30 Kasım 2014 Pazar

Maden faciaları AKP’yi telaşa düşürdü; partiye yakın bir şirket 480 bin ton kömür ithal etti

Seçmenlere her yıl ortalama iki milyon ton kömür dağıtan AKP’nin, Soma ve Ermenek facialarının ardından kömür üretiminin düşmesiyle ‘zorlandığı‘ öne sürüldü. Buna göre, iktidar partisi spot piyasadan acil olarak üç seferde 160 bin tondan toplam 480 bin tonluk kömür alımı yapmak zorunda kaldı. Maliyetin, AKP’ye yakınlığıyla bilinen bir iş kadının 27 Ağustos 2014’te kurulan şirketinden karşılandığı öne sürülüyor.

Denetimler kömür dağıtımını vurdu
Soma ve Ermenek facialarından sonra madenlerde artırılan denetimler ve şirketlerin üretimlerine yönelik yeni kriterler, taşeron üzerinden yürütülen kömür üretiminin büyük ölçüde düşmesine yol açmıştı.

Taraf’tan Hüseyin Özay’ın haberine göre, AKP bu nedenle spot piyasaya yönelmek zorunda kaldı ve Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ), alınan karar doğrultusunda spot piyasadan kömür alımlarına başladı. Haberde, bugüne kadar üç ayrı kargo hâlinde 160 bin tondan toplam 480 bin ton maden alımı yapıldığı belirtildi.

‘Alımı Mihtaş Madencilik yaptı’
Kömür alımı 27 Ağustos 2014’te, Ankara’da sadece 50 bin lira sermayeyle kurulan Mihtaş Madencilik şirketinden yapıldı. Firmanın sahibinin, AKP yöneticilerine yakınlığıyla bilinen E.T isimli bir iş kadını olduğu öne sürülüyor.

Kömür dağıtımı seçime kadar devam edecek
Bu yılki kömür dağıtımını 2015 genel seçimleri öncesi bitirmeyi planlayan AKP, bunun için yerli kömürden daha pahalıya gelen spot piyasadan kömür alımına devam edecek. Maliyeti 2014 yılı sonunda netleşecek kömür alımının faturası Hazine tarafından ödeniyor.

Gezi parkı eylemleri: Demokratik özerklik isyanı

Solda ortak mücadele imkânlarını değerlendirmek üzere toplanan, eleştiriler ve desteklerle ilerleyen Birleşik Haziran Hareketi’nin konuşulduğu şu günlerde Haziran İsyanı olarak da ifade edilen Gezi Parkı eylemleri hakkında birkaç şey söylemek gerekiyor.

Hemen başta belirtmek gerekirse, Gezi Parkı eylemlerinin esasında Kürtlerin dile getirdiği doğrultuda demokratik özerklik talebi olduğunu söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Dahası, Gezi Parkı eylemleriyle bir kez daha gündeme gelen demokrasi ve halkın yönetime katılımı sorunsalının Kürtlerin özerklik talebi ve yerinden yönetim uygulaması çerçevesinde tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Hatırlanacağı üzere “kimlik, kültür, yaşam tarzımız, inancımız tehlikede” denilerek Taksim Gezi Parkı ile başlayan ve 31 Mayıs 2013’ten sonra tüm ülkeye yayılan Gezi Parkı eylemleri Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere birçok kent, mahalle parklarında forum ve eylemlerle devam etmiş ve yerel meclislerin küçük örneklerini sergilemişti. Bir parktan başlayıp tüm ülkeye yayılan eylemlerin bu boyutlara ulaşmasının ve sınırları aşmasının temel nedeni ise, toplumun geniş kesimlerinin merkeziyetçi yönetim şekline olan hoşnutsuzluğunun ve itirazının dışa vurumuydu. Parklardaki forumlarda halkın ortak talebi kendisini doğrudan ilgilendiren çevre, ulaşım, sağlık ve eğitim gibi konularda karar alma sürecine dâhil olmaktı. Parklarda kürsüye çıkan herkesin somut önerilerini dile getirmeleri halkın yönetime doğrudan müdahil olma isteğini göstermişti. Aslına bakarsanız farkında olarak ya da olmayarak demokratik özerklik talebinde bulunmuşlardı.

Türkiye’nin demokrasi sorunu her şeyden önce tekelci merkezi yönetim ve idari düzenlemeler sorunudur. Türkiye’de yerel yönetimler yukarıdan aşağıya oluşturulmuş bir yapıdadır. Yani halktan, alttan, gelen bir oluşuma dayalı kurumlar değildir. Türkiye’nin yerel yönetimleri merkeziyetçi bir yapısal özelliğe sahip olup kararların büyük bir kısmı alındığı yerde kesinlik kazanmaz. Dolayısıyla insanların parklarda bir araya gelmesinde ve toplumsal birliktelikler yaratmasında, doğrudan yereli ilgilendiren konularda, merkezin yerelle iletişimsizliğinin ciddi bir katkısı olmuştur. Denilebilir ki, eylemlerin ortaya çıkışı ve ülke geneline yayılışı merkezle yerelin güç ve çıkar unsurlarına dayalı çatışmasını ve halkla merkez arasındaki iktidar çekişmesini gözler önüne sermiştir. Eylemcilerin farkında olarak ya da olmayarak talep ettiğini düşündüğüm demokratik özerklik modeli, en iyi kararların ilgili alana en yakın yerde alınan olduğunu ve dolayısıyla yerelde alınan kararların en demokratik kararlar olduğunu belirtir. Bu modelle birlikte, merkezin aldığı kararların yerelde bir karşılığı olmaması durumunun tarih olacağı, merkez ve yerel yönetim biçiminin türü, içeriği ve yapısının değişeceği ve farklı imkânların gelişmesiyle yeni bir toplumsal sözleşmenin ve yönetim modelinin doğacağı söylenebilir.

Gezi Parkı eylemlerine katılan insanlar devletin müdahale etmediği, sadece mahalleye, semte, şehre ait bir sivil alana ihtiyaç duyduklarını dile getirmişlerdi. Bu alan, şehir meclislerinin ve seçimle işbaşına gelen şehir başkanının olduğu, mahalleyi, sokağı, şehri düzenleyen, merkeze danışmadan karar verebilen, şehirle ilgili kanunlar çıkarabilen ve vergi toplayıp talepler doğrultusunda harcayabilen güçlü bir sivil alandır. Tam da bu alanla bağlantılı olarak demokratik özerkliğin Türkiye için en yeni niteliği, yerel halkın kentin yönetimine ve planlamasına bizzat katılmasıdır. Demokratik özerklik, halkın serbestçe ve demokratik seçimlerle kentin geleceğini ilgilendiren önemli kararları almasını öngörür. Bu doğrultuda, temsili demokrasinin eleştirisine dayanan demokratik özerklik, insanların araçsallaşmasının aksine özneleşmesine işaret eder. Buna göre, bu pratikle insanlar karşılıklı öğrenerek, tartışarak, birbirlerinin sorunlarını anlayarak herkes için anlamlı kararlar ortaya çıkarabilirler. Yerel yönetimlerin çok daha ileri bir düzeyde güçlendirilmiş formatı olarak da özetlenebilecek demokratik özerklik modeli vatandaşların sorunlarına ivedilikle çözüm bulmada interaktif bir anlayışı öne çıkarır.

Gezi’ye dönecek olursak forumlardaki insanlar da ‘özgürlük’, ‘demokrasi’ ve ‘adalet’ için parklarda olduklarını söylemiş ve sorunlarını birbirlerine anlatarak çözümler üretmeye çalışmışlardır. Ayrıca yerel seçimlerde kentlerine nasıl katkı sağlayabileceklerini düşünmüş, partilerle temsilin değil de halkın kendi kendisini sosyal ve ekonomik politikalara doğrudan katılarak yönettiği, gündeme ve yasalara dair söz sahibi olduğu bir yönetim şeklinin olabilirliğini tartışmışlardır. O halde bu insanlara, “bahsettiğiniz tam da demokratik özerklik modelidir” demek gerekiyor. Şöyle ki, her bölgeden bağımsız aday çıkararak halk meclisi kurmak, milletvekilleri ve belediye başkan adaylarını belirleyebilmek ve onlara doğrudan halkın taleplerini sunmak önerisi genellikle Kürt sorunu etrafında yoğunlaşan özerklik temasıyla ilgilidir. Dolayısıyla bu meseleye ilişkin olarak Gezi Parkı ile yeniden tartışma konusu olan “Türkiye’nin idare modeli”, AKP’den kaynaklı bir parti sorunu ya da dönemin başbakanı Erdoğan’ın kişiliğinden kaynaklı bir otoriterlik sorunu olmayıp merkezin güçlülüğünden kaynaklı bir sistem sorunudur.

Demokratik özerklik ihtiyacı
Bu noktalardan hareketle denilebilir ki, ülkenin dört bir yanında binlerce insanın katıldığı forumlar Türkiye halklarının demokratik özerkliğe ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermekle birlikte uygulanabilirliğine ilham da vermektedir. Yereli öne çıkaran demokratik özerklik modeli devlet-birey ilişkisinde yeni bir aşama kaydedecek gibi gözükmektedir. Taleplere dayalı gelişen bu yeni demokrasi konseptinde bireyler kendilerini istedikleri gibi ifade edebilir, vatandaşlığa dayalı tüm haklarını özgürce kullanabilir ve dahası yeni talepler geliştirebilir. Dolayısıyla bireylerin doğrudan katılımını sağlayan demokratik özerklik modelinin hem Gezi Parkı eylemlerinin çıkış noktasına dayanak oluşturduğunu hem de özerklik tartışmalarına yeni bir boyut kazandırdığını düşünüyorum.

Hemen burada belirtmek gerekir ki, Türkiye’de gerçek demokrasi kurmadaki güçlüğün asıl nedeni, demokrasi isteyen kesimlerin Kürtlerin talepleriyle özdeşleşen kendi taleplerine adını koymamak için çaba sarf etmeleri hatta bazen karşıt tutumlarıdır. Bu yüzden Birleşik Haziran Hareketi’ne Gezi Parkı eylemlerini tanımlarken “sınıf mücadelesinin şahlanışı” demek yerine ‘demokratik özerklik isyanı’ demeyi öneriyorum. Kürtlerin yerel yönetimler bazında talep ettiği demokratikleşme ve yerel yönetimlerin demokratik tarzda geliştirilmesi konusunun Türkiye’nin geneli için de geçerli olduğunu ifade etmeliyim. Bu noktadan bakınca, Türkiye’de demokrasi ve özgürlük talep eden farklı kesimlerin özerklik fikrine genellikle “bölücülük” olarak yaklaşması demokratik kurumların yerleşmesini geciktirmiş olabilir. Bilindiği gibi, özerklik talebi genellikle “ayrılıkçı” bir eylem olarak görülür ve çoğulcu demokrasi mücadelesi ise çoğu kez “vatana hıyanet” sayılır. Oysa Gezi Parkı eylemleri her ne kadar “Haziran İsyanı”, “sınıf mücadelesinin yeniden doğuşu”, “beyaz yakalıların devrim kalkışması” gibi farklı şekillerde ifade edilmeye çalıÍerin özerklik talebiyle doğrudan bağlantılıdır.

Berna Kızılkaya - Özgür Gündem

Milyarder olmanın tek yolu ranttır

Emin Çapa CNN TÜRK Ekonomi Müdürü. Ekonomiden ve ekonomik parametrelerden zerre çakmayanlar bile Çapa’yı izliyor. Çünkü o aslında dünya dertlerini anlatıyor. Her şeyin karmaşıklaştırıldığı ve flulaştığı yeni dünyada sade ve anlaşılır bir dil kullanıyor. “Dünyanın 1001 Hali” isimli programında tarihte güzelliği anlatırken Rubens’in “Üç Güzeller” tablosunda kadınların popolarını ve göğüslerini RTÜK baskısı nedeniyle sansürlemesi ve bunu programında dile getirmesi Çapa’ya özgü bir tarz.

- “Dünyanın 1001 Hali” isimli programınızda Rubens’in “Üç Güzeller” tablosuna uyguladığınız otosansür ile aslında “budur memleketin hali” dediniz. Ama tepkiler farklı geldi.
- Programda bize dayatılan güzellik endüstrisini eleştirmek istiyordum. Modasıyla, zayıflama merkezleriyle, ilaçlarıyla, turizmiyle güzellik sektörünü eleştirmek ve dünya tarihine bunun üzerinden tarihsel bir yolculuk yapmak istedim. Sanat tarihinden kadınların olduğu eserler seçtim. Bunları grafiğe yolladım, resimleri “blurlamamız” lazım diye döndüler. Şaşırdım! Elbette sansürün nerelere kadar sızdığını biliyorum ama sanat tarihi eserinin sansürleneceği aklıma gelmezdi. Avukatlarla konuştuk, “çok büyük ceza alırız, kapatmaya bile gidebilir” dediler. İşte o zaman resmi blurlayıp, yayında söylenmeyi kafaya koydum. Yayından bir saat önce eserde Eros’un da olduğunu fark ettik, çocuk aşk tanrısı Eros. Ve doğal olarak cinsel organı ortada! Aklımızı kaçırdığımızı düşündüm ama onu da sansürledik. Yaşadığımız bu Türkiye’nin ne hale geldiği açısından önemliydi, insanlar bunu bilsin istedim. Sonuçta bunu yayında söyledim, eleştirimi yaptım. Tabii yayını izlemeyip, söylediklerimi dinlemeden “sansürcü” damgası yedim.

- Basından sizi arayıp “Nedir hikâye?” diyen olmadı mı?
- Beni basından bir tek “Diken” aradı. Arasalardı onu bırak, haber yapmadan yayını izleselerdi her şey ortaya çıkacaktı zaten. Bu anlamda hem Türkiye’nin hem de medyanın halini ortaya koyduk. Üstümüzdeki baskının kanıtıydı otosansürümüz. İşin özü; otosansür sansürden çok daha güçlü, içselleştirdik bunu. İktidarın da olayı bu. Zaten Türkiye’de bazı tartışılmazlar var, mesela aile yapısı. Kuzey Kore, Doğu Bloğu medyasına dönüştük. İşin tuhaf kısmı halkın bir kısmının da bunu desteklemesi. Gazetecinin, habercinin varlık nedeni eleştirmek, alkışlamak değil. Zaten yapması gerekeni yaptığı için alkışlanmaz hiçbir siyasetçi. İktidarın da nefes almamızı zorlaştıran bir iklim yarattığını kabul etmek gerekir.

Sosyal medyaya göre dört kez kovuldum
- Sosyal medya da sizi sık sık kovuyor işinizden. 
- Sosyal medyaya göre ben şu ana kadar dört kere kovuldum. Ben ekonomiciyim ama benim ilişkim gelir dağılımı ve yoksullukla. Borsa, döviz ekonomik anlamda beni çekmiyor. Hayatımda da durum bu. Gündelik hayatımı sürdürmek için ihtiyaç duyduğum para o kadar az ki bunu her yerde, her şekilde kazanırım. Mesela belediyenin bahçıvanlık kursuna gittim, sertifikamı aldım. İşsizler için açılan bir kurstu. En kötüsü bahçıvanlık yaparım ve çok mutlu da olurum. İşte bu dünya görüşü bana özgürlük kazandırıyor. Gezi’de de sokaktaydım, 1 Mayıs’ta da... Toplamda altı kere plastik mermi ile vuruldum.

- Türkiye evriminin neresinde?
- Tartışmaya ve itiraza hoşgörünün yok olduğu bir ülkeye dönüştük. Gençliğimde Süleyman Demirel’i ne kadar eleştirmiştim. Hâlâ da eleştiririm ama Necmettin Erbakan ve Demirel bile ne demokrat adamlarmış bugüne göre! Artık nefes almakta zorlanıyoruz elbette burada basının suçu büyük. Burjuvazi ve halk da buna ortaklık ediyor. Basın özgürlüğüne basından ziyade halkın ihtiyacı var. Dün basın özgürlüğüne başkaları ihtiyaç duyuyordu, bugün başkaları, yarın da başkaları... Yarın bugünün iktidarı da buna ihtiyaç duyacak.

- Ekonominin durumu nasıl, istikrar denen şey sanal mı?
- Hükümet tarafından bilinçli bir şekilde yayılan ve yandaş medyanın desteklediği ekonomideki büyüme hikâyesi ki “hikâye” hatta “masal”. Bunun arkasında siyasi istikrarın olduğu iddiası masal. Böylece bize hükümetin düzenli seçim kazanmasının ekonomik olarak halkın çıkarına olduğu fikri dayatılıyor. İki tarafı da yalan. Dünyanın en istikrarsız ülkelerinden biri İtalya, dünyanın en büyük ekonomilerinden, refah ve mutluluk endeksinde de yukarılarda. Yani olay başka! Ülke istibdat ile yönetilsin ama zenginleşsin mi diyelim? Kişi başına 40 bin dolar milli gelir olsun ama dikdatörlükle yönetilelim. Bunu kabul edebilecek birileri var mı?

- Ya büyüme?
- Büyüme bir illüzyon, çünkü doksanlı yıllardaki kayıplar üzerine yapılan her şey gözümüze çok büyük göründü. İkincisi de Türkiye büyüme kaynağını değiştirdi. Sanayi payı yüzde 15’lere düştü.

- Büyüme kaynağı neye döndü?
- İnşaat! Dubai, inşaat ile büyüyebilir Türkiye değil. Tasarruf oranı düştü, dışa bağımlılık hızla artıyor. En önemlisi insanlar arasındaki gelir dağılımı koptu gidiyor. AKP iktidara geldiğinde Türkiye’de üç dolar milyarderi vardı. Kaynak; Forbes. Şimdi 43! On dört kat artmış. Dünyada bu oran dört kat
arttı.

- Nasıl oldu bu iş?
- Ekonomide herkes bilir sanayiden kısa dönemde milyarder olunmaz, milyarder olmanın tek yolu ranttır. Bir yerde rant vardır o aktarılır. Termodinamik yasalar bize bir şey söyler; hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan yok olmaz. Yani birileri anormal zenginleşiyorsa birilerinden alınıyordur.

- Hedef 2023, dünyada ilk on ekonomi ama?
- Türkiye son yüksek büyümesini 2011 yılında yaşadı. Artık tersine gidiyor. Yıllık büyüme yüzde üç. Ekonomik olarak kırılma siz fark etmesenizde gerçekleşti. Bilimde teklonojide ilerlemek eğitime bağlı ama PISA’nın yaptığı araştırmanın sonuçları ortada; 65 ülke içinde fen bilimlerinde 43. Matematikte 44. Okuduğunu anlama (kendi dilinde) 42. Türkiye. Yani bu eğitim seviyesiyle dünyanın en gelişmiş 10. ekonomisi olmak çok net söylüyorum mümkün değil!

Her şeyi araştırıyorum ama cahil öleceğim
- “Dünyanın 1001 Hali” programı nereden çıktı bu arada?
- Modern insan bilime sırtını dönüyor. Astronomi ile astrolojiyi aynı şey sananlar o kadar çok ki? Astroloji modern insanın ortaçağ zihniyetine dönmesidir, kibiriyle imtihanıdır. Batılın batılı yani. Bilim programı da bu yüzden yapıyorum. Kimya, fizik, tıp okuyorum. Çin tıpta o kadar yol aldı ki Amerika yanına bile yaklaşamıyor. Tıp insana tanrı rolünü vermeye hazırlanıyor. İnanılmaz bir gelecek var önümüzde, bundan geri kalırsanız çok şaşırırsınız. Bizim TÜBİTAK şu an “evrim” diyemiyor. Başka söze ne hacet! Hayatım boyunca bilme, öğrenme konusunda açlık çekiyorum, her şeyi okumak öğrenmek istiyorum ama yine de çok cahil öleceğim!

Ali Deniz Uslu / Cumhuriyet

Davutoğlu yalan söylemeye devam ediyor: CHP Diyarbakır'da Kobani ve Gezicilerle yıkım koalisyonu kurma peşinde

Ahmet Davutoğlu, partisinin Balıkesir il kongresinde konuştu. Davutoğlu, her burjuva politikacısı gibi Balıkesir'deki konuşmasına "kuvayi milliye ruhunu selamlayarak" başladı, "Cumhuriyetin kuruluşunun kilometre taşları burada Zeybeklerle, Yörüklerle, efelerle Balıkesir halkıyla döşendi" dedi. Ardından, "Kuvayi Milliye ne demektir" diye sorup, Kurtuluş Savaşı felsefesiyle nasıl bir bağlantı kurduğu bilinmeyen bir Yeni Osmanlıcı tonlara sahip kişisel seyahat programı anlatısı yaptı:

Kuvayi Milliye programı ne nemek? 10 gün önce Bağdat, Erbil’e gittim. Arap, Türkmen, Kürt kardeşlerimizle buluştum. Her birinde yeni bir başlangıcın izlerini gördüm. Ağrı Patnos’a gittim. 6-7 Eylül olaylarından sonra Erzincan ve Tunceli’de Sünni, Alevi kardeşlerimle buluştum. 

Çarşamba günü Şanlıurfa’daydım. Suruç’ta Suriye’den gelenlerle buluştum. Sonra Erzurum, Kars’taydım. Bugün Balıkesir’deydim. Öğleden sonra Kırklareli’de olacağım.

Davutoğlu, ardından "malum gündemlere" geçti: "Sandılar ki Gezi olduğunda biraz üzerlerine gidersek AK Parti kadroları geri adım atar. Milyonlar toplandı ve inadına ’milli irade’ dedi. Sonra baktılar olmuyor. Çünkü AK Parti birleştiren ruhtur, bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Biz bu gayret içindeyken 17- 25 Aralık kumpasını kurdular. Sandılar ki AK Parti kadroları geri adım atar, yavaşlar."

Başbakan, Balıkesir'de güçlü olan MHP'nin lideri Devlet Bahçeli'yi eleştirdi: "Biz ’Gelin Anadolu’yu Trakya’yı dolaşın’ dedik. Bahçeli cevap verdi ama eksik cevap verdi. Tunceli’ye gitti Valilik’te konuştu. Tuncelili’nin elini sıkamadan, gözüne bakamadan Tunceli’den ayrıldı. Gözüne baktıkları, onunla oraya giden partililerdi."

'TEK PARTİ YILLARINDA ALLAHUEKBER DENMİYORDU'
Davutoğlu sözlerini şöyle sürdürdü: "Bahçeli tek parti döneminde herhangi bir konuya dokunduğumuzda milletin temel değerlerinin ayaklar altına alındığı tek parti dönemini CHP’den çok MHP savunuyor. Bu bir zillettir. Allah-ü ekber denmiyordu tek parti yıllarında tanrı uludur deniyordu."

Davutoğlu'nun hedefinde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da vardı: "SSK genel müdürü sanıyor kendini. SSK genel müdürüyken ne yaptı ki ’Bana dört yıl verin’ diyor. Bu millet CHP’ye on yıllar verdi ama seçme şansı yoktu. Tek parti vardı. Biz o yılları telafi etmeye çalışıyoruz. Bu ülkeyi sana değil dört yıl dört dakika bile teslim etmezler. Dört dakikada batırırsın sen. Milleti millete düşman edersin."

Başbakan Ahmet Davutoğlu, daha sonra Yalova’da köprülü kavşak yapımı için belediye tarafından kesilen ağaçları hatırlatarak şöyle konuştu: "Kılıçdaroğlu’na sorma zamanı değil mi? Yalova’da ne oldu? Asırlık çınarları kim kesti? CHP kesti. Yalova Belediye Bakanı kesti. Yalova milletvekili çıktı özür diledi. Şimdi Taksim Gezi Parkı’nda kesilmeyen, taşınan ağaçlar için milletin gecesini gündüzünü zindan eden, Türkiye’yi dünyaya en kötü şekilde tanıtmaya çalışan CHP’ye sesleniyorum; Atatürk’ün çınarlarına ne oldu kim kıydı onlara?"

'YIKIM KOALİSYONU'
Kılıçdaroğlu'nun Diyarbakır'da yeni bir koalisyonu haber verdiğini savunan Davutoğlu, şöyle dedi:

Kobani’den hareketle Diyarbakır, Van, Bitlis sokaklarını, Gezi olaylarını bahane ederek İstanbul, Ankara, İzmir’i vandalizme boğanlar koalisyon yapmak istiyor. Bunun adı yıkım koalisyonu, millet bunlara aynı sözü söyleyecek. Kim ne yaparsa yapsın. ’Biz sadece Kuvayi Milleye gönüllülerini, milleti birleştirenlere söz veririz’ diyecek.

Yatağan işçisi barikatı kurdu #DirenYatağan

Muğla Yatağan santrali için yapılan özelleştirme ihalesini kazanan şirketin bu gece yarısından sonra santrali devralacağı haberi üzerine işçiler iş yerlerini terk etmeme kararı aldı. 

İş makinalarıyla iş yerlerinin önüne barikat kuran işçilere mesaide olmayan arkadaşlarından da destek geldi. Konuya ilişkin İleri’ye bilgi veren Maden-İş Yatağan Şube Başkanı Süleyman Girgin bugün aldıkları duyum üzerine nöbeti başlattıklarını söylerken, Tes-İş Yatağan Şube Başkanı Fatih Erçelik de "Bu mesele artık sadece Yatağan’ın değil tüm ülkemizin sorunu" dedi. Barikatlarda nöbette olan işçilerden ise ortak bir çağrı var: "Biz artık Ankara'nın değil, Türkiye'nin sesimizi duymasını istiyoruz. İşçiler birlik olursa Türkiye'de yer yerinden oynar." 

Bine yakın işçinin olduğu direnişi Maden-İş Yatağan Şube Başkanı Süleyman Girgin İleri’yle şöyle paylaştı:

‘DÖNÜM NOKTASINDAYIZ’
“Devir işleminin 7 Aralık’a kadar süresi var. Bugün aldığımız bir duyumla 1 Aralık itibariyle buraların devir sözleşmesinin imzalanması yönünde bir bilgi aldık. 7 Aralık’da son devir tarihiydi. Bizde bütün arkadaşlarımızı iş yerlerine, GELİ’nin önüne çağırdık. İşçilerle iş yerlerinin girişine barikatlarımızı kurduk. Şuandan itibaren iş yerimizi terk etmeme kararı aldık. Dönüm noktasındayız. Buradan ayrılmayacağız.”

“TÜM İLERİCİLERİ BARİKATA ÇAĞIRIYORUZ”
Meşru müdafaa haklarını kullandıklarını belirten Girgin şöyle konuştu: "Buna ister işgal deyin, ister başka bir şey deyin. Bu meşr-u müdafaa hakkıdır. Bu hakkımızı kullanıyoruz. Ülkemizin malları satılıyor. Buradan şu çağrıyı yapıyoruz: Tüm ilericileri, emekçileri, yurtseverleri, aydınları, öğrencileri, gençleri barikata, buraya sahip çıkmaya çağırıyoruz. Bu barikat yıkılırsa özelleştirmeler çığ gibi gelir. Bu barikat basit bir eylem değildir. Buradaki mücadele kuru bir özelleştirme mücadelesi değil, AKP faşizmine karşı başkaldırıdır. Herkesi bu mücadeleye bu barikata sahip çıkmaya çağırıyoruz.

"TÜM ÜLKENİN SORUNU"
İleri'ye konuşan Tes-İş Yatağan Şube Başkanı Fatih Erçelik ise “Yaklaşık bine yakın kişi buradayız. Artık işyerlerimizi terk etmeyeceğiz. Arkadaşlarımız kararlı. Bu mesele artık sadece Yatağan’ın değil tüm ülkemizin sorunu” dedi.

“İŞÇİ BİRLİK OLURSA TÜRKİYE’DE YER YERİNDEN OYNAR”
Nöbette olan işçilerden, 3 yıldır elektrik santralinde çalışan Onur Şaşı direnişteki son durumu İleri’ye anlattı. Şaşı, geçtiğimiz günlerde İleri’nin de haberleştirdiği iş bırakma eylemini de hatırlatarak bu nöbetin hakları olanı aramak için başlattıklarını belirtti. İşçilerin sermayeye karşı haklarını savunduğunu vurgulayan Şaşı şunları söyledi: “Şu an da biz iş yerimizin önünde barikat kurduk.  Burada yaklaşık bin kadar işçi var. Bekleyişimiz sürüyor. Şu an da ne şirket görevlilerinden ve kolluk kuvvelerinden kimse yok. Bu direnişin amacı ülkenin kar edilen kurumlarının gelecek nesillere bırakmak ve özelleştirme sermayesine peşkeş çekilmemesi için ve kendi haklarımızı korumak için yapıyoruz.”

"İŞÇİLER BİRLİK OLURSA YER YERİNDEN OYNAR"
Bir şeylerin değişmesi için Türk-İş’in adım atması gerektiğini belirten Şaşı “Ama bugün gelinen noktada işçinin haklarını korumak olan Türk İş hükümetle dirsek teması halindedir. Kar eden kamu kurumlarının satılmasına tepki göstermiyor” ifadelerini kullandı.

Şaşı kararlı olduklarını ifade ederek “Herkesi Yatağan’a çağırıyoruz. İşçiler birlik olursa Türkiye’de yer yerinden oynar” çağrısında bulundu.

"BİZİ ÖZEL ŞİRKETE MAL SATAR GİBİ VERDİLER"
Santrale ait linyit işletmesinde (GELİ) kamyon şoförü olarak çalışan  27 yıllık işçi 47 yaşındaki Hekmet Turan da bir başka noktada iş makinalarıyla kapatılan giriş çıkışları kendi alanlarında da kamyonlarla kapattıklarını anlatarak şunları söyledi: “Kamyonlarla giriş çıkışları komple kapattık. Araba lastiklerini yaktık. Eylemimizi başlatmak için yaktık bu lastikleri. Hem ısınma hem de eylem ateşi. Aynı zamanda enerji santralinin önünü de tamamen kapadık. Orada ateşleri yaktık. Devlete karşı suç işlediğimizi zannetmiyoruz. Kendi haklarımızı kazanmak ve herkese duyurmak için bu nöbeti başlattık. Bizim işletmelerimizde benim gibi 3 senesi 6 ayı 1 senesi kalan işçiler var. Bizim kendi haklarımız olan, başka işletmelere verilmemiz gerekirken, bizi özel şirkete mal satar gibi verdiler. Tabir-i caizse durum aynen budur. Bize insan olmamızdan kaynaklı haklarımızı versinler, bunu istiyoruz. Bu kabul edilebilecek bir şey değildir. Haklarımız kabul edilene kadar bunu sürdüreceğiz. İstanbul, Adana, Ankara kaç yer dolaştık. Biz yürüyerek Ankara’ya geldik. Hükümete sesimizi duyurmak için, duymadılar. Artık hükümetin değil Türkiye’nin duymasını istiyoruz. Tek yürek tek bilek olmasını istiyoruz. Buraların satılmasını istemiyoruz.”

Anayasa Mahkemesi, 'seçim barajı' kararını 3 hafta içinde verecek

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, seçim barajına yönelik olarak yapılacak başvuruları "2-3 hafta içinde" karara bağlayacaklarını ve 'barajın hak ihlali' olduğu kararının çıkması halinde bunun 2015 seçimlerini de bağlayacağını söyledi.

Türkiye'nin Libya'sı (2)

Libya, müdahalecilikte buluşan neo-con'un, neo-Napolyon'un, neo-Osmanlı'nın operasyonun tam ortasında masada bıraktığı bir hasta... Şimdi doktor arazide, neşter ise nevzuhur Abdunnasır ve Vahhabinin elinde... Nereden baksan tutarsızlık!

James Bond çantalı akbabaların otel odalarında pazarladığı bir ‘devrim’ ile keşmekeşin içine sürüklenen Libya’yı ısrarla yazmak gerekiyor. Libya, hem Batı-Körfez ittifakının hem Türk dış politikasının maceracı ve başarısız hikâyesi olarak orada duruyor. Bugün ülke dört farklı hâkimiyet alanı bölünmüş durumda: Bir tarafta Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, meclisin atadığı Abdullah Sini hükümeti ve bunlara kalkan olan Halife Hafter’in liderliğindeki Onur Operasyonu Güçleri; diğer tarafta Trablus merkezli Milli Genel Kongre (MGK), kongrenin ilan ettiği Ömer Hasi’nin ‘kurtuluş hükümeti’ ve bunların milis gücü Libya Şafağı; diğer yanda Kaideci-Selefi-İslamcı örgütler ve bu grupların rakibi IŞİD’çılar.

Türkiye ise Katar ile birlikte Libya’nın bir kısmında istenmeyen ülke. Nedeni bu ikilinin İslamcı grupların hamisi olarak görülüyor olması. İstenmeyenler kategorisine son zamanlarda Sudan da eklendi. Temsilciler Meclisi, Hartum yönetimini Libya Şafağı’na silah göndermekle suçlayıp Sudan askeri ateşesinin sınırdışı edilmesine karar verdi. Mısır’da Abdulfettah Sisi’nin bitirmeye çalıştığı Müslüman Kardeşler daha geniş bir coğrafyada şekillenen kamplaşmanın ana gerekçesi haline geldi. Bir yanda Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan diğer tarafta Katar, Türkiye ve Sudan.

AKP’NİN SAVUNMASI
AKP yönetimi Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’in destekçisi olarak oturtulduğu bir denklemi reddediyor. Hükümet kaynaklarına kulak verdiğimde söyledikleri şu: 

“Türkiye’nin radikal grupları desteklediği yönünde bir algı operasyonu yürütülüyor.”

“Türkiye, Libya’da taraf tutmuyor. Herkesle görüşüyor.”

“Emrullah İşler’, ekimde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın özel temsilcisi olarak Libya’ya gittiğinde önce Tobruk’ta Sini ardından Trablus’ta Hasi hükümetiyle görüştü. Siyasi bölünmüşlüğün sona ermesi için yardım önerdi. Sini THY’nin Tobruk’a da uçmasını istedi. Ama ‘Türkler istenmeyen kişi ilan edilirken bu nasıl mümkün olacak’ sorusu üzerine Sini, böyle bir tutumu kabul etmediklerini belirtmekle kalmayıp Hafter’i arayarak Türkiye’ye karşı düşmanca tutuma son verilmesini istedi.”

“Türkiye taraf tutsaydı ya da bir tarafla diyalogu kesseydi 9 Türk rehinenin bırakılması mümkün olmazdı.”

Peki, hakikaten mesele bundan mı ibaret?

“Türkiye taraf tutmuyor” savının yanına her olayla ilgili yaptığı çıkışlarla tarafını belli eden Erdoğan’ın sözlerini ekliyorum. 25 Haziran seçimleriyle belirlenmiş Temsilciler Meclisi’nin Trablus yerine Tobruk’ta toplanmasını dünya çapında öfkeyle karşılayan tek lider Erdoğan’dı. “Libya Meclisi’nin Tobruk’ta toplanmasını kabul etmek mümkün değil” demişti. Bu yüzden Libya Dışişleri bunu ülkenin içişlerine açık müdahale olarak niteleyip Ankara’daki elçisini çağırmıştı.

Meclis neden Trablus’ta değil de Tobruk’ta toplandı ve Erdoğan neden bu konuyu dert edindi? Libya’nın bu şekilde siyaseten bölüneceği kaygısından mı yoksa işin içinde farklı bir angajman olduğundan mı? Evet, ilk bakışta Erdoğan’ın tepkisi, meclisin kendisine değil Trablus’ta toplanmamasına bir itiraz olarak okunabilir. Ama bunun Libya’daki iç tartışmalarda neye tekabül ettiği önemli. Türkiye’ye yakın duran kesimler 25 Haziran’da sandıkta kaybedince seçimin meşruiyetini tartışmaya açtı. İtirazın dayanakları şunlardı:

Birincisi Siyasi Tecrit Yasası’na rağmen Kaddafi yanlılarının seçime katılmasına izin verildi.

İkincisi katılım yüzde 18’de kaldı, haliyle meclis halkı yeteri kadar temsil etmiyor.

Üçüncüsü meclisin MGK Başkanı’nın çağrısıyla Trablus’ta toplanması gerekiyordu ama çağrı olmadan Tobruk’ta toplandı.

Bunlar AKP çevrelerinin de paylaştığı hatta birer argümana dönüştürdüğü itirazlar! Nasıl oluyorsa Libya’nın iç kavgasında bir tarafın argümanlarına ortak olmak ve bunun sözcülüğünü yürütmek taraf tutmak sayılmıyor!

Aslında Emrullah İşler önce Tobruk’u ziyaret etmiş olsa da Trablus’ta Hasi hükümeti ile açıkça görüşen ilk ülke temsilcisi olarak kayda geçti. Uluslararası medya olayı bu tarafıyla gördü.

LİBYA’YA İSVİÇRE MUAMELESİ YAPMAK
Şimdi seçimin meşruiyetini sorgulayan partiler zamanında seçimi boykot etti mi? Hayır. Kimseye güveni kalmamış olan halkın boykotu ayrı. Katılımın bu kadar düşük olması sadece geçiş dönemi aygıtlarının değil sözde ‘devrimciler’ ve dış destekçilerinin de hezimetidir.

Peki, Müslüman Kardeşler ile İslamcı olmayan müttefikleri galip gelseydi meşruiyet tartışması bu seviyede olur muydu? Muhtemelen hayır.

Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu oluşturanların sırtını dayadığı milis güçler, temmuzda Trablus’ta bozguna uğramış ve bu kesim başkenti kendileri açısından artık güvenli bir yer olarak görmemeye başlamıştı. Evet Tobruk’a gitmek bölünmenin önünü açan yanlış bir tercihti ama meclisin Trablus’ta açılması konusunda ısrar edenler dün Libya’yı Kaddafi’den kurtarmak için Libya Ulusal Konseyi’ni Bingazi’de kuranlar değil miydi? Trablus’a karşı Bingazi’nin yönetimin merkezi haline getirilmesi ülkenin bölünmesi riski taşımıyor muydu? Ama bu Türkiye dahil müttefiklerin umurunda değildi.

Ayrıca Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde edenler MGK’yi meşru görmüyordu. MGK’nin görev süresinin konsensüs olmadan uzatılması bugünkü bölünmüşlüğün temelini atan faktördü.

Şimdi seçimin ve Temsilciler Meclisi’nin meşruiyetini sorgulayıp alternatif yönetim tesis eden taraf kendi duruşunu yargı kararıyla taçlandırdı. İki ertelemenin ardından Anayasa Mahkemesi 5 Kasım’da seçimlerin yasaya aykırı olduğuna hükmetti. Bu karardan sonra Türkiye, şimdiye kadar ‘taraf tutmuyorum’ diye diye tuttuğu tarafını artık daha net savunabiliyor. “Türkiye, BM’nin tanıdığı Tobruk hükümetini mi, Trablus hükümetini mi tanıyor” sorusunun Ankara’daki yanıtı şu: “Anayasa Mahkemesi Tobruk’taki meclisi feshetti. Bu karar kimin meşru olduğu konusunda belirleyici.”

MEŞRUİYET KRİZİ
Elbette yürütme ve yasamada tıkanma olduğunda Anayasa Mahkemesi devletin emniyet supabıdır. Ama her şeyin anormalleştiği; ordunun ordu, yargının yargı, parlamentonun parlamento olmaktan çıktığı; başbakanın bile hükümetten maaş alan ve ‘de facto’ İçişleri güçleri vazifesi gören milisler tarafından kaçırıldığı bir ülkeye aniden İsviçre ya da Britanya muamelesi yapılıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin tarafsızlığına sanırım bir tek Trablus hükümeti ve harici destekçileri peşinen amenna diyor. Karar oturumuna katılmayı reddeden mahkemenin başkanının evi kundaklanmış. Eğer doğruysa karara karşı oy kullanan bir üye de Tobruk’a kaçmış. Haliyle Tobruk cenahı kararın silahların gölgesinde alındığını öne sürüyor. Sini’ye ‘başbakan’ demeyi sürdüren BM Özel Temsilcisi Bernadino Leon de mahkeme kararından sonra meşruiyeti otomatik olarak Trablus’a kaydırmayıp “Kararı inceliyoruz” demekle yetindi.

Meşruiyet sorunu bundan sonra birçok yerde ilginç karışıklıklara yol açacak gibi gözüküyor. Mesela OPEC, karara rağmen Viyana zirvesine Tobruk’taki enerji bakanını davet ederken Trablus hükümetinin Petrol Bakanı Maşallah Zwai, Erdoğan’ın davetiyle İstanbul’daydı. Böylesi durumlarda uluslararası aktörler diplomatik becerilerini sergileyip tüm tarafları idare etme yoluna girer ama bizde tersi oluyor. Sanırım Libyalı siyasiler de Libya Anayasası Mahkemesi’nin kararını bayraklaştırırken kendi ülkesinde Anayasa Mahkemesi’ne ‘gayri milli’ deyip had bildiren liderin çıkışlarını yakından izliyordur.

DIŞ GÜÇ, İÇ GÜÇ
Ve bir şey daha: AKP hükümeti, 24-25 Kasım’da Mitiga Havaalanı’nın Suud-Mısır-BAE destekli Hafter güçleri tarafından bombalanmasına karşı verdiği tepkide olduğu gibi son birkaç aydır yaşanan gelişmeleri ‘yabancı müdahale’ olarak kınıyor. Sanki Libya’ya müdahale eden yabancı güçlerin safında yer alan ülkelerden biri Türkiye değilmiş gibi... Sanki Libya, Türkiye’nin ana karargâh üssü işlevi gördüğü bir NATO müdahalesiyle bu hale gelmemiş gibi... Sini’yi tutanları dış güç, Hasi’yi tutanları iç güç yapan nedir? Kendini ayrı tutan refleksin payandası, hinterlandda olup bitene “İç meselem” diyen anlayışsa Mısır’ın “Libya benim komşum” diyerek dayılanmasına kim ne diyebilir?

Her ne ise Libya, müdahalecilikte buluşan neo-con’un, neo-Napolyon’un, neo-Osmanlı’nın operasyonun tam ortasında masada bıraktığı bir hasta... Şimdi doktor arazide, neşter ise nevzuhur Abdunnasır ve Vahhabinin elinde... Nereden baksan tutarsızlık!

Fehim Taştekin

Öcalan'ın taslağında neler var?

Kobani eylemleri ile kesintiye uğrayan Çözüm Süreci’nin en kritik görüşmelerinden biri önceki gün İmralı’da HDP heyeti ile Abdullah Öcalan arasında gerçekleştirildi. Görüşmede, HDP heyetine, hazırladığı 4 bölüm ve onlarca başlıktan oluşan Müzakere Süreci Taslağı’nı veren Öcalan’ın, “Artık ülkeyi terk etme zamanı değil, ülkeye dönme zamanı” değerlendirmesini yaptığı öğrenildi. Öcalan’ın, yeniden çekilme çağrısı yapmayı doğru bulmadığı, “Artık kış ayındayız. Şimdi çıkmaya kalkanlar 4-5 ayda gidemez. Bunun yerine çözüm odaklı adımlar atılmalı” değerlendirmesini yaptığı bildirildi. 

Milliyet gazetesinden Gökçer Tahincioğlu'nun haberine göre, Öcalan’ın, bu doğrultuda, karşılıklı adımların sırayla değil, “senkronize” atılmasını istediği, atılacak adımları da 4 ana başlıkta sıraladığı bildirildi. “Dağdan dönüş-geriye dönüş” konusunda yasal düzenleme yapılması, müzakerelere başlanması, karşılıklı mutlak bir ateşkesin sağlanması, anayasal-toplumsal dönüşüm ve yeni kamu düzeninin oluşturulması” adımlarının senkronize atılmasını isteyen Öcalan’ın, “4-5 ay” olarak takvimlendirdiği bu sürecin mutlak barışı sağlayabileceğini söylediği kaydedildi. Öcalan’ın, sürecin seçim sonrasına sarkması konusunda ise, “Erteleme eğilimi kaos doğurur” değerlendirmesini yaptığı ifade edildi. 

Alınan bilgiye göre; DTK Eşbaşkanı Hatip Dicle’nin katılımıyla genişleyen heyetin kritik görüşmesi 4 saat sürdü. Öcalan, görüşmede 20 yılı aşkın süredir ilk kez gördüğü Hatip Dicle’ye büyük ilgi gösterdi. Görüşmede, Öcalan, heyete, uzun süredir üzerinde çalıştığı, devlet heyetiyle de paylaştığı Müzakere Süreci Taslağı’nı anlattı. Öcalan’ın 4 başlıktan oluştuğu söylenen Müzakere Süreci Taslağı’nın ana hatları şöyle: 

YÖNTEM: 
9 maddeden oluşan bu bölümde, sürecin belirleyici yanının demokratik siyaset olduğu vurgulanıyor. Yasal temellerden ne anlaşıldığı, kavram ve kurumların tanımları ve nasıl doğru tanımda buluşulabileceği, eylemsizlik halinin açık tanımları ve tarafların bu tanımlarda birleşmesindeki zorunluluk, sürecin aşamalarının belgeli hale getirilmesi, tüm görüşmelerin kayıt altına alınması, varılan mutabakatların da imzayla kayıt altına alınarak muhafazası gibi konular ayrıntılarıyla sıralanıyor. Öcalan, görüşmelerin temel zeminini bu bölümde aktarıyor. 

TARİH VE FELSEFE: 
Öcalan, bu bölümde 11 başlık altında geçmişten bugüne ve geleceğe bakış açısını özetliyor ve atılacak adımlarla varılacak noktayı tanımlıyor. Bu başlıklar şöyle sıralanıyor: 

1- Tarih boyunca Ortadoğu’da Kürt-Türk ilişkilerinin mahiyeti ve günümüzdeki durumu. 

2- Kürt-Türk ilişkilerinin giderek ağırlaşan sorunsallaşmasının iç ve dış nedenleri ve kapitalist moderniteyle ilişkisi. 

3- Türk-Kürt ilişkisindeki sorunsallığın esas olarak devletin dönüşümü olması gerçekliği. Güncel iktidarların bu meseleyi iktidarlaşma aracına dönüştürmeleri. Uygulanan kör şiddet ve bunun yarattığı sonuçlar. 

4- Çözümün sistemsel özelliği ve Ortadoğu’daki kaçınılmaz etkisi. 

5- Çözümün barış ve evrensel demokrasiyle bağı. Demokratik barışın devlet ve toplum yapısında yol açacağı kaçınılmaz reformlar. 

6- Sürecin anayasal ve yasal sonuçları.

7- Sürecin güvenlik boyutu.

8- Sürecin sosyal-kültürel etkileri.

9- Sürecin kadın özgürlüğü boyutu ve ekolojik sonuçları.

10- Cumhuriyet tarihi boyunca varlıkları yadsınan ve dışlanan tüm unsurların özgürce ve eşitçe tanınması. Bu unsurların, yeni norm sisteminde yer alma biçimleri ve özgünlükleri. 

11- Yeni, çoğul, demokratik kamu düzeni. 

TEMEL GÜNDEM MADDELERİ: 
Öcalan, bu bölümde 40 temel soru, belirleme ve önermeyle sorunu tanımlayıp, yanıtlarını sunuyor ve kendi bakış açısıyla çözümün çerçevesini çiziyor. Bu bölümde, “demokratik siyasetin doğru tanımlanması ve içeriği”, “kimlik kavramı, tanımı ve tanınması”, “çoğul, demokratik eşit ve yasal güvenceli çözüm”, “demokratik çözümün ulusal ve bölgesel(yerel) boyutlarının doğru tanımlanması”, “anayasal ve yasal karşılıkları”, “vatandaşlık tanımı”, “yasal ve özgür vatandaş”, “sürecin sosyo-ekonomik sistemle ilişkisi ve yeniden tanımlanması”, “kültürel çoğulculuk ve özgürlük”, “yakın tarihle hakikatler temelinde yüzleşme mekanizmaları”, “TBMM nezdinde oluşturulacak mekanizmalar” gibi başlıklar yer alıyor. Bu bölümde, somut öneriler ve kurulması istenen mekanizmalar, bunların çalışma biçimleri ayrıntılarıyla anlatılıyor. 

EYLEM PLANI: 
Bu bölüm 6 maddede çerçeveleniyor. 6 maddede, tanımlanan adımların hangi tarihlerde nasıl yapılacağı ayrıntılarıyla anlatılıyor. HDP heyetinin açıklamasında, bu taslakla ilgili altı çizilmesi gereken nokta, devlet heyeti ile Öcalan’ın taslak konusunda mutabakat sağladığı değil, “müzakere yürütülebilecek bir çerçeve olduğu” konusunda mutabakat sağlanmış olması. 

Bu çerçevede, hükümetin eylem planının da masaya getirilmesi, iki plan arasındaki farklılıkların en aza indirilerek, “büyük demokratik çözüm” diye nitelenen aşamaya geçilebileceği değerlendirmesi İmralı’da yapılıyor. 

Hükümete ulaşan Müzakere Taslağı’nın Kandil’le ve kamuoyuyla paylaşıldıktan sonra üzerinde yeniden değerlendirme yapılacağı ifade ediliyor. Buna göre, 1-2 günlük süreçte kamuoyuna taslağın önemli bir bölümü yansıyacak. Daha sonra tam metin olarak görülmesi sağlanacak. Bu metin üzerinden hükümetin değerlendirme yapması ve Meclis’te adım atması beklenecek. 

4 ADIMLI PLAN
Öcalan, 4-5 aylık süreçte, yani Haziran 2015 seçimi öncesinde sonuca ulaşabileceğini vurguladığı sürecin, adım adım değil, senkronize-eşzamanlı adımlarla yürütülmesini istiyor. İmralı’nın senkronize yürütmek istediği süreci 4 başlıkta özetlemek mümkün: 

1) Yasal güvence: Bu adımda Öcalan, özellikle Geri Dönüş Yasası ya da Dağdan Dönüş Yasası olarak nitelendirilebilecek yasanın bütün yönleriyle hemen çıkartılmasını, eşzamanı olarak müzakerelere geçilmesini istiyor. 

2) Müzakere: Yasal güvenceyle paralel olarak müzakerenin sürdürülmesini belirtiyor. 

3) Tahkim edilmiş ateşkes: Yine bunlara paralel olarak her iki tarafın bugünkünden çok daha ileride mutlak bir ateşkes durumuna geçmesi, tepki çekebilecek karşı uygulamaların sonlandırılmasının zorunluluğunu aktarıyor. 

4) Anayasal ve toplumsal dönüşüm, silahsızlanma: Demokratikleşmeye yönelik anayasal ve yasal adımların atılması, silahlara veda ve toplum hayatının yeniden düzenlenmesi.

Karma eğitimi bitirme formülü

Eğitim sisteminde atılacak adımların belirleneceği 19. Milli Eğitim Şurası’nda; öğretmen ve eğitim yönetecilerinin niteliklerinin arttırılması, müfredat ve okul güvenliği ele alınması planlanırken, önceki şuralarda olduğu gibi gündemde olmamasına karşın“karma eğitime son verilmesi” ve “din eğitiminin kapsamının genişletilmesine” yönelik gizli başlıkların da gündeme gelmesi bekleniyor.

2010 yılında düzenlenen 18. Milli Eğitim Şura’sında alınan tavsiye kararları 4+4+4 sisteminin tüm ayrıntılarının temelini oluşturmuştu. Öğrencisinden, velisine, bakanlık yönetecilerinden, eğitim sendikalarına kadar eğitimin tüm paydaşlarının katılacağı 19. Milli Eğitim Şurası yarın toplanıyor.

Talim ve Terbiye Kurulu, 5 gün sürecek Şura toplantılarının resmi gündemini, “Öğretim Programları ve Haftalık Ders Çizelgeleri”, “Öğretmen Niteliğinin Arttırılması”, “Eğitim Yöneticilerinin Niteliğinin Arttırılması” ve “Okul Güvenliği” olarak belirledi. Bu gündem başlıklarında il milli eğitim müdürlükleri ön çalışmalarını tamamladı ve raporlarını Şura Genel Sektreterliği’ne gönderdi ve resmi çalışma programı böylece oluştu.

4+4+4 de gündemde yoktu
Ancak şurada resmi gündemin yanı sıra gizli gündem olarak nitelendirilebilecek önemli bazı kararların da alınması bekleniyor. 18. Milli Eğitim Şurası’nın “resmi gündeminde olmamasına karşın”hükümete yakınlığı ile bilinen MEB’teki yetkili sendika Eğitim Bir Sen’in önerisi ile gündeme getirilmiş, 4+4+4 sistemi tartışılmış daha sonra 4+4+4 yasası Meclis’e sunulmuştu. 19. Milli Eğitim Şurası’nın da gizli gündeminin yine Eğitim Bir Sen tarafından oluşturulduğu ifade ediliyor. Okullarda türban takılmasının önünü açan düzenleme yine Eğitim Bir Sen’in bu yöndeki önerisinin ardından yapılmıştı.

‘Karma eğitim başarıyı engelliyor’
Edinilen bilgiye göre 4+4+4 eğitim sisteminin mimarı Eğitim Bir Sen, bu şurada da Karma Eğitim konusunun masaya yatırılmasını teklif edecek. Sendika karma eğitim sisteminin demokratik olmadığını dile getirecek. Sendikanın çantasında, “Amerika ve Batı ülkelerinin bazılarında karma eğitimden vazgeçildiği”, “Türkiye’de de karma eğitim uygulmasının kaldırılmasıyla, devamsızlık oranlarının azaltılacağı, başarının ise arttırılacağı” tezleri olacak.

Karma eğitim güvenlik başlığında
Karma eğitime son verilmesi önerisinin, resmi olarak açıklanan gündem maddelerinden biri olan“Okul Güvenliği” başlığının altında tartıştırılması bekleniyor. Çünkü Eğitim Bir Sen, “karma eğitimin kaldırılması ile okul şiddetinin de azaltılacağı” görüşünü savunuyor.

Kılıfı yine velilerin talebi
Eğitim Bir Sen’in karma “eğitime son” talebinin gerekçesi ise yine veli talebi olacak. Sendika, konunun veli talebi olduğunu, hangi okulun“kız-erkek” olarak ayrılacağının da veli ve öğrencilerin talebi doğrultusunda düzenlenmesi gerektiğini gündeme getirecek.

Anadil de tartışılacak
Şuraya 4 üye ile katılacak Eğitim Sen ise özel okullara destek adı altında “kamusal eğitime son verilmesi” projesinin sonlandırılmasını isteyecek. “Okulların siyasetin ve piyasanın arka bahçesi”olamayacağını vurgulayan Eğitim Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca, “Eşit, laik, demokratik ve anadilde eğitim” taleplerini raporlaştırdıklarını, Şuranın ilk günü sunumunu yapacaklarını söyledi.

MEB’in atanamayan öğretmen formülü
Şurada Milli Eğitim Bakanlığı bürokratlarının dosyasında ise “öğretmen niteliğinin arttırılması” başlığı altında öğretmenlerin yetiştirilmesinden, atanmasına kadar tüm aşamaların yenilenmesi olacak. Bu kapsamda, 340 bine ulaşan atanamayan öğretmen sayısının 340 azaltılması için yeni formüller gündeme getirilecek. Taslak hali eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer döneminde hazırlanan Öğretmen Yetiştirme Strateji Belgesi’nde de ipuçları olan yeni teklife göre, “İsteksiz veya sağlık durumu memurluğa uygun olmayan öğretmenlerin atanmadan önce değil daha fakültedeyken berlirlenip başka bölümlere geçişlerinin kolaylaştırılması” “lise öğretmenlerinin eğitim fakültelerinden değil alan fakülteleri mezunları arasından seçilmesi ve KPSS’ye ek yeni değerlendirme yöntemleri”ele alınacak.

Sinan Tartanoğlu/Cumhuriyet

Öcalan’dan AKP’ye eleştiri, halklara özeleştiri

HDP-DTK heyetinin görüştüğü Abdullah Öcalan AKP’yi yasal güvence konusunda adım atmama konusunda eleştirdi, kalekol ve HES yapımlarında yaptığı çağrılar nedeniyle Türkiye halklarına özeleştiri verdi.

IŞİD çetelerinin Türkiye tarafından Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndaki YPG mevzilerine saldırdığı saatlerde Pervin Buldan, İdris Baluken ve Sırrı Süreyya Önder ile ek olarak DTK Eşbaşkanı Hatip Dicle’nin katılımıyla oluşan heyet Abdullah Öcalan ile 4 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.

Barış ve Demokratik Müzakere Süreci Taslağı’nı genel hatlarıyla olgunlaştırıldığını ve devlet heyetiyle detaylı bir şekilde üzerinde tartıştıklarını belirten Öcalan, demokratik çözümün yasal güvencelerinin oluşturulmasının elzem olduğunu söyledi ve bu güvenceler sağlanmadan nihai barış ve demokrasiye varmanın olanaklı olmadığının altını çizdi.

Öcalan açıklamasında “güvence” vurgusu üzerinden Türkiye halklarına da biz özeleştiri verdi, kalekol ve HES yapımlarında yükselen direniş çizgisini hatırlatarak “yasal güvence sağlanmadan yaptığı çağrılarında yanılgılı olduğunu” söyledi.

HDP heyetinin yayımladığı açıklama şöyle:
Yapılan görüşmede; çözüm sürecinde gelinen aşama, AKP Hükümeti’nin mevcut politika ve yaklaşımları, Kürt Ulusal Kongre çalışmaları, Kobanê ve Rojava başta olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmeler ve diğer güncel olgular detaylı bir şekilde tartışılıp değerlendirilmiştir.

Sayın Öcalan, uzunca bir süredir üzerinde çalıştığı “Barış ve Demokratik Müzakere Süreci Taslağı”nı genel hatlarıyla olgunlaştırdığını ve devlet heyetiyle detaylı bir şekilde üzerinde tartıştıklarını, gelinen nokta itibarıyla üzerinde müzakere yürütülebilecek bir çerçeve olduğu konusunda mutabık kaldıklarını belirtmiştir. Bu müzakere taslağı, heyetimizle de paylaşılmış olup en kısa zamanda halklarımızın da bilgi, öneri ve katkılarına sunulacaktır. Heyetimiz, paylaşılan bu taslakta belirtilen ‘Çözüm Önerileri’ni, ‘Müzakere Başlıkları’nı ve ‘Eylem Planı’nı sürecin bütün tarafları ve paydaşlarıyla tartışıp, olgunlaştırarak, ortaya çıkan sonuçları en kısa süre içerisinde Sayın Öcalan’a aktaracaktır.

Sürecin bundan sonraki tüm aşamalarında, demokratik çözümün yasal güvencelerinin oluşturulmasının elzem olduğu ve bu güvenceler sağlanmadan nihai barış ve demokrasi hedefine varmanın mümkün olmadığı, Sayın Öcalan tarafından net, ısrarlı ve kararlı bir şekilde vurgulanmıştır.

Bu kapsamda, hem Habur Sürecinde barış gruplarının ülkeye girişleri ve devamında bu insanların maruz kaldığı kabul edilemez mahkumiyetler değerlendirilmiş, hem de sürecin başlangıcında gerillanın geri çekilme yürüyüşünün anlamlandırılmak yerine bölgeye dönük kalekol ve HES yapımına odaklanılmış olması etraflıca ele alınmıştır. Sayın Öcalan, yasal güvence sağlanmadan yaptığı bu çağrılarında yanılgılı olduğunu ve bu yanılgısından dolayı tüm Türkiye halklarına özeleştiri verdiğini belirtmiştir.

Bu bağlamda; kendisinin yüksek ısrar ve uyarılarına rağmen, tüm bu süreçlerde gerekli yasal düzenlemeleri yapıp pratikleştirmeyen devleti ve hükümeti de meseleye özeleştirel temelde yaklaşmaya çağırarak, burdan çıkarılacak derslerle bundan sonraki süreçte, özellikle yasal düzenlemeler bahsinde, kendi üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet etmiştir.

Tarafların belirtilen hususlarda süreci doğru, ciddi ve kararlı yürütmesi halinde, en fazla 4-5 ay içinde tüm Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek büyük demokratik çözümün sağlanabileceğini vurgulayan Öcalan, bu ciddiyet ve kararlılığın gösterilmemesi durumunda, bölgesel kaosun derinleşeceği ve darbe mekaniğinin sonuç alabileceği uyarısını yapmıştır. Sayın Öcalan, anlamlı ve yasal tüm boşlukları giderilmiş müzakerelere geçilmesi durumunda tarafların “Tahkim edilmiş bir ateşkes” ve bu ateşkesi denetleyecek bir “İzleme Kurulu” oluşmasının önemine değinerek,  süreçte bozucu bir alan olarak karşımıza çıkarılan “kamu düzeni”nin de ancak ve kalıcı olarak bu şekilde sağlanabileceğini belirtmiştir.

Sayın Öcalan, Kobanê ve Şengal direnişinde yer alan halkımız başta olmak üzere tüm Rojava ve Güney Kürdistan halkına, 21. yüzyılın onur savaşı diyebileceğimiz buradaki direnişle dayanışma içerisinde olan, katkı sunan bütün halklar ve siyasal yapılara özel selamlarını iletmiştir. Ayrıca, mücadelemizi Ortadoğu’dan çıkarıp tüm insanlığa taşıyan Kadın Hareketine ve cezaevlerinde bulunan bütün tutsaklara da özel selamlarını iletmiştir. 27 Kasım vesilesiyle, insanlık mücadelemizi bugünlere taşıyan şehitleri saygıyla anarak bütün kadro yoldaşlarına da selam ve başarı dileklerini göndermiştir.

Kadın devrimi sınırın her iki yakasında

Kobanê Kantonu’nun ilan edilmesinden sonra kurulan kadın meclisleri ‘Rojava Devrimi kadın devrimidir’ şiarıyla kadının yaşamda üstlendiği öncü roller bu kez saldırılar sonrası Pirsûs’ta sürdürülüyor. IŞİD çetelerinin Kobanê Kantonu’na saldırıları sonrası zorunlu göçe maruz kalan Kobanêli genç kadınlar, geldikleri Pirsûs’ta aynı sistemi devam ettiriyor. 

Kobanêlilerin kaldığı 5 çadır kentinde Kobanê’deki gibi kadın meclisleri kuran genç kadınlar, Kobanê’de yürüttükleri görevleri aynı şekilde devam ettiriyor. Kobanê’de asayiş, eğitim, kültür, sağlık, gençlik, toplumsal ve siyasal alanda meclisler kurarak çalıştıklarını ifade eden genç kadınlar, göçe maruz kalsalar da aynı sistemi bu kez çadır kentlerde sürdürmeye çalıştıklarını ifade etti.

Rojava Devrimi’nden sonra Kobanê’de kurulan sistemde özellikle köy çocuklarının sağlığı ve dil eğitimi çalışmalarında yer aldığını belirten 18 yaşındaki Sevsen Ali bu kez Rojava çadır kentinde yemek ve asayişte sorumlu olduğunu ifade etti. Kobanê’de YPJ direnişçilerinin tıpkı YPG’liler gibi savaştığını hatırlatarak, “Kadın erkek arasında hiçbir fark yoktur. Kadınlar da mücadele ediyor, devrimi gerçekleştiriyor. YPJ bunun en güzel örneğidir. Oradaki direniş ruhunu burada da yaşatmaya çalışıyoruz” dedi.  

Kobanê’de gençliğin kültür çalışmalarında yer aldığını kaydeden Meyra Mustafa da Kobanê’deki, Rojava’daki kadın devrimine vurgu yaptı.

Kirli politikaları kabul etmedik
Kobanê’de hem eğitim aldığını okuldan sonra da asayiş ve siyasi çalışmalarda yer aldığını söyleyen Arîn Kobanê (18) Rojava çadır kentinde de aynı görevi sürdürdüğünü ifade etti. DAİŞ çetelerinin özellikle Kürt kadınları üzerinden verdikleri fetvaya Kürt kadının destansı bir direnişle cevap verdiğini vurgulayan Arîn Kobanê, “Onların yaptığı zulmü lanetliyoruz. Uygulamak istedikleri gerici politikaları asla kabul etmedik, etmeyeceğiz de. Orada YPJ direniyor burada biz de sistemimizi sürdürüyoruz” ifadelerini kullandı.

Danimarka’yla ‘IŞİD krizi’ tırmandı: ‘Türkiye bir şeyler saklıyor’

Avrupa Birliği (AB) Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır’ın, Danimarka’yla Türkiye arasındaki ‘rehine krizi’nde Danimarka’yı suçlayan ifadeleri ülkede infiale neden oldu.

Danimarka Savunma Bakanı Nicolai Wammen, “Türkiye bu konuda bir şeyler saklıyor” derken, Danimarka Halk Partisi Sözcüsü Sören Espersen ise tartışmaya AB’yi de dahil ederek, “Türkiye’ye hiçbir zaman AB’ye tam üye olamayacağı açık bir şekilde anlatılmalı” diye konuştu.

Hassan’ın MİT’in elindeyken ‘kaybolduğu’ bilgisine ulaşılmıştı
Danimarkalı İslam karşıtı yazar Lars Hedegaard’a Kopenhag’daki evinde Şubat 2013’te suikast teşebbüsünde bulunduktan sonra Suriye’ye kaçan Basil Hassan, bir yıl sonra Türkiye’de gözaltına alınmıştı.

Musul Konsolosluğu baskınında rehin alınan 49 kişiye karşılık IŞİD’le takas edilenler arasında bulunduğu öne sürülen Lübnan kökenli Danimarka vatandaşı Hassan’ın ailesi ve avukatı da takas iddialarını doğrulamıştı.

Son olarak Danimarka Adalet Bakanı Mette Frederiksen, Hassan’ın MİT’in elindeyken ‘kaybolduğu’ bilgisine ulaştıklarını açıklamıştı.

‘Türkiye baskılara boyun eğmez’
İki ülke arasında krize neden olan rehine tartışmasına ilişkin İsveç’te Türkiyeli gazetecilere açıklamalarda bulunan Bozkır, Danimarka’nın Türkiye’ye baskı yaptığını öne sürdü.

Zanlının, mahkeme tarafından serbest bırakıldıktan sonra kayıplara karıştığını ve hükümetin bu konuda yapabileceği başka bir şey kalmadığını savunan Bozkır, “Türkiye baskılara boyun eğmez. Danimarka kendi iç politikasında bir gündem yarattı, medyanın da baskısı ile bu konuyu gündemde tutuyor” diye konuştu.

Danimarka Savunma Bakanı: Zanlı muhtemelen rehine takasında kullanıldı
Bozkır’ın bu ifadelerine yanıt Danimarka Savunma Bakanı Nicolai Wammen’den geldi. Türkiye’nin Hassan’ı mahkemenin serbest bıraktığını iddia ettiğini, ancak bu karara ilişkin bir belge gösteremediğini belirten Wammen, “Bu da Türkiye’nin bir şeyler sakladığını, muhtemelen zanlının IŞİD ile rehine değişiminde kullanıldığını gösteriyor” dedi.

‘AB’ye tam üye olamayacağı açık bir şekilde anlatılmalı’
Volkan Bozkır’ın Danimarka’yı, konuyu AB’ye taşıdığı için eleştirdiğini hatırlatan Danimarka Halk Partisi Sözcüsü Sören Espersen ise şunları söyledi: “Türkiye iade talebinde bulunulan bir suçluyu serbest bıraktığı için utanması gerekirken, tepki gösterdik diye bize saldırmaktadır. Danimarka’nın AB’ye gitme ve AB’yi konuya dahil etme zamanı gelmiştir. Türkiye’ye hiçbir zaman AB’ye tam üye olamayacağı açık bir şekilde anlatılmalıdır. Bu iş burada bitmelidir.”

‘Türkiye bu suçlamalarla depresyon geçiriyor’
“Türkiye bu suçlamalarla depresyon geçiriyor” diyen Birlik Listesi Sözcüsü Nikolai Villumsen de, Bozkır’ın Danimarka’yı suçlayan açıklamalarının tepkisiz kalmaması gerektiğini belirterek Türkiye’ye yapılan tüm askeri yardımların durdurulmasını istedi.

Demirtaş: IŞİD, Kobanê'ye Türkiye'den saldırıyor, görüntüleri var

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, IŞİD’in önceki gün Türkiye topraklarından Kobanê’ye saldırdığını ve görüntülerin olduğunu iddia etti. IŞİD’in Tarım Bakanlığı’na ait Toprak Mahsulleri Ofisi’nden Kobenê’ye saldırdığını savunan Demirtaş, “IŞİD barbarları, TMO silolarından Kobanê’ye ateş ediyorlar. Dünkü görüntüler var. Oraya nasıl rahat bir şekilde girebiliyorlar?” açıklamasında bulundu. 

DHA’da yer alan habere göre, partisinin Gaziantep İl Başkanlığı Kongresi'nde konuşan Selahattin Demirtaş, Türkiye’yi yönetecek, Türkiye’deki her kesimi kucaklayacak bir politika üretmeye aday alternatif parti olduklarını anlatırken, "Biz sadece Kürt, Türk halkının Arap’ın, Çerkez’in, Sünni’nin değil Türkiye’deki bütün kimliklerin ortak partisi olacağız" dedi.

‘Asıl alçak sizsiniz’
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kadın-erkek eşitliği konusunda yaptığı açıklamayı eleştiren Demirtaş, yaşamın kadın demek olduğunu, iktidardaki zihniyetin yaşamın kendisini 'Kadınla erkek eşit olamaz' diye açıkladığını savundu. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, şöyle konuştu:

"Kadınla erkeğin fıtratında eşitlik yoktur' diyor. Yani kadın yaşamın her alanında ikinci sınıf olacak, erkek bütün dünyanın, malın, mülkün, devletin, yönetimin sahibi olacak. Kadınlar sadece devlete ve erkeğe hizmet etmekle görevli olacak. Bunların zihniyeti ve anlayışı bu. Bunu kabul etmek, bunu bu şekilde inanarak yürekten savunmak demek, özgürlükten ve demokrasiden bir şey anlamamış olmak demektir. Siz kendiniz dışındaki bir insanı, kadın olduğu için yada inancı mezhebi sizden olmadığı için reddediyorsanız, onu insan yerine koymuyorsanız, kendinizden alçakta görüyorsanız kusura bakmayın ama asıl alçak sizsiniz."

"Bu nasıl peygamber geleneği"
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı Cumhurbaşkanı Sarayı üzerinden eleştiren Demirtaş, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'yla ilgili de şunları söyledi:

"Şöyle dönün etrafınıza bakın. Gaziantep’teki işsizlik, yoksulluk. dönüp vicdan gözüyle Ankara’ya, seçtiklerinize, oy verdiklerinize bir bakın. Nasıl yaşıyorlar? Geçenlerde ülkenin Cumhurbaşkanı 'Biz bir hurma ile karnını doyuran Hz. peygamberin takipçileriyiz' diyor. Mübarek kusura bakma ama senin bin odalı sarayın varken bunu söylemeye hakkın yok. Sizin servetinizin haddi hesabı yok. Çocuklarınız, etrafınız, yakınlarınız, bakanlarınız, milletvekilleriniz, belediye başkanlarınız, sizin partinizden beslenenlerin malını, mülkünü koyabileceği yer yok. Parayı saklayacak yer bulamıyorlar. Bu nasıl peygamber geleneğidir? Hz. peygamberimizin kefeninden başka bir şeyi yoktu. Bizim ülkenin Cumhurbaşkanı sayılı zenginlerin arasına girmiştir. Devlet başkanları arasında en zengin olanlarıdır. Açıkladığı malı mülküyle, açıklamadıklarıyla. Dünyanın en zengin adamlarından biri bizim ülkeyi yönetiyor ve fakir fukara edebiyatı yapıyor. Saraya harcadığı paraya bakın. Biz saraylar ülkesi miyiz? Bu kadar yoksulluk perişanlık olacak, ülkenin yarısı gecekonduda yaşıyor, ülkenin yarısının başını sokabileceği doğru düzgün bir evi yok. Yüzbinlerce ailemiz tezekle ışıyor ama ülkenin itibarı sarsılmasın diye beyefendi kendisine saray yaptırıyor, sarayda yaşayacak ve kendilerinin bütün kesimleri kucakladığını söyleyecek. Bu gidişatı, bu rezaleti HDP durdurmayacak da kim durduracak? İşte görev bize düşüyor. HDP bu ülkenin umudu olacak o saraylar onlara dar olacak."

"Başkanlık sistemine asla 'evet' demeyeceğiz"
Demirtaş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halen Başbakan gibi davrandığını ifade ederek, seçimlerden sonra Başkanlığı'nı ilan edeceğini öne sürdü. HDP olarak başkanlık sistemine karşı çıkacaklarını söyleyen Demirtaş, şöyle devam etti:

"Anayasa'da olmayan yetkileri de kullanıp, AKP propagandası yapıyor her yerde. Şu anda Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmiş durumda ama hükümette bir başbakan yok. Kendisi aynı zamanda başbakanlık yapıyor. Dikkat edin ülke başbakanın ülke ile konuşacak ne bir gündemi, ne de bir konusu var. Ülkede her şeyi Cumhurbaşkanı konuşuyor. '12 yılda şunları, bunları yaptık' diyor. Sen mi yaptın? Hükümet mi yaptı? Partin mi yaptı? Ama tamamını kendine mal edip hükümeti de baypas ediyor. Bunu ülkeyi tek adam, başkanlık sistemine hazırlamak için yapıyor. Seçimden sonra yeteri kadar gücü olursa, tek başına Anayasa'yı değiştirecek ve krallığını ilan edip, 'Ben başkan oldum' diyecek. Anayasa'da bir maddeyi değiştirip Cumhurbaşkanı yerine başkanlık sistemini ilan edecek. Şu anda bunun hazırlığını yapıyor. Bunun önünde en büyük engel de HDP olacak. Biz HDP olarak başkanlık sistemine asla 'Evet' demeyeceğiz."

Kobanê'ye destek amacıyla Gaziantep'te yaşanan olayları provokasyon olduğunu kaydeden Demirtaş, en büyük kışkırtmaları Başbakan'ın yaptığını ve faturayı HDP'ye çıkardığını savunarak şöyle dedi:

"Gaziantep gibi yerlerde kışkırtmalara prim vermeyelim. Kobanê direnişi sırasında burada da ciddi provokasyonlar yaptılar. Ellerinde palalarla, silahlarla, kasaturalarla insanları sokaklara salıp, burada 5 kişinin katledilmesine yol açtılar. Onların hepsi, bilinçli provokasyonlardı. Bunları da getirip HDP’ye, bize mal etmeye çalıştılar. Burada 5 insan katledildi, nerede failleri? HDP yapmışsa buyurun ortaya çıkarın. Görüntüler var, fotoğraflar var. Kimlerin örgütlediği, kimlerin öncülük ettiği belli ama dikkat edin bu ülkede en büyük kışkırtmayı Başbakan'ın kendisi yapıyor sonra dönüp faturayı bize çıkartıyor. Şimdiler de MHP ile aralarında kışkırtmaca oynuyorlar. 'Oraya gidemezsin, şuraya gidemezsin', öbürü de bu kışkırtmanın karşısında herhalde il il gezecek öyle görünüyor. Bir ülkenin Başbakan'ını düşünün ki Dersim’de provokasyon çıkarmak için elinden geleni yapsın."

'Bukalemun gibiler'
Seçim dönemlerinde hükümetin izlediği politikaları de eleştiren Demirtaş, şöyle söyledi:

"Başbakan hızını alamayacak, MHP’den daha milliyetçi olmaya başlayacak. Bunu göreceksiniz, her seçim döneminde yaşıyoruz. Seçim biter dünyanın en demokratik hükümeti olurlar, bir ay bakarsınız ki şeriatçı bir hükümet, öbür ay bakarsınız yine milliyetçi hükümet. Bukalemun gibiler. Bir çizgileri yok, ilkeleri yok, omurgaları yok ancak bütün bu görünen fotoğrafların arkasında onların esas bir gündemi var. O gündem de IŞİD ile örtüşüyor. Asıl zihniyetleri IŞİD zihniyetidir. Sakladıkları, gizledikleri zihniyet IŞİD zihniyetidir. Bundan emin olun. Hiçbiri IŞİD’den rahatsız değil, bu güne kadar IŞİD’e karşı tek sert bir cümle duymadık ağızlarından."

‘IŞİD, Türkiye'den saldırıyor’
IŞİD’in önceki gün Türkiye topraklarından Kobanê’ye saldırdığını ve görüntülerin olduğunu iddia eden Demirtaş, şu iddialarda bulundu:

"IŞİD, dün Kobanê topraklarına Türkiye’den saldırı yaptı. Valilik, Genel Kurmay ve Başbakanlık inkâr edici açıklamalar yaptı. Fotoğraf, görüntüler var. Toprak Mahsulleri Ofisi, Tarım Bakanlığı’nın bir kurumudur. TMO, o silolar Türkiye sınırı içerisindedir. Görüntülerde açık açık var; IŞİD barbarları, TMO silolarından Kobanê’ye ateş ediyorlar. Dünkü görüntüler var. Oraya nasıl rahat bir şekilde girebiliyorlar? Nasıl oradan bu şekilde bir savaş yürütüyorlar? Bunu açıklamaları lazım. Orada 70 gündür nöbet tutanları copluyorlar ama IŞİD barbarları Türkiye sınırını rahat rahat kullanabiliyorlar. Başbakan'ın çıkıp bu konuyla ilgili açıklama yapması gerekiyor. IŞİD barbarlarının sınırı kullanma izni verildi mi? Bundan haberiniz var mı?"

Soma Madencilikten işçilere 'kovuldunuz' mesajı

Soma Madenciilik A.Ş. tarafından işçilerin telefonlarına gelen mesajla, işten kovuldukları bildirildi. Sabah saatlerinden itibaren Soma Madencilik tarafından işçilerin telefonlarına, "4/A kapsamına ait işin sonlanması nedeniyle işten ayrılış bildiriminiz 30.11.2014 tarihinde yapılmıştır. Sağlıklı ve güvenli günler dileriz" yazan mesajlar gelmeye başladı. 

YÜZLERCE İŞÇİNİN TELEFONUNA MESAJ 
Şirket tarafından yüzlerce işçinin telefonuna mesaj geldiği bildirilirken, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın, bütçe görüşmelerinde Eynez ve Atabacası ocaklarının kapatılacağına dair açıklamalarda bulunması, bu durumun yaşanmasına işaret sayıldı. Ancak, maden ocakların kapatıldığına ilişkin yasal olarak gerekli kurumlara bilgi verilip verilmediği bilinmiyor. Bölgedeki madenlerde örgütlü olan sendikalardan henüz bir açıklama gelmezken, Soma Madencilik A.Ş. tarafından yapılmaya başlanan işçi kıyımı yüzlerce işçinin işsiz kalmasına neden olacak.

Bir araştırmacı gazeteci olarak Kemal Kılıçdaroğlu

Geçen akşam CNN Türk’te Taha Akyol, tarihçi konuklarına, “Dersim’de devlet zehirli gaz kullandı mı” diye sordu.

Onlar bu konuda yazılı kaynak bulunmadığını söyleyince, bir tanığı anımsadım:

Kemal Kılıçdaroğlu’nu…
***
CHP lideri ile geçen haftaki buluşmamızda, adeta bir araştırmacı gazeteci vardı karşımızda…

Sivas’ta Aziz Nesin’i yangından kurtaran polisi bulup röportaj yapmıştı.

Celal Bayar’dan Dersim’i sormak üzre randevu alıp evine kadar gitmişti. Ne yazık ki buluşma, Bayar’ın hastaneye kaldırıldığı güne denk gelmişti.

“Hayatımın en büyük kaybıdır” dedi anlatırken…

“Dersim’i, tartışanların çoğundan iyi bilirim aslında” diye ekledi.

Doğup büyüdüğü Dersim’in tarihini yazmaya niyetlenmiş bir ara... Çıkan kitapları okumuş, kaynakları araştırmış, en önemlisi, tanıkları konuşturmuş.

Ve konuşturduğu tanıklar, devrin iktidar sahipleriymiş.
***
90’lı yılların başında, Maliye’de bürokratken, bir görevle Bursa’ya gitmişKılıçdaroğlu…

Arkadaşlarıyla içerken konu Dersim’e gelmiş.

Masadakilerden biri, “Bu konuyu, İhsan Sabri Çağlayangil çok iyi bilir. HalenYalova’da yazlığında yaşıyor” demiş.

“Acaba randevu alabilir miyiz” diye düşünmüşler.

Bunun üzerine sofradaki yeminli mali müşavir, Bakan Cavit Çağlar’ı aramış. Onun aracılığıyla randevu alınmış.

Hep birlikte Yalova’ya gitmişler.

“Sizden Dersim’i dinlemeye geldik” demiş Kılıçdaroğlu…

Çağlayangil iyi karşılamış; köpeği Rodi’yi sevmişler.

İkram edilen birayı içip hayatlarında ilk kez havyar yemişler.

Yanında teyp götürmüş Kılıçdaroğlu… Teyp dedikse şimdiki cep teyplerinden değil; eski battal radyoteyplerden…

Tabii teybin kablosu kısa; ara kablo filan da yok. Teybi masanın üzerine koymuşlar,Çağlayangil’in de yardımıyla masayı çekip prize yaklaştırmışlar; içinde türküler olan bir kaseti takıp Dersim’i dinlemeye geçmişler.
***
Pırıl pırıl bir hafızayla, o dönem şahit olduklarını içtenlikle anlatmış Çağlayangil…

Dersim Harekâtı sırasında Malatya Emniyet Müdürü’ymüş. 1937’de, Dersim’de bir an önce infazların gerçekleşmesini isteyen Ankara, infazların organizasyonuyla onu görevlendirmiş.

Çağlayangil de, Seyit Rıza’nın idama gidiş sahnesini, bütün ayrıntısıyla Kılıçdaroğlu’na nakletmiş:

Hapishanede 7 idam mahkûmu varmış. Önce Seyit Rıza’yı almışlar. Seyit Rıza,imamın dini telkinini kabul etmemiş. Jandarma karakolu önündeki meydana kurulan darağacına gidilmiş. Savcı yaftayı yapıştırmış.

Vasiyetini sormuşlar; “Kırk lira param var, oğluma verin” demiş Seyit Rıza; oğlunun da asılacağının farkında değilmiş.

Sonra beyaz gömlekle sehpaya çıkmış.

Bomboş meydana insan doluymuş gibi haykırmış:

“Evlad-ı Kerbelayık! Bi-hatayık! Ayıptır! Zulümdür! Cinayettir!”

Ve asmaya “15 kâğıt” isteyen cellat, çekmiş ipi…
***
İsyancılara ne oldu peki?

Bunu da sormuş Kılıçdaroğlu…

Çağlayangil, onu da açıkça anlatmış:

“Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı; mağaraların kapısından bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti.”

Kılıçdaroğlu, deşifre ettiği bu söyleşiyi hâlâ evinde saklıyor.

Kaseti de bir arkadaşına vermiş.

Belge, bilgi, tanıklık arayan araştırmacılara duyurulur.

Can Dündar - Cumhuriyet

'Demokrasi kavga dövüş gelir'

Oyunculuğa tiyatroyla başlayan Şener Şen her kadar ilk zamanlar sinemayı ciddiye almasa da sinema onu hep ciddiye aldı...

Şener Şen deyince uyanık, kurnaz, üçkâğıtçı, sahtekâr, dolandırıcı, hinoğluhin rolleri geliyor ilk olarak akla. Çünkü o rollerle fark edildi, akla kazındı. Babası Ali Şen de sinemada kurnaz, ikiyüzlü taşra ağasını oynardı sıklıkla, “Babasını da sevmezdik zaten!”...

Şener Şen, “Tosun Paşa”, “Banker Bilo”, “Süt Kardeşler”, “Davaro” filmlerinde Kemal Sunal ile İlyas Salman’ın karşısındaki adam oldu ve zıddı oynayarak sinema yolculuğunda zirveye çıkmaya başladı. Sunal ile Salman saf, iyi; o ise hep aldatan, arkadan vuran adam oldu. Buna karşın karakterleri beyazperdede hep sevildi.

Olgunluk döneminde ise “İkinci Bahar” televizyon dizisi ve “Eşkıya”, “Gönül Yarası”, “Av Mevsimi” filmlerinde çok yönlü ustalığını ortaya koydu.

Yıllardır basına konuşmayan Şener Şen’le sinemamızın 100. yılını bahane edip buluştuk. Onun çok “cool” bir neşesi, keyfi var. Aslında, “Benim söyleyeceklerim çok değerlidir, kıymetini bilin” derdinde değil. Cümle cümle anlatmak ve anlaşılmak yerine onu beyazperdeye bakarak görmemizi istiyor.

Sohbet boyunca bir yandan sakin sakin espriler yaptı bir yandan da kendi sorularını araya sıkıştırarak o bizimle söyleşi yaptı. Tabii ki size bizim söyleşiyi sunuyoruz!

‘Diziye hayır’
- Sinemaya küçük rollerle “sallana sallana!” başladınız, sonra da oyunculuk anlamında doruğa ulaştınız. Bundan sonra ne bekliyorsunuz sinemadan ve hayattan?
Bundan sonra yaşlanınca herkesin başına gelenler benim de başıma gelecek. Seni görünce “Aa! Abdullah merhaba” diyeceğim, karıştıracağım mesela. Sinemaya doymadım. Gücümün yettiği kadar sinema yapacağım. Her zaman bu enerji olmayacak elbette. Hedefim halen güzel filmlerde oynamak, derdim iyi film iyi rol ve iyi oyunculuk. Dizi sektöründe iyi proje olsa bile “Hayır” diyorum, çünkü 120 dakikalık o acayip kaosun içine girmek istemem.

- Hababam Sınıfı’ndaki “Badi Ekrem” rolü parlattı sizi diyebilir miyiz?
Evet. Hepimiz hayatımızda öyle kişilere rastlamışızdır. Palavra atan, gösterişli ama içi boş, aslında hiçbir şey yok. Tribünlere oynayan ama gerçekte bir şey olmayan... Bugün de öyle kişiler çok.

- Daha çok uyanık ve kurnaz rollerde izledik sizi. Gerçek hayatınızda ne kadar uyanıksınız?
Kendi malzememde kullanabileceğim, becerebileceğim rolleri oynuyorum. Kendi hayatımda keşke o karakterler gibi yırtık olsam. O kadar değilim, kapalı ve daha içe dönüğüm. Çok ortalarda gözükmem... O rollerdeki gibi fırıldak adam olsaydım bugün çok daha rahat olurdum. Tam sistemin adamı olup her gün kanaldan kanala koşardım. Bulunduğum durumun yüz katı daha rahat olurdum. Benim yapım farklı, öyle değilim ama o rolleri oynamayı seviyorum. O karakterler hiçbir fırsatı kaçırmazlar, çeşme akarken küp dolar. Benim gibi 5 yıl proje yapmadan oturmazlar. Ben iyi senaryo uğruna bekliyorum.

- İyi senaryo kriteriniz nedir?
Bunun formülü yok. Hissediyorum ve filmin bitmiş halini görebiliyorum. Seyirciyle empati kurabiliyorum, seyirci bunu sever mi sevmez mi diye.

- “Muhsin Bey” filmi gösterime girdiğinde salonda sadece 5 kişi izlemiş. Seyirci anlamında hayal kırıklığına uğrayan filmlerden oyunculuğunuz nasıl etkileniyor?
Film sonra çok patladı. O dönem video kasetler vardı. Videoda o kadar ünlü oldu ki o videocular kaset kiralamayı yetiştiremiyorlardı. İyi bir şey yaptığımıza inanıyoruz. Mesela “Züğürt Ağa” o sene Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ilk üç film arasına bile giremedi, ama “Züğürt Ağa” önemli bir film. Yıllar geçti. O dönemden kalan nadir filmlerden şimdi. Önemli olan zamanın süzgecinden geçmek, kim kalıyor kim gidiyor o zaman belli oluyor. Sinema çok farklı düşünür, çok katmanlı bir şey. Bir kişinin gayretiyle olacak şey değil, pek çok şeyin bir araya gelmesiyle oluyor. Bunun matematik formülü yok. Hollywood bile çuvallıyor bazen.

- Fabrika işçiliğinden pazarcılığa, işportacılıktan öğretmenliğe sonra da oyunculuk...
Programsız yaşamanın sorunları. Üst tabaka, çocuğunun kariyerini yapıyor, koleje gönderiyor. Biz mahalledeki en yakın okula gittik. Geçim derdi her zaman vardı. Bu şartlarda olunca her işe atlıyorsun. Şimdiki gençler iş bulamıyor. Ee orada yazıyor “Bulaşıkçı aranıyor” diye, “Ne, bulaşıkçı mı” diyor. Başla belki oranın sahibi olursun. Para her türlü değerin önüne geçti. Herkes maşa başı, çok maaş, az emek istiyor. Çünkü herkes kendini çok değerli zannediyor.

‘Serinkanlı düşünüyorum’
- Bizi sürekli olarak değersiz kılmaya çalışan yaşam koşulları içinde değil miyiz zaten? Buna rağmen değerli hissetmeye çalışmak çok kıymetli bence...
Değerli hissedin de, ölçü diye bir şey var. Enerjinizi işe harcayın. Fark edilin. İşini iyi yapan bir gün mutlaka karşılığını alır. Garsonluk mesela, bir garson için mekâna bile gidilir çünkü o garson oldu diye üzülmüyordur ve işini seviyordur. Transfer olan garsonlar biliyorum. Artık kolaycılık öğretiliyor. Kolay yoldan para kazanayım. Bütün sır bu.

- Sanat ve sanatçılar ciddi bir iktidar baskısı altında. Bu ülke gündeminde siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Sanattan başladık şimdi parti kurmaya kadar gideceğiz sanırım! Artık kimse başkasının düşüncesine saygı göstermiyor. Herkes kendi düşüncesine uygun laf bekliyor. Bu çalkantıları doğal görüyorum ve bu bizi iyiye götürecek. İnsanlık geriye gitmez, ileriye gider. Kavga-dövüş edilerek demokrasi gelir. Artık gündeme daha serinkanlı bakıyorum. Güzel bir gelecek olacağına inanıyorum.

- Peki sizin zaman zaman “tükenmişlik sendromu” yaşadığınız oluyor mu?
Tükenmişlik, zamanı iyi kullanamamaktan kaynaklanıyordur. Bana uymayan yapımcılarla, anlaşamadığım kişilerle aynı ortamda bulunmadım o yüzden sinema yolculuğum hep iyi geçti.

'Bilmediğimiz çağın habercileri'
Türkiye’de kendim yürütmediğim hiçbir hareketin içinde olmam, ben organize edersem, başını ben çekersem olur! Gezici çocuklar ilk günler çok saftı, güzeldi. Sonra ajanlar, provokatörler cirit attı. Oradaki enerjiyi kullanmak istediler. Gezi’deki çocuklar bize çok ayrı mesaj verdiler. Çocuklarda “Bu taraftan mısın, yoksa o taraftan mısın” diye bir ayrım yok. Hümanistler. Bilmediğimiz bir çağın habercileri onlar. Bana karışma, beni dizayn etme, benim ne yapacağıma sen karar verme, dediler. Benim de keskin çizgilerim yok çünkü sanatçıyım, insanlığın ilerlemesi yararına her şeye açığım. Antenlerim, duyargalarım açık.

'Sevgimiz de yok edici'
Nefretimiz de sevgimiz de yok edici. Nefret edince yok olsun istiyoruz, sevince de ne yapsa hoşgörüyoruz. Denge önemli. İlişkilerde bir tarafın şuursuzca kendini kurban etmesini kabul edemiyorum. Bu hastalıklı bir durum. Çatışma hayatın içinde, ikili ilişkilerde de çatışma olur. Bu durum bir tarafın var olması diğer tarafın yok olması anlamına gelmez. Böyle beraberlik olmaz. Kendimi çok kaybettiğim aşklarım oldu. Hayat zamanla, yaşanılarak öğreniliyor. Objektif düşünebilmek çok önemli. Bir olaya dışardan bakabilmeye başlıyorsan yavaş yavaş bir şeyleri çözmeye başlıyorsun demektir.

Yavuz Turgul'la devam
Yavuz Turgul’la ikililiğimi bazen kırmaya çalışıyorum ama yine Turgul çok iyi senaryolar, projeler getiriyor önüme. Onun alternatifi çıkmıyor, çıksa kabul ederim. Beş senedir film yapmıyorum. Turgul yeni senaryolar üzerine çalışıyor, bakalım yeni projeler olabilir.

Röpartaj: Ceren Çıplak/Cumhuriyet

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers