28 Şubat 2015 Cumartesi

Yaşar Kemal 2 Mart’ta toprağa verilecek

İstanbul’da Tedavi Gördüğü İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde 28 Şubatta hayatını kaybeden usta edebiyatçı Yaşar Kemal, 2 Mart Pazartesi günü toprağa verilecek.

Yapı Kredi Yayınları’ndan yapılan açıklamada; Yaşar Kemal’in Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından  Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verileceği belirtildi.

Saat 15.30'da ise Yaşar Kemal'in ailesinin ve yakınlarının ev sahipliğinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda veda toplantısı yapılacak.

AKP nereye koşuyor?

On üç yıllık iktidarı boyunca topluma umut vadederek üst üste seçimleri kazanmayı başarı sayan AKP, ilk çıkışındaki misyonunu da programını da bir tarafa bırakmış, ülke içinde ve dışında derin yalnızlığı yaşamaktadır. Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceği söylemi ile gelinen noktada bu üç iddiasını yerine getirmediği gibi bulaştığı kirlenme ve yolsuzlukla bir yandan itibar kaybını, öbür yandan da derin yalnızlığın verdiği gelecek korkusunu yaşamaktadır.

Bu korkudandır ki her şeyi bir yana bırakmış, kendi ikbali ve iktidarı için her yolu mubah görmeye başlamış, topluma sırtını çevirmekle kalmamış onu zapt u rapt altına almanın yollarına sapmıştır. Son beş yıldır Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başlayan Ortadoğu’ nun yeniden dizaynında küresel emperyal güçlerle ters düşmüş, Müslüman Kardeşler ve İhvan üzerinden Neo Osmanlıcılık heveslerini devreye koymuş, bununla da kalmamış DAİŞ gibi insanlık düşmanı vahşi ve kirli savaşın vekalet yürütücüsüne sırt çıkmıştır. 

İçeride çözüm yanlısı görünmesine karşın, dışarıda savaş tacirliğine soyunmuş, Kürtlerin olduğu kadar Ortadoğu halklarının da umudu olan demokratik öz yönetim organları kantonları dağıtmaya, Rojava Devrimi umudunu karartmaya, engellemeye çalışmıştır. ‘Düştü düşecek’  hesaplarının tutmadığı gerçeği, 6-7 Ekim olaylarını gerekçelendirerek toplumda yeşeren devrim umudunun ayak seslerinden korkmuş kurtuluşu polis devletinin sığınağına sığınmakta görmüştür.

Türk Ceza Kanunu’nda ve Terörle Mücadele Kanunu’nda her tür siyasal düşünce ve onun örgütlü mücadelesinin terörize edilip engellendiği gibi on binlerce siyasetçinin, öğrenci, aydın ve yazarın tutuklandığı, onlarca yıllık cezalara çarptırıldığı ortadayken algı operasyonlarıyla toplumu yeni sistemine iknaya çalışmaktadır.

AKP; İç Güvenlik Paketi’nin molotofkokteyli ile bonzainin yasaklanmasından ibaretmiş gibi bir algı yaratarak, toplumun şiddet karşıtlığını arkasına alarak diğer yüz otuz maddeyi gölgelemeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın sık sık muhalefet molotof ve bonzaiye karşı değil söylemi gerçeği yansıtmamaktan öte doğru değilidir.

Üç siyasi parti farklı düşünce ve kaygılardan da hareketle pakete karşı çıkıyor olsalar da paketten murat edilenin Cumhurbaşkanının ya da Başbakanın söylediklerinin aksine paketin özgürlüklere ve demokrasiye değil polis devletine, yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanmasına yol açacağı gerçeğidir.

Bu nedenle Anayasa, yasalar ve meclis iç tüzüğünden kaynaklı haklarımızı kullanarak paketi mümkünse engellemeye, değilse zamana yaymaya, teşhir edip toplumsal muhalefeti örgütleyen bir noktada kalarak Mecliste iki haftadır günde on yedi saati bulan mesai ile geçirdik.

AKP’nin Ak Saray’dan aldığı talimatın gereği Anayasayı, iç tüzüğü hiçe sayan keyfi ve antidemokratik yönetimi ve yaklaşımı beraberinde şiddet olaylarının yaşanmasına, kadına şiddete neden olmuştur. Meclisteki şiddette muhalefet milletvekillerinden yedisi yaralanmıştır. Şiddete dayalı, kendine göre, keyfi yönetim anlayışına karşı meclis içinde bir kısım demokratik ve meşru eylemsellikler içinde olmak yapılması gerekendi. Meclisin yüz yıllık tarihinde söz konusu olan elit siyaset üzerinden statükodan beslenen partiler aracılığıyla meclis yasama faaliyetini hep devletten yana, iktidardan yana yürütmüştür. Bu durum ilk kez demokratik siyaset yürütücüsü HDP ile değişmeye başlamıştır.

21 Şubat gecesi AKP’nin kendine göreci, yasal olmayan keyfi yönetimi bir oldu bittiye getirip yüz otuz iki maddeyi olabilecek en kısa sürede geçirmek istemesi bizce kabul edilmezdi. Bu faşizan yaklaşıma ve uygulamaya karşı mücadele etmek ve direnmek yapılması gereken tek yoldu. Kendi Anayasalarını çiğnemekte beis görmeyen, iç tüzüğü hiçe sayan yaklaşımlarda bulunmayı kendine hak görene karşı direnmek meşruydu. Bu meşruiyetle yedi saat boyu sloganlar eşliğinde oturma eyleminde bulunduk. Sonraki günlerde bir yandan yasal ve Anayasal haklarımızı kullanarak engellemeye çalıştık, öbür yandan da hem AKP zihniyetini ve politikalarının eleştirisi termelinde toplumu doğru bilgilendiren, aydınlatan, yürütülen hukuksuzluğu teşhir eden görsel bir kısım materyallerle sorunu gündemleştirmeye çalıştık. 

Türkiye Meclisinde demokratik siyaseti aracılığıyla Türkiye’nin demokratikleşme ve demokratik bir cumhuriyete evirilmesi mücadelesini yürütmek kuşkusuz ki önemlidir. Ancak daha önemli olanı, iktidardan ve devletten beklemeden toplumun ekmek kadar, su kadar önemli olan barışını ve özgürlüklerini öz yönetim organları aracılığıyla bizlerin örmesi ve örgütlemesidir.

Sistem içi mücadele de toplumsal adaletsizliği giderebilir, sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldırdığımızı varsayabiliriz. Fakat hiyerarşiyi ve tahakkümü ortadan kaldırmadığımız sürece toplumsal özgürlüğü asla sağlayamayız. Çünkü hiyerarşi özgürlük dışıdır. Özgürlük ile tahakküm arasındaki çelişkiyi özgürlük lehine gideremediğimiz sürece hiyerarşik ve sınıflara dayalı toplumu doğal ve demokratik topluma dönüştüremeyiz. Hiyerarşi hem toplumsal yaşamın varlığını ve doğal toplumu, hem de ekosistemi tehdidi ettiği için ortadan kaldırmak zorunda olduğumuz bir durumdur. Hiyerarşi hiçbir zaman ve hiçbir şekilde toplumsal ve siyasal istikrar sağlayıcı işlev göremez. Tarihin ilk hiyerarşik adımının kölesi kadın ayağa kalktığında ve özgürleştiğinde toplumsal özgürlüğün önü açılmış olur. Bu tarihi hakikat bize toplumun özgürlüğünün kadın özgürlüğünden geçeceği gerçeğini bilmemize yol açtığından kapitalist moderniteye karşı demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü anlayışla toplumsal kurtuluş mücadelesi ile demokratik siyasal mücadeleyi birbirini besleyen ve tamamlayan mücadeleler bütünü olarak görür ve toplumsallaştırabilirsek, o sayede toplumsal özgürlük somut ve gerçek olmuş olur.

Devlet, son beş bin yıl boyu bir yandan iktidar ve sermaye biriktirerek, diğer yandan ideolojik aygıtlarıyla toplumu şekillendirerek kendisini sürdürebilir kılmıştır. Devlet sadece bürokratik ve baskıcı bir aygıt değil, aynı zamanda binlerce yıllık tahakkümü ile toplumu şekillendiren psikolojik ve zihniyet alt yapısını var etmenin de aygıtıdır. Onun hükümranlığına duyulan korku ve kayıtsızlık onun gücünü sürdürmesinin toplumsal ve siyasal meşruiyetini oluşturur.  Devlet; köle, serf ve mülksüz sınıflarda ideolojik aygıtlarıyla oluştura geldiği bu psikolojik ve zihni algı sayesinde, demokratik modernitenin binlerce yıllık kıyasıya mücadelesine rağmen bu ana kadar varlığını sürdürebilmiştir. 

Devlet ideolojik ve baskı aygıtlarıyla toplumu yeniden biçimlendirirken, yeni toplumsal ve siyasal işlevi ile ekonomiyi, hukuku ve siyaseti yöneten pozisyonu ile toplum karşısında kalmakla kalmaz aynı zamanda ona kendi içinde seçenekler sunar. Toplumsal ve ekolojik yaşamı sömürgeleştirir, kendisinin parçası ve uzantısı olduğuna toplumu ikna eder, onları nesnelleştirir. Toplum artık devletin bir parçası ve ondan ayrılmaz uzantı olmaya başlamıştır. Artık toplumun itiraz etmesi ve ayağa kalkması zor bir hal almaya başlamış, özgüvenini kaybettiği gibi kendisini araçsallaştıran bu siyasal organizasyona kendiliğinden biat etmeye başlar. Onu tanrının yeryüzünde yansıması, kendi yaşadıklarını ise kader görür. Bu nedenle toplumun komünal değerler etrafında yeniden örgütlü mücadelesi yanında toplumun doğal toplum değerleri etrafında inşası bugün için insanlığın olduğu kadar Türkiye devrimcilerinin de en temel sorunu olarak karşımızda olanca haşmet ile durmaktadır.

Demir ÇELİK - HDP Muş Milletvekili

Ermenek'te Bakanlara ve AKP'lilere madenci eşlerinden protesto: Neyle gurur duyuyorsunuz?

Karaman'ın Ermenek İlçesi'nde hayatını kaybeden 18 madencinin ailesine verilecek evlerin tapuları dağıtıldı. Törene katılan Enerji ve Tabii Kaynaklara Bakanı Taner Yıldız ile Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan, konuşmak için kürsüye çıktıklarında partililer tarafından slogan atılması ve alkışlanması üzerine, ölen madencilerin eşleri tepki gösterdi.

BAKANA DESTEK SLOGANINA MADENCİ EŞLERİNDEN TEPKİ
Törene katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, konuşmasını yapmak için kürsüye çıktığı sırada davetliler arasındaki AKP'liler, 'Türkiye seninle gurur duyuyor' sloganı atmaya başladı. Bunun üzerine ölen madencilerden Mehmet Tokat'ın eşi Zeynep Tokat, oturduğu yerden ayağa kalkıp, ''Neyle gurur duyuyorsunuz? Bizim acımız var. Canlarımız gitti. Ne demek gurur duyuyorsunuz'' diyerek tepki gösterdi.

Bu sırada babasının cenaze törenine yırtık ayakkabıyla gelmesi geniş yankı uyandıran ölen madenci Tezcan Gökçe'nin eşi Ayşe Gökçe de tezahüratta bulunanlara sert tepki gösterdi. Ayşe Gökçe, "Ne verdiniz de gurur duyuyorsunuz siz? Bize bir şey verdiğiniz yok. Biz bir şey istemiyoruz'' dedi. Gökçe, sakinleştirmek isteyen bakanların korumalarına da, ''Benim iki acım var. Sakin olamam ben. İki yiğidimi yitirdim ben. Aklımı yitireceğim'' dedi.

Tekrar yerinden kalkan Zeynep Tokat, slogan atan partililerin yanına yaklaşıp, ''Neyle gurur duyuyorsunuz siz? Bizim çektiğimiz acıyı biliyor musunuz? Neyle gurur duyuyorsunuz?'' diyerek tepkisi gösterip kalabalığın arasından geçip salonu terk etti. Zeynep Tokat, salonun dışında bekleyenlere de ''Sizin yüzünüzden bunlar başımıza geldi. Bir Soma yasası çıkardınız başımıza. Neyin gururunu duyuyorsunuz. Bize Cumhurbaşkanı, Başbakan ne yaptı? Gelip başsağlığında bile bulunmadılar'' dedi.

Salonda tepkisi sürdüren Ayşe Gökçe de sakinleştirilmek için sivil polisler tarafından salon dışına çıkartıldı. Gökçe, kendisine eşlik eden emniyet müdürü ve amirine ''Hiçbir yardım gözümde yok. İki yiğidimi yitirdim'' dedi.

Bu sırada salonu terk eden Zeynep Tokat tekrar salona girmek istedi. Ancak polisler izin vermedi.

Tepkiler devam ederken Bakan Yıldız, konuşmasını sürdürdü.

BAKAN ELVAN'A DA MADENCİ EŞİNDEN TEPKİ
Bakan Taner Yıldız'ın ardından Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan kürsüye çıktı. Konuşması sırasında Bakan Elvan'ın, alkışlanması üzerine ölen madenci İsmail Gürses'in eşi Havva Gürses, 7.5 aylık bebeğini gösterip, yetim kaldığını belirterek, ''Bu çocuk babasız kaldı. Dünyayı verseniz hiçbir şey olmaz'' diyerek salonu terk etti.

'İŞSİZ KALAN İŞÇİLERDEN TEPKİ'
Programın ardından törenin yapıldığı Kültür Merkezi önünde ise maden faciasının ardından yapılan denetimler sonucu üretimi durdurulan diğer ocaklarda çalışan yaklaşık 50 işçi, 4 aydır işsiz kaldıklarını anlatmak için 'Verilen sözlerin hiçbirisi tutulmadı' yazılı pankart açtı.

Yaşar Kemal: Bu bir çağrıdır, sözüm sizedir

Yaşar Kemal gönderdiği mesajda şöyle demişti: "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. 

"Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. "Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar."

13 yaşındaki çocuğa ‘Erdoğan’a hakaret’ ifadesi

13 yaşındaki çocuğa ‘Erdoğan’a hakaret’ ifadesi13 yaşındaki çocuğa ‘Erdoğan’a hakaret’ ifadesiBalıkesir’in Ayvalık ilçesinde, 13 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisi U.R.E., Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Facebook üzerinden hakaret ettiği iddiasıyla Ayvalık Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifade verdi.

Ayvalık’taki ilköğretim 7. sınıf öğrencisi 13 yaşındaki U.R.E.’nin babası İ.E.’ye dün telefon eden Ayvalık Emniyet Müdürlüğü Çocuk Bürosu ekipleri, oğlunun “Cumhurbaşkanı’na hakaret” ettiği iddiasıyla savcılığa ifade vermesi gerektiğini söyledi.

Baba okulda buluştuğu polislerle birlikte oğlunu da alarak önce Ayvalık Devlet Hastanesi Psikiyatri Polikliniği’nden U.R.E. için rapor alındıktan sonra, polisler eşliğinde adliyeye adliyeye gidildi. Savcılıkta uzmanlar gözetiminde U.R.E.’nin ifadesi alındı.

Savcılık, Balıkesir Devlet Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi Servisi’nden rapor isteyerek öğrenciyi serbest bıraktı.

Savcılığın dava açıp açmayacağı buradan verilecek olan rapor doğrultusunda belirleneceği belirtildi.

Oğlunun sosyal paylaşım sitesi Facebook’taki sayfasında ne paylaştığını bilmediğini söyleyen baba, çocuğunun okul arkadaşlarının gözü önünde suçlu muamelesine tutulduğunu söyledi.

Benim Yaşar ağabeyim

Ben Yaşar Kemal’i  yüzyüze tanıdığımda , (1962 yılının sonları olmalı) o ünlü bir yazardı ama biz gençlere karşı, hepimizin hayranı olduğu yeni kurulmuş  sosyalist bir partinin (TİP) kıdemli  militanı gibiydi. Üye olmak için belirli aşamalardan (ve sınamalardan) geçilmesi gerekli  partinin üyelik aşamalarını onun Genel Başkan Aybar’a önerisiyle aşmış, o güne kadar haylaz geveze hayran kitlesinden sorumlu, disiplinli, uslu üye kimliğine bir solukta geçmiştim. Artık o benim için şımarabileceğim bir ağabeydi.

Yer Demir Gök Bakır yeni yayımlandığında, bu roman ve romancılığı  için çağrıldığı öğrenci derneğinde (MTTB ya da TMGT)  Eminönü Halkevi’nde konuştu .Yazarlık geçmişini anlatırken bir tür  “özeleştiri verip”, o güne kadar öykü ve romanlarında anlattığı insanların sınıflarını öne aldığını, oysa önce insan karakterine dikkat edilmesi gerektiğini, bundan böyle de kahramanlarının kişilik özelliklerini önceleyerek anlatacağını söyledi.

Konuşmasını bitirip çıktığında Yer Demir Gök Bakır için ne düşündüğümü sordu bana. 

Cahillik cesurluktur. Yaşar Kemal’in bana fikrimi sorması şımarmama yetti. Kendimce aksak gördüğüm ne varsa saydım döktüm. Romanın bitişinde Hasan’ın taşın altında  açtığını gördüğü çiçeklerin, şiirselliğine ve simgeselliğine karşın gerçeği anlatmaktan kaçış olduğunu da söyledim. Umut simgesine karşı gerçeğin acımasızlığını istiyordum. Herhalde Yaşar Kemal’in  sesini çıkarmaması, benim küstahlığımı arttırdı.Sembolleri kullanarak, gerçek üstünün gerçeği anlatmaktan kaçmayı kolaylaştırdığını, gerçeğin acımasızlığını süslediğini bile söyledim.

Yürüyerek  Vilayet yakınındaki Türkiye Edebiyatçılar Derneğine gelmiştik.Yaşar Kemal’in de sabrı tükenmişti. Merdivenlerde yakamı tutup “Seni merdivenden atıp, kurtulayım” gibilerden bir şey söyledi. O zaman böyle ağır çekmiyorum. Ayaklarım yerden kesilince bildiğim tek Kürtçe  cümleyi fısıldadım : “Ez di bahti teme Kemal, ez Kurmancim” (Ocağına düştüm  Kemal, ben Kürdüm) Yaşar Kemal’in parmakları gevşedi. Ve beni o akşam yemeğe çağırdı.

Basınköy’deki evde Thilda ile tanıştık. Birbirimizi çok sevdik. Thilda bir bulgur pilavı yapmış. Ben ekmek (nan), pivaz (soğan), av (su) sözcüklerini biliyorum (çoğu farsçadan) ama o kadar. Yaşar Kemal’in verdiği Kürtçe komutlardan bir ikisine yanıt veremeyince Kürtçeyi sonradan öğrendiğim yani  “kültür Kürdü” olduğum açığa çıktı. Ama affa uğradım.

Onun öykülerindeki (mesela Beyaz Pantolon) masal ögelerini  değerlendirme yazım 1970’leri buldu. Thilda da hep arkadaşım olarak kaldı. Onlarla o zamanlar açık olan Basınköy plajında çocuklamla bir iki kez  buluştuk. Adnanla birlikte Yaşar Kemal ile mantar rakı, bulgur pilavı kaçamağı yaptık . Ama evlerine gitmek için gerekli protokolü hiç göze alamadım. Thilda öldükten sonra da telefon ettiğinde  girişimlerimin sonuç vermediğini söyleyemedim.

Ama o benim şımarabildiğim ağabeyim olarak kaldı. Son konuşmamızda arayıp sormamamızdan, bir çay içmeye uğramayışımızdan yakındı.

Yaşar Kemal yürüyerek düşünmeyi ve konuşmayı severdi. Sanat anlayışı şöyle özetlenebilir: “Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. [...] Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum."

Yaşar Kemal için Sosyalizm cayılmazdı. Sosyalizm tanımı da ilginçtir: “Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım."

Yaşar Kemal, Türkiye’de görmek istediği tek şey barıştı. Son soluğuna kadar barışı savundu:  “Benim yazılarım halkımıza birer çağrıdır. Öncelikle batıdaki, doğudaki çocukları, savaşta ölmüş anaları çağırıyorum. Bu savaş en çok sizin yüreğinizi yaktı. Herkesi çağırıyorum, sayın yargıçlar, sizleri de bu savaşı durdurmak isteyenlere katılmaya çağırıyorum. Bu ülke hepimizindir. Ve bu ülke insanlık tarihinde çok uzun yaşamaya layıktır. Hem de onuruyla yaşamaya. Unutmayalım ki bir ülkenin insanlarının onuru en azından  o ülkenin toprağı kadar kutsaldır.”

Dünya bir kültür ve barış savunucusunu yitirdi. Başı sağolsun.

Sennur Sezer, Evrensel

Öcalan’dan PKK’ye silahsızlanma çağrısı

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’la görüşen HDP heyeti, Abdullah Öcalan’ın PKK’ye yönelik ‘silah bırakma’ çağrısını kamuoyuna açıkladı.

İçişleri Bakanı Efkan Ala ve Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile bir araya gelen HDP heyeti, Öcalan’ın PKK’ye yönelik çağrısını okudu.

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Çözüm sürecine ilişkin gelişmeleri değerlendirmek üzere Başbakanlık Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde HDP heyeti ile bir araya geldi. Görüşmeye HDP’den Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken katıldı. Görüşme sonrası ortak basın açıklaması yapıldı.

Sırrı Süreya Önder, Abdullah Öcalan’ın PKK’ye yönelik çağrısını açıkladı. Öcalan çağrısında, “Asgari müştereğin sağlandığı ilkelerde silahlı mücadeleyi bırakma temelinde stratejik ve tarihi karar vermek için PKK’yi bahar aylarında olağanüstü kongreyi toplamaya davet ediyorum. Bu davet, silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasetin almasına yönelik tarihi bir niyet beyanıdır” ifadelerine yer verdi.

Başbakan Yardımcısı Akdoğan ise, “Silahların bırakılmasına yönelik çalışmaların hız kazanması, tam anlamıyla bir eylemsizliğin hayata geçmesi ve demokratik siyasetin bir yöntem olarak öne çıkartılması konusundaki açıklamayı önemli görüyoruz” ifadelerini kullandı. 

Demirtaş: Arınç'ın tahrikleriyle bu iş yürümüyor, zorlanıyoruz, istifa etmeli

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ı "çözüm süreci bitsin diye elinden geleni yapmakla" itham ederek, "Barış sürecine bu kadar tahammülsüzse kendisine istifa etmesini tavsiye ederim. Ya hükümet sözcülüğünden ya da bakanlıktan ayrılsın. Kendisinin tahrikleriyle bu iş yürümüyor. Zorlanıyoruz doğrusu" dedi.

Demirtaş, Antalya’da çoğunluğunu iş adamlarının oluşturduğu Antalya Kahvaltı Grubu ile bir oteldeki kahvaltıda bir araya geldi. Kahvaltı öncesi gazetecilerin soruları yanıtlayan Selahattin Demirtaş, barajı aşmak üzere olduklarını söyledi, "Oyumuz barajın sınırında artı eksi 1 olabilir" dedi.

Halen yapılması gereken örgütlenme çalışmaları olduğunu kaydeden, anketlerin ancak bu aşamadan sonra anlamlı olacağını kaydeden Demirtaş, "AKP’ye yakın bazı şirketlerin yaptırdığı anketlerin de kesinlikle güvenilirliği yoktur. Geçen hafta AKP’yi düşük gösteren bir anket şirketine polis baskını yapıldı. Bu kadar antidemokratik bir kamuoyu araştırma mekanizması var. Tümüyle yönlendirmeye dönük çalışan kamuoyu araştırma şirketleri de var" diye konuştu.

‘Asla başkan olamayacak’
Farklı şirketlerin ortalamasını alarak yaptıkları değerlendirmede oy oranlarının yüzde 9.5 ila 9.8 arasında olduğunu kaydeden Demirtaş, şunları söyledi:

"Barajın altında kalabiliriz. Ama bunu Türkiye’nin büyük bir felaketi olarak değerlendirmek de yanlıştır. Panik havasıyla, korku havasıyla ’AKP bir kez daha tek başına iktidar olacak, anayasayı değiştirip başkanlık sistemini oturtacak. Bizim geleceğimiz kararacak’ diye korkmanın da bir anlamı yok. AKP tek başına iktidar olmayı başarsa, tek başına anayasa yapmayı başarsa bile hileyle, aldatmayla oy hırsızlığıyla bunu başarsa bile yeni anayasayı yapamayacak, başkanlık sistemini getiremeyecek. Bunun koşulları yok. Şu hissiyatla HDP’ye oy verilme mecburiyetinde kalınmasın, biz ehveni şer değiliz. Kötünün iyisi değiliz. İnsanlar AKP’den korktukları için HDP’ye oy versin istemiyoruz. Biz ne korku üzerinden siyaset yapmak istiyoruz ne de geleceğe dair korkular üzerinden siyasi bir rant elde etmek istiyoruz. Biz bu iktidarı şu veya bu şekilde alaşağı edeceğiz. Kendini sarayın sahibi zanneden sultanlar asla başkan olamayacaklar, başkanlığın tek bir gününü bile yaşayamayacaklar."

Demirtaş, partisinin baraj altında kalması halinde gidip evde oturmayacaklarını, Türkiye’nin 4’üncü büyük partisi olduklarını sadece meclis grubu olmadan parti çalışmalarının devam edeceğini söyledi.

‘Yasa çıkmadan Meclis kapanabilir’
Selahattin Demirtaş, Mecli’ste görüşmeleri devam eden 'İç Güvenlik Reform Paketi’ne ilişkin bir soruya ise yasanın, muhalefet iyi direnirse yasa çıkmadan parlamentonun kapanabileceğini söyledi. Görüşmelerde geçen 2 hafta içinde oturumları yöneten meclis başkanvekillerinin Ak Parti milletvekilleri olduğunu ve çok yanlı bir tutum sergilediğini savunan Demirtaş, "İktidarın, AKP grubunun haklarını korudular, muhalefetin haklarını ihlal ettiler. Buna rağmen iki haftada yarısına gelindi. Önümüzdeki iki hafta muhalefetin iki temsilcisi parlamentoyu yönetecek. Dolayısıyla içtüzük tam olarak uygulanırsa geri kalan yarıyı bir ayda ancak geçirebilirler. Bu da Mart’ın sonuna denk gelir ki parlamentonun kapanma zamanıdır" diye konuştu.

Demirtaş, yasanın geri çekilmesini ve komisyonda tekrar tartışılmasını önerdi ve "Başbakan’ın bonzaiye, molotofa ihtiyacı var. O maddeleri görüşelim, konuşalım, 2 maddeye düşürelim" çağrısı yaptı.

‘Arınç çözüm sürecinden rahatsız’
Demirtaş, açıkladığı taslak metindeki 10 maddeye ilişkin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın 'Demirtaş başta olmak üzere Kandil’in ağzıyla konuşuyorlar' açıklamalarının hatırlatılması üzerine çözüm sürecinin Arınç’ın tarzıyla sürdürülmesi durumunda bugünlere gelemeyeceğini söyledi.

Bülent Arınç’ın süreci bozmak için uzun süredir uğraştığını savunan Demirtaş, "Çözüm süreci bir yerde tıkansın, biz de aynı üslupla cevap verip süreci tıkayalım diye sayın Arınç uzun süredir çaba sarf ediyor. Bunun bilinmesinde fayda var. Büyük bir rahatsızlık duyduğunu biliyoruz. Bülent Arınç çözüm sürecinden rahatsızlık duyuyor. Bunu kulislerde de duyuyoruz. Söylemlerini de buna bağlıyorum" diye konuştu.

Dile getirdiği 10 maddeyi kafasından uydurmadığını söyleyen Selahattin Demirtaş, konuşmasına şöyle devam etti:

"Sayın Arınç, Bakanlar Kurulu’nda bu 10 maddeyi tartışmadınız mı? Bu 10 maddeyi hükümetin çözüm süreci kurulunda da tartışmadınız mı? İmralı’da bu 10 madde tartışılmadı mı? Bu ilkeler üzerinde uzlaşma sağlanacağı üzerine sözler vermediniz mi? Verdiniz. Türkiye kamuoyundan niye saklıyoruz? Bu 10 madde gayrimeşru 10 madde midir? Türkiye’yi geriye götürecek, bölecek, parçalayacak 10 madde midir? Hayır. Evrensel, insan hakları standardını yükseltecek 10 maddeden bahsediyoruz. Dolayısıyla hükümet sözcüsü olarak bu tür gayri ciddi yaklaşımlarla süreci yürütemeyeceğinizi görmelisiniz."

‘Ortak açıklamaya karşı değiliz’
Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın bugün Başbakanlık Ofisi’nde HDP heyetiyle yaptığı görüşmede çözüm sürecine ilişkin ortak açıklama konusunda bir tartışmanın yürütüleceğini kaydeden Demirtaş, ortak açıklama yapılmasına karşı olmadıklarını söyledi. Çözüm sürecinin geldiği aşamayı tespit eden ve geleceğe dönük öngörüsü olan bir açıklamanın, çağrının Türkiye’nin lehine olacağını söyleyen Demirtaş, "Hükümetle yapılacak görüşme bugün bu noktaya gelirse biz kamuoyuna ortak açıklama yapmaktan memnuniyet duyarız. 10 maddeyle birlikte başka çağrılar da içerebilir. Biz bundan kaçmayacağız" dedi.

‘İstifa etmesini tavsiye ederim’
Bu noktada herkesin kullandığı dile, üsluba dikkat etmesi gerektiğinin altını çizen Demirtaş, "Türkiye’nin barışı HDP’den ve AKP’den kıymetlidir. Hükümet sözcüsünden bunu bekliyoruz. Gayriciddi yaklaşımları bırakmasında fayda var. Barışı ve çözüm sürecini desteklemeyen bir Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü olabilir mi? Resmen olay bitsin diye elinden geleni yapıyor. Barış sürecine bu kadar tahammülsüzse kendisine istifa etmesini tavsiye ederim. Ya hükümet sözcülüğünden ya da bakanlıktan ayrılsın. Kendisinin tahrikleriyle bu iş yürümüyor. Zorlanıyoruz doğrusu" şeklinde konuştu.

‘28 Şubat zihniyeti devam ediyor’
HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 28 Şubat’ın yıldönümü olduğunun hatırlatılması üzerine hiçbir şekilde hiçbir vesayetin siyasette kabul edilemeyeceğini söyledi. Bugün başka bir antidemokratik yapının söz konusu olduğunu dile getiren Demirtaş, "Bu ülkede şu anda ’tek adamlık’ sistemi var. Geçmiş dönemde ordu siyaset üzerinde bir vesayet kuruyor idiyse şu anda bir kişi, sıfatı cumhurbaşkanı olmakla birlikte, merkez bankası’ndan bir kaymakama kadar, ressamdan şaire, yüksek mahkemeden parlamentoya her yere müdahale ederek talimatlar yağdırıyor. Bunun vesayetten nasıl bir farkı olabilir ki, 28 Şubat zihniyetinden nasıl bir farkı olabilir ki" diye konuştu.

Demirtaş: Hükümetin pratiği barış adına zerre kadar ümit vermiyor

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, "Kalıcı barışa doğru geçilmesi konusunda kritik bir eşik geçildi. Barışı çok arzuluyoruz. Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor" dedi. "PKK da silah bırakma konusunda hazırlığını yapacaktır" diyen Demirtaş, "Silahsızlanma, ateşkes gibi durumlar konuşuluyor geliyorsa bu AKP'nin lütfu değildir, barış isteyenlerin çabasıdır. Herkes üzerine düşen görevi yerine getirmelidir" ifadesini kullandı.

Demirtaş, hükümet ve HDP'nin ortak basın açıklaması sonrası değerlendirmelerde bulundu.

Meclis'te büyük tartışmalara neden olan iç güvenlik paketine de dikkat çeken Demirtaş, "Parlomentoda görüşülen güvenlik yasasının da gözden geçirilmesi gerekir, barış getirecek bir yasa tasarısı değildir" diye konuştu.

Demirtaş'ın açıklamalarından satır başları şöyle:

Bugün yapılan ortak açıklama bir müddettir HDP yönetimi olarak üzerinde çalıştığımız ve Türkiye’de müzakarelerin sağlıklı bir noktaya geldiği konusunda önemli gördüğümü bir çağrıydı. Müzakerelerin başlaması, özgürlüklerin genişlemesi konusunda kritik bir sürece gelinmiş  oldu. Hükümetin somut adımlara karşı ilerlemek gerekir. PKK’nın da silahsızlanma konusunda hazırlığını yapması gerekir. Hayırlıra vesile olur, barış için herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirir diye temenni ediyorum. Parlomentoda görüşülen güvenlik yasasının da gözden geçirilmesi gerekir, barış getirecek bir yasa tasarısı değildir.

İktidar köşeye sıkışmışsa bunun nedeni nedir?  Bizim mücadelemizdir böyle algılanması lazım. Silahsızlanma, ateşkes gibi durumlar konuşuluyor geliyorsa bu AKP'nin lütfu değildir, barış isteyenlerin çabasıdır. Bu hükümeti kurtarma operasyonu  da değil, lütfu da değil

Güvenlik paketini göreceğiz, izleyeceğiz. Hükümetin üzerine düşen görevleri, topluma verdiği sözleri yerine getirecek adımlarla ilerlemedi.

Barışa uzaklaşacağım diye çalışmıyoruz, Barışı çok arzuluyoruz. Hükümet yürüttüğü politikayla, zerre kadar umut vermiyor, barışa yaklaşmıyor.

Syriza-AB anlaşmasına KKE'den protesto

Yunanistan'ın başkenti Atina'da, Yunanistan Komünist Partisi (KKE) tarafından Başbakan Alexis Tsipras liderliğindeki Syriza'ya karşı protesto gösterisi düzenlendi.

Yunanistan'da Syriza hükümetinin kreditörler ile borç anlaşmasını 4 ay uzatması, Yunanistan Konünist Parti 'nin (KKE) düzenlediği gösteri ile protesto edildi. Hükümet karşıtı ilk gösteride AB ve IMF ile yapılan kemer sıkma önlemleri ile kredi anlaşmalarının iptal edilmesi istendi. 

Evrensel'de yer alan habere göre, parlamentonun bulunduğu Sintagma Meydanı'nda toplanan binlerce kişi, hükümet, AB ve IMF karşıtı sloganlar attı. Gösteride bir konuşma yapan Yunanistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Dimitris Kuçubas, parti taraftarlarının dışında farklı kesimlerden eyleme destek verenlere teşekkür etti. Kemer sıkma önlemleri ve ilgili kanunların iptalini istediklerini söyleyen Kuçubas, hükümetin hafta başında AB ile sağladığı anlaşmanın 4 ay daha uzatılmasına halkın tolerans göstermediğini vurguladı. Kuçubas, halkın borç verenler, AB ve sermayedarlar ile ilişkinin koparılmasını istediğini söyledi. 

Kuçubas, birkaç ay önce 'kemer sıkma önlemleri' karşıtı olarak görülen Syriza hükümetinin meclise kemer sıkma önlemlerini iptal etme yasasını getirmek yerine, AB, Avrupa Merkez Bankası ve IMF ile yeni bir anlaşma yaptığını ve önceki hükümetler gibi halk karşıtı politikaları uzatma yolunu tercih ettiğini belirtti. 

AYM'den Sebahat Tuncel kararı: Yeniden yargılanacak

Anayasa Mahkemesi, HDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel hakkında 2006 yılında İstanbul 10'uncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "örgüt üyeliği" iddiasıyla açılan ve 8 yıl 9 ay hapis cezası ile sonuçlanan davaya, Tuncel'in yaptığı itirazı değerlendirdi ve kararını açıkladı.

Mahkeme, Tuncel'in hakkaniyete uygun ve makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar vererek, dosyayı hak ihlalinin ortadan kalkması için yeniden yargılanması talebiyle yerel mahkemeye gönderdi. 5 Kasım 2006'da İstanbul Bağcılar'da gözaltına alınan Tuncel, tutuklanarak Gebze M Tipi Kapalı Cezaevi'ne konulmuştu. Hakkında "örgüt üyeliği" iddiasıyla İstanbul 10'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan davada Tuncel'e verilen 8 yıl 9 ay hapis cezası Yargıtay 9'uncu Dairesi tarafından onaylanmıştı.

27 Şubat 2015 Cuma

Kobani nasıl kurulur?

IŞİD saldırısı sonrası Kobani’de incelemede bulunan TMMOB Diyarbakır bileşenleri Kobani incelemeleri ile ilgili bir rapor yayınladı. Raporda, 2011 yılında kent merkezi nüfusu 34 bin olan Kobani’nin Suriye iç savaşı sonrasında 120 bine ulaştığı belirtildi. Kobani’nin 871 hektarlık alan üzerine kurulduğu, IŞİD ile koalisyon güçlerinin bombardımanı sonucunda kentin 456 hektarlık alanının enkaza döndüğü belirtilen raporda, şehrin alt yapısının da hasar gördüğü belirtildi.Savaşın ağır izleri taşındığı bazı alanlar açık hava müzesi yapılabileceği belirtilen raporda kent genel sorunları şöyle sıralandı:

ENERJİ SORUNU
Kentin elektrik enerjisi daha önce Suriye‘deki bir hidroelektrik santralinden (HES) alınmakta olup, Suriye`deki iç savaşın başlamasından sonra enerji nakil hatların, merkezi hükümet tarafından kesildiği ve bu santralden enerji verilmediği belirtilmiştir. Mevcut HES`in halen IŞİD kontrolünde olduğu ve enerji kesintisinin devam ettiği belirtilmiştir. Enerji ihtiyacının; jeneratörlerden karşılandığı ve elektriğin ise kullanıcıya kısıtlı bir şekilde verildiği belirtilmiştir. Bu sorunların öncelikle çözüme kavuşması yaşamsal önem taşımaktadır.İhtiyaç duyulan elektrik enerjisi temini acilenTürkiye ‘ den (Suruç) sağlanmalıdır. Bu sorunun siyasi olarak aşılması durumunda; teknik olarak hiçbir zorluğu ve yüksek maliyeti olmayacaktır. Bunun yanında yeniden inşa sürecinde enerjinin sürdürebilirliği açısından; rüzgar, güneş ve fosil yakıtlı enerji üretiminin hayata geçirilmesi için, kentin bu konudaki kaynakları için teknik çalışmalar yapılmalıdır.

SU SORUNU
Fırat nehri kıyısındaki kuyulardan pompaj ve terfi sistemiyle alınan su membada Suriye hükümeti tarafından kesildiği, Kanton yönetiminin suyu kendi olanaklarıyla başka alanlardan temin ettiği, IŞİD saldırısı sırasında su kuyularının tahrip olması nedeniyle ciddi bir su sıkıntısı olduğu tarafımıza iletilmiştir. Yeniden su temini için, çöken/ tahrip edilen su kuyularının tekrar açılması gerekmektedir. Yapılan incelemede arazi yapısı ve yeraltı su seviyesinin kuyu açılmasına müsait olduğu tespiti yapılmıştır. Bir teknik heyetin etüt çalışması yaparak, yeni kuyuların hayata geçirilmesi anlamında acilen çalışmalar yapılmalıdır.

GIDA SORUNU
Kantondaki hakim üretimin; kuru tarım üretimi olduğu ancak savaşla birlikte hiçbir üretimin yapılamadığı, daha önce stok edilen buğday silolarının bir kısmının IŞİD tarafından yağmalandığı belirtilmiştir. Ekmeklik un yardımlarla temin edilmekte olup, hali hazırda kente günlük 20 ton un girişi olduğu, geri dönüşlerin olması durumunda günlük ortalama 70 ton una ihtiyaç duyulacağı belirtilmiştir. Ekmek yapımı için bir ekmek fırını faal bir şekilde çalıştırılmakta ve temel gıda temini sadece bu fırından yapılmaktadır. Temel gıda maddeleri için Mürşitpınar sınır kapısının açık tutulması gerekmektedir.

 Tarımsal üretimin yapılabilmesi için gerekli olan tüm enerji ve tarım makinaların tahrip olmuştur. Yaşanan göçle beraber tarımsal faaliyet tamamen durmuş, hayvancılık yapılamaz duruma gelmiştir. Kobani Kantonu hayvancılık ve tarımsal üretime uygun koşullar yaratılması durumunda yoğunlukla kuru tarım, Fırat nehrinin yakınlarındaki bölgelerde ise sulu tarım yapılabilecek verimli topraklar mevcuttur. Yakıt, makine ekipman, tohum, gübre gibi materyallere ihtiyaç vardır.

TARIM SORUNU SAĞLIK SORUNU
Savaş sırasında kentte bulunan hastanelerin tamamen kullanılamaz hale geldiği, geçici sağlık hizmetlerinin uygun olmayan bir mekanda verildiği tespit edilmiştir. Kanton yönetiminin bir hastane yapılması için uluslararası yardım fonlarından talepte bulunduğu,  görüşmelerin devam ettiği tarafımıza iletilmiştir. Kentte acilen bir hastaneye ihtiyaç olduğu tespit edilmiştir. Yaz sıcaklarından önce gerekli sterilizasyon çalışmalarının yapılması acilen başlatılmalıdır.

KOBANİ’NİN YENİDEN İNŞAA EDİLMESİ İÇİN NE YAPILMALI?
Raporun sonuç bölümünde ise Kobani’nin yeniden inşa edilmesi için şu tespitler yapıldı:

 -İnsani yardımların ve Kobani`nin yeniden inşası için gerekli olan ihtiyaçların sağlanması için Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın ( resmi )  yardım koridoru olarak açılması gerekir.

 -DAİŞ çetelerinin kaçarken alanda bıraktıkları füze, havan, mayın gibi patlamamış patlayıcı vb. maddelerin temizlenmesi gerekmekte olup, bu işlem için gerekli uzman ekiplere ihtiyaç duyulmaktadır.

 -Savaşın Kobani’de yaratmış olduğu hasarın genel düzeyi ve yapılardaki hasar tespiti yapılmalı, Kobani, Uluslararası Afet Alanı ilan edilmesi gerekir.

-Geri dönüşlerin örgütlenmesinde ve yeniden inşa sürecinde neoliberalizm politikaları değil, mekan, kimlik ve ekolojik kentte yaşayan insanların özgür iradesi ve öz yönetimiyle gerçekleştirilmelidir.

 -Kent merkezinin alt yapısına ait haritaların varsa temini yok ise yeniden hazırlanması gerekmektedir.

KOBANİ’NİN YENİDEN KURULMASI KONUŞULACAK
Öte yandan Devrimci demokrat mühendis, mimar, şehir plancıları ile mühendislik mimarlık öğrencilerinin kurduğuTeknik Güç Birliği platformu, ‘’savaş sonrası Kobani’nin yeniden inşası’’ adlı ilgili bir panel düzenliyor. Pazar günü saat 13:00’da Kadıköy KESK binasında yapılacak olana panele Kobani’de inceleme bulunan şehir plancıları katılacak. Panelde Kobani’n mevcut sorunları ele alınacak.

Heykeltıraşa 'PKK üyeliği' davası: "Heykelinde mekap tarzı ayakkabı var"

Heykeltıraş İsmail Doğan, 1996 yılında Tunceli’deki intihar eyleminde ölen Zeynep Kınacı adlı PKK ’lının heykelini yaptığı iddiasıyla “silahlı örgüt üyeliği”nden yargılanıyor. Sanatçı Doğan, Tunceli’yi simgeleyen “semah dönen kadın ” heykeli tasarladığını söylese de, hakkında hazırlanan iddianamede, “heykelin üzerinde çok cepli yelek, mekap tarzı ayakkabı ve katlamalı kollu gömlek bulunduğu” belirtilerek, bunun PKK üyelerini çağrıştırdığı savunuluyor. Beş aydır tutuklu bulunan Doğan, 25 Şubat’ta adli kontrol uygulamasıyla tahliye edildi. Mahkeme, heykele ilişkin bilirkişi raporu hazırlamaları için iki heykeltıraş ve bir fotoğrafçı atadı.

Tunceli Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi, iddiaya göre Alacık Köyü Doğancık Mezrası’nda, öldürülen PKK üyelerinin gömüldüğü mezara heykel dikileceği ihbarını aldı. Gelen ihbara göre, “terörist mezarlığına” dikilecek iki heykelden biri, Paris’te öldürülen Sakine Cansız’a, diğeri de 1996’da intihar eyleminde ölen Zeynep Kınacı’ya aitti. İhbar doğrultusunda polis, Moğultay Mahallesi’ndeki atölyeye 27 Eylül 2014’te operasyon düzenlendi. Operasyon sırasında “iki buçuk metre yüksekliğindeki bir kadın heykeli ile heykel yapımında kullanılan malzemeler” ele geçirildi. Heykeltıraş İsmail Doğan ve Adem Topak gözaltına alındı.

DOĞAN: MİLİTAN DEĞİL, SEMAH DÖNEN KADIN
Doğan ifadesinde, Tunceli’ye bir ay önce geldiğini, heykeli imgesel bir çalışma olarak düşündüğünü ve semah dönen kadın fotoğrafını baz aldığını söyledi. Tunceli’yi simgeleyen ve üzerinde yöresel kıyafetler bulunan bir kadını şekillendirmek istediğini savunan Doğan, kimseden sipariş almadığını, bitirdikten sonra eseri Tunceli Belediyesi’ne önermeyi düşündüğünü belirtti. Atölyedeki çizim defterinde Zeynep Kınacı’nın resminin çıktığının hatırlatılması üzerine Doğan, heykeli mezarlık için yapmadığını anlattı. Doğan, “Öyle olsa bu kadar kolay bulunan bir iş yerinde yapmazdım” dedi.

SAVCI: HEYKEL MEKAPLI
Doğan tutuklanırken, Toprak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. İki şüpheli hakkında “silahlı örgüt üyeliği” iddiasıyla dava açıldı. İddianamede, Doğan’ın Zeynep Kınacı’nın heykelini yaptığı savunularak, şöyle denildi:

“Heykel ile iş yerindeki kitap içerisinde bulunan Kınacı’ya ait resimler arasında eşleştirmeler yapıldığı, eşleştirmelerin yüz hatları, saç yapısı, burun, çene şekilleri anlamında uyumlu olduklarının amatör gözle dahi anlaşılabileceği, heykelde şekillendirilen çok cepli yeleğin, mekap tarzı ayakkabının ve katlamalı kollu gömleğin yöresel kıyafet bütününden öte terör örgütü mensuplarınca kullanılan ve leşker olarak adlandırılan kıyafet olduğunun aşikar olduğu…”

Davanın ilk duruşması, geçen 28 Ocak’ta Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Doğan, Kınacı’nın heykelini yaptığı iddiasını reddederek, “Heykel kalıp aşamasındaydı. Modele benzeyecek aşamada değildi. Kalıba dökülmemişti. Boyama aşaması bitmemişti. Saçlarını sarı, gözlerini yeşil olarak yapacaktım. Gömleği beyaz, yelek ve şalvarı mor olacaktı. Yelek ve şalvar üzerinde desen yapacaktım. Bitmiş olsaydı isnat edilen suçun yerinde olmadığını görecektiniz” dedi. Doğan, 25 Şubat’taki ikinci duruşmada adli kontrol uygulamasıyla tahliye edildi. Mahkeme, heykele ilişkin rapor hazırlamaları için Fırat Üniversitesi’nden iki heykeltıraş ve bir fotoğrafçı görevlendirdi. Sonraki duruşma, 20 Mart’a bırakıldı.

Doğan’ın avukatı Suna Bilgin “Gerçekten ortada delil bulunmuyor. Bunun herhangi bir örgüt veya bir mezarlık için yapıldığı iddiası, sadece polis tarafından dile getiriliyor” dedi.

Havuz medyasında derin dalgalanma

Yıllardır aynı. Sabahın hayli erken saatinde günlük gazete tomarı ile masaya yayılırım... Obsesifim biraz... Gazeteleri kendime göre bir sıraya koyarım. Hep aynı sırayla bakarım. 20 gazeteyi haberinden köşe yazısına taramak saatlerimi alır. İşte bu “zorlu maratonda” kendime küçük hoşluklar yaparım. Daha eğlenceli olduğunu düşündüğüm kimi gazete ve yazarları sona saklarım. Dikkat ettim, bir süredir Sancak Grubu gazetelerini ve yazarlarını sona saklıyorum. Hizmet ettikleri partinin bile dikkatini çekmeyi başaramadıkları “Sümeyye Erdoğan’a suikast haberlerinindirekt mesajdan kararlaştırılması” bombası nirvanaydı tabii. Her gün bakalım bugün“hangi tatlı sürpriz” bekliyor beni diye dalıyorum sayfalara. Dün aradığım “kan”ı Star’da Ahmet Taşgetiren’de buldum. Erdoğan’ın faizleri istediği ölçüde indirmediği için “darbecilikten vatan hainliğine” değişen cümleler ile eleştirdiğiBaşçı’ya ilginç üslupla “aferin” diyordu:

Erdem Başçı büyüğe el kaldırmama edebine uyarak Cumhurbaşkanı’na cevap vermiyor. İyi de ediyor. Ancak ben bu durumlarda “içe atma” gibi bir telafi mekanizması işler, o da zamanla patlar ve sıkıntıya yol açar diye düşünüyorum.

Başçı bu aferini alıyor ama “farklı düşündüğü için klasik kalıba da” sokuluveriyor:

Cumhurbaşkanı faiz konusunu değerlendirdiği bir konuşmada, “bir yerlerinnüfuzu”ndan söz ettiğinde akla “faiz lobisi”nin geldiğini herkes kolaylıkla düşünebilir. Oradan da uluslararası sermaye boyutuna gidilebilir. Türkiye’nin siyasi günceli dikkate alındığında ise Cumhurbaşkanı ile farklılaşma, akla “paralel yapı” ile alakayı getirebilir.

Bu yazıyı alıntıladım, çünkü iktidara yakın medya ve havuz medyasının işi zor. Bir gün evvel yere göğe koyamadıkları isimleri bir gün sonra “en güzel Erdoğan söyler ne söylerse doğru söyler” mantığıyla anında silebiliyor. Hatta Erdoğan’ın birine bin katarak itibarsızlaştırmaya da çalışıyor.

İktidara yakın gazeteciler şu aralar yeni bir sıkıntı yaşıyor. Eskiden işleri kolaydı. Hepsi Erdoğan ne diyorsa onu yazıyordu. Şimdi Erdoğan’ın yanında Davutoğlu da konuşuyor ve onun haberini nasıl değerlendirdikleri “Saray”dan kontrol ediliyor. Yakın geçmişten bir örnek. Davutoğlu Macaristan dönüşü gazetecilere konuştu; Star, Akşam, Sabah bu haberi birinci sayfadan küçük gördü. Bu cenahtan haberi tek büyük gören Yeni Şafak’tı. Davutoğlu’nun eski köşe yazarları olması ile açıklanabilecek bir durum mu? Aldığım bilgilere göre “hayır”. Kaynaklarımdan biri durumu şöyle anlatıyor:

Önce Yeni Şafak için havuz tanımı yapman yanlış. Sabah için evet. Malum işadamları direktifle burayı aldı. Star, Akşam da “BMC’nin yanına katılarak” Sancak’ın desteğinden emin olunarak verildi. Yeni Şafak da tabii ki iktidardan yana ama“havuz” değil. Evet biraz daha farklı duruyor. Kavgaya katılmak istemiyor.

Kaynağımın kavga dediği, Erdoğan’ın Davutoğlu ve Gül ile arasının her geçen gün açılması. Yeni Şafak’tan iki isim, Hilal Kaplan ve Cem Küçük Sabah Grubu’na gitti. Bu iki ismin Erdoğan’a tam destek olan yazıları ve televizyon programları nedeniyle havuza geçirildikleri anlatılıyor.

Başka bir kaynağım, “Star’dan yollanan Mustafa Karaalioğlu gazete çıkarmak için çalışıyordu, şimdi bu çalışma seçime yetişsin diye internet sitesi hazırlığına dönüştü”kulisini de verdi.

Milletvekili olmak için adaylık yarışına girenler (Yeni Şafak’ta yazan Markar Esayan, eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü Kemal Öztürk, Sabah yazarı Mahmut Övür), Erdoğan ile Davutoğlu arasında denge kurmaya çalışanlar, Erdoğan’ı tam destekleyen gazeteye transfer edilenler, Nihal Bengisu Karaca gibi vekillik için teklif almayıp sinirden yanlış tweet atıp üzüntülerini bildirenler... Havuzda ciddi dalga var.

Bu arada medyadan bahsedip Hürriyet’i es geçmek olmaz. İzzet Çapa ki bir süredir iyi söyleşilerini okuyorduk, gazeteden ayrılıvermiş. Bu ayrılık “İç Güvenlik Yasasıgeçerse donumuza kadar arayacaklar” haberinden sonra gelince herkeste bir soru işareti oldu. Çapa renkli bir adamdır. Öyle bir mesajla ayrılmış ki gazeteden. “Ali Cengiz oyunlarından, akl-ı Selim’i olmayanlardan” bahsediyor. Tabii akla CengizSemercioğlu ile Selim Akçin geliyor. Özellikle Cengiz’in kalemi sivridir, cevap verir. Olmazsa da nasıl olsa Medyatava’dan okuruz. Sahi bu arada Ömür Gedik de çıkarılmış gazeteden. Bakalım “boşluğu” dolacak mı?

Mustafa Halif, Cumhuriyet

Babalar ve çocuklar, Ali Koç ve direniş

Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç’un, çarşamba günü, Antalya’da düzenlenen Business 20’nin (B20) istihdam görev gücü kuruluş toplantısında yaptığı konuşma kamuoyunda çokça yer aldı. Türkiye’nin en büyük gruplarından birinin üyesi olan Koç, “İş arayan milyonlarca insanın, kabul edilemez şartlarda çalışan işçilerin ve buna bağlı giderek artan toplumsal ve sosyal gerginliklerin daha fazla oyalanmaya, daha fazla ötelenmeye tahammülü olmadığına inanıyoruz” dedi. Koç, işsizliğin insanların umutlarını yok ettiğini bile söyledi. Türkiye’nin en zengin ailelerinden birinin üyesi olan Koç’un, 6 ve 8 yaşındaki çocuklarının geleceğinden endişe duyduğunu söylemesi herkesi şaşırttı.

Bu sözler Koç Holdinge bağlı Divan Turizm işçilerine hiç de samimi gelmedi. Ali Koç’un da yöneticisi olduğu Koç Holdinge bağlı Divan Turizm’de çalışan 55 işçi sendikalı olduğu için iki haftadır işsiz. Ali Koç Antalya’da işsizliğin insanların umutlarını yok ettiğini söylediği saatlerde İstanbul’un orta yerinde Çekmeköy’de daha iyi bir yaşam için sendikaya üye olan Divan işçileri, işlerine geri dönmenin mücadelesini veriyordu.  

KOÇ’LA AYNI KAYGIYI TAŞIYORLAR
Aldıkları sefalet ücretine, ağır çalışma koşullarına, uğradıkları haksızlıklara ‘artık yeter’ diyerek Gıda-İş Sendikasına üye olan işçiler hemen kapının önüne konmuştu. İşçilere sendikadan istifa etmeleri için her türlü baskı yapılmıştı. Baskıları ve işten atmaları protesto eden işçiler 3 gün boyunca fabrikaya kapanınca, elektrikleri kesilmiş, su verilmemiş, bulundukları yerdeki tuzluklar, çatal ve kaşıklar alınmıştı.

Divan işçileri şimdi Ali Koç’un çocukları için duyduğu gelecek kaygısını kendi çocuklarının geleceği için duydukları için fabrika önünde işlerine geri dönmek için mücadele ediyor.

Divan işçileriyle, Ali Koç’un konuşması hakkında ne düşündüklerini sorduk.

SADECE KENDİ ÇOCUKLARI İÇİN DEĞİL
Hayrettin Ayhan 10 yıllık Divan işçisi. Ali Koç gibi 2 çocuk babası. Toplam 1450 lira ücret alıyordu. “Sendikaya karşı olan Ali Koç, bu cümleleri nasıl kurar?” diye soruyor. Çocuklarından biri 7, diğeri 3 yaşında olduğunu söyleyen Ayhan, ay sonunu kıt kanaat getirdiklerini anlatıyor. “Günlerdir ailemi göremiyorum, burada direnişte olmaktan onur duyuyorum. Eğer gerginlikleri bitirmek istiyorlarsa, sendikamız burada gelsin çadırda çayımızı içsinler, konuşalım” diyen Ayhan, sadece kendi çocukları için değil gelecek nesiller için direndiğini anlatıyor.

Şeyhmus Tümür 1992 yılından beri Divan’da dondurma ustası olarak çalışıyor. “Ali Koç bizim diyeceklerimizi söylemiş” diyen Tümür’ün 3 çocuğu var. Koç’a seslenen Tümür, “Sendikalı olduk diye işten çıkarıldık. Koç’un cümleleri bize masal gibi geliyor. Eğer gerçekçiyse, kendi yöneticilerinden duydukları yanlış olabilir, gelsin bizi dinlesin” diyor Serkan Doğan 3 yıldır Divan’da. Çocuğunun geleceği için sendikalı olduğunu ve bu yüzden umutlu olduğunu söyleyen Doğan, “Patronun böyle düşünmesi garip, sendikalı olmamıza tahammül edemeyip, gerginliği yaratan biz değiliz” diye konuşuyor.

MECLİS GÜNDEMİNDEN
HDP İstanbul Milletvekili Levent Tüzel Divan işçilerinin yaşadıklarını Meclis gündemine taşıdı. Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Tüzel, bakanlığın Divan işçilerinin yaşadıklarından haberi olup olmadığını sordu.

Önergesinde sendikalı olan işçilerin işten atıldığını, baskı gördüğünü hatırlatan Tüzel Çelik’ten şu soruları cevaplamasını istedi: “Koç grubuna ait Divan İşletmelerindeki uyuşmazlığın, çözümü için Bakanlığınızın bir girişimi olmuş mudur? Bakanlığınızca, Divan Turizm İşletmelerinde İş Kanunu ve işçi sağlığı ve iş güvenliği yönünden bir denetim yapılmış mıdır? Yapıldı ise, ne zaman yapılmış, bulgular nedir? İşçilerin yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek için hak aramanın bir yöntemi olarak imza toplamaları disiplin suçu ve işyerinde huzur bozucu davranış mıdır? Bu hangi kanun, yönetmelik ve tüzükte yazmaktadır? İşçilerin hak arayışlarının, sendikaya üye olmalarının “İşyerinde huzur bozucu davranış” olarak gösterilip İş Kanunu’nun 25/2 maddesiyle tazminatsız olarak işten çıkarılmasına karşı Bakanlığınızın tutumu nedir? Bu tür vakalarda patronun SGK’ye yaptığı resmi bildirimde belirtilen işten atma gerekçesini esas almak yerine, bu tür işyerlerinde denetimleri sıklaştırmayı, işçilerin beyanlarını esas alacak bir düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz?”

Onur Kotan, Evrensel

Kabataş gelini yargılanmalı

Gezi olayları sırasında Kabataş’ta, başörtülü ve 6 aylık bebeği olan bir kadını, 80-100 kişilik grubun dövdüğü ve üzerlerine idrarlarını yaptığı iddiasının en önde gelen savunucularından gazeteci Elif Çakır’ın o dönemdeki avukatlarından Fidel Okan, “‘Kabataş gelini’ olarak bilinen kişiye dava açılmalıydı. İsmet Berkan gibi gazetecilerin de olay üzerinden kişisel şovlarını yaptığını düşünüyorum. Hikâye çarpıtılarak da bu noktaya taşındı” dedi.

Gazetemizin dün ‘Kabataş İtirafı’ başlığıyla verdiği haberde “Kabataş’ta öne sürüldüğü gibi bir olay yaşanmadığı” itirafında bulunan avukat Okan, “Neden bu zamana kadar konuşmadınız” sorumuza şu yanıtı verdi: “Gezi sürecine başında müdahil olmadım. Şimdi tartışma konusu oldu ve yeni ciddi bilgilere ulaştım.” Olayın abartıldığını söyleyen Okan, “İsmet Berkan gibi gazetecilerin de olay üzerinden kişisel şovlarını yaptığını düşünüyorum” dedi. Okan, “Olayın yalan olduğunu bildikleri halde sahiplenen devlet erkânı aklanmaya mı çalışılıyor” sorumuzu ise yanıtsız bıraktı. Elif Çakır ise sorularımızı yurtdışında olduğu gerekçesiyle yanıtlamadı.

Selçuk: Büyük fotoğraf gizleniyor
Avukatın itirafını değerlendiren Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk ise, “Bu itirafın altında da bir savunma içgüdüsü bulunuyor. Bütün suçu Elif Çakır’a atıp büyük fotoğrafı gizleme çabası bu. Avukat aslında, ‘bütün suçlu Elif Çakır’ demek istiyor. ‘Çakır, olayı o kadar abarttı ki devlet erkânı yanıldı’ demeye çalışıyorlar” dedi.

CHP’Lİ OYAN: KABATAŞ SUÇ DUYURUSUNU GÜNCELLEDİK
CHP İzmir Milletvekili Oğuz Oyan, Gezi olayları sırasında Kabataş’ta türbanlı bir kadının saldırıya uğramasına ilişkin iddiayla ilgili “iftira ve suç uydurma” gerekçesiyle geçen yıl yaptığı suç duyurusunu, yeniden başvuruda bulunarak güncellediğini söyledi:

Meclis’teki basın toplantısında, Cumhuriyet’in “Kabataş itirafı” başlıklı haberini göstererek geçen yıl şubat ayında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile söz konusu kadın ve gazeteciler Abdulkadir Selvi ile Elif Çakır hakkında “iftira ve suç uydurma” iddiasıyla suç duyurusunda bulunduğunu belirten Oyan, Erdoğan hakkında takipsizlik kararı verildiğini, aradan bir yıl geçmesine rağmen, diğer üç kişi hakkında da herhangi bir işlem yapılmadığını söyledi. Oyan, yeniden dilekçe yazıp başvuruda bulunarak suç duyurusunu güncellediklerini ifade etti

Turgay Oğur: İktidarı destekledim, maymun gibi kafese kapatıp gezdirseler şikâyet etme hakkım yok

Genç Siviller'in kurucusu akademisyen Turgay Oğur, "Tıka basa dolu camiye iki ağır makineli tüfekle giren başbakan. Hayırlı cumalar" yazan tweet'i attıktan sonra, gözaltına alınmak istediğini ancak krizi yönetemeyeceklerini anlayıp bırakıldığını söylemişti.

Turgay Oğur kişisel Twitter sayfasında, iktidarı desteklediği için pişman olduğunu belirten bir tweet attı. 

Oğur şunları yazdı; "Kibri kaf dağı kadar bu iktidarı öyle böyle destekledim. Maymun gibi kafese kapatıp gezdirseler şikayet etme hakkım yok. Vebalim büyük."

Öz: AKP, "Çölaşan'ı Ergenekon'a dahil et” dedi

Onlarca aydın, gazeteci, siyasetçi ve gazetecinin kurulan komplolarla yıllarca suçsuz yere Silivri'de hapsedilmesi sürecine ilişkin itiraflar gelmeye devam ediyor. AKP ve Cemaat'in ortak operasyonu olan bu sürece ilişkin AKP tarafı, 'hepsi paralellerin komplosu' tavrını takınırken, Cemaat cenahından ise 'iktidar baskısı vardı' itirafları geliyor. 

'ÜST DÜZEY BASKILAR YAPILDI'
Adı paralel yapıya operasyonlarda geçen davanın savcısı Zekeriya Öz, Nazlı Ilıcak'a verdiği röportajda  AKP iktidarının ünlü bir gazeteciyi Ergenekon operasyonuna dahil etmesi için AKP iktidarının kendisine baskı yaptığını söyledi. Öz, bu konuda şunları söyledi: “Ergenekon soruşturmasında da Yürütme Organı’nın, çeşitli kademelerinde müdahale girişimleri ve bana iletilen istekler oldu ancak hiçbirisini kesinlikle yerine getirmedim. Hatta dosya, bu nedenle elimden alınmak bile istendi. Bir tanesini örnek olarak verebilirim: AK Parti hükümetine muhalif olan ve eleştirel yazılar yazan ünlü bir gazetecinin, ısrarla soruşturma kapsamına alınmak istendiğini fark ettim. Herhangi bir delil olmadığı için her defasında bu gazeteciyi soruşturmaya dâhil etmedim. Ancak bu konudaki ısrarı fark edip polislere sorunca, gazetecinin soruşturmaya dâhil edilip tutuklanması konusunda çok üst düzeyden gelen baskılar ve talimatlar olduğunu öğrendim.”

'DİNLEMEYE ALDIK BİR ŞEY BULAMADIK'
Ilıcak'ın bu kişi Emin Çölaşan olabilir mi sorusuna Öz şu yanıtı verdi: “Şüphe üzerine dinlemeye alınmış, örgütsel bir irtibatı görülmediği için soruşturmaya dâhil edilmemiştir.” Zekeriya Öz, “O tarihte Erdoğan Ergenekon davalarını destekliyor muydu?” sorusunu da şöyle yanıtladı: “Hem hükümet,  hem de hükümetin başı olarak Başbakan Erdoğan destekliyordu. Bu kadar büyük bir soruşturmanın siyasi iradenin desteği olmadan yürümesi mümkün değil. Bunun en güzel örneği, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun nasıl engellendiği ve kapatıldığıdır. Siyasi iradenin desteklemediği böyle bir soruşturmada yol alma imkânı yoktur. Hele hele İdare’den bağımsız ve adliyeye bağlı bir adli kolluğun olmadığı ülkemizde bu mümkün değil. Kolluğa siz emir veriyorsunuz, Yürütme 'Yapma' deyince verdiğiniz emir yerine getiriliyor mu? Hayır.”

ERGENEKON'UN SAVCILIĞINDA YARIŞIYORLARDI
Şimdi operasyonların suçlarını birbirine atma yarışına giren AKP ve Cemaat o dönem, Ergenekon operasyonunu sahiplenmekte yarışıyordu. Öz, Ilıcak'ın, “Başbakan, “Ergenekon savcısıyım” dediğine göre, herhalde aranızda bir rekabet vardı!!!” sorusuna şu yanıtı verdi: “Onun bu ifadesi, o zaman beni çok rahatsız etmişti. Talihsiz bir açıklamadır. O makamda olan bir kişinin kullanmaması gereken bir ifadeydi. Keşke söylenmeseydi. Ancak, bu sahiplenme tavrından dolayı, hem Erdoğan, hem de partisi, Ergenekon davasından çok istifade etti.”

'SÜPER SAVCI'YDI PARALEL ÖRGÜT ELEMANI OLDU
AKP - Cemaat koalisyonunun bozulmasından sonra, gözden düşen Zekeriya Öz, Ergenekon soruşturmasını yürüttüğü dönemde hükümete yakın cenah tarafından "süper savcı" olarak lanse ediliyordu. Öz, nezaret ettiği 17-25 Aralık operasyonlarının ardından yargıda yaşanan görevden almalar kapsamında önce Bakırköy’e ardından da Bolu’ya düz savcı olarak atanan ve son olarak geçen yıl sonunda açığa alındı. 

Lobna'nın çığlığı: 'Ben hala o görüntüyü arıyorum'

Taksim'de başına gaz fişeği isabet eden ve uzun süre komada kalan Lobna Allamii'nin İsmi Türkiye'de hafızalara kazındı.Diren Lobna' günler boyunca hem sokaklara yazılan hem de sosyal medyada etiketlenen sloganlardan oldu. Üç beyin ameliyatı ve 25 günlük komadan sonra Allami yaşama döndü. Konuşamıyor, hatırlamıyor, vücudunun birçok özelliğini kullanamıyordu. Lobna, ardından Danimarka'ya gitti. Hala tedavi görüyor. Köşe bucağı kameralarla izleyen devlet, polis operasyonlarında kameraları havaya çevirir katilleri gizlemek için. ya da Ali İsmail Korkmaz davasında olduğu gibi, döve döve öldürenlerin görüntülerini sildirir. Ahmet Atakan'ın nasıl öldürüldüğünü gizler. O görüntüler hep kayıptır.

Diyanet işçi ücretlerine göz dikti

Bütçeden en fazla ödenek alan kurumların başında yeralan Diyanet'in 2012 yılı bütçesinden 3.8 milyar lira, 2013 yılı bütçesinden 4.6 milyar lira pay alırken, 2014 yılı bütçesinden ise yaklaşık 800 milyon liralık artışla 5.4 milyar lira almıştı. 2014 rakamlarına göre, Orman ve Su İşleri, Kalkınma, Gümrük ve Ticaret, Gençlik ve Spor, Ekonomi, Çevre ve Şehircilik, Bilim, Sanayi ve Teknoloji ile AB Bakanlığı’nın toplam ödenek teklifi ancak Diyanet’e ulaşabiliyor.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’e 1 milyon TL değerinde makam aracı alındığının ortaya çıkmasının üzerine, Diyanet Vakfı araçların Diyanet değil devlet merkez bütçesiyle alındığı ifade etmişti.

Bütçe'nin büyük bir bölümünü ödenek alan, onunla yetinmeyip milyon liralık makam araçları için merkez bütçeden yararlanan Diyanet,Ankara Altındağ'da Yükseköğrenim Kız Yurdu binası inşaatında çalışan işçilerin ücretlerini ödemedi. İşçiler paralarını alamadıkları gerekçesiyle çatıya çıkarak eylem yaptılar.

MDDP: IŞİD’in Süryani katliamından AKP de sorumlu

IŞİD’in son günlerde Suriye’deki Habur bölgesinde yerleşik Süryani köylerine saldırıp yüzlerce kişiyi öldürmesi ve bir o kadarını rehin almasına ilişkin olarak Mezopotamya Demokratik Değişim Partisi (MDDP) dünya kamuoyunu Asuri/Süryani/Keldanilerin, Kürtlerin ve diğer bölge halklarının IŞİD, El Nusra ve AKP tarafından uğratıldıkları saldırıları görmeye, tedbir almaya çağırdı.

Asuri/Süryani/Keldani halkının 1915’te yaşadığı Seyfo/Soykırımın hatırlatıldığı basın açıklaması şöyle devam ediyor:

“Bugün Habur alanında halkımıza yaşatılan, Ninova, Şengal ve Kobani’de yaşananlar, 1915’te yaşananlardan farklı değildir: Aslında bir tek farkı, Rojava/Gozarto devriminin öncülük ettiği demokratik perspektif ve bu doğrultuda gerçekleşen halkların her yönüyle birlikteliğidir. Habur alanında Asuri/Süryani/Keldani ve Kürt halklarının IŞİD terörüne karşı birlikte verdikleri mücadele, bu yolda verilen şehitler, birlikteliğin çelikleştiğini gösteriyor. Bu saldırıda halkımızın gösterdiği direnişi ve YPG’nin verdiği bu anlamlı desteği selamlıyoruz! Önümüze çıkan bu tarihi gerçek, halklarımızı onurlu yaşama gütürecek siyasi perspektifi tarif ediyor. Eğer bugün halkımıza, halklara karşı, IŞİD, El Nusra ve bunların stratejik dostu olan AKP tarafından bu saldırılar oluyorsa, temel neden; demokratik bir perspektifin izlenmesi ve boyun eğilmemesidir.”

MDDP’nin açıklamasında “dünya kamuoyunu halkımızın, halkların IŞİD, El Nusra ve AKP tarafından uğratıldıkları saldırıları görmeye, tedbir almaya çağırıyoruz! Bu faşizan güçlerin elinde bulunan esir insanların kurtarılması için gerekli müdahaleyi yapmalarını talep ediyoruz!” deniyor.

IŞİD saldırılarının arkasında ona destek sunan ve Türkiye’yi “merkez üssü” haline getiren AKP hükümetinin olduğu ileri sürülen açıklamada Tayyip Erdoğan da Osmanlı hayalleriyle davranmakla suçlanıyor.

Basın açıklaması, “MDDP olarak bu yaşanan saldırı durumunda; halkımızın tüm taraflarının, bireysel hesaplardan uzak, ulusal değerler temelinde, IŞİD, El Nusra ve AKP faşizmine karşı birlikte durmalarını önemli buluyoruz. Bu duruş, ulusal demokratik çıkarlar uğruna şehit düşenlere karşı da olumlu bir cevap olur” sözleriyle sona eriyor.

Sağ sol çatışması yok, faşist saldırı var

Ankara Üniversitesi DTCF’de faşistler üniversitelilere silahla ateş etti. 1 özel güvenlik görevlisi silahla karnından ve ayağından yaralandı. 2 öğrenci ise faşistlerin saldırısında yaralandı, 50 üniversiteli gözaltına alındı.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Kürt öğrencilerin yemekhanede yemek yediği sırada faşistler tarafından silahlı saldırı gerçekleşti.

Faşistlerin saldırısından sonra okula giren çevik kuvvet faşistlere müdahale etmedi. Üniversitelilerin toplu çıkışı sırada faşistlerin bulunduğu arka kantinden üniversitelilere küfür edildi. Bu duruma karşı üniversiteliler “Dil Tarih faşizme mezar olacak” sloganı atması üzerine polis, toplu çıkış yapan ve sadece slogan atan üniversitelilere saldırdı.

Saldırı sonrası üniversitelilerden bazısı okul dışına çıkarılırken, yaklaşık 50 üniversiteli gözaltına alındı.

'Seçim hilesi davası'nda itiraf: Tutanaklarda tahrifat yapıldı, ama...

'Seçim hilesi davası'nda itiraf: Tutanaklarda tahrifat yapıldı, ama... Kâğıthane’de yaşanan seçim hileleri ile ilgili ikinci bir itiraf daha geldi.

1360 No’lu sandık başkanı Ali Murat Bolat, tutanaklarda tahrifat yapıldığını ancak kendisinin tutanakları seçim kuruluna teslim ettiğinde herhangi bir karalama ya da değişiklik olmadığını savundu.

Teslimden önce tutanağın fotoğrafını da çektiğini söyleyen sanık, “Tahrifat yapılan yazı ve rakamlar bana ait değil” dedi.

DAVA İLK KEZ GÖRÜLDÜ
Kâğıthane’de asliye ceza mahkemelerinde devam ederken oy hırsızlığı davaları ilk kez ağır ceza mahkemesinde görüldü.

30 Mart 2014 yerel seçimlerinde CHP’nin oylarının AKP’ye aktarıldığı iddialarıyla ilgili açılan 29 davadan 1360 No’lu sandığa ilişkin davada, İstanbul 34. Asliye Ceza Mahkemesi, ‘Suç vasfının ağır ceza kapsamında’ kaldığı gerekçesiyle dosyayı İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermesinin ardından dün duruşmaya başlandı.

Davanın ilk duruşmasında sanık 1360 No’lu sandık başkanı Ali Murat Bolat, belgede tahrifat yapıldığını kabul etti. Bolat oylarda yapılan sahteciliğin kendisi tarafından yapılmadığını savundu.

"TAHRİFATI BEN YAPMADIM"
Sanık Bolat savunmasında 1360 No’lu sandıkta tahrifat yapıldığını kabul ederek evraklardaki tahrifatların kendisi tarafından yapılmadığını savundu.

Kendisinin sandık tutanaklarını polis eşliğinde İlçe Seçim Kurulu’na getirerek teslim ettiğini söyleyen Bolat, “Ben belgeleri teslim ettiğimde belgeler üzerinde herhangi bir karalama ve değişiklik söz konusu değildi.

Bana gösterilen kırmızı ile 1360 yazılı belediye başkanı ve belediye meclis üyeliği seçimi sandık sonuç tutanağındaki yazılar bana aittir.

Siyah renkli kalemle 1360 yazılı büyükşehir belediye başkanı seçimi sandık sonuç tutanağındaki belgeleri inceledim. Sadece ismimin yazılı olduğu bölümdeki yazı ve imza bana aittir.

Söz konusu belgedeki yapılan tahrifat işlemi de bana ait değildir. Bunun dışında bendeki çekilen fotoğrafla bu celsede bana üzerinde tahrifat yapılan tutanağı incelediğimde benim fotoğrafını çektiğim İlçe Seçim Kurulu’na teslim ettiğim belge üzerinde tahrifat yapılmıştır” şeklinde savunma yaptı. 

Bu arada asliye mahkemelerinde görülen oy hırsızlığı davalarından 8’i ağır cezaya sevk edildi.

GÖREVLİLER KİM?
Mağdur sıfatıyla duruşmaya katılan CHP’nin avukatı Zeynel Öztürk’ün taleplerini de değerlendiren mahkeme, Kağıthane İlçe Seçim Kurulu’na yazı yazılarak seçim sonuçlarını bilgisayara kaydeden görevlilerin isimlerinin belirlenmesini istedi.

Mahkeme ayrıca kararda İlçe Seçim Kurulu’na yazı yazılarak 1360 No’lu sandığa ait evrakları teslim alan görevlilerin de mahkemeye bildirilmesine karar verdi.

1360 No’lu sandık evraklarını İlçe Seçim Kurulu’nda teslim alan görevlilerin mahkemede sanık tarafından yüzleştirilmesine karar veren mahkeme, sanık Bolat’ın imza ve yazı örneklerinin alınmasını da talep etti.

Avukat Öztürk, ayrıca Kağıthane İlçe Seçim Müdürü Tevrat Aktürk’ün davada tanık olarak dinlenmesi talebinde bulundu. Talebi değerlendiren mahkeme gelecek duruşmada Kağıthane İlçe Seçim Müdürü Tevrat Aktürk’ün tanık olarak hazır bulunmasına karar verdi.

Duruşmayı takip eden CHP İstanbul İl Başkanı Murat Karayalçın, adliye çıkışında yaptığı açıklamada, “Avukatımız kozmik odayla bağlantının kurulması talebini ifade etti.

Kozmik odaya girenler var, çıkanlar var. Bunu tespit etmiş bulunuyoruz, bunun adının, sanının, kimliğinin de açık bir biçimde ortaya konmasını talep ediyoruz" dedi.

ABD'den 'iç güvenlik paketi' yorumu

ABD'den 'iç güvenlik paketi' yorumu ABD'li yetkililer, Türkiye'de uygulanma hazırlıkları yapılan iç güvenlik paketi hakkında konuştu.

AKP tarafından hazırlanan ve TBMM Genel Kurulu'nda büyük tartışmalarla görüşülen iç güvenlik paketi, Avrupa Birliği (AB) ile uluslararası sivil toplum kuruluşları tarafından eleştirilirken, ABD'den İç Güvenlik Paketi'nin, 'Türkiye'nin iç sorunu olduğu' değerlendirmesi geldi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, başkent Washington'da konu ile ilgili olarak kendisine yöneltilen soruya verdiği yanıtta, "Yasaya ilişkin özel bir yorumum yok. Bu Türkiye'nin iç sorunu" dedi.

İÇ SORUN
Avrupa Birliği'nden, Türkiye'de sert tartışmalara yol açan İç Güvenlik Paketi'ne ilişkin ikinci uyarı gelirken, ABD'li yetkililer, Türkiye'de uygulanma hazırlıkları yapılan İç Güvenlik Paketi'nin, Türkiye'nin iç sorunu olduğunu söyledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, düzenlediği basın toplantısında bir gazetecinin "İnsan hakları örgütleri, Özgürlük Evi, Uluslararası Af Örgütü gibi kurumlar bu yasama paketine karşı.

"ÖZGÜRLÜKLER KONUSUNDA ENDİŞELİYİZ"
Uluslararası Af Örgütü, demokrasiyi yok saydığı ve insan haklarını tehdit ettiği gerekçesiyle pakete karşı dünya çapında bir kampanya da başlattı. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir" sorusuna verdiği yanıtta; "Yasaya ilişkin özel bir yorumum yok. Bu Türkiye'nin iç sorunu. Bildiğiniz gibi, yıllık olarak yayınladığımız İnsan Hakları Raporu da dahil olmak üzere, basın özgürlüğü, protesto etme özgürlüğü gibi konularda ortaya çıkan endişelerimizi düzenli olarak dile getiriyoruz"  dedi. 

Usulsüz zamları ödemeyen üniversitelilere tehdit: Ödemezseniz geçemezsiniz

Zamlı harç uygulaması her yerde kaldırılmasına rağmen Bülent Ecevit Üniversitesi’nde devam ediyor. Bin liraları aşan harçlara tepki gösteren üniversitelilere Rektör Yadımcısı ‘Ödemezseniz diploma alamazsınız diyerek tehdit etti.

Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Çaycuma Meslek Yüksek Okulu öğrencileri zamlı harçlara karşı 26 Şubat’ta Rektörlük önünde toplandı. Rektörlük önüne gitmeden önce bir forum gerçekleştiren üniversiteliler aralarından 5 kişilik bir temsilci heyeti kurmaya ve rektörle görüşmeye karar verdiler.

Zamli harç uygulaması kaldırılmasına rağmen kendilerinden alınan harçlara tepki gösteren üniversiteliler Rektörlüğe görüşmeye gittikleri esnada kapıda karşılaştıkları Rektör Yardımcısı Ahmet Altın’a taleplerini iletti.

Hazırlık sınıfını tekrar eden ve meslek yüksek okulu öğrencilerinden zamlı harç ödemeleri istenirken akademisyenler üniversitelileri bu harçları ödememeleri durumunda derse almamakla tehdit ediyor. Üniversitelilerin bir kısmı bu parayı öderken büyük bir çoğunluk bin liraları aşan bu harçları ödeyemeyeceğini söylüyor.

Elimizden bir şey gelmez
Üniversitelilerin sorularına yanıt veremeyen rektör yardımcısı “Elimizden bir şey gelmez, yönetmelik bu” diyerek ikna etmeye çalıştı. Rektör Yardımcısı ünivesitelileri rektörlük binasına davet ederek 2 temsilciyle görüştü. Kapı önünde yapılan görüşmede üniversitelilerin derslere gimeye devam edevebileceğini harçların ödemesinin geri bırakılacağını taahhüt eden Altın, 2 temsilciyi tehdit eden Altın, “Harçları ödemeden diploma alamazsınız” dedi.

Üniversitelilere toplanacak olan yönetim kurulunun bunun için toplanacağı sözünü verse de daha önce de 6 Şubat’ta katlamalı harçlara dair toplanacaklarını söyleyip toplanmamıştı.

‘Ödemiyoruz’
Rektörlükten çıkıldıktan sonra Kolektif Kültür Merkezi’nde toplanarak yaşananları aktaran üniversiteliler panel gerçekleştirdi.

Yapılan tartışmaların ardından harçları ödemeyecek olan üniversiteliler “Gerekirse sınıf sınıf, fakülte fakülte, kampüs kampüs gezeceğiz” diyerek paneli sonlandırdı.  Zamlı harç uygulaması üniversitelilerin sorunları;

-Üniversiteliler katkı paylarını bile ödemekte zorlanırken katkı payı + katlamalı harç + zamlı harç şeklinde birleştirerek ödenmesini zorlaştırması.

-Bu yasa hakkında bir bilgilendirme yapılmazken üniversite yönetiminin bile bu yasa hakkında bilgisiz olması.

-Eğitim hakkının engellenmesi.

-Rektöre hiçbir türlü ulaşılamaması ve hiçbir zaman üniversitede olmaması.

-Öğrenciler Pazartesinden itibaren hocalarının ve hazırlık müdürün talimatıyla bu parayı ödemeyen öğrencileri derslere almamakla tehdit etmesi.

-Derslerin onaylanmaması.

-Son ödeme tarihi 27 Şubat 2015 olan katlamalı ve zamlı harç tam anlamıyla yasalaşana kadar ertelemesi.

Kaynak: Sendika.Org

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers