6 Haziran 2014 Cuma

Sen hiç Kürde benzemiyorsun öğretmenim

Okulun ilk günü heyecanlıyım; Kurdistan’da bir köy okulunda öğretmen olmak kulağa çok hoş geliyor değil mi? Bu köye yabancı değildim aslında, anneannemin doğduğu büyüdüğü bir yer ve herkes akraba; “Ooo işin kebap!” diyenleri duyar gibi oluyorum, yok işte hiç de öyle değil…

Dinleyin bakalım:

Köyde vekil öğretmenlik yapmak için kendimi şöyle telkin ediyordum; kendimi göreceğim, özümle tanışacağım, hamurumun maya tuttuğu yerleri yakından tanıyacağım. Ama önce şu akrabalık bağını çocukların bilmemesi için ailelere uyarı geçtim.

Dağlarla çevrili, tezek kokan bir köy öğretmeniydim artık…
Köy dağlarla çevrili ve bir ırmak akıyor boylu boyunca, çok hoştu doğrusu; İçeri girdiğinizde sizi tezekle karışık hava karşılıyor. Okul SODES ‘in proje kapsamında olduğu için çok modern ve her duvar köşesi Atatürk köşesi -ruhum sıkışıyordu-. Serbest kıyafet diye çocuklar yamalı yırtık pantolonlar, kızlar ya ablalarının ya da annelerinin topuklu ayakkabıları, takılarıyla; tırnakları çamur içinde, burunları akanlar ve tedirgin bakışlarla karşılıyor sizi, herkes ağlamaklı; yok, okula yeni başlayanlar değil, bildiğiniz tüm öğrenciler ağlıyor. Aralarında Kürtçe konuşuyorlar, anlamayacağımı farz ederek; “Öğretmen yine değişmiş, yine baştan başlayacağız.” diye oflamalar püflemeler…

Okul müdiresi “rahat, hazır ol” dedikten sonra “Andımız” ve İstiklal Marşı okuması için bir çocuğu merdivenlere çıkarıyor ve ben, hazmedemediğim için merdivenlerden inip köşeye geçtim; duymak istemiyordum ve kendimle çeliştiğimi hissedince öfkelenmeye başlıyordum. Düşünsenize, çocuklar sanki askeri içtimada; robot gibi, olmadıkları bir şeyi okumaya zorlanıp, yalanlar üzerine and içiyordu. Çocuklar Türkçeye hakim değiller sadece okulda, öğretmenlerin yanında konuşuyorlar; kendi aralarında Kürtçe konuşuyorlar. Müdire yasaklamış Kürtçe konuşmalarını; gerekçe olarak da, “Ben ne bileyim bana küfretmediğinizi?” diyormuş.

İlk ders ve ürkek bakışlar…
Sınıftan içeri girdim, herkes gözlerimin içine bakıyordu. Birden, önceki öğretmenlerinin çocuklar hakkında çizdiği imajları aklıma geldi; hayır, isimlerini sormayacaktım, bana verilen öğrenci gözlem defterini okumayacaktım; ama ya sıfırdan başlamak da bir hataysa… Sonra düşündüm, bu kadar keskin fikirli Kemalist öğretmenin gözlemini ne okuyacağım; bildiğiniz, tüm öğrenciler için ‘kapasite yok’  mesajını veren ifadeler… 2 tane kaynaştırma öğrencisiyle toplamda 20 öğrencim var. Gayet ürkek,  ağlamaklı bakışlar… 3. ve 4. sınıfları birlikte okutacaktım. Önlük zorunluluğu getirdim öğrencilerime; öyle ya, bu çocukların olanakları belliydi.

Sonraki aşamada seviyelerini tespit edecektim; kitap okumalarını, yazı yazmalarını test edeyim dedim. Önceki öğretmenleri, geç anlama sorunları var demişti ya, ona binaen çok üstlerine düştüm.

Öğrenciler çat pat okuyorlar, ama iş, özet çıkar demeye geldiğinde başka şeyler yazıyorlar; acaba gerçekten anlama güçlüğü denen bu engel, çoğunda var mı?

Kürtçe anlatın deyince sınıf canlandı
Sonra anlamadıklarını anlayıp, “Kitaplarındaki hikayeyi anlayanlar, anlamayanlara Kürtçe anlatsın.” dedim; evet, işe yaramıştı, çocuklar anlıyordu, öğrenciler engelli değillerdi. Sadece düşündükleri dille konuşmaya mecbur oldukları dil arasında bağ kurmuyorlar ve bence bunu da istemiyorlardı. Okuyorlar, yazıyorlar ama anlamıyorlar; çünkü Kürtçe düşünüp, Kürtçe yaşıyorlar.

“Anadil çocukların analarının sütü gibi helaldir, seçmeli olsun.” diyenler, olamazmış, değil mi? Bu halk, seçmeli ders olarak Kürtçe işaretlemekten korkuyor; sorduğumda “Öğretmen, başımız belaya girer.” diyorlar; belli ki fişlenme korkusu var.

Her neyse; o kadar çok perişanlar ki; çocuklar analarının babalarının geçim kaynakları tarım-hayvancılık olunca, çocukları okula gönderip gözden çıkarıyorlar ve sahip çıkamıyorlar desem yeridir.

Belli ki öğretmenler de çocukları, anlamıyorlar diye gözden çıkarmışlar.

Düşünmekle olacak gibi değil; bıraktım tüm teorileri bir kenara. Aileleri bekleyemezdik; sütün, peynirin satılmasını bekleyemezdim.

Facebook üzerinden yardım topladım
İhtiyaç listesini hazırladım, yazdım facebook mahkemesine, şu meret yarasın bir işe… Kimisine “Defterin kalemin nerede?” dediğimde mahcup oluşu, kimisinin de babasına söyleyemeyip bana yalan söylemek zorunda olması ürküttü beni.

Ne yani, bu çocukları anne- baba- öğretmen arasında tost edip canlarını mı çıkaralım, dedim.

Ne olursa olsun, ne kadar zengin olabilirler ki?
Biri terlik alabiliyorken, biri de annesinin ayakkabısını giyecek kadardı; biri yırtık çanta taşırken, diğeri poşetle kitap taşıyacak kadardı. Çocuk bu; gönlü kırılmaya gelmez ki ve başlattık gönül bağıyla bağlananların alışverişini, bugünün alanlarını yarınların verenleri haline getirmek için.
Facebookta yazdığım ihtiyaç listesi tamamlandı da; kütüphanelerine kitap gönderen mi dersiniz, ellerindeki yaralarına ilaç gönderenler mi?

Tabii çok eleştirildim; kimisi “Velileri yardıma alıştırıyorsun, görevlerini yapmıyorlar.”, kimisi “Kemalistlerin yardımlarını niye kabul ediyorsun?”, kimisi “bir ineği satacak kadar acizler mi? Reklam mı yapıyorsun?” falan filan diyordu…

O kadar asabi olan ben, sinirlerim sanki alınmış gibi hiçbirine cevap yetiştirmedim; haklılık paylarını göz ardı ettim, açık yaraya müdahale etmek gerekti; varsayımlar, teoriler havada kalıyordu.

Duvara yaslanıp bir düşününce, küçücük dokunuşların ideolojilerimizin, teorilerimizin çok üstünde ve çok yüce bir yerde olduğunu anladım.

“Kürtçe konuşmak serbest” dedim ve…
Aylarca çocuğa “bu niye yok, şu niye yok, babana söyle, annene söyle” falan gibi cümleler kurmaktan kurtulmuştum. İyi ama nerden esinlenmiştim derken; biz 5 kardeştik, memur çocuğuyduk ve birbirimizin eskilerini giyerdik. O yüzden ilk çocuk ben olduğuma göre, ilkokula başlarken babamın 5. sınıfa kadar giymem için aldığı spor ayakkabılarım ve önlüğüm geldi; o eskitmeme çabam, ‘aman yırtılmasın koşmayayım’ diyerek kendimle mücadele edişim… Oysa geçmişimdeki bu ayrıntı daha önce aklıma gelmemişti. Sanırım çocukların maddi eksiklikleri onlarda baskı yaratmasın diyeydi bu çabam. Böylelikle zaman birbirimizi tanıya tanıya geçiyordu.

Günlerden bir gün çocuklara, “Sınıfta Kürtçe konuşmakta serbestsiniz.” dedim.

Hemen atıldı bir öğrencim:

—Olmaz öğretmenim.

—Neden?

—Başınız belaya girer, müfettiş gelirse. Hem müdür de yasakladı.

—Ben izin verdim, konuşun, hem ben de sizinle konuşurum belki.

—Siz Kürt’e hiç benzemiyorsunuz öğretmenim, nasıl konuşacaksınız?

—Ben Kürt’üm çocuklar, Kürtçe de anlıyorum, hatta okuyabiliyorum sadece konuşmakta zorlanıyorum.

—Neden, öğretmeniniz yasaklamış mıydı, unuttunuz mu? Nasıl unutursunuz ki, biz sadece okulda Türkçe konuşuyoruz.

—Evet, mahalle okulunda okurken özel bir okulda 2. sınıftan devam etmeye mecbur oldum, yeni okulumdaki öğretmenim “Türkçeyi bozuk konuşuyorsun, dilin düzelene kadar arkadaşlarınla konuşmayacaksın, bol kitap okuyacaksın.” dedi.

—Öğretmenler kötü olamazlardı hani?

—Değildi zaten. (Ben de inanmıyordum ama nedense öyle söyledim.)
Olcay ayağa kalktı.

—Tamam, biz Kürtçeyi serbest konuşacaksak siz de bizimle konuşun öğretmenim, size öğretiriz, siz de bize öğretiyorsunuz hem…

Gülümsedim, bağrıma basıp öpüp koklayasım geldi, hani en çaresiz anda birinin sırtınızı sıvazlamasıyla, bir meltem esintisi vurur yüreğinize sanki alır götürür tüm ağırlıkları, işte öyle bir şey…

İlk başlardaki ‘ben burada bir dağ başında ne yapacağım’ tedirginliğinden eser kalmamıştı, çok şey öğreniyordum çocuklardan ve unuttuğum çok şeyi hatırlatıyorlardı. Sözleri birer ikramdı sanki benliğime.

Allah’a birer mektup yazsanıza çocuklar…
Bir gün sosyal medyada gezinirken bir arkadaşımın paylaşımını gördüm: Amerika’da din eğitiminin bir parçası olarak 2-9 yaş aralığındaki çocuklara “Tanrı’ya bir mektup yazın ve duygularınızı isteklerinizi anlatın.” demişler ve çocukların cevaplarını yazmışlardı. O arkadaşımla biz de kendi çocuklarımıza sormaya karar verdik. İşte cevaplar:

(Not: Cümle düzenlemesi yapmadım, âdetim değildir; yazdıkları gibi yazdım. Ayrıca çocuklar 8–9 yaş.)

Sedef: Karıncalar kış için yiyecek topladığında evleri yok dışarıda kalırlarsa, niye yaşattınız onca insanlar öldü silahlarla, bütün çocuklar üzüldü, o zaman niye yaşattın ki bizi?

Olcay: Allah’ım sen nasıl birisin, biz niye varız?

Melik: Allah’ım niye acı çektiriyorsun? Böyle yapacağına öldür daha iyi.

Kübra: Allah’ım annem karnındaki bebeği parça parça çıkarttılar o zaman neden yarattın? (Hemşire hatası.)

Ahmet: Madem domuz haram, niye yarattın? Hep bahçemize giriyorlar, öldürüyoruz.

Melek: Allah’ım neden kör birini yarattın?

Alev: Allah’ım Van’daki insanları televizyondan izliyorum, sen de izliyorsun; deprem ile yaşayacaklarsa neden yarattın? Yani bu kadar insan acı çekecekse niye yaşıyor?

Dilara: Allah’ım bir insan kötüyse neden yarattın? Bir de cennete mi gideceğim, cehenneme mi?

Fatma: Kelebekler bir gün yaşıyor ölüyor; o zaman neden dünyayı gösteriyorsun ona, yazık değil mi?

Melik K.: Deredeki su harammış, kaç gün suyumuz yoktu, içemedik, niye?
Dilan: Nenemi çok seviyordum biz; bunu biliyordun, nenemi öldürüp aldın, ihtiyacın mı vardı? Çok mutsuzum, çok.

Evrim: Allah’ım aç kalacaksak niye varız?

Ne var biliyor musunuz, bu çocuklar siyah beyaz kadar netler; kızlar evlenecek onaltısında, en az on bin lira başlık parasıyla, erkekler de sezonluk işçi olarak İstanbul’a gelecekler; ya garson ya inşaat işçisi olacak, biraz hayvan parası, az arazi alıp evlenecek ve bir ömür idare edecekler. Onların bu yazdıklarında siz, bir çocuk hayali, bir çocuk sorusu gördünüz mü? Çünkü önlerindeki büyükleri hep böyle yaşamıştı. Adaleti sorguluyorlar ve mutsuzlar.

Öğrencilerin evlerini ziyarete karar verdim
Bu cevaplardan sonra her gün bir öğrencinin evini ziyaret edeceğim diye karar aldım, her evin hikayesini yazsam kelimelere sığdıramam; ki pek de başarılı değilim yazmak konusunda.

Köyün en tepesindeki evden başlayacaktım. Zaten dağın eteğindeki o evi çok merak ediyordum, aldım iki öğrencimi, çıktık yola. Nehrin akan suyu insana bir huzur veriyor bu kışta sormayın gitsin, akan su diye donmuyormuş. Köprüyü geçtik ve eve ulaştık; anneleri heyecanlandı birden panikledi. Bilirsiniz, köylerde öğretmen ve imam deyince baş tacıdır.

Endişe etti önce, sordu hemen: “Ne yaptı çocuklar hocam?” Gülümsedim. “Bir şey yapmadılar, sadece ziyarete geldim.” dedim ve eve geçtik.

Kadın sobayı yakıyor, aynı zamanda heyecanlanmış; öyle ya öğretmen evine gelmiş, etrafa bakınıyor ve soruyor: “Ne ikram edeyim hocam?” Su istiyorum. “Gel otur abla, kızlar getirsin.”

—Çocuklar bir şey mi yaptı, ders mi çalışmıyorlar yoksa? Eksikleri var inşallah kocam tamamlayacak.

—Yoo, öylesine ziyarete geldim; çocukların çalışma ortamlarını göreyim dedim.

—Çalışma ortamları mı -iç çekerek- ?

Etrafa bakınıp “dert etme” diyecektim ki şöyle yakındı:

“Bak hoca duvarların haline, nasıl ter atıyorlar; işte benim o duvarlardan farkım yok, ne kışım ne yazım; hayatım hastalıkla geçiyor, kocam 40 yaşını aşmış artık çalışamıyor. Bir kamyon almışlar, işler mi işlemez mi belli değil, kadın ve çocuksa kimse düşünmez. Ne yapayım, içimi hastalık kaplamış, hala tuvaletim banyom yok; kocama “Sen inşaatçısın bir tuvalet yap.” dediğimde “Evin yanındaki dere ne güne duruyor?” diyor. Benim çocuklarım çocuk mu ki, yaşıyorlar mı ki hani; iki odalı ev birini kapatıyorum kışın, salonda yatıyoruz hepimiz koyun koyuna. Üç günde bir banyo yapın demişsiniz hocam, soba yanıyor ama parayla tezek alıyorum yan komşudan; eşimin kardeşidir haa, salonu toplayıp ortasına teşti (leğen) koyup edemiyorum. Ondan haftada bir yaptırabilirim. Bize de felek böyle gülmüş ne yapalım; altı tane çocuk yapmışız, adam atıyor başıma çıkıyor, birini doyuruyorum biri kalıyor. Utanıyorum vallaha artık baş ettiremiyorum, doğum kontrol hapı da almıyor utanıyormuş. Söyle ben ne yapayım, erken ölürsem kim bakacak bu çocuklara, üvey anne derdine mi düşsünler? Öyle işte hocam, hele sen anlat biraz da.”

Evet çok dinleyen biriydim, ama bu sefer yüreğime hançer gibi saplandı kadının sözleri. Konuşsam ne diyecektim? İki çocuğu benim sınıfımdaydı; biri okul öncesindeydi, biri de lisede okuyor, diğer iki kızı okutamamışlar 4. sınıftan sonra.

Çocuklara bir ara gözüm ilişti, annelerine ‘sus’ der gibiydiler; benim gördüğümü fark edince utanıp dışarıya kaçıştılar.

Çocuklar habire sarılıp, öpmek istiyorlar.

Ne hikâyeleri var, sanırım anlatmakla bitmez. Bir de köyde öğretmen olmak hakikaten başkaymış; daha önce şehirde yapmıştım ama hiç bu kadar iç içe olmamıştık. Çocuklar habire sarılıp, öpmek istiyorlar. Haliyle karşılık da bekliyorlar; teneffüslerde rahat vermiyorlardı, ben de kızamıyordum. Bir gün müdire hanım uyardı: “Zeynep Hoca, bu çocuklara yüz vermeye gelmez, bak sonra baş edemezsiniz, uğraşmayın, siz dersinizi verin, alan alsın almayanları da zorlamayın, buralar böyle.” demişti. Bu kadınla aram iyi olmasına rağmen, böyle konuşunca öfkelenip adeta şiddete meyledesim geliyordu; sürekli bir aşağılama küçümseme, delirtiyordu beni. Kendi kendime “varsın çocuklarla aramda öğretmen-öğrenci çizgisi olmasın, ne yapayım” diyordum.

Bir gün derse başlayacağım; bir öğrencim yok, dün de gelmemişti. Hemen öğrencilerimden birini peşine yolladım gelsin diye ve gidip getirmişti. Sinirli sinirli içeri girdi, oturdu.

—Olcay neden gelmedin?

—Danalardan vakit buldukça geliyorum okula.

—Hımm, hep böyle mi olacak?

—Evet, ya danalar ölecek ya da satılacak ki geleyim.

—Ama böyle olmaz.

—Niye olmasın öğretmenim? Gelip arada sırada burada sessizce kendime oturuyorum. (Gülüyorlar ) Size türkü söyleyeyim Şivan Perwer’den, anlaşalım. :) Ve ‘Min bêriya te kiriye’ türküsünü söyleyerek beni susturmayı başarmıştı.

Çocukların aşkı: “Seni seviyorum; karlı dağlara bakıp gözlerini hatırlıyorum…”

Çocuklarla her konuşmamız ders niteliğindeydi nazarımda; öyle anıları oluyordu ki hemen not ederdim ve bu yüzden günlük tutmaya başladım. Bu yazıyı okuyorsanız, günlüğüm sayesindedir. Son birkaç yılı kitaplara gömülerek, araştırarak, ağır takılarak geçirdiğim için olacak ki; gerçeklik yüzüme çarpınca, ayılmışlığın verdiği ‘çok şey kaçırdım mı?’ tedirginliği yaşadım.

Bir gün teneffüste pencereden etrafı dağlarla çevrili köyü izliyorum, birden kapı çaldı; müdire hanım, sınıfımdaki bir erkek öğrencinin kolundan tutmuş, “öğrencinizi uyarın, benim 2. sınıflardan birine aşk mektubu yazmış, densizler utanmıyorlar da” dedi. Ben de “tamam hocam, siz kız öğrenciyi de yollayın yanıma, konuşayım.” dedim ve hatun kişi de gelince kapıyı kapattım. Gülmemek için kendimi tuta tuta soruyu sormalıydım ama neyi? 

Mektubu elime aldım, şöyle yazıyordu:

“Seni seviyorum; karlı dağlara bakıp gözlerini hatırlıyorum, birlikte gıviş topladığımız zaman sana vuruldum ben, sen de seviyorsun beni, birbirimize yar olalım. Kara gözlerini benden başkası sevmez.”

Ne diyecektim ki, “sevmeyin birbirinizi” falan mı? Birden sordum:

—Madem öyle, kim daha çok seviyor söyleyin bakalım.

Çocuklarda şaşkınlık, korku dolu bakışlar…

Sustular.

Ben de kendime soruyorum içimden; “Ne biçim öğretmen oldun sen, bu nasıl soruydu?” diye.

Ve tekrar:

—Ne yani, cevaplayamayacak kadar mı? Sevgi cesaret ister sizi gidi korkaklar, diye kışkırttım.

Kız dedi ki “Ben daha çok seviyorum.” Erkek atıldı: “Olur mu öğretmenim, mektubu yazan benim, uyuyamayan benim, hem sabahları kapısında da bekliyorum…”

Kız da sinirlenerek; “O da bir şey mi, ben seni seviyorum, yetmez mi? Sen yaptıklarını söyledin.”

Ağzım açık kaldı. Aralarındaki diyalog aynen böyle geçiyor ve ben dinliyorum.

Şaşırdım ama belli de edemiyorum.

“Size kızmıyorum…” dedim, “…elbette ki sevebilirsiniz birbirinizi, hatta çok sevin ama küçük olduğunuzu unutmayın…”

Erkek öğrenci onay almışlığın verdiği heyecanla, “öğretmenim sana söz, kimse bilmeyecek ve çok ders çalışacağız” dedi.

Çocuklara kızamadım; biz hep sevmenin yaşını-sınırını çizdik, belki ondan da başarılı olamadık. Yarım yamalak ilişkiler falan filan…

Sevmeye, aşka zaman ve yaş biçmek her “an” dünyasına ihanet gibi geldi bana.

Belki de toplumsal yapıya göre yanlış bir metot gelmiş olabilir; ama bence benim metodum daha iyi en azından denenmemiş, böyle daha mutlu olacaklar diye temenni ediyorum.

Ne yani, sevmeyin desem vaz mı geçeceklerdi; yalana mecbur etmektense sevmelerini tercih ederim.

“Eşanlamlı kelimeler” konusunda Kürtçe-Türkçe eşleştirmeleri
Günler geçiyordu. Her gün yeni bir konuyla beni şaşırtan çocukları gözlemek; ne kitap okumaya ne de bir eylemde slogan atmaya benziyordu. Sanırım gaflet uykumdan uyanıyordum, böylece çocukları sayfa sayfa okuyordum, onlardan çok şey öğreniyordum.

Türkçe dersindeyiz.

Ders: Türkçe. Konu: Eş anlamlı-zıt anlamlı kelimeler.

Sırayla örnek verin bakalım deyince cevaplar geldi:

—Öğretmenim, conge-boğa.

—Öğretmenim, çêlek-inek, golik-dana.

—Öğretmenim, reş-kara.

—Öğretmenim, deniz-su eşanlamlı olur mu?

—Öğretmenim, sıra-masa olur mu?

—Öğretmenim, birçok-az çok olur mu?

—Öğretmenim, iri-obur olur mu ?

—Öğretmenim, Kürt-Türk olur mu?

Daha nice ders niteliğinde diyaloglarımız vardı ve ben her geçen gün kendimi tanımaya başlıyordum. Mesela artık kime benzediğimi biliyorum, ben köyümün çocuklarına benziyorum aynı kadere başka bir yoldan gitmişim; bana böylesi şeyler hatırlatıyorlar ve yanlış bağlanmış kablolarım artık kısa devre uyarısı vermiyor… Bir bir açıyorum ve yerini buluyor. Benim babam 28 Şubat sürgünlerinden biriydi ve sürgün yolunda bir kazada kaybettik onu. Hayatı boyunca babamın okumuş, kültürlü, elitist ailesi tarafından ezilen Kürt annemin, onlarla başa çıkabilmek için gitmediği okul, eğitim almadığı alan kalmadı ama bütün bunlar onun Kürt olmasını değiştirmedi. Ee dedeme bakıyorum yoksulluk ve sefalet… Beni kendi özüm tetikledi aslında, kitaplar değil. Bunu da köyümde öğretmenlik yapıp, kendimi görünce fark etmiştim. Herkesin kitaplara sığınıp, kendinden kaçtığı dönemlerdeyiz bugün… Bunu bir kalbe bir de akla dokunduğunuzda daha iyi anlıyorsunuz. Kalp demişken, çocuklarla aramızda geçen bir diyalogu paylaşmalıyım…

Dersimiz: Fen Bilgisi.

Konu: Kalp.

—Kalbimiz vücudumuzun neresinde arkadaşlar?

—Öğretmenim bu nasıl soru, bız nasıl bulalım kalbimizi?

—Hıı nasıl yani, kalbin nerede bilmiyor musun, duyamıyor musun atışlarını?

—Her zaman atmıyor.

—Ne zamanlar atıyor?

—İşte sevdiğimiz akrabalarımızı görünce atar, tahtaya kalktığımızda atar, bi de şeyyy…

—Şeyy ne?

—Hani birini sevince atar.

—Ee herkesi sevmiyor muyuz zaten?

—Öğretmenim hiç ‘öyle’ oluur? Herkesi nasıl sevelim ‘öyle’?

—Ben anlamadım ki -anlamamazlıktan geliyorum-.

—Yaw öğretmenim sevince atıyor kalbimiz işte, onu görünce atıyor kalbim.
—Hımm, yani?

—Peki öğretmenim, utanıyorum ama söyleyeceğim, ben Evrim’i görünce kalbim atıyor.

Evrim:

—Allah belanı versin Melik, nasıl öğretmene dersin. Pıyyy benim kalbim atmıyor, atmayacak! Dedi ve koşarak sınıftan çıktı.

Valla ne desem bilmiyorum, bir fen bilgisi konusu buraya nasıl geldi onu da bilemiyorum. Ama ‘sevmiyorum, sevmeyeceğim, istemiyorum’ falan da demiyor. Bir fen bilgisi dersi de böylece sonlanmış oldu. Bir çocuk aklıyla düşünsek, sevsek, dokunsak, ağlasak işte o zaman insan olacaktık sanırım.

Kurbağa metoduyla Kürt halkını asimile eden Türk devleti
“Bir halk nasıl asimile edilir?” diye sorulunca, “elbette ki çocuklardan başlayarak!” cevabını verebilirim. Birçoğumuz, alternatif bir eğitim sistemini tartışmaya bile geçemedik, kıçı kırık entel tartışmalarımızdan bu asıl meseleye sıra gelmiyordu.

Ortaokul öğrencisinin elinde, esrar tabakasını görüp sırt dönen polisi görünce ne hissedersiniz? Yok ediyorlar bizi; zengini daha zengin ve küstah, yoksulu daha yoksul ve yılgın yapıyorlar. Ve maalesef kolay yoldan para kazanmanın yollarını arayan öğrencilerim var benim…

Bir gün bir kız öğrencimin çok kaşındığını fark ettim; saçları ellerinde kalıyordu yavrunun. Muhtemelen bitlenmişti; yok, yoksulluktan değildi. Annesinin yorgunluğundandı bu hale gelişi; hangi çocuğa yetişeydi? Tam 13 tane çocuğu vardı! Neyse, ertesi gün kaşıntı için ilaç aldım, yıkadık, temizledik küçük hanımı. Ben acemi bir kadın; hayatında adını duyunca tiksinen biriyken, öğlen arası kendimi kızın acısına son vermek için bit kırarken buldum.

Akşam eve geldiğimde ne yaptığımı düşünüyordum. Çıldırdım mı ben, bu kadarı fazla değil miydi? “Neden ben düşünerek hareket etmiyorum da hep hareket ettikten sonra düşünüyorum?” diye söylenirken -saçlarımın hiç uzun olduğunu hatırlamam ben- aklıma geldi birden; 3. sınıftayken derslerim kötü diye yazın ailem beni köye, şeker pancarında çalışmaya göndermişti. Belki uslanır, çalışırım, hayatın ne zor olduğunu görürüm diye… Tarlada o güneşin altında bitlenmiştim de, saçlarımı kazıtmıştım ve bir daha hiç uzatmamıştım. Hep kısacaktı. Bunları düşünürken gözlerim dolmuştu. Gereksiz ayrıntı olarak hayatımızda gördüğümüz o kadar şey vardı ki; kablolar yerini buldukça aslında zihin berraklaşıyor, daha da güçleniyordu. Ben köydeki çocuklara niye tutuldum; çünkü her birinde benden bir parça vardı…

Bizleri haşlanmış kurbağanın akıbetine uğratmak için var güçleriyle asimile ediyorlar. Bir kurbağayı kaynar suya koyduğunuzda, hemen dışarı zıplar can havliyle. Ama eğer kurbağayı oda sıcaklığında suyun içine koyar ve korkutmazsanız, öylece kıpırdamadan duracaktır. Bu arada suyun sıcaklığını da yavaş yavaş arttırırsanız, çok ilginç bir şey olur. Sıcaklık yükselirken kurbağa hiçbir şey yapmaz. Tersine, halinden keyfi çok yerinde gibi görünmektedir. Sıcaklık yavaş yavaş arttıkça, kurbağa gittikçe daha da sersemler, ta ki kaptan dışarı çıkacak hali kalmayana kadar… Dışarı çıkmaktan alıkoyacak hiçbir şey yoktur ama bizim kurbağa orada oturup haşlanmayı bekleyecektir!

Bunlar da önce tabandan başlayıp köylüyü alıştırıyorlar. Örneğin; Kurtlar Vadisi, Sakarya-Fırat, Kızılelma, Şefkattepe, Tek Türkiye vb. İttihatçı-faşizan dizileri izlemeyen yok denecek kadar az; sonra çocuklarımıza Kemalizmi okullarda aşılıyorlar… Bu çocuklar ilçeye gidince ortaokulda, lisede esrar, eroin ve bunlara göz yuman polis… Gerisini siz düşünün.

Hepimiz insanız ve acımız kadar acıyı tanırız. Eğer gözardı ediyorsak kendimize bakamadığımızdan olsa gerek. Biz çok da birbirimizden farklı değiliz; bir yanımız balçık, bir yanımız Tanrıdan bir parça. Ali Şeriati İnsanadlı kitabında bunu ne de güzel açıklıyor: “Biz insanız; her birimiz birbirimizin başka rengiyiz, hangi renk alıkonuyorsa eksik kalıyor…”

Zeynep Duygu Ağbayır
www.yordamdergisi.com

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers