabit olduğunu belirterek, 5'er yıl hapis cezası ve 5'er gün adli para cezasına çarptırılmasına karar verdi.

CEZALARDA İNDİRİM YAPILDI
Sanıkların sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları ve cezaların gelecekleri üzerindeki olası etkilerini gözönünde bulunduran mahkeme heyeti, cezayı 4'er yıl 2'şer ay hapis ve 4'er gün karşılığı günlüğü 20 TL'den 80 TL adli para cezasına indirdi.

TEDAVİ VE DENETİMLİ SERBESTLİK TEDBİRİ DE UYGULANACAK
Sanıklar Esra İşcan, Mehmet Erdoğan, Serkan Emre, Bayram Kaplan, Selim Selvi, Barış Kurt, Turhan Uluhan ve Serdar Tüm'ün “Kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurdukları"nın sabit olduğunu belirten mahkeme heyeti, sanıklar hakkında tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına karar verdi.

MEHMET ERDOĞAN DAHA ÖNCE DE BENZER SUÇTAN CEZA ALMIŞ
Sanıklar Bayram Kaplan, Mehmet Erdoğan, Koray Tansu ve Esra İşcan'ın daha önceki yıllarda benzer suçlardan sabıkaları bulunduğunu vurgulayan mahkeme heyeti, sanıklar hakkındaki cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına da hükmetti.

BİR SANIĞIN DOSYASI AYRILDI
Mahkeme heyeti, sanık Mustafa Yıldırım'ın uzun süredir yakalanamaması ve savunmasının alınmaması nedeniyle dosyanın ayrılmasına hükmetti.

SANIKLARIN 17'ŞER YILA KADAR HAPSİ İSTENİYORDU
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, suç tarihinin 8 Şubat 2010 tarihi olduğu ifade edildi. İddianamede, uyuşturucu ticareti yapıldığına ilişkin yürütülen bir soruşturmada, oto kiralama dükkanı sahibi şüpheli Serkan Emre'nin kullandığı otomobilin takibe alındığı belirtildi. Serkan Emre'nin yanında oturup konuşan Mehmet Erdoğan'ın araçtan inerek evine girmesinin ardından durdurulan araçta arama yapıldığı anlatıldı. Yapılan aramada, uyuşturucu madde kullanmakta kullanılan kağıda sarılmış ve içilmiş uyuşturucu madde ele geçirildiği dile getirildi. Gözaltına alınan Mehmet Erdoğan'ın evinde yapılan aramada da 2 adet uyuşturucu sarmaya yarayan ve "çarşaf" tabir edilen kağıt ele geçirildiği anlatıldı.

Soruşturmanın ilerleyen aşamasında gözaltına alınan 11 şüphelinin kan örnekleri ile el parmak izlerinin karşılaştırılması sonucunda, araçta ele geçirilen kağıt parçası üzerinde Mehmet Erdoğan'ın genotip özelliklerinin uyumlu olduğunun tespit edildiği ifade edildi. Ayrıca Serkan Emre'ye ait oto kiralama dükkanında çalışan Bayram Kaplan, Selim Selvi ve Barış Kurt'un, toz halindeki uyuşturucu maddeleri plaka haline getirerek uyuşturucu madde satan şüpheli Mehmet Erdoğan'a verdikleri de iddianamede yer aldı. Mehmet Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu 11 şüphelinin “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti" ve “Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak" suçundan toplam 6'şar yıldan 17'şer yıla kadar hapsi isteniyordu. Mehmet Erdoğan dava kapsamında bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmişti.

Wikileaks: ROJ TV'nin kapatılmasını ABD istedi

Wikileaks’in belgelerine göre, Anders Fogh Rasmussen'in NATO Genel Sekreterliği'ne Türkiye'den onay alması için, ABD, ROJ TV'nin kapatılması önerisinde bulunmuş.

Wikileaks’in açıkladığı son belgelere göre Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Danimarka eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne Türkiye’nin onayını alabilmesi için Danimarka hükümetine Roj TV’yi kapatma yönünde “öneriler”de bulundu.

bianet’in haberine göre, kapatılan Roj TV’nin editörlerinden Amed Dicle daha dava açılmadan ABD’li yetkililerin kendilerinden kanalı kapatmalarını istediklerini söylüyor.

Roj TV'nin kapatılması için yaratıcı öneriler
WikiLeaks’in belgelerine göre ABD Maslahatgüzarı Terence McCulley’nin 2009 tarihli diplomatik telgrafında “Danimarkalıların Roj TV’ye karşı harekete geçip bu durumdan sonsuza dek kurtulmaya sıcak bakıyor" ifadesi yer alıyor.

McCulley, telgrafında ayrıca televizyon kanalının PKK ile bir bağlantısının bulunmadığı belirtilerek “Danimarkalılar kanalın kapatılması ya da engellenmesi yönünde yaratıcı yöntemler düşünmeye teşvik edilmeli’ önerisinde bulunuyor.

'ABD kanalı kapatmamızı istedi'
Roj TV eski editörlerinden Amed Dicle, telgrafın gönderildiği tarih olan 2009 yılında, henüz haklarında dava açılmadan önce ABD Büyükelçiliği yetkililerinin kendileri ile bir görüşme yaparak kanalı kapatmalarını istediklerini söyledi.

Dicle, şunları söyledi: "Danimarkalılar, Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğini veto etmemek için Türkiye’nin talep ettiği Roj TV karşıtı çabaları yoğunlaştırma sözü verdi. Hem kanal hakkındaki soruşturma yoğunlaşırken, hem de al gülüm ver gülüm (üst düzey görev karşılığı ifade özgürlüğünün feda edilmesi) çok belli olmasın diye üst düzey yetkililer dikkatli davranıyor.’’

“Roj TV’ye henüz bir dava açılmamıştı. Bizimle iki saatlik bir görüşme yaptılar. Türkiye’de ilerlemeler yaşandığını, kanalı kapatıp TRT Şeş’e dahil olabileceğimizi söylediler. Bizse yayın yaptığımız ülkelerin yasalarına göre hareket ettiğimiz ve bizi ancak bir mahkeme kararıyla kapatabilecekleri oldu."

'Danimarka kıskaca girdi'
“Daha sonra dönemin Danimarka Adalet Bakanı bizzat aynı şeyi bize söyledi ve ABD’nin gönderdiği 11 dosyayı göstererek çok zor durumda kaldıklarını. Bunları ilk defa açıklıyoruz çünkü uzun süredir Danimarka’dan yayın yapıyoruz ve onların da zor durumda kaldıklarını biliyoruz. NATO Genel Sekreterliği meselesiyle ile birlikte de kıskaca girdiler.”

Amed; Roj TV, Nuçe TV ve MMC’nin kapatılmasıyla ilgili yargı sürecinin tıkandığını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya hazırlandıklarını söyledi.

Nasıl kapatılmıştı?
Kopenhag Mahkemesi Temmuz 2013 yılında “örgütle organik ilişkisi olduğu” gerekçesiyle Mezapotamya Broadcasting'e ait Roj TV, Nuçe TV ve MMC hakkında beş milyon Danimarka kronu para cezası vermiş, kanal iflasını açıklamıştı.

Türk dili dersi: Allah Alevileri aşağılık ve adi etsin!

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Osmanlı Türkçesi Grameri 2 ders kitabında "Kötü ayin yapan Kızılbaşlar. Allah onları kıyamete kadar aşağılık ve adi etsin. Din zamanlarında namaz kılınmıyordu" yazı tepkilere neden oldu.

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi "Türk Dili Edebiyatı Osmanlı Türkçesi Grameri 2" ders kitabında Türkçe karşılığı “Kötü ayin yapan Kızılbaşlar. Allah onları kıyamete kadar aşağılık ve adi etsin. Din zamanlarında namaz kılınmıyordu” sözlerine denk gelen yazıyla Alevilere hakaret edildiği ortaya çıktı. Alevi bir öğrencinin üniversiteye yazdığı kitabın düzeltilmesi talebine "yeni dönemde yer almayacak" yanıtı verilmesine karşın değişiklik yapılmadı. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Hukuk ve İnsan Haklarından sorumlu başkan yardımcısı Avukat Ali Yıldırım da kitapta yer alan sözlere tepki göstererek, “Alevi inancına yönelik bu nefret söyleminin akademik camianın bir mensubu tarafından yapılması affedilemez bir davranıştır. Devletin laik olmayan yapılanması ve anlayışı farklı inançlara saygı değil düşmanlık üretmektedir” dedi. Yıldırım, kitabı yazanlar hakkında suç duyurusunda bulanacaklarını söyledi. 

Cumhuriyet gazetesinden Ali Açar'ın haberine göre, AÖF Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisi H.K, geçen eğitim ve öğretim yılında Osmanlı Türkçesi Grameri 2 ders kitabının 80 ve 81. sayfalarında “Kızılbaş-ı bed-ayin-hazemü’llahu ila-yevmid-din-zamanlarında namaz kılınmayıp” sözlerinin yazılı olduğunu gördü. Bunun üzerine sözleri çevirten H.K., günümüz anlamıyla kitapta yer alan sözlerin karşılığının, “Kötü ayin yapan Kızılbaşlar. Allah onları kıyamete kadar aşağılık ve adi etsin. Din zamanlarında namaz kılınmıyordu” olduğunu öğrendi. Üniversite yönetimine yazı yazan H.K., Prof. Dr. Hayati Develi tarafından hazırlanan Osmanlı Türkçesi Grameri 2 ders kitabında kışkırtıcılık olduğunu belirterek, “Böyle bir cümlenin bir profesör tarafından devlete ait bir üniversitenin ders kitabında kullanılması mezhep ayrımcılığının resmi olarak yapılmasıdır. Toplumu kışkırtmak amacıyla kin ve nifak tohumları atmak olarak da değerlendirilebilir. Yönetiminizi bu konuda bilgilendirerek ilgili cümlenin kitaptan çıkartılmasını ve sayın profesörün bu konuda uyarılmasını saygılarımla arz ederim” dedi. Kitabın editöründen gelen yanıtta ise amacın ayrımcılık olmadığı kaydedilerek, “Toplumumuzun huzura, sağduyuya, hoşgörüye ihtiyacı olduğu şu zamanda, amacımız ne mezhep ayrımcılığı yapmak ne de toplumu kışkırtmak için kin ve nifak tohumları atmaktır. Öğrencimizin dikkati için teşekkürlerimizi sunarken söz konusu ibarenin kitabın düzeltmeleri sırasında çıkarılacağını da belirtmek isterim” denildi. Editörden gelen yanıta karşı sözlerin kitaptan çıkarılmaması üzerine H.K., durumu Alevi örgütlerine bildirdi. 

'HUKUKİ YOLLARA BAŞVURACAĞIZ'
ABF Hukuk ve İnsan Haklarından sorumlu başkan yardımcısı Avukat Ali Yıldırım, kitapta yer alan sözler üzerine suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi. Bir devlet üniversitesi tarafından yayınlanan ders kitabında Alevilere ve onların inançlarına yönelik hakaret içeren cümlelerin yer almasının vahim olduğunu belirten Yıldırım şunları söyledi: “Ayrımcı, ötekileştirici, rencide edici bu anlayışın ders kitabı aracılığıyla öğrencilere de sirayet edeceği göz önüne alınırsa Alevi inancına yönelik bu nefret söyleminin akademik camianın bir mensubu tarafından yapılması affedilemez bir davranıştır. Alevi toplumu olarak tüm din ve inançlara derin bir saygı gösterirken kendi inancımıza yönelik bu tür tutumları asla kabullenemeyiz. Maalesef devletin laik olmayan yapılanması ve anlayışı farklı inançlara saygı değil düşmanlık üretmektedir. Bu hakaret edici ifadelere karşı her türlü hukuki yollara başvuracağız. Aleviler şamar oğlanı değildir. Hakaret edenler yargı önünde bedelini ödemeli, kamuoyu önünde özür dilemelidir. Anadolu üniversitesi rektörlüğü de kitabı acilen ders kitabı olmaktan çıkarmalı ve yazar ile editörler hakkında gereğini yapmalıdır.”

Yaşadın asgari ücretli: 4 kuruş zam

Asgari ücrete yarından itibaren öğün başına "4 kuruş" zam geliyor. Zamdan sonra asgari ücretli eğitim için bir çocuğuna günde 20 kuruş ayırabilecek. 

Asgari ücret, yarından itibaren bekar yetişkin işçilerde 846 liradan 891 liraya, evli ve iki çocuklu işçilerde ise 886 liradan 931 liraya çıkıyor.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü DİSK-AR’ın, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstatistikleri üzerinden yaptığı hesaplamaya göre, eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli Temmuz 2014 tarihinde elde edeceği geliri ile gıdaya ancak 9 lira ayırabilecek.

Buna göre asgari ücretlinin üç öğün için kişi başına ayırabildiği tutar 2.25 TL olurken, öğün başına bu tutar sadece 75 kuruş düzeyinde kalıyor. Bu miktar Ocak ayında 71 kuruştu. Dolayısıyla 2014 yılı temmuz zammı öğün başına sadece 4 kuruşa denk gelmektedir.

ULAŞIMA GÜNDE 2.8 LİRA 
Raporda, en yoksul yüzde 20’lik kesimin yaşamını sürdürebilmek için gelirinin ancak yüzde 29’unu gıda harcamalarına ayırabildiğine dikkat çekilerek, Temmuz ayı zammıyla eşi çalışmayan ve 2 çocuklu bir asgari ücretlinin, asgari geçim indirimli aylık 931 liralık gelirinden gıda için günlük ayırdığı 9 lira ile hem eşinin hem kendinin hem de çocuklarının karnını doyurmak zorunda olduğu ifade edildi.

Rapora göre Mayıs 2014 tarihi itibari ile ortalama kira bedeli 596 lirayı bulurken, asgari ücretlinin kira ve diğer konut harcamaları için ayırabildiği tutar sadece 311 lira düzeyinde kalıyor.

Raporda asgari ücretlinin, çalıştığı işyerinin servis imkânı yoksa işyerine ulaşımının bile büyük bir sorun olduğu vurgulanıyor. Tek bir belediye otobüs biletinin Türkiye ortalamasında 1.68 lira olduğu koşullarda, asgari ücretlinin ulaşım için ayırabildiği günlük pay sadece 2.8 lirada düzeyinde kalıyor.

EĞİTİM İÇİN ÇOCUK BAŞINA AYDA 2.9 LİRA, GÜNDE 20 KURUŞ
Asgari ücretlinin ortalama fiyatlı bir buzdolabını alması için, ev eşyası için ayırabildiği 53.1 lira ile başka hiçbir eşya almaksızın 27 ay çalışması gerekiyor.

Rapora göre özetle asgari ücretliden, öğün ve kişi başına 75 kuruşla karnını doyurması, 1 buzdolabı için 27 ay çalışması, 311 liraya barınması ve ısınması, çocuk başına ayda 2.9 lira, günde 20 kuruş eğitim harcaması ile çocuklarını yetiştirmesi bekleniyor.

Ortalama sinema biletinin 12 lira ve tiyatro biletinin 25 lira olduğu Türkiye'de, asgari ücretli kültür ve eğlence için ayda yalnızca 14.4 lira ayırabiliyor.

"ASGARİ ÜCRETLİ BÜYÜMEDEN PAY ALAMIYOR"
 Raporun sonuç bölümünde, asgari ücretin bu düzeyde belirlenmesinin, sefalette ısrar anlamına geldiği ifade edilerek, işçilerin talebinin asgari ücretin, bir işçinin ailesi ile birlikte asgari olarak temel ihtiyaçlarını karşılayacak, işçiyi kimseye muhtaç etmeyecek bir düzeyde belirlenmesi ve sefaletin son bulması olduğu ifade edildi. Raporda şu görüşlere yer verildi:

"Asgari ücretin ekonomik büyüme ve verimlilik artışından pay almaması, üretilen kaynakların belirli ellerde toplanması anlamına gelmektedir. Gelir dağılımını düzenleyici bir rol oynaması beklenen asgari ücretin, açlık sınırının bile altında belirlenmesi vicdanları zedelemektedir. Asgari ücretin, temel gereksinimleri karşılayacak bir biçimde ele alınması gerekmektedir. Ne yazık ki, 2014 yılı için belirlenen rakamlar raporda da görüldüğü gibi sefaletin sürdürülmesi anlamına gelmektedir."

ASGARİ ÜCRETLİ NEYE NE KADAR AYIRABİLECEK?
Harcama Grubu aylık (TL) Günlük (TL)
Gıda ve alkolsüz içecekler 269.6 9.0
Alkollü içecek, sigara ve tütün 46.0 1.5
Giyim ve ayakkabı 40.1 1.3
Konut ve kira 310.9 10.4
Ev eşyası 53.1 1.8
Sağlık 17.3 0.6
Ulaştırma 84.2 2.8
Haberleşme 27.9 0.9
Kültür, eğlence 14.4 0.5
Eğitim hizmetleri 5.8 0.2
Otel, lokanta, pastane 32.9 1.1
Çeşitli mal ve hizmetler 29.1 1.0
Toplam: 931.2

Büyüme ve bölüşüm sorunlu ekonomik model sürdürülemez

2001 krizi sonrasını izleyen dönemde, işler yoluna girdikten sonra da bir türlü, gelir eşitsizliğine ne yapılacağı sorusu politika yapıcıların ekonomik ve sosyal politika çerçeveleri içine girmedi.

Türkiye gerçekten de ilginç bir ülke, gelir dağılımı eşitsizliği üzerine epeydir yapılmayan bilimsel bir çalışmayı gelir eşitsizliği yükü altında ezilen en yoksul yüzde 20’nin kurumsal temsilcileri örneğin sendikalar değil de ‘en zengin yüzde 1’ sayılan işveren örgütü TÜSİAD yapıyor. Hem de Türkiye’nin ekonomik büyüme modelinin teklemeye başladığı son birkaç yıldır, politika yapıcıların öncelik sıralamasında gözden kaybolmasın diye, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde kamuoyunun dikkatini buraya toplamak için.

Türkiye’de Bireysel Gelir Dağılımı Eşitsizlikleri başlıklı raporu, Doç. Dr. Raziye Selim, Prof. Dr. Öner Günçavdı ve Dr. Ayşe Aylin Bayar TÜSİAD için hazırlamış.

Raporun özeti şu: Türkiye’de bireysel gelir eşitsizliği, 2001 reformları sayesinde 2002-2007 arasında enflasyon düşüşüne bağlı olarak gelir eşitsizliğinde kısmen düzelme yaratmış, 2007-2011 arasında düzelme durmuş, minimal bozulma bile olmuş. Kaynağı da emek gelirleri arasındaki eşitsizliğin katkısındaki büyüme.

İlk dönemde enflasyon düşüşü faiz düşüşüne yol açtığından, faiz gelirlerinin azalmasına yol açmış, bu da en zengin yüzde 20’lik dilimin gelirden aldığı payı 2002’de yüzde 49.8’den 2007’de yüzde 43.7’ye düşürmüş. 2011’e gelindiğinde ise yüzde 44.8’e çıkmış. Oysa en yoksul yüzde 20’nin gelirden aldığı pay 2002’de yüzde 5.3’den 2007’ye yüzde 6’ya gelirken, 2011’de yüzde 6.1 olabilmiş.

Özetin özeti şu: En yoksul dilimlerdeki iyileşmeden değil, en zengin dilimdeki gelir kaybından dolayı, ‘uçurum’ azalmış. Araştırmacılar gelir eşitsizliği ölçütü olan Gini katsayısının 2005’de 0.43’den 2007’ye 0.40’a düştüğünü, 2011’de ise yine 0.40’da kaldığını hesaplıyorlar. Eşitsizliğe katkıda toplam gelirler içinde faiz gelirlerinin payının yüzde 1’in altında olduğu, emek gelirlerinin ise toplam yüzde 60’a yakın payının olduğu dikkate alınırsa eşitsizlik sorununda odağın burası olduğu unutulmamalı.

2007 sonrası dönemin, Türkiye’de hem ekonomik olarak hem de politik olarak iniş çıkışların, çalkantıların olduğu bir dönem olduğu malum. Reformlar duraklatıldı, ekonomik büyüme yavaşladı, hükümet politik kutuplaşmayı artırdı. Sonuç; gelir artış oranı düştü, gelir eşitsizliğinde mesafe alınamadı.

***
Türkiye ekonomisi 2001 krizi sonrasında bir süre Derviş reformları ve IMF programı ile 2007 sonrasında ise bol küresel likidite (sıcak para) ile ekonomik büyümesini sağladı.

2007 sonrası başta Başbakan Erdoğan ve hükümet içindeki kimi bakanlar, ekonomi politikasını ‘kur ve faiz’çerçevesine sıkıştırırken, yeni bir ekonomik modelin nasıl kurulabileceği ve dış finansman sorununa kalıcı olarak nasıl çözüm bulunacağı, bu modelin sürdürülebilirliği ile bölüşümde iyileşme üzerine, hangi reformlara ihtiyaç olduğu üzerine kafa yorulmadı. Portföy yatırımları gibi kısa vadeli kaynaklarla dönen ekonomi, 2010 sonrası sert iniş çıkışlar, enflasyon, mali çalkantılarla yüz yüze kaldı.

Son 4 yılda, yıllık ortalama 60 milyar dolar cari açık veren Türkiye, her yıl ortalama net 10 milyar dolar doğrudan yatırım alabildi. Peki, bu normal mi? Cari açığın finansmanını neden başka ülkeler gibi daha yüksek bir doğrudan yatırım alarak yapamıyoruz? Sorunun yanıtı; 2007 sonrasında savsaklanan reformlarda, politik kutuplaşmada, hukukun üstünlüğünün tek siyasal iradenin gölgesinde kalmasında, güçler ayrımının giderek etkisiz bırakılmasında.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNCTAD) verilerine göre; Türkiye son 10 yılda gelişen ülkelere akan doğrudan yatırımlarda payını sorunlarına katkı sağlayacak ölçüde artıramadı. 2004 yılında gelişen ülkeler gelen 284 milyar dolardan yüzde 1 pay alan Türkiye, 2013’de gelen 778 milyar doların yüzde sadece 1.7’sini alabiliyor. Türkiye ile aynı grupta değerlendirilen diğer gelişen ülkelerin ise paylarını 2’şer puana yakın artırdıkları görülüyor.

Hep beraber soralım; kalıcı finansman sağlamada başka ülkelerin neden gerisinde kaldık?

Uğur Gürsoy - Radikal

IŞİD mi Şişecam grevi mi?

Birkaç gün önce, İstanbul’dan Urfa’ya doğru gitmekte olan bir otobüste, yolculardan biri, elindeki bıçakla ve “Allahuekber” diyerek diğer yolculara saldırdı. Yolculardan üçü boyunlarından ağır şekilde yaralandı.

İlk bakışta sıradan bir mesele gibi görünse de otobüsün Suriye sınırındaki Urfa’ya gitmesi, saldırganın tekbir getirmesi, yaralanan yolculardan birinin Suriyeli olması gibi detaylar olayın “sembolik” niteliğini göstermesi açısından önemli.

“Stratejik derinlik” adı altında Türkiye’nin izlediği dış politikanın bir bedeli olacaktı ve bu olay o bedelin örneklerinden sadece biri.

Türkiye artık sokaklarında cihatçı militanların serbestçe dolaştığı, IŞİD sembollü araçlara rastlayabileceğiniz, her an cihatçı terörün hedefi haline gelebilecek bir ülke.

“Yeni-Osmanlı” olmak için çıkılan yolda ülkenin giderek bir Ortadoğu ülkesine dönüşmesine tanıklık ediyoruz günbegün.
***
Sözünü ettiğim olayın gerçekleştiği gün Lübnan polisi, Beyrut’ta iki gün önce intihar saldırısı gerçekleştiren iki Suudi IŞİD militanının ülkeye İstanbul’dan geldiğini açıklıyordu.

Türkiye’nin cihatçı terörün hem mali ve lojistik açıdan hem de insan kaynağı açısından cihatçı terörün geçiş noktası haline geldiği artık herkesin bildiği bir sır olduğundan hiç de şaşırtıcı değildi bu haber.

Bir zamanlar “Avrupa ile Asya arasındaki köprü olma” iddiasıyla belirlenen jeopolitik konum, artık cihatçı teröristlerin Suriye ve Irak’a geçiş yaptığı, petrol şeyhlerinin ise para transferi gerçekleştirdiği bir konuma evrilmiş durumda.

Bu konumun neticesi ve tuhaf bir şekilde herkesin yokmuş gibi davrandığı şey ise aralarında diplomatların da bulunduğu 80 civarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının IŞİD’in elinde rehin tutuluyor olması.

Rehinelerin durumuyla, IŞİD’in ne istediğiyle, yapılan pazarlıklarla, rehinelerin nasıl kurtarılacağıyla ilgili tek bir somut bilgi ve veri yok elimizde.

Sıkça dile getirilen iddia ise rehinelerin kurgu bir kurtarma operasyonuyla cumhurbaşkanlığı seçiminde koz olarak kullanılacağı yönünde.
***
Velhasıl Türkiye içeride ve dışarıda çok ciddi bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıya.

Bölgesel güç, Osmanlı’yı yeniden diriltme, aktif dış politika gibi temellendirilmemiş ve içi boş iddialarla çıkılan yolda gelinen nokta, şehirlerinde her an bombaların patlayabileceği bir Ortadoğu ülkesine dönüşmek oldu.

Ülkeyi böylesi bir güvenlik riskiyle karşı karşıya bırakanlar ise bunun üstesinden nasıl geleceklerini düşüneceklerine, 5800 Şişecam işçisinin grevini “milli güvenliği bozucu” diyerek yasaklamayı tercih ettiler.

Daha önce iki kez yapıldığı gibi Şişecam işçilerinin grevi 60 gün süreyle ertelendi; yani aslında fiilen yasaklanmış oldu.

“İleri demokrasi” nutuklarından boğulduğumuz şu günlerde tıpkı 12 Eylül darbecileri gibi “milli güvenlik” gerekçesiyle grev yasaklamak, darbelerle hesaplaşma iddiasında olanların gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi.

“Kenan Evren’in yargılanması”nın ise bir müsamereden, bir parodiden ibaret olduğu bir kez daha anlaşıldı.

12 Eylül sol korkusuyla dinci gericiliğe ülkenin ve devletin kapılarını ardına kadar açmıştı ve o kapıdan girenler bugün iktidardalar.

Bugün ise ülke bir yandan cihatçı terör için lojistik üs ve geçiş noktası haline getirilirken öte yandan en temel anayasal haklardan biri olan grev hakkı tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi askıya alınmış durumda.

IŞİD milli güvenliğe tehdit değil ama Şişecam işçisinin grevi tehdit.

Kenan Evren yargılansa ne olur? Kendisi ceza alsa da fikirleri iktidarda.

Fatih Yaşlı - Yurt

Bor madenleri taşeronla özelleştiriliyor

Düşünülen yasa değişikliği ve fiili uygulamalarla bor madenlerinin hizmet alımı yoluyla büyük oranda özelleştirildiği ifade edilen açıklamada, bu sürecin tüm hizmetlerin taşeronla yaptırılması yoluna doğru gittiğine dikkat çekildi. “İstanbul ve İzmir Lojistik Müdürlüklerinin kapatılarak bir süre sonra bu faaliyetlerin hizmet alımı yoluyla yaptırılması da özeleştirme sürecinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir” denilen açıklamada, “Yardımcı işlerin hizmet alımı yöntemiyle taşeron firmalara gördürülmesi şeklinde yürüyen tüm kamu kurumlarındaki bildik fiili özelleştirme uygulamalarının yanı sıra, Eti Maden İşletmeleri 2840 sayılı Yasa’ya aykırı olarak asıl iş olarak değerlendirilecek, susuz boraks üretiminin işletmesini de özel firma eliyle yaptırmıştır. Bu durumun yasal bir hale getirilmesi için 2012 yılında Meclise sunulan ve halen mecliste bekleyen 2840 sayılı Yasa’da yapılmak istenen değişiklikle bor madenlerinin üretimi ve zenginleştirilmesinin ürünün mülkiyeti teşekkülde kalmak üzere ihale yoluyla üçüncü şahıslara gördürülebilmesinin önü açılmaya çalışılmaktadır” ifadelerine yer verildi.Dünyadaki toplam bor rezervlerinin yüzde 72’sine sahip olan ve geçen yılın ihracat şampiyonu olan bor madeni işletmelerinde gizli özelleştirme devam ediyor. Dünya bor pazarının yüzde 45-50’sine sahip olan Eti Maden İşletmeleri,  İstanbul ve İzmir Lojistik Müdürlüklerinin faaliyetlerini sona erdirecek. İzmir ve İstanbul limanlarındaki bor ihracatı, taşerona devredilecek.

Maden Mühendisleri Odası, yaklaşık 2 milyon ton yıllık bor kimyasalları üretimi ile dünya rezervlerinin yarısına sahip olan Türkiye’deki bor işletmelerinin taşeronlaştırmayla piyasaya peşkeş çekildiğini açıkladı. 1978 yılından beri devlete bağlı madenler arasında olmasına rağmen hâlâ bor üretimindeki özelleştirme tartışmalarının bitmediği belirtilen açıklamada, borların özelleştirilmesine dönük çalışmaların 2000 yılından bugüne gizli ya da açıktan devam ettiği ifade edildi.

1 AĞUSTOS’TA LİMANLAR TAŞERONA
Eti Maden İşletmelerinin 1 Ağustos tarihinden itibaren İstanbul ve İzmir Lojistik Müdürlüklerinin faaliyetlerini sona erdireceği ifade edilen açıklamada, ağustos ayı itibariyle İzmir ve İstanbul limanlarından yapılacak ihracat işlemleri taşeron aracılığı ile yaptırılacağı, buralarda çalışanların da diğer işletmelere gönderileceği belirtildi.

Maliyetin azalmayarak, taşerona aktarılacağı kaydedilen açıklamada, “Bu hacimde ihracat gerçekleştiren bir kurumun ihracat işlemlerinin gerçekleştiği noktalarda birimlerinin olması önemlidir. Bu noktalarda yürütülen faaliyetlerin kontrolü, organizasyonu ve yaşanan sorunların giderilmesi için personel bulundurulması zorunludur. Bu nedenle ileride dışarıdan hizmet alınarak bu hizmetlerin yaptırılması gerekecektir. Bu düzenlemenin kuruma ve ülke ekonomisine fayda, tasarruf vs. sağlamayacağı bir yana, oluşturacağı riskler ve kayıplar öngörülenden daha fazla olacaktır” ifadelerine yer verildi.

ASIL İŞ TAŞERONA VERİLMEK İSTENİYOR
1 MİLTON TON BOR TAŞERONA EMANET!
Dünya’nın lider bor tedarikçilerinden olan Eti Maden İşletmelerinin ihracatı bugün Bandırma, İzmir ve İstanbul limanlarından gerçekleştiriliyor. Bu işlemlerin organizasyonu ve kontrolü de buralardaki lojistik müdürlükleri vasıtasıyla yapılıyor. İzmir ve İstanbul limanlarından gerçekleştirilen ihracat miktarı bugün 1 milyon tonu aşmış durumda. Ağustos ayından itibaren ise 1 milyon tonluk ihracat taşerona verilecek. 

IŞİD, bayrağını yeniden astı

Urfa’nın Akçakale ilçesinin karşısında bulunan Suriye’nin Tel Abyad ilçesinin kontrolünü elinde bulunduran IŞİD, Türkiye sınırına yakın bir bölgeye tekrar bayrak astı.

Akçakale’nin karşısında bulunan Tel Abyad’ın kontrolünü elinde bulunduran Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) üyeleri, Türkiye sınırına yakın bir bölgede bulunan ve geçen 15 Haziran’da indirdikleri bayraklarını dün akşam saatlerinde tekrar astı.

IŞİD’in astığı bayrak Akçakale’den de net bir şekilde görülüyor. IŞİD daha önce de Türkiye sınırına çok yakın bir bölgeye bayrağını asmıştı.

HDP’nin adayı Demirtaş!

Basın açıklamasının yapılacağı salona asılan pankartlarla, HDP’nin adayının Selahattin Demirtaş olacağı kesinleştirildi. Daha sonra Gencay Gürsoy, cumhurbaşkanı adayı olarak Selahattin Demirtaş’ın adını açıkladı.

Demirtaş adaylığı ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Beni oy birliği ile aday gösterme kararı alan HDP’ye bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Türkiye’de bu görevi yürütebilecek çok değerli binlerce arkadaşımız var. Bu çok büyük bir zenginliktir. Binlerce arkadaşımız benden çok daha fazla bu görevi layıkıyla yürütebilecek nitelikteydiler. Bugün bu görev benim omuzlarımda ama dostlarımın kardeşlerimizin ortak adayı olarak huzurlarınızdayım.

Biz kampanya süresince de göreceğiz ve göstereceğiz ki biz tek başımıza kişi olarak Çankaya’ya aday değiliz. Halk olarak ilk defa Çankaya’ya adayız. Ben yasal olarak bir kişiyi aday gösterme zorunluluğundan dolayı aday gösterilmiş kişiyim. Biz halkın içinden çıkmış insanlar değiliz halen halkın içindeyiz."

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers