31 Mart 2015 Salı

Dilipak’tan AKP’lilere: ’Karı-kız işi olan adaylıktan çekilsin. Kasetleri çıkacak’

7 Haziran 2015 seçimleri için Yeni Akit Yazarı Abdurrahman Dilipak’tan bomba iddialar geldi. Dilipak’ın iddiasına göre Cemaat 7 Nisan’da aday listeleri açıklanınca düğmeye basacak. AKP’li adayların karı-kız kasetleri ve para ilişkilerini deşifre edecek.

İşte Abdurrahman Dilipak’ın şaşırtan iddiaları:

“Pensilvanya arşivlerini didik didik edecekler, AK Parti ve diğer partilerin aday listelerini gözden geçirip, kim dost, kim düşman, kimin dosyası-kaseti var ortaya dökecekler.. Seçim stratejilerini bu çalışma üzerine oturtacaklar.

KARI-KIZ PARA İLİŞKİSİ OLANLAR KENDİLERİ ÇEKİLSE KEŞKE
Karı-kız, para ilişkisi olanlar keşke kendileri çekilseler.. Haber veriyorum cemaat tepelerine binecek. Eğer cemaate teslim olurlarsa, parti işlerini bitirecek. Özellikle de eskiden cemaatle iş tutup, şimdi cemaate karşı partinin yanında imiş gibi gözüken, kraldan fazla kralcılara dikkat.. Akademisyen, işadamı, bürokrat, yurtdışı seyahatlerde ipin ucunu kaçıranlar için adaylık dua ile istenen bir belaya dönüşebilir..

7 NİSAN’DA HERŞEY MÜBAH OLACAK
7 Nisan’da adaylar belli olur olmaz havalarla birlikte siyaset de ısınacak.. Cemaat ise süreç içinde siyaseti an be an izleyecek. Bu süreçte her şey mübah olacak gibi, hakaret, tehdit, şantaj, iftira.. Gayeye giden her yol mübah. Kıran kırana bir mücadele olacak.

KADIN ZAAFI OLAN AK PARTİ ADAYI YAKAR
AK Parti, aday adayları arasındaki paralelcilere karşı gösterdiği hassasiyetin aynısını yine aynı listedeki, para ve kadın zaafı olanlara karşı göstermesi gerek.. O kişiler listeye girer ya da elenmezlerse hem partilerine, hem de kendilerine de zarar verecekler.. Korkak, risk almayan adamlar da bu süreçte siyasetten uzak tutulurlarsa iyi olur..

Gazi Mahallesi ve Okmeydanı'nda polis müdahalesi

DHKP-C'li eylemcilerin savcı Mehmet Selim Kiraz'ı rehin almasıyla ilgili yapılan operasyonun ardından Gazi Mahallesi'nde protesto için yüzlerce kişi karakola doğru yürüdü. Polis, protesto eden gruba gaz bombası ve tazyikli suyla müdahalede bulunuyor. Operasyonun ardından Okmeydanı'nda da olayı protesto etmek için toplanan gruba polis gaz bombasıyla müdahalede bulunuyor.

İlk ‘kutlama’ geldi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, operasyonda yer alan polisleri tebrik etti

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Çağlayan Adliyesi’nde iki eylemcinin öldürülüp savcının yaralı olarak kurtarılmasıyla sonuçlanan operasyonda yer alan polisleri kutladı.

Cumurbaşkanı, iki DHKC üyesinin Berkin Elvan’ın ölümüne ilişkin soruşturmayı yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz’ı rehin alması sonrası kanlı biten operasyonu değerlendirdi.

Erdoğan, “Avukat cübbesiyle girip savcıyı rehin alıyorlar. Silah sesleri duyulunca güvenlik teşkilatı odaya giriyorlar. İki teröristi öldürüyorlar. Savcımız üç kere başından, iki kere de vücudunun değişik yerlerinden vuruluyor” dedi.

‘Gereğini yerine getirmiş oldular’
Savcının durumunun ağır olduğunu ve ameliyata alındığını belirten Erdoğan, “Polisimizi yaptığı operasyon nedeniyle kutluyorum. Cansiperane bir şekilde odaya girerek gereğini yerine getirmiş oldular” ifadelerini kullandı.

Bu işi her yönüyle ele almak gerektiğini söyleyen Erdoğan, avukatların adalet sarayına girişlerine kadar bir takım önlemler alınması gerektiğini dile getirerek, “Bu olayın hafife alınır yanı yok. İbretlik bir vaka” diye konuştu.

Hasta tutsaklar ölüme terkediliyor

Şırnak T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutsaklara yönelik baskı ve hak ihlalleri yaşandığını dair şikayetler üzerine inceleme yapan İnsan Hakları Derneği (İHD) Heyeti, 170’i siyasi olmak üzere bine yakın tutsağın bulunduğu cezaevinde hasta tutsaklara ilaçlarının bir ay gecikmeli olarak verildiğini, doktorun ise mesai saatleri dışında müdahale etmediğini belirtti. Heyet cezaevindeki hasta tutsakların ölüme terkedildiklerine dikkat çekti.

Heyet tarafından hazırlanan rapor Adalet Bakanlığı, TBMM ve demokratik kitle örgütlerine gönderilirken, raporda tutsakların doktor ve ilaç sorununa vurgu yapıldı. Raporda, “170’i siyasi 788’i adli olmak üzere toplam 958 mahpus bulunan cezaevinde toplam 170 siyasi tutuklu var. Hasta mahpuslardan 23’ünün durumu ağır” tespitine yer verildi.

Raporda ayrıca, ağır hasta tutsaklarının sevk işlemlerinin geciktirildiği, askerin “güvenlik’ bahanesiyle hastaneye sevkleri geciktirdiği ve hastaların hastaneye sevk edilmediği, ilaçların ödenek olmadığı bahanesiyle gecikmeli olarak verildiği, mesai saatleri dışında doktorun hastalara müdahale etmediği ve acil durumlarda çağırılan 112 Acil Servis ekipleri içinde doktor olmadığı belirtildi.

Özellikle ağır hasta tutsaklar için alınması gereken önlemlerin de hatırlatıldığı raporda şunlar söylendi:

Cezaevi idaresi ve Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da ağır hasta olduğu tespit edilen bu mahpuslara ilişkin doktor raporlarının bir an önce temin edilerek cezaevinde kalması sakıncalı olan mahpusların derhal tahliye edilmelerinin sağlanması gerekmektedir. Hasta mahkumlara muayeneden 1-2 ay sonra ilaç verilmesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Bu konu da Adalet Bakanlığı’nın sözleşmeli eczaneler ile görüşerek ödenek yokluğu gerekçe gösterilerek hiçbir şekilde ilaç verilmemesi uygulamasından vazgeçmelerini sağlamalıdır. Devlet hastanesinde mesai dışı sadece tutuklu ve mahpuslara bakmak için hekim heyeti oluşturulması sağlık sorunlarının çözümü noktasında etkili bir yol olacaktır. Cezaevine gönderilen 112 acil servisinde doktor bulundurulması sağlanmalıdır.”

Polis öğrenci evlerini basıyor: 13 gözaltı

Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Ekipleri sabah saatlerinde çok sayıda adrese eş zamanlı operasyon düzenledi. Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsünde ve Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsünde karşıt görüşlü öğrenciler arasında kavgalar yaşanmıştı. Yaşanan olayların ardından, olaylara karıştıkları tespit edilen öğrencilere yönelik TEM ekipleri operasyon yaptı. Operasyonda 13 kişi gözaltına alındı.

Elektrik gitti, Türkiye yaya kaldı

Ankara, İstanbul, İzmir, Trabzon, Aydın, Edirne, Muğla, Erzurum, Tekirdağ, Sinop, Antalya, İzmir, Bursa, Adana, Bitlis, Çanakkale, Hatay, Denizli, Eskişehir, İzmit, Tunceli, Zonguldak, Elazığ, Bilecik ve Samsun'da elektrik yok. Sosyal medyada yorum yapan kullanıcılar kesintiye isyan etti.

IŞİD çetelerinden Hama’daki Alevi köyünde katliam

Suriye’nin Hama ve Humus kırsalındaki Alevi köylerine yönelik saldırılar gerçekleştiren IŞİD çeteleri, Hama’nın doğu kırsalındaki Selemiyye beldesine bağlı Mabuca Köyü’ne girdi. Dün (30 Mart) gece başlayan saldırının ardından IŞİD çetelerinin köyün yarısını ele geçirdiği ve köy halkının diğer yarısının komşu köy Sabbura’ya sığındığı bildirildi.

Mabuca Köyü’nde Alevilerin yanı sıra, Sünni ve Şii İsmaili mezheplerinden halklar da yaşıyor.

AFP’ye konuşan, Londra merkezli muhalif Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Direktörü Rami Abdurrahman, IŞİD çetelerinin Mabuca Köyü’nde çoğu kadın ve çocuk 37 kişiyi idam ettiğini belirtti. Suriye devlet televizyonu ise saldırıda 44 kişinin hayatını kaybettiğini, 21 kişinin ise yaralandığını duyurdu.

Suriye ordusu ile Ulusal Savunma Güçleri’nin bugünkü (31 Mart) operasyonu sonucu IŞİD çetelerinin Mabuca’nın güney bölgeleri ile bazı kontrol noktalarından çıkarıldığı ve köyün tamamen kontrol altına alındığı bildirildi.

DHKC Berkin Elvan dosyasına bakan savcıyı rehin aldı

DHKC, Çağlayan Adliyesi'nin 6. katında Berkin Elvan soruşturmasına bakan savcıyı rehin aldı.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın rehin alınmasının ardından başına silah dayalı halde fotoğraflar yayınlandı.

Halkınsesi TV'de yer alan habere göre, DHKC tarafından yapılan açıklamada "taleplerin yerine getirilmediği" takdirde savcının öldürüleceği duyuruldu.

ABD'de tartışmalı dinsel özgürlük yasası değiştiriliyor

ABD'nin Indiana eyaletinde tartışmalar yaratan yeni "dinsel özgürlük" yasasının değiştirilmesinin yolları araştırılıyor.

Yasa, eşcinsellere ayrımcılığa yol açabileceği gerekçesiyle ulusal düzeyde tepki uyandırmıştı.

Dini Özgürlüğü Yenileme Yasası, şirketleri, dini inanç bakımından önemli yükler getiren eyalet yasalarından koruyucu nitelik taşıyor. Ancak yasaya tepki olarak Indiana eyaletinin boykot edilmesi çağrılarında bulunuldu.

Connecticut eyaleti, Indiana'ya resmi ziyaretleri yasaklarken, Apple'ın CEO'su Tim Cook yasayı kınadı. Daha önce eşcinsel olduğunu açıklayan Tim Cook, Indiana'daki yeni yasanın Apple şirketinde derin bir düşkırıklığı yarattığını söyledi.

Bazı şirketler de Indiana eyaletindeki yatırım planlarını durdurduklarnı açıkladı.

Indiana Valisi Mike Pence, söz konusu yasayı geçen hafta imzalayarak onaylamıştı. Ancak eyaletin diğer Cumhuriyetçi yöneticileri yasada değişiklik yapma yollarını araştırıyor. Indiana Eyalet Meclisi Başkanı Brian Bosma ve Senato Başkanı David Long, yasanın eşcinsellere karşı ayrım yapılmasına imkan vermemesi için yeni ifadeler ekleneceğini söyledi.

Bosma, "Yasanın tüm dini inançları kapsayıcı bir mesaj vermesini ummuştuk. Ama ortaya dışlayıcı bir mesaj çıktı. Oysa amacımız bu değildi" dedi.

Indiana yasası eşcinsel karşıtı mı?
Yasayı eleştirenler Indiana'daki yasanın eşcinselleri dışladığını söylüyor. Örneğin bir çiçekçi, bir eşcinsel çiftin nikah ya da düğününe çiçek sağlamayı reddedebilecek.

Ancak yasayı destekleyenler, dini dışlamanın değil, özgürlüğün savunulduğunu belirtiyor. ABD'deki diğer 20 eyalette benzer yasalar var ama, Indiana'daki gibi, ticaret sektörünü himaye edici boyutlarda değil. Diğer eyaletlerde, azınlıklara ayrımcılık yapılmasını önleyen başka yasalar da mevcut.

Senato Başkanı David Long, Indiana'daki yasanın temelinin federal yönetimin 1993 tarihli Dini Özgürlüğü Yenileme Yasası olduğunu söyledi. Söz konusu yasa çeşitli defalar verdiği hukuki sınavlardan sıyrılmayı başarmıştı.

Indiana Valisi Mike Pence Pazar günü televizyonda yasayı savunmuş, ancak yasanın, ticaret sektörünün eşcinsellere hizmet sunmayı reddine imkan verip vermeyeceğini söylemeyi, en az 5 kez reddetmişti.

Vali Pence, ABC televizyonunda George Stephanopoulos'a yaptığı açıklamada "Bunun ayrımcılıkla ilgisi yok. Bu yasa insanlara devletin fazla ileri gitmesine karşı çıkabilme olanağı tanıyor" dedi.

BBC türkçe

Davutoğlu'ndan elektrik kesintisi için terör saldırısı açıklaması

Davutoğlu, TBMM'de gazetecilerin "elektrik kesintisine" ilişkin sorularını yanıtladı. Konuyla ilgili araştırmaların başladığını belirten Davutoğlu, "Enerji Bakanımız gerekli açıklamaları yapacak. Enerji Bakanlığında bir kriz masası kuruldu. Şunu ifade edeyim, enerji arzında hiçbir problem yok. Hiçbir sıkıntı yok" diye konuştu. Davutoğlu, bu saat itibarıyla da elektrik tüketiminin az olduğuna işaret ederek, "İletim hatlarında olabilecek enerji sıkıntısını inceliyoruz. Enerji Bakanlığında bir kriz masası oluştu. Saat başı açıklama yapılacak" dedi. "Terör saldırısı ihtimali olup olmadığı" yönündeki bir soruya da Davutoğlu, "Araştırılıyor, bütün ihtimaller araştırılıyor" yanıtını verdi.

Suriyeli askeri yetkili: Türkiye İdlib’i ele geçirmeleri için İslamcı gruplara yardım etti

İngiliz haber ajansı Reuters’a konuşan Suriyeli bir askeri kaynak Türkiye’nin, İdlib saldırısında İslamcı isyancılara destek verdiğini savundu.

İdlib kenti, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a bağlı güçlerle el Kaide’nin Suriye’deki kolu el Nusra Cephesi arasında uzun süredir devam eden çatışamaların ardından geçtiğimiz hafta isyancı grupların kontrolüne geçmişti. Böylece, Irak İslam Şam Devleti’nin (IŞİD) kontrolüne geçen Rakka’dan sonra Suriye’nin bir eyaleti daha İslamcı grupların eline geçmişti.

‘Türkiye ve Ürdün operasyonu planladı’
Reuters’a konuşan Suriyeli yetkili, hem Türkiye hem de Ürdün’ün isyancı grupları desteklediğini ve bu iki ülkenin ‘operasyonlara liderlik ettiği ve planladığını‘ öne sürdü.

Suriyeli askeri kaynağa göre, isyancı gruplar Türkiye üzerinden temin edilen iletişim araçlarını da kullandı.

Ankara yanıt vermedi
Türkiye Dışişeri Bakanlığı Reuters’in sorularını yanıtlamadı. Diğer yandan Birleşmiş Milletler yetkilileri, İdlib’in İslamcı grupların kontrolüne geçmesiyle 30 binden fazla insanın evlerini terk ettiğini ve kentten kaçışların devam etmesiyle çok sayıda sivilin Türkiye sınırına kaçabileceğini belirtti.

Şam rejimi İdlib’i havadan bombalıyor
Esad’a bağlı güçler, El Nusra, Ahrar el Şam ve Cund el Aksa’nın kontrolüne geçen İdlib’in kontrolünü yeniden ele geçirmek için kenti havadan bombalıyor.

Muhaliflere yakınlığıyla bilinen Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre, İdlib’deki çatışmalarda 126’sı Suriyeli muhalif olmak üzere 170’den fazla insan hayatını kaybetti. Muhaliflere yakın aktivistler, rejim güçlerinin kenti kaybedeceklerini tahmin ederek bölgeden çekildiğini; bu nedenle de daha az kayıp verdiğini iddia etti.

Guernica'dan Dersim'e faşizmin “Kurban etme” ritüelleri

"Dün savaş meydanlarında kan üstüne kana bulayarak kılıçlarını savuranlar, bugün tanrıya kurbanlarını, hayvanların boğazına dayadıkları bıçaklarla sunuyorlar. İnsanları bir “hayvan” olarak görme eğiliminin ardında yatan ritüelin oyuncuları, cinayetlerini aklayarak bayramlarını kutlamaktalar şimdilerde. İbrahim’in oğlunu kurban etme imtihanı, Guernica’da, Dersim’de, Auschwitz’de, Felluce’de, Hiroşima’da, Halepçe’de hayvanlaştırarak öldürdüğünüz insanlığa ne kazandırdı da halen tanrıya kurban sunma telaşındasınız!"

Diren Penguen..

9 Soruda Yemen: Mezhep çatışmasıyla güç mücadelesi iç içe

1990 yılında Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesiyle bugünkü halini alan Yemen bir kez daha dünya gündemine oturdu.

Çatışmaların bir tarafında İran’ın desteklediği ileri sürülen Şii Husi milisler varken diğer tarafında Suudi Arabistan öncülüğündeki dokuz ülke var.

Peki Husiler ne istiyor? Ülke niye bölgesel bir savaşa sürüklendi? Üçüncü ülkeler neyin peşinde?

Dokuz Soruda Yemen hakkında bilmeniz gerekenler…

1. Husiler kim ve ne istiyorlar?
Şii mezhebinin Zeydiyye kolundan olan Husi aşireti, ismini 2004 yılında dönemin cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e karşı ayaklanmayı başlatan Hüseyin Bedrettin el Husi’den alıyor.

Grubu bugün yöneten isimse, el Husi’nin 2004’te öldürülmesinin ardından örgütün başına geçen kardeşi Abdülmalik el Husi.

İlerleyen süreçte Şii halkın Sunni azınlık tarafından yönetimden dışlandığı gerekçesiyle dönem dönem ayaklanan Husiler, ‘Arap Baharı‘nın etkisiyle Yemen’e de sıçrayan hükümet karşıtı eylemlereyse destek vermedi. Ancak bu süreçte ülkede doğan siyasi boşluğu değerlendiren Husiler, 2013’te düzenlenen ‘Ulusal Diyalog Konferansı‘na katılarak önemli kazanımlar elde etti.

Husiler, o konferansta alınan karar doğrultusunda kurulmasına karar verilen ulusal birlik hükümetinin Salih’in ardından göreve gelen Abdurabbuh Mansur Hadi tarafından da hayata geçirilmemesi üzerine yeniden ayaklandı.

Diğer yandan, Husiler ülkeyi altı federal bölgeye ayıran anayasa taslağını da reddediyor ve kendilerine daha fazla söz hakkı tanıyacak iki bölgeli yapıya geçilmesini istiyordu.

Ancak, Husi militanlarının uluslararası toplumun ilgisini çekmesi, başkent Sanaa’yı ele geçirip Yemen meclisini feshederek bir geçiş hükümeti kurmalarının ardından oldu.

2. Neden müdahale kararı alındı?
Yemen Cumhurbaşkanı Hadi ve Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Muhammed bin Salman

Husilerin, başkenti alması ve Cumhurbaşkanı Hadi’nin sığındığı Aden’e doğru ilerlemesi üzerine Suudi Arabistan öncülüğünde oluşturulan koalisyon, Yemen’deki Husi hedeflerine yönelik operasyon başlattı.

Husilerin, Aden’e 40 kilometre uzaklıktaki el Anad hava üssünü ele geçirmesinin ardından Yemen Dışişleri Bakanı Riad Yasin Arap Birliği’ne askeri müdahale çağrısında bulunmuştu.

Bu çağrının ardından harekete geçen Suudi Arabistan liderliğindeki Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Sudan, Fas, Mısır ve Ürdün, 26 Mart’ta TSİ 01:00’de Husilerin kontrolündeki Sanaa ve Aden’e hava saldırısı başlattı.

Operasyonu duyuran Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Adil el Cubeyr amaçlarını ‘Yemen Cumhurbaşkanı Abdrabbuh Mansur Hadi ve meşru hükümeti korumak‘ olarak açıkladı.

Ancak operasyonun liderliğini Suudi Arabistan’ın üstlenmesi nedeniyle bazı kesimler el Cubeyr’in açıklamalarına şüpheyle yaklaşıyor. Zira ocak ayında hayatını kaybeden Abdullah bin Abdülaziz El Suud’un ardından tahta çıkan Selman bin Abdülaziz El Suud’un bölgede bir ‘Sunni blok’ kurmaya çalıştığı iddia ediliyor.

Kral Selman’a göreyse operasyonun amacı Yemen’e ‘barış ve güvenlik getirmek‘.

3. Operasyona hangi ülke nasıl destek veriyor?
Müdahaleye öncülük eden Suudi Arabistan’ın 150 bin asker ve 100 savaş uçağıyla katıldığı operasyona BAE 30, Bahreyn 15, Kuveyt 15, Katar 10, Ürdün 6, Sudan da 3 savaş uçağıyla destek veriyor.

Operasyona katıldıklarını doğrulayan Fas ve Mısır’sa henüz bir açıklama yapmadı.

Reuters haber ajansının üst düzey Pakistanlı bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre, Pakistan da operasyona askeri destek verecek.

‘Kararlılık Fırtınası‘ olarak adlandırılan operasyona destek veren ülkeler arasında Türkiye de var.

Dışişleri Bakanlığı, “Bu harekatın ülkede ortaya çıkan iç savaş ve kaos tehlikesinin önlenmesine ve meşru devlet otoritesinin ihya edilmesine katkı sağlayacağına inanıyoruz” demişti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da hem Husilere hem de Husilere destek verdiği iddia edilen İran’ı eleştirip bölgede mezhepsel bir çatışma yaşandığını savunmuştu. Erdoğan şöyle konuşmutu: “Bu adeta Şia-Sünni çatışmasına dönüştü. Ala olumlu bakmayız. İran bölgeyi kendine domine etmenin gayreti içerisinde. Bu bizi rahatsız etmiştir. İran’ın Yemen’den, Suriye’den ve Irak’tan artık oralarda hangi güçleri varsa onları çekmesi lazım.” 

4. İran’ın tavrı ne?
Şii Husi militanlarını silahlandırdığı iddia edilen İran, Suudi Arabistan öncülüğündeki askeri müdahaleye ilk günden bu yana karşı çıkıyor.

Operasyonu ‘askeri saldırganlık‘ olarak tanımlayan Tahran yönetimi adına ilk açıklama Dışişleri Başkanlığı Sözcüsü Merziye Afham’dan geldi.

Afham, “İç savaş ve terörizm kriziyle mücadele eden Yemen’e karşı askeri eyleme başvurulması, durumun daha da karmaşık hale gelmesine ve krizin boyutunun daha da genişlemesine neden olacak. Eylem, bu ülkedeki iç ihtilafların barışçıl yöntemlerle çözülmesine yönelik oluşan fırsatların kaybına sebep olacak” diye konuştu.

Hava bombardımanının durdurulması gerektiğini yineleyen İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de, “Herkes, Yemenlilerin bir araya gelmesini güçleştirmek yerine diyalog ve ulusal uzlaşmayı desteklemeli” dedi.

Diğer yandan İranlı yetkililer Husilere destek verdikleri yönündeki açıklamaları da kesin bir dille reddediyor.

5. İran ile Suudi Arabistan arasındaki Yemen anlaşmazlığının kaynağı ne?
İran ile Suudi Arabistan arasında Arap Yarımadası’ndaki güç mücadelesi yeni bir durum değil. Bunun ilk nedeni bölgedeki Şii nüfusun İran’ın bölgedeki etkinliğini artırması; ikinci nedeniyse Suudi Arabistan’daki Şii nüfusun önemli ölçüde petrol bölgelerinde yaşaması.

Bu gerilim Husilerin Tahran’dan aldığı desteğin de sayesinde ülke siyasetinin önemli bir parçası haline gelmesiyle Yemen’e taşındı.

İran Husiler üzerinden Yemen’deki nüfusunu artırmaya çalışırken, Suudi Arabistan da Sunni güçler üzerinden bu etkiyi zayıflatmaya çalışıyor.

Husilerin 25 bin ila 30 bin arasında savaşçısı olduğunu iddia eden Suudilere göre, örgüt militanlarına günlük 100 dolar ödeniyor ve bu para İran tarafından finanse ediliyor.

Suudilerin bir başka iddiasıysa, geçen ay Tahran-Sana seferini yapan 14 uçakla uçaksavar top, mühimmat ve silah getirildiği. Ancak hem Husiler hem de Tahran yönetimi bu iddiaları ısrarla reddediyor.

Diğer yandan Zeydiyye inancına mensup Husilerle İran’daki Şiilik anlayışı arasında da belirgin farklar var.

Riyad yönetiminin rahatsızlığının bir diğer nedeni de Şii milislerle ordu birlikleri arasındaki çatışamaların Yemen-Suudi Arabistan sınırı yakınlarında yaşanması.

6. Yemen müdahaleye nasıl bakıyor?
Yemen hükümeti, Dışişleri Bakanı Yasin’in yaptığı askeri müdahale çağrısının ardından Suudi Arabistan liderliğinde başlayan operasyona destek veriyor.

Koalisyon güçleri Husilere ait hedefleri havadan vururken, Hadi’ye bağlılığını bildiren savaşçılarla Şii militanlar arasındaki çatışmalar da devam ediyor.

Bu durumun bir diğer göstergesi de Cumhurbaşkanı Hadi’nin Yemen’in güvenliği yeniden sağlanana kadar Riyad’da kalacağının açıklanması oldu.

Ancak ‘Arap Baharı‘nın etkisiyle Yemen’de başlayan ayaklanmalarla devrilen ve zamanında Husilere karşı çetin bir mücadeleye girmiş Yemen’in eski cumhurbaşkanı Salih, Husilere açık destek veriyor.

Diğer yandan Yemen halkının bir bölümü operasyona destek verirken bir bölümü de Husilerin yanında olduğunu göstermek için gösteriler düzenliyor.

Bu durumun temel sebebi Arap Yarımadası’nın en yoksul ülkesi olan Yemen’deki mezhep ayrılıkları. 25 milyonluk Yemen’de nüfusun yüzde 35’ini Şiiler, yüzde 65’iniyse Sunniler oluşturuyor. Buna ülkedeki aşiretler arasındaki ayrım da eklendiğinde ülkedeki sosyal yapı daha da karmaşık bir hal alıyor.

7. Yemen’in stratejik önemi ne?
Aden çevresindeki çatışmalar sonunda bölge yeniden Hadi’ye bağlı güçlerin eline geçti…

Yemen’i bu kadar önemli yapan şey Aden Körfezi’ni kontrolü altında tutması. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Husilerin Aden’e 40 kilometre uzaklıktaki bir üssü almasının ardından başlaması da bu bölgenin önemini ortaya koyuyor.

Diğer yandan dünya petrolünün binde ikisini kontrol eden Yemen, Basra Körfezi’nden Batı’ya hareket eden petrol tankerleri tarafından kullanılan sevkiyat geçidinde bulunuyor.

Bu nedenle de Aden’in Husi denetimine geçmesi sadece Arap ülkelerini değil Batılı devletleri de tedirgin ediyor.

8. ABD’nin tavrı ne?
Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun düzenlediği askeri operasyona destek verdiğini açıklayan ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri. Ancak Washington ilk günden bu yana siyasi bir çözümden taraf olduğunun da altını çiziyor.

Beyaz Saray’a göre ‘Obama ve Kral Selman amaçlarının Yemen’i siyasi bir çözüm için kalıcı bir istikrara ulaştırmak olduğu konusunda hemfikir.’

ABD’nin bu desteğinin arkasında stratejik nedenler de var. Zira Şiilerin yoğun olarak yaşadığı bölge Kızıldeniz’in, yani Aden Körfezi ve Bab-ül Mendep Boğazı’nın hemen yanı başında.

Öte yandan ABD, Yemen’deki dengelerin Husilerin lehine dönmesine neden olan ülkelerden biri olarak da görülüyor. Zira ABD’nin Yemen’deki Arap Yarımadası el Kaidesi hedeflerine insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırılar, dolaylı yoldan Husi militanlarının güç kazanmasını sağladı.

9. Arap Yarımadası el Kaidesi’nin Yemen’de etkinliği ne?
A medic with blood on his clothes stands at the scene of a car bomb attack outside the police college in SanaaSuudi Arabistan’daki monarşiyi ve Yemen hükümetini devirmeyi amaçlayan Arap Yarımadası el Kaidesi, bugün örgütün en güçlü parçalarından biri olarak kabul ediliyor.

Ancak Arap Yarımadası el Kaidesi’nin tüm dünyanın dikkatini çekmesi Fransız hiciv dergisi Charli Hebdo’ya düzenlenen saldırının ardından oldu. 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırıyı El Kaide ‘resmen’ üstlenirken saldırı emrinin bizzat Eyman el Zevahiri’den geldiği duyuruldu.

Örgütün kuruluşu, 2009’da Sanaa’daki bir hapishaneden kaçan Abdülkerim el Vuhayşi tarafından ilan edilse de el Kaide, 20 yılı aşkın süredir Yemen’de faaliyet gösteriyor. Zira, ülkedeki merkezi yönetimin zayıflığı, bölünmüşlük ve bölgenin coğrafi özellikleri el Kaide’nin gizlenmesi ve yayılmasını kolaylaştırıyor.

Diğer yandan el Kaide militanları içinde Yemenlilerin sayısı da bir hayli fazla. Tahminlere göre, örgüt içindeki Yemen vatandaşı militanları Mısır ve Cezayir kökenlilerin ardından üçüncü sırada.

Hazal Özbey - Diken

Mumia Abu Jamal yoğun bakımda!

ABD’de 34 yıla yakın süredir cezaevinde bulunan Gazeteci ve eski Kara Panterler Üyesi Mumia Abu Jamal, hastanede yoğun bakıma alındı. Mumia Abu Jamal’in hastaneye kaldırılmadan önce ailesi, arkadaşları ve avukatlarına haber verilmediği belirtildi.

Democracy Now!’a Abu Jamal’in durumu hakkında bilgi veren arkadaşı Johanna Fernandez, Abu Jamal’in hastaneye kaldırıldığını dün sabah ziyaretine gittiği sırada öğrendiğini söyledi. Fernandez, geçtiğimiz hafta telefonda konuştuklarını ve Abu Jamal’in sesinin çok kötü geldiğini belirtti.

Fernandez, cezaevine geldiğinde kendisine Abu Jamal’le görüşemeyeceğinin söylendiğini, kan şekeri düşüklüğü sebebiyle hastaneye kaldırıldığını öğrendiğini belirtti.

Fernandez, 3 aydır Abu Jamal’in egzama şikayetleri olduğunu ve “Derim fil derisi gibi” dediğini aktardı.

Prison Radio (Cezaevi Radyosu) program yapımcısı Noelle Hanrahan, Abu Jamal için cezaevinde tedavi imkanlarının son derece kısıtlı olduğunu belirtti. Hanrahan, “Mahkumları cezaevi dışındaki hastanelere kaldırmak standart prosedür değildir. Durumunuzun çok ağır olması gerek” dedi.

Abu Jamal’in kardeşi Keith Cook’un ağabeyini ziyarete gittiği ancak henüz görüşmesine izin verilmediği aktarıldı.

Cezaevi yetkililerin Abu Jamal’in durumuna ilişkin net bilgi vermekten kaçındığı belirtiliyor. Bir hastane yetkilisi de Abu Jamal’a dair bilgisi olmadığını ifade etti.

1982 yılında Philadelphia’da bir polisi öldürmek suçlamasıyla idam cezasına çarptırılan Abu Jamal, suçlamayı kabul etmemişti. ABD’de pek çok insan hakları savunucusunun Abu Jamal’in özgürlüğü için 30 yılı aşkın süredir verdiği mücadele devam ederken, Abu Jamal’in hakkındaki kesinleşmiş idam cezası 2011 yılında kaldırılmıştı. Abu Jamal’in makaleleri gazetemiz evrensel dahil dünya çapında pek çok mecrada yayımlanıyor.

Erdoğan '400' olmazsa ne yapacağını açıkladı

Recep Tayyip Erdoğan , Slovakya'nın başkenti Bratislava'da kaldığı otelin önünde bekleyen Türk vatandaşlarına hitap ederken Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun başkanlık sistemine ilişkin hazırlıklarını geçen günlerde açıkladığını anlatırken, "Hükümet de bu konuya yönelik adımları attı. Ama burada bir şey var. İki başlık, bir ya 400... Onunla parlamentoda bu işi çözmek. Bir ikincisi, halka gitmek" dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan, 3 gün sürecek ve 3 Avrupa Birliği üyesi ülkelerini kapsayan ziyaretlerinin ikinci durağı Slovakya'nın başkenti Bratislava'ya geldi. Erdoğan, kalacağı otelin önünde kendisini bekleyen çoğu Viyana'dan gelen Türk vatandaşlarına hitaben bir konuşma yaptı. Slovenya temaslarını anlatan, Erdoğan, bugün Slovakya'da, ertesi gün de Romanya'da bir dizi görüşmeler yapacağını belirterek konuştu;

"Önümüzdeki günlerde, Avrupa'da yaşayan gurbetçilerle de açık hava ya da salon toplantılarıyla bir araya geleceğiz. Tabii, bir sürecin içindeyiz ve bu sürecin ne olduğunu anlıyorsunuz. Biliyorum ki artık Türkiye bir değişimin, dönüşümün içerisinde. Şu anda bize giydiğimiz gömlek dar geliyor. Bu vücut artık bu gömleğe tahammül edemiyor. Bize bundan sonra yakışacak gömlek, yeni bir idari yapılanmadır, bu da başkanlık sistemidir."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, başkanlık sistemine ilişkin yaptığı hazırlıkları kısa süre önce katıldığı bir televizyon programında açıkladığını ifade ederken şöyle devam etti:

"Hükümet de bu konuya yönelik adımları attı. Ama burada bir şey var. İki başlık, bir ya 400... Onunla parlamentoda bu işi çözmek. Bir ikincisi, halka gitmek. Bunu hazırlamak için de tabi durmak yok, bunu halletmemiz lazım. Çok koşacağız, çok çalışacağız."

"7 HAZİRAN'I HALKIMIZ İPLE ÇEKİYOR"
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen haftalarda Karabük, Denizli ve Gaziantep'i ziyaret ettiğini, oradaki halkın heyecanına şahit olduğunu dile getirdi ve şöyle devam etti: "Artık 7 Haziran'ı halkımız iple çekiyor. İnanıyorum ki şu anda Avrupa'da da, dünya da 7 Haziran'ı zor çekiyor. Çünkü bu dönüşüm, değişim farklı, 2023'ün bunlar ayak sesleridir diye düşünüyorum. Biz, milli gelirimizi 1'e 3 katlayarak görevimizi yapıyoruz ama bu bize yeterli değil. Artık trilyon dolarla ifade edilen bir milli gelire sahip olmamız lazım. Bu 2 trilyon dolar, 3 trilyon dolar, bunları yakalayacağız. Türkiye bunları yakalar mı? Yakalamaması için bir sebep var mı? Öyleyse yapmamız gereken daha çok çalışmak. Savunma, aklınıza ne gelirse... Bunlardan artık vazgeçiyoruz, taarruz, ekonomide taarruz... Sanayide bütün hamlelerimizi yaparak yola devam edeceğiz."

"KÜRT SORUNU ARTIK YOKTUR"
Erdoğan, temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye'nin çok ileri olduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Karalama kampanyalarına sakın ha aldanmayın. Türkiye'nin Kürt sorunu artık yoktur. Biz, ret politikalarını ayaklarımızın altına aldık, inkar politikalarını ayaklarımızın altına aldık, asimilasyon politikalarını ayaklarımızın altına aldık. Biz, yaratılanı yaratandan ötürü sevdik. Ülkemizde Türk kardeşimin de sorunu vardır, Kürt kardeşimin de sorunu vardır, Çerkez'in, Abaza'sının, Boşnağın, Arnavut'un sorunu vardır. Mesele ülkemizi birileri bölmenin gayreti içinde. Biz buna da fırsat vermeyeceğiz. Biz dayanışma içinde olacağız, bir olacağız, beraber olacağız, iri olacağız, diri olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız. Onun için 4 şey, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet, Rabia diyoruz bu. Bunu başaracağız."

30 Mart 2015 Pazartesi

Türkiye’ye nota veren İran’ın Erdoğan tepkisi dinmiyor: Geri adım atmadan gelme

Ankara’ya nota veren Tahran’ın, “İran (Yemen’den) çekilmeli” diyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yönelik tepkisi dinmiyor. Son olarak İran Meclisi Araştırma Komisyonu Başkanı Muhammed Mehdi Zahidi de Erdoğan’ın Nisan ayında İran’a yapacağı ziyaretinin ertelenmesini istedi.

‘Önce geri adım atmalı’
İran meclisinin resmi internet sitesi ICANA’ya konuşan Zahidi, “Erdoğan’ın sözleri dostça olamamakla birlikte bölgedeki gerginliği de tırmandıracaktır. Bu sebepten dolayı ziyaretin ertelenmesi daha uygun olur” dedi.

Erdoğan’ın önce İran konusundaki tutumundan geri adım atması gerektiğini belirten Zahidi, bunun ardından Tahran ziyaretinin gerçekleşebileceğini söyledi.

Erdoğan yersiz ifadesinin karşılık bulacağını anlamalı
İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi İsmail Kevseri de İran Dışişleri Bakanlığı’na çağrıda bulunarak Erdoğan’ın İran ziyaretinin iptal edilmesini istedi.

İran’ın yarı resmi Fars Haber Ajansı’na konuşan Kevseri, Dışişleri Bakanlığı’nın buna kayıtsız kalması durumunda konuyu meclis gündemine taşıyacağını kaydetti. Kevseri, “Erdoğan yersiz ifade kullanıyorsa bunun karşılık bulacağını anlamalı” ifadesini kullandı.

Erdoğan ne demişti?
France 24 kanalına bir söyleşi veren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan önderliğindeki koalisyonun Yemen’in başkenti Sanaa’nın kontrolünü ele geçiren şii Husilere müdahalesini değerlendirirken, “İran ve terörist gruplar (Yemen’den) çekilmeli. İran Musul’da IŞİD’in yerini almamalı” demişti.

Erdoğan’ın bu sözlerine ilk yanıt İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’ten gelmiş, Türkiye’yi bölgede ‘stratejik hatalar’ yapıp ‘hırslı politikalar’ izlemekle eleştiren İranlı bakan, “Bölgedeki tüm ülkeler istikrarın sağlanması için uğraşmalı” demişti.

Zarif’in ardından bu kez İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Siyaset Komisyonu Başkanvekili Mansur Hakikatpur, Erdoğan’ın önümüzdeki günlerde İran’a yapmayı planladığı ziyaretin iptal edilmesini istemişti.

Son olarak Türkiye’nin Tahran Maslahatgüzarı Barış Saygın Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmış ve Erdoğan’ın İran konusunda kullandığı ifadelere açıklık getirilmesi istenmişti.

“Güvenlik hizmetleri” = Yeni katliam yasası

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu, Güvenlik Hizmeti Kanun Tasarısı'yla ilgili basın toplantısı düzenledi. Bugün saat 11.00'de Cezayir Restoran'ın salonunda başlayan toplantıda İç Güvenlik Paketi'ne paralel olarak bu kanun tasarısının hazırlanmasına dikkat çekildi. Kanun tasarısının başından sonuna kadar soyut tanımlamalar yapılarak, saldırıların için kolluk güçlerine keyfilik sağlandığı vurgulandı.

“Yeni 'katliam' yasa tasarısına hayır!” ozalitinin asıldığı salonda çeşitli dövizlerle düzenlemenin getirecekleri teşhir edildi.

Hasta tutsaklar sorunu kanunla birlikte artacak!
Toplantıda ilk olarak İHD İstanbul Şube Başkanı Zeynep Ceren Boztoprak konuştu. Boztoprak, konunun aslında kanun tasarısı olduğunu ancak diğer taraftan hasta tutsaklara da dikkat çekmek istediklerini ifade etti. Bir ay içinde 6 hasta tutsağın öldüğünü hatırlatan Boztoprak, buna dikkat çekmeye çalıştıklarını belirtti. Boztoprak, çözüm için herhangi bir adım atılmamasına değinirken aslında Ceza İnfaz Kanunu'nda 16. maddenin uygulanmasının ve değiştirilmesinin hasta tutsaklar sorununun çözümü için yeterli olacağını belirtti.

Hastanelerden ayrı olarak Adli Tıp Kurumu'nun raporunun şart koşulması ve savcıdan “toplum güvenliğine tehdit oluşturmaması” değerlendirmesi istenmesini bürokratik engeller olarak tanımlayan Boztoprak, yasanın kendiyle çelişen bu halinin değiştirilmesi gerektiğini söyledi. Tedavi hakkının uygulanmamasının da işkence ve yaşam hakkının gasp edilmesi anlamına geldiğini ifade eden Boztoprak kanunla sorunun süreceğini söyledi.

“Güvenlik deyince devletin anladığı şiddet uygulamak”
Toplantı Av. Gülizar Tuncer'in kanun tasarısına ilişkin sunumuyla devam etti. Sinevizyon eşliğinde başlayan sunumda Tuncer, İç Güvenlik Paketi'ne değinerek, buna karşı muhalefet yetersiz kalmışken daha beteri düzenlemeler getiren Güvenlik Hizmeti Kanun Tasarısı'nın tartışılmamasını eleştirdi.

Yasanın genel gerekçesinde ifade edilen “kişilerin, iç dünyalarına nüfuz ederek uygun bir iyileştirme rejimi” tanımına dikkat çeken Tuncer, bunun başarısının ‘iç güvenliğe’ bağlandığını vurguladı. “Yani yasadaki temel hedef güvenlik!” diyen Tuncel, “güvenlik deyince devletin anladığı şiddet uygulamak” vurgusunu yaptı.

Tuncer, kelepçe, cop, gözyaşartıcı gaz ve tozlar, güvenlik köpekleri gibi saldırı araçlarının yanında fiziki engeller ve sair hizmetler gibi soyut tanımlarla her türlü saldırı aracının kullanımının önünün açıldığını ifade etti.

“19 Aralık'ta kullanılan gazları şimdi yasalaştırmaya çalışıyorlar”
Göz yaşartıcı gazların kapalı mekanda, yakın mesafeden kullanılmasının uluslararası sözleşmelere göre kimyasal silah niteliği taşıdığını hatırlatan Tuncer, 19 Aralık Katliamı sırasında Bayrampaşa Cezaevi'ndeki kullanımı hatırlattı. Bayrampaşa'da kullanılan kimyasal gazların dava dosyasına giren bilgilerinde “kapalı mekanda kullanımı yasaktır” yazısına dikkat çekti. Bilirkişi raporlarından tutsak anlatımlarına ortaya çıkan bilginin ardından Tuncer “daha önce kullanılan gazları şimdi yasalaştırmaya çalışıyorlar” dedi. Ekrana, 19 Aralık Katlamı’nda kullanılan gazlarla derisi yakılan tutsaklardan Hacer Arıkan'ın görüntüsü yansıtılırken Tuncer devletin yaptıklarının bu olduğunu vurguladı. 

Operasyonu yöneten Zeki Bingöl'ün ifadelerini hatırlatan Tuncer, aradan 15 yıl geçmesine rağmen jandarma envanterinde bulunmayan armut tipi bombaların ne olduğunu hala anlayamadıklarını söyledi.

“Köpek işkencesi yasalaşıyor”
Devletin bir işkence yöntemi olarak köpekleri kullanacağını, bu kanunla açıkladığını vurgulayan Tuncer, ‘güvenlik köpekleri'nin 12 Eylül darbe döneminde Diyarbakır Zindanı’nda kullanılan “Jo” adlı köpeği anımsattığını ifade etti. 12 Eylül'den farkınınsa bu işkence yönteminin yasalaşması olduğunu söyledi. Tuncer, bu yöntemin Guantanamo ve Ebu Garip zindanlarında da uygulandığına değindi.

Yaşamını yitiren hasta tutsak Mehmet Canpolat'ın yaşadıklarını da hatırlatan Tuncer, yoğun bakımda makinalara bağımlı yaşamaya çalışan bir kişinin “güvenlik” kaygısıyla beklediğini söyledi.  “Bu nasıl bir güvenlik anlayışı” sorusunu soran Tuncer, yeni kanunla gelen aramaların işkence gerekçesi olacağını, olağanüstü aramaların rutine dönüşeceğini ifade etti.

İnfaz Koruma görevlilerine verilen diğer saldırı yetkileri ve yasal güvencelere değinen Tuncer “ne yaparlarsa yapsınlar meşru müdafaa” tanımı yapılacağını söyledi.

Kolluk güçleri arasında saldırı için işbirliği
Kanun tasarısının işbirliği tanımının en tehlikeli maddelerden biri olduğunu söyleyen Tuncer, açlık grevi gibi yaygın direnişe karşı kolluk güçleri arasında “işbirliği” ile yetkinin genişleyeceğini söyledi. Tuncer, “Polis nasıl Berkin Elvan'ı vurduysa karşılığında ceza almadıysa aynı şekilde de cezaevinde de kolluk güçlerine cezasızlık geliyor” dedi.

Tuncer'in sunumu sinevizyondan “Yaşamak ve direnmek haktır, engellenemez!” vurgusuyla tamamlandı. Tuncer buna karşı tepkinin örgütlenmesi gerektiğini “buna tüm gücümüzle karşı koymalıyız” diyerek ifade etti.

“Sağlık hakkının gaspı büyük dönüşümün parçası”
Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey Üyesi Hüseyin Demirdizen ise “var olduğu söylenen nispi burjuva demokrasisinin şirket yönetimi şeklindeki yeni hale evrildiğini” ifade etti.

Çok yönlü saldırılara ilişkin aktarımlar yapan Demirdizen, sağlık hakkının gaspına vurgu yaptı. Haziran Direnişi'nden Güvenlik Hizmetleri Kanun Tasarısı'na kadar farklı alanlardaki sağlık ihtiyacınca değinen Demirdizen, yaşam ve sağlığın devlet tarafından güvence altına alınması konusunda bu hukukun uygulanmayacağının ilan edildiğini ifade etti. Sağlık hakkının engellenmesinin de tüm dönüşümün parçası olduğunu belirtti. Demirdizen, ortak mücadele vurgusu yaparak konuşmasını bitirdi.

“Yasa toplumsal muhalefetin durgunluğundan güç alıyor”
Türkiye İnsan Hakları Vakfı adına da Ümit Efe söz aldı. Efe, hapishanelerdeki katliamlara dikkat çekerek “Hapishaneler tarihi katliamlar tarihi” dedi. Yasaların ölü doğduğunu ancak onlara yaşam hakkı verenin toplumsal muhalefetin durgun olması olduğunu vurgulayan Efe, yasayla toplumu disipline etmenin hedeflendiğini söyledi. Efe, işkencenin görünür hale getirilmesi istendiği için fiilen uygulanan saldırının yasalaştırıldığını vurguladı.

İç Güvenlik Paketi ve Güvenlik Hizmeti Kanun Tasarısı'nın paralel gelmesinin tesadüf olmadığını vurgulayan Efe, yasa tasarısının geri çekilmesi için TİHV olarak İHD ile birlikte mücadele için hareket edeceklerini söyledi. Yazar Temel Demirer ise Nazizm için bir tanım olarak kullanılan “Olağanüstünün olağanlaştırılması” cümlesinin bugün de karşımıza çıktığını söyledi. “Ben zindandakilere güveniyorum” diyen Demirer asıl meselenin dışarıdakilerin direnmesi olduğunu, bir avuç insanın dahi bugün tartışıyor olmasının bu olağanüstülüğe karşı mücadele için önemi olduğunu vurguladı.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum (CİSST) adına konuşan Mustafa Eren ise saldırının sürekliliğine dikkat çekerek ‘96 ve ‘2000'deki direniş süreçlerini hatırlattı. Baskıcı yasaya karşı tüm mahpusların mücadelesini örmenin hedeflenmesi gerektiğini söyledi.

Konuşmaların ardından toplantı mücadele çağrısı ile bitirildi.

Mahir Çayan’ın okulu Ankara SBF’de anma eylemi

Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve Mahir Çayan’ın fotoğraflarını  ve kızıl bayraklar taşıyan öğrenciler, fakülte girişindeki basamaklarda bir açıklama yaparak, devrimci mücadelenin önderlerinin bugüne ışık tuttuğunun altını çizdiler.

Kaldıraç Ankara Üniversitesi olarak yapılan açıklamada “43 yıl önce Kızıldere’de gösterilen direniş, yaktığı ateş hala yolumuza ışık tutuyor.” denildi.

Açıklamada, “Bize böylesine onurlu, kararlı, kahraman bir gelenek bıraktılar. Şimdi bu yolda, devrim yolunda düşenlerin yolunda yürüyoruz. Bu yüzden hiç tereddüt etmiyoruz adım atarken özgür yarınlara. Bu yüzden Gezi barikatları kuruldu tüm ülkede, bu yüzden savaşıyoruz Kobanê’de, özgür bir dünyaya olan inancımızı perçinleyen kahramanların yolundo olduğumuz için kazanacağız” ifadeleri kullanıldı.

Ortadoğu’da emperyalislerin ve işbirlikçilerinin tüm saldırılarına karşı Rojava ve Filistin’de direnişin sürdüğü ve Kobanê zaferine değinilen açıklamada devrimci önderlerin yanı sıra, halkını çetelere karşı savunan Hasan Ferit, Gezi Direnişi’nde katledilenler de hatırlatılarak, “Sokağa çıkan milyonlar bu kahramanların yolunda yürüyecektir. Çünkü insanlık için tek seçenek vardır: ÖZGÜRLÜK” sözleriyle örgütlenme ve mücadele çağrısı yapıldı.

“Bugün 10 yoldaşımız katledildi. Bunlardan biri Mahir Çayan. SBF öğrencisiydi. Dönmeye degil ölmeye geldik diyen geleneğin temsilcileriyiz. Bugun mazlum diganin yolundan giden yoldaslar kobanede zafer yaziyor. İbo’nun yolundan gidenler devrim tarihini yazıyor. Buranın Mahir Çayan’ın okulu olduğunu söylemek için burada buluştuk.” diyen öğrenciler anma programının ardından mezarlıkta düzenlenecek anma törenine katılacak.

Eylemde Mahir Çayan’ın Adalılar şiirinin okunmasının ardından, “Devrim Şehitleri Ölümsüzdür”, “Kızıldere son değil savaş sürüyor”, “Önderler yaşıyor Anadolu Savaşıyor” sloganlarının ardından mezarlığa gitmek üzere eylem sonlandırıldı.

Kızıldere şehitlerini andık

Kızıldere’de militanca dövüşenlerin yoludur!

Fransa’nın Nancyi kentinde ACTİ derneğinde 29 Mart Pazar günü Halkın Birliği taraftarları 70 kişinin katılımıyla Kızıldere de katledilen devrimcileri andık. Bir yoldaşın yüreği ve beyni devrim ve sosyalizm için çarpan genç yoldaşlar: sözlerime başlamadan önce sizleri Halkın Birliği adına selamlıyor ve devrimci yürüyüşümüzde ölümsüzler ordusuna kattığımız, şehitlerimiz anısına sizleri bir dakikalık saygı duruşuna çağırıyorum” sözleriyle anma etkinliği başladı.

Saygı duruşunun ardından bir yoldaş bugün burada Kızıldere şehitleri anlamak için toplanmış bulunuyoruz. Peki, 30 Mart nedir, Kızıldere manifestosu nedir sözleriyle, bir yoldaş Kızıldere direnişi üzerine konuşmaya başladı. Yoldaş konuşmasının devamında, bundan tam 43. yıl önce elde silah dilde devrimci şiarlarla Kızıldere’de dövüşerek Mahir Çayan ve yoldaşları devrim yolunda vuruşarak düştüler. Kalbimize, ruhumuza ve bilincimize gömüldüler. On'ların açtığı devrim yolunda bugün devrimciler inatla ve ısrarla yürümekteyiz” diyerek konuşmasına başladı.

Bundan tam 43. yıl önce 30 Mart 1972’de, Tokat’ın Kızıldere kasabasında, Amerikan uşağı faşist diktatörlüğün ölüm kusan namluları Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve 8 yoldaşına doğru yöneldi. Faşist caniler dört duvar arasına kıstırılmış 10 devrimciye karşı bir orduyu seferber ederek, ne kadar güçlü olduklarını gösterdiler. 

Ama faşist katiller Mahir Çayan ve yoldaşlarını hunharca katletmekle ne devrimci militanlığı yere gömebildiler nede halkın karşısında halkın nezdinden katiller olarak anılmaktan kurtulabildiler. Mahir Çayan ve yoldaşlarının katledilmesinden sonrası faşizme karşı devrimci direnişi ve militan duruş, faşist diktatörlüğe yıkmak ve halkların devrimci demokratik iktidarını kurma savaşımında bugün Şengal’de, Kobane’de, Türkiye de Kuzey Kürdistan da yükselip yayılmasına engel olmadı.

Konuşmasını; “Biliyoruz ki tarih asla yanılmaz ve hiç bir güç tarihin verdiği kararlardan kurtulamaz. Nitekim yaşanan olgular bunu doğrulamıştır” sözleriyle konuşmasını sürdüren yoldaş. “Bugün komünistler olarak: Kızıldere’nin devrimci militan kahramanlığı emperyalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı kavgamız da bize ilham vermektedir, halklarımızın özgürlüğü için, devrim ve sosyalizm zaferi için ölümü hor görmek fedakârca çalışmak gerektiğini hatırlamaktır. Kızıldere şehitlerini anarken bir kez anıları önünde saygılı eğiliyor ve On’ların yarım bıraktıklarını tamamlayacağımıza söz veriyoruz. Kızıldere son değil, kavga sürüyor!, Yaşasın devrim ve sosyalizm mücadelemiz!, Yaşasın halkların birleşik mücadelesi” sözleriyle konuşma sona erdi.

Konuşmanın ardından, politik güncelliği anlamında 7 Haziran’da yapılacak genel seçimler ve devrimci taktiğimiz ne olması gerektiği zerinde durarak neden bu süreçte tüm olumsuzluklarına ve hata ve yetmezliklerine karşın, demokrasi ve özgürlük savaşımına güç katması bağlamında HDP’nin desteklenmesi gerektiği üzerinde durularak, konu enine boyuna açılarak ön yargıların kırılmasına karşı daha kararlı ve ısrarlı bir savaşım içinde olunması gereğine vurgu yapıldı. 

Seçim sorunu ve devrimci taktiğimiz üzerine tartışmanın ardından 20 yakın kadın yoldaşla kadın çalışmasının önemi ve gereği üzerine tartışma yapıldı, kadın yoldaşların düşünceleri anılarak ayda bir kez kadın toplantısı yapılması kararlaştırılarak toplantımız sona erdi.

Kızıldere son değil kavga sürüyor!
Yaşasın devrim ve sosyalizm mücadelemiz!

Fransa - Nancy Halkın Birliği Taraftarları

İran’dan Türkiye’ye nota

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran’ın bölgedeki politikalarını eleştiren sözlerinin ardından Türkiye’nin Tahran’daki temsilcisi İran Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Merziye Afham, Türkiye’nin Tahran Maslahatgüzarı Barış Saygın’ın Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran konusunda kullandığı ifadelere açıklık getirilmesinin istendiğini belirtti.

DHA’nın haberine göre Afham, Erdoğan’ın İran konusunda sarf ettiği sözlerin “teamüllere aykırı ve uygunsuz olduğunun” bakanlığa çağrılan Türk temsilcisine iletildiğini kaydetti.

Erdoğan’ın sözlerinden üzüntü duydukları ve buna olan İran’ın itirazını Saygın’a aktardıklarını ifade eden Afham, Ankara’dan bu konuda “ikna edici ve açık” bir yanıt istediklerini ifade etti.

Türkiye’nin Tahran Büyükelçi Rıza Hakan Tekin’in İran’da olmadığından dolayı yerine Maslahatgüzar Barış Saygın’ın çağrıldığı belirtildi.

Top rektörde: İTÜ’de budist tapınağı için 10 bin imza gerekiyordu, 16 bin toplandı

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) rektörü Mehmet Karaca’nın, kampüse cami yapılacağını, talep gelirse sinagog da açabileceklerini söylemesi üzerine başlatılan kampüse ‘Budist tapınağı’ kampanyasında 16 binden fazla imza toplandı.

İTÜ rektörü Mehmet Karaca, itü24 sitesine verdiği söyleşide, kampüse cami yapılıp yapılmayacağıyla ilgili soruyu, “İTÜ’ye yakışır, ne çok klasik ne de çok modern bir cami olacak. Sadece cami de değil; isterlerse sinagog da açarız. Yeter ki talep gelsin” diye yanıtlamıştı.

İTÜ’lüler, bu sözlerin üzerine kampüse Budist tapınağı yapılması talebiyle change.org’da bir imza kampanyası başlatmış, kampanyada 10 bin imzanın yeterli olacağı kaydedilmişti.

Kampanya sadece altı gün içinde 16 bin 485 imzaya ulaştı. İTÜ Rektörü Karaca’nın bu talebi yerine getirip getirmeyeceği ise henüz bilinmiyor.

Esad’dan Erdoğan’a: Müslüman Kardeşler fanatiği, siyasi megalomaniden muzdarip

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için, “Müslüman Kardeşler fanatiği, siyasi megolomaniden muzdarip biri” dedi.

Amerikan CBS televizyonunda yayınlanan ‘60 Minutes‘ programına katılan Beşar Esad, beşinci yılına giren Suriye’deki iç savaş hakkında açıklamalarda bulundu.

Kendisine iç savaş sürecinde Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tutumuna ilişkin sorular yönetilen Esad, “Erdoğan, sadece Suriye’ye gelen teröristleri görmezden gelmiyor. Aynı zamanda lojistik ve askeri destek de veriyor. Doğrudan. Günlük olarak” dedi.

Beşar Esad, Erdoğan hakkında da “O bir Müslüman Kardeşler fanatiği ve siyasi megalomaniden muzdarip birisi. 21’inci yüzyılın yeni döneminin sultanı olmaya başladığını düşünüyor” ifadelerini kullandı.

‘Karanlık Vahabi inancı’
Suudi Arabistan’ın ‘karanlık Vahabi ideolojisi‘ne sahip olduğunu söyleyen Esad, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve Suudilerin aynı ideolojiye sahip olduğunu dile getirdi.

Esad, kendisine yöneltiler “Tüm Vahabilerin IŞİD’le aynı idelojiye sahip olduğunu mu düşüyorsunuz?” sorusuna da şu yanıtı verdi: “Kesinlikle. IŞİD, el Kaide, el Nusra. Bu bizim keşfettiğimiz ya da bizim tanıtmaya çalıştığımız bir şey değil. İnsanların beyinlerini yıkamak için aynı kitabı kullanıyorlar. Vahabi kitaplarını…"

CHP'de kimler çizik yedi, kimler listeye girdi?

CHP üyeleri, ön seçim kararı alınan 45 bölgede sandık başına giderek partinin 7 Haziran adaylarını belirledi. CHP'de birçok milletvekili ön seçim sonuçlarına göre önümüzdeki seçimlerde aday olamayacakken özellikle İstanbul'da yapılan seçimler ve sonuçları dikkat çekici oldu.

Yaklaşık 760 bin CHP üyesi, 45 seçim bölgesinde milletvekili adaylarını belirlemek üzere oylarını kullandı.

İLGEZDİ İLK SIRAYI ALDI
Partinin birçok önemli isminin aday adayı olduğu İstanbul, sonuçları en çok merak edilen il olurken İstanbul 1. bölgede CHP Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi'nin eşi Gamze İlgezdi: 25 binin üzerinde oy alarak ilk sırayı aldı. İlgezdi'yi sırasıyla Barış Yarkadaş, Mahmut Tanal, Oğuz Kaan Salıcı, Onursal Adıgüzel ve Ali Özcan takip etti.

SARIGÜL'ÜN İŞİ ZOR
İstanbul 2. bölgede kaçıncı sırada yer alacağı merak konusu olan Mustafa Sarıgül, listeye ancak 5. sıradan girebildi. İstanbul 2. Bölge'de 1,3,5,7 sıralar CHP Genel Merkezi kontenjanından seçildiği için Sarıgül 9. sıradan milletvekili adayı olabilecek. CHP bir önceki seçimde İstanbul 2. Bölge'de 9 vekil çıkartabilirken Sarıgül'ü zor bir seçim beklediği açık.

İstanbul 2. Bölge'de ilk sırada Aykut Erdoğdu, ikinci sırada Dursun Çiçek, üçüncü sırada ise Didem Engin yer alıyor. 

126 aday adayının bulunduğu 3. bölgede 73 bin 210 üye bulunuyor. 

CİHANER İLK SIRADA
126 aday adayının bulunduğu 3. bölgede 73 bin 210 üyenin kullandığı oylar sonucu CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner, İstanbul 3. Bölge'de ilk sırada yer aldı. Cihaner'in ardından sırasıyla Ali Şeker, Eren Erdem Erhan Bozan ve Sibel Özdemir yer aldı.

Bu sonuçlara göre İlhan Cihaner'in önümüzdeki seçimlerde İstanbul milletvekili olmasına kesin gözüyle bakılıyor.

ÖNDER SAV YOK, KILIÇDAROĞLU VE BAYKAL İLK SIRADA
İzmir 2. Bölge'de ön seçime giren Kemal Kılıçdaroğlu ilk sırada yer alırken Kılıçdaroğlu'nu Mustafa Balbay takip etti. 

Ankara'da Aylin Nazlıaka 1. Bölge'de 2. sırada yer alırken partinin eski Genel Sekreteri Önder Sav sıralamaya giremedi.

CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal, Antalya'da 14 kişilik milletvekili aday listesinin belirlenmesi için yapılan ön seçimden kesin olmayan sonuçlara 2. sırada çıktı.

LİSTEYE GİREMEYENLER: ADNAN KESKİN, TURGUT DİBEK...
CHP'de Sarıgül gibi seçilmesi zor olan sıraya yerleşen isimler dışında listeye giremeyen birçok mevcut milletvekili bulunuyor. Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, Muğla Milletvekili Tolga Çandar, Adana milletvekilleri Turgay Develi, Ümit Özgümüş, Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu, Ahmet Toptaş, Ayşe Nedret Akova, Haluk Ahmet Gümüş, Ramazan Kerim Özkan, Serdar Soydan, Adnan Keskin, Kemal Değirmendereli, Muharrem Işık, Turgut Dibek, Malik Ecder Özdemir ve Dilek Akagün Yılmaz listeye girebilecek oy alamadı.

Ramis Topal, Ali Sarıbaş, Selahattin Karaahmetoğlu, Sakine Öz, Hasan Ören, İdris Yıldız, Durdu Özbolat, Yıldıray Sapan, Gürkut Acar, İlhan Demiröz, Nur Serter, Celal Dinçer ve Osman Korutürk ise listeye girmelerine rağmen seçilmeleri zor olan sıralarda yer aldı.

29 Mart 2015 Pazar

Kızıldere dün değil bugün ve yarındır

Kızıldere’de bir dönemi sona eren devrimci mücadele Türkiye sosyalist hareketinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. THKP-C önderlerinin fiziksel olarak ortadan kaldırılışı ile yaşanan örgütsel yenilgi, asla bir politik yenilgi anlamına gelmedi. 70’lerden sonraki süreçte sosyalist hareketin yeniden saflaşmasında ve halk hareketi olarak gelişmesinde THKP-C fikirleri temel oluşturdu.

THKP-C’nin ortaya çıkışı ve kuruluşu bir toplumsal mücadelenin, direnişin birikimi içerisinde gerçekleşti.

THKP-C’nin oluşumuna zemin hazırlayan en önemli hareket Türkiye İşçi Partisi’dir (TİP). TİP’de oluşan sosyalist birikim, 60’ların sonunda DEV-GENÇ’le ve bu süreçteki toprak işgalleri, fabrika işgalleri ve işçi direnişleriyle gelişti. Bu isyan dalgası 12 Mart faşizmine karşı THKP-C’nin kuruluşuyla taçlandı.

THKP-C’nin genç önder kadroları o dönemde Türkiye solundaki fikri karmaşa karşısında kendilerine özgün bir yolun teorik-idelojik çerçevesini de oluşturabildi. Soldaki uluslararası kamplar etrafında gelişen bölünmelerle birlikte, ağırlıkla kendi dışındaki güçlere bel bağlayan çizgiler karşısında, THKP-C halkın öz gücüne dayanan bir siyaset yaklaşımıyla geleceğe ışık tutacak bir birikim oluşturdu.

GEÇMİŞ VE GELECEK
Geçmiş aynı zamanda gelecek için de yazılır. Kızıldere sadece dün yaşanmış bir direniş değil, bugüne ışık tutacak noktaları içeriyor.

THKP-C’den bugüne kalan önemli noktalardan biri THKP-C’nin Türkiye solunda başka güçlere bel bağlama siyasetine son vermesi, işçilerin ve emekçilerin kendi öz eylemine dayanma inancıdır. Bu, en önemli ayırt edici özelliği olarak gözüküyor.

Sol adına darbeciliğe, cuntacılığa karşı tavır almak, işçi sınıfının devrimci eylemine inanmak, Parti-Cephe’nin o dönem koşullarındaki en özgün yanını oluşturuyor.

THKP-C’nin Marksizm anlayışı üzerinde de durmak gerekir. Marksizmi bir eylem klavuzu olarak ele alışı, teori-pratik bütünlüğünü önemsemesi, en zor koşullarda hem teorik, hem pratik eylemleri kesintisiz sürdürmesi, Marksizmi dogmatik değil Türkiye’nin kendi özgünlüklerini ele alan bir anlayış ile yorumlaması THKP-C’nin önemli özellikleridir. Mahir’in ifadesiyle, Marksizm,‘hareketin hareket halindeki doktrini’ olarak görülmüştür ve bu anlayışla somut sorunlar karşısında dinamik yanıtlar geliştirilmiştir.

THKP-C’NİN ÖZGÜNLÜĞÜ
THKP-C’nin en etkileyici noktalarından birisi enternasyonalist bir ufka sahip olmanın yanı sıra içinde yaşadığı ülkenin ruhunu, kültürünü kavrayan, yerli bir toplumsal siyasal hareket olmasıdır.

Bir diğer etkileyici unsur da THKP-C’nin dayandığı önderlik anlayışıdır. Mahir Çayan’da somutlanan bu önderlik anlayışı, geleneksel bir önderlik değildir. İnanmışlık vardır. Söyleyen, söylediğini sonuna kadar yapan bir eylemcilik ve kararlılık vardır. Bu anlamda Mahir’lerin, Che Guevara’nın -‘yeni insanı’ mücadele içinde kurma- anlayışından etkilendikleri görülüyor.

Hareketin, bugünkü tartışmalarımız içinde de önemli olmaya devam eden fikri özelliklerinden birisi de siyasal devrim-sosyal devrim bütünlüğüdür. THKP-C, sadece iktidarı ele geçiren bir devrimi değil; aynı zamanda buna eşlik eden halkın söz, karar, yetki sahibi olabileceği bir toplumsal devrimi savunmuştur. Parti-Cephe’nin dünya sosyalist kampında ortaya çıkan ayrışmalara eleştirel bakabilmesi de bu siyasal-toplumsal devrim bütünlüğünü kavramasından kaynaklanmaktadır.

KIZILDERE’NİN DAYANIŞMASI
Kızıldere’nin THKO ile verdiği en önemli mesaj dayanışmadır. Türkiye solunun iki önemli kolu THKO ve THKP-C bir devrimci dayanışma ilişkisi kurmuşken, 70’lerden sonraki süreçte, soldaki rekabetin bu kadar kızışması, derinleşmesi, hatta sol içi şiddete kadar varması düşündürücüdür. Tabii bu durumun da birçok etkeni vardır.

Yani Kızıldere’den bize kalan miras, rekabetçi olmayan, devrimci, dayanışmacı sol içi ilişkiler geliştirmek, solun esas olarak mücadelesini emperyalizme ve kapitalizme yöneltmektir. Bu mirasa sahip çıkmak gerekir.

Son olarak bugün de solun yeniden inşa dönemindeyiz. Haziran direnişi bir dönemi kapattı, yeni bir devrimci tarihsel dönemi başlattı. Bugün de Haziran isyanının yarattığı imkanlar içinde solun, emekçilerin, ezilenlerin devrimci bir kulvar açması gerekiyor. Dünyada da bu temelde yeni bir dönem başladı.

Şimdi asıl mesele, kapitalizmin yaşadığı ekonomik-sosyal bunalım karşısında, devrimci bir çözüm yolunun ortaya çıkarılması. Geçmiş devrimci mücadelenin birikimini, bugünün sorunlarının çözümü için güncel bir arayış içinde sahiplenmeli ve onu aşarak yeni bir tarihsel devrimci çizgi geliştirmeliyiz.

Bugün bizim geçmişe karşı sorumluluğumuz bu.

Alper Taş

Demirtaş’a koçaklama

AKP iktidar kliği, Beştepe’si, Başbakanı, Bakanları, vekilleri el ele verdi, yine de Demirtaş’la baş edemedi. Baş edememekle kalkmadılar, bir de kendi aralarında tepişmeye başladılar. Gökçek, Arınç, Metiner, Davutoğlu, Erdoğan, her kafadan bir ses çıkıyor. Tekme, tokat, sille, hakaret, istihza, kinaye, ne ararsan var bu dalaşta. İki pranga, içte Yüce Divan, dışta Lahey korkusu sağlamca bağlanmış olduğu için ayaklarına, silkinip kendilerine geliyorlar. İktidardan alaşağı olduklarında serde kodesi boylayacak olmak var çünkü…  Paçalar tutuşuyor ve mezarlıktan geçen ödlek gibi ıslık çalmaya başlıyorlar: “Aramıza nifak sokamazsınız”, “Cumhurbaşkanımızla sorun yaşadığımız iddiası doğru değildir”, “bizim aramızda kardeşlik hukuku var. Bunu kimse bozamaz.” Pespaye bir hamaset edebiyatı bu. Lakin bu edebiyat tutmaz artık… Tutmaz zira kendi hırsınızın esiri olmaya doğru kararlı adımlarla ilerliyorsunuz. Tutmaz zira, Arınç baklayı ağzından çıkardı: “Gökçek Ankara’yı parsel parsel sattı” diye cümle aleme duyurdu vaziyeti. İlk dalaşta mermiyi namluya süren Arınç’ın, belli ki, 17-25 Aralık’ın şaibeli bakanları ve Erdoğan için terkisinde mermiden ötesi var. Belli ki terkisinde gülle var. Siz bakmayın kardeşlik hukukundan söz ettiğine… Kendinden emin konuşuyor Arınç. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yememiş olmanın güveniyle konuşuyor. Ne dedi Arınç? “Bu dava için kendimi feda ettim. Şerefimle yaşayacağım. Sadece emekli maaşımla geçineceğim. Huzur içinde Ankara sokaklarında dolaşacağım.” Belli ki, böyle dolaşamayacak olanlar var… Belli ki Arınç, 7 Haziran’ı dört gözle bekliyor. Belli ki Arınç 7 Haziran’dan çok da umutlu değil. Belli ki Arınç, AKP’nin kıyamet gününde gemiyi ilk terk edecek olanlardan… Huzur içinde Ankara’nın sokaklarında dolaşacak… Belli ki huzur vermeyecek birilerine…

Telaş HDP telaşıdır. Telaş HDP barajı aşarsa, milletvekili sayısının 300’ü bulamayacağının telaşıdır. Telaş, seçim sonrası AKP’li 10-20 milletvekili satın alındığında iktidardan düşecek olmanın, Yüce Divan’ı, Lahey’i boylayacak olmanın telaşıdır. Telaş, bugünün muktedirlerinin, yarın kodeslerde çürüyecek olmalarının telaşıdır. İşte bundan dolayı Genelkurmay’ın burnunu siyasete sokmasına, Eşme vesilesiyle babalanmasına tek kelime etmiyorlar. İşte bundan dolayı “çözüm masasını” devirmek için sırtlan gibi fırsat kolluyorlar. Bunların ne militarist vesayet rejimiyle kavgalarında, ne barış arzularında en küçük bir içtenlik yoktur. Varsa yoksa, dünyalıklarını derlemenin peşindedirler. Devşirdikleri dünyalıklarının içinde boğulacakları gün de yakındır.

Hayal görmüyoruz. Sodon ve Gomore’den beri bunu biliyoruz. Çürümüşlükle berhava olmuş bu “lanetli kentler” bir hikayeye göre depremle, bir hikayeye göre barbarların istilasıyla yerle bir olmuştu. 21. yüzyıl Türkiye’sinin “lanetli partisi” AKP de ya kendi içinde kaynayan kazanın yarattığı depremle yerle bir olacak  ya da Türkiye’nin lanetlilerinin partisi HDP’nin seçim başarısıyla…

HDP yükseliyor. HDP’nin yükselişi AKP’nin kabusu oluyor. Siyasihaber.org’un facebook sayfasına Orhan Göktaş adlı bir okurumuzun yolladığı bir koçaklama bize bunu çok güzel gösteriyor. Sizi bu koçaklamayla başbaşa bırakıyoruz. 7 Haziran AKP’nin kabusu olsun diyoruz.

Edirneden vana mesaj
Selo gelir yavaş yavaş
Sevinçten gözlerde yaş
İşte selahatin demirtaş

Dersim muş ile maraş
Halk yürüyor marş marş
Haksızlığa verir savaş
İşte selahatin Demirtaş

İstanbul elazığ dadaş
Hepimiz kardeşiz gardaş
Dağlara barış getiriyor
İşte selahattin demirtaş

Türkiye hepimizin yoldaş
Yaşıyalım gardaş gardaş
İnsanlar ölmesin diyor
İşte selahattin demirtaş

‘Erkek egemen yargınıza rağmen yaşamlarımıza sahip çıkmaya devam edeceğiz’

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu tecavüzcüsünü öldürdüğü için müebbet hapis cezası verilen Nevin Yıldırım için bugün (29 Mart) İstanbul’da oturma eylemi gerçekleştirdi. Kadın katillerine iyi hal indirim gibi indirimler uygulanırken Nevin’e müebbet hapis cezası verilmesini kınayan kadınlar yargının ve iktidarın bu kararla kadınlara mesaj verdiğini belirtti. Yaşamlarına sahip çıkan kadınların ağır bir şekilde cezalandırlacağı anlamına gelen bu yargı kararını tanımadıklarını ilan eden kadınlar, erkek şiddetine ve erkek egemenliğine karşı mücadele etmeye devam edeceklerini söyledi.

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu’nun basın açıklaması:

Nevin Yıldırım’ı artık herkes tanıyor!

Tecavüze uğrayan, tehditle, silah zoruyla bu “ilişki”ye mahkum edilen kadın…

Yaşananlar bütün köy tarafından bilindiği halde, topluca görmezden gelinen, arka dönülen kadın…

Bu nedenle Nevin, tecavüzcü Nurettin Gider’i öldürdükten sonra başını bir çuvala koymuş ve meydandaki köy kahvesinde gün boyu hakkında dedikodu yapan adamların önüne fırlatmıştı.

İstanbul’un merkezinde ya da Yalvaç’ın bir köyünde, tecavüze uğrayan, hamile kalan bir kadının seçenekleri nedir? Köy halkı tarafından taşlanarak öldürülmek, “namus” bahanesiyle en yakınları tarafından katledilmek, yargıya başvurduğu durumda “rızan var!” diye geri çevrilmek…

Nevin Yıldırım, ailenin, toplumun, yargının bizi sıkıştırdığı o cendereden kurtulmak, yaşadıklarını değiştirmek için çareyi, tecavüzcü erkeği öldürmekte aradı.

Nevin Yıldırım’ı artık herkes tanıyor! Erkek yargı tarafından bırakalım meşru müdafaayı, iyi hal indirimi uygulanması bile çok görülen kadın!

Pek çok şehirde kadınlar sokakta…Çünkü yargının ikiyüzlülüğüne, erkek katillere bol keseden dağıttığı “haksiz tahrik” ve “iyi hal” indirimlerini, yargılanan kadın olduğunda evde bırakmasına ÖFKELİYİZ…

Nevin’i tecavüzcüye karşı korumayan devletin, Nevin’le dayanışmak için giden kadınlara Yalvaç Adliyesinin kapısında kurduğu polis barikatını, aralarında çok sayıda avukat da olan kadınları keyfi olarak adliyeye dahi almayışını, Yalvaç Başsavcısı Mustafa Manga’nın “dağıtın” talimatı vermesi üzerine, 4 kadının yaralanmasına neden olan şiddetini tanıyoruz.

Ama hayatına sahip çıkan kadınlara ve/veya onlarla dayanışan kadınlara verdiğiniz “mesajı” UMURSAMIYORUZ…Bunu böyle bilin!

Kadın düşmanı, cinsiyetçi yargıya bir kez daha soruyoruz; Erkek şiddeti davalarında verilen cezaları “haksız tahrik indirimi”, o da yetmezse “iyi hal indirimi” ile kuşa çeviren yargı sistemi, söz konusu kadınlar olunca neden cimrileşiyor? Kendisine karşı bir dünyaya rağmen mahkemede ayakta durabilen Nevin’in iyi hal indirimi bile almamış olması, onlarca kadın katilinin yaptığı gibi takım elbise giyip pişmanlık beyanlarında bulunmadığı için mi?

“Cilveli saat sorduğu”, “telefonla mesajlaştığı”, “tuzu fazla kaçırdığı”, “mini etek giydiği”, “boşanmak istediği”, “aldattığı” gerekçeleriyle öldürdüğünü söyleyen kadın katillerine kolayca uygulanan haksız tahrik indirimi, bir kadının tecavüze uğramasını, şiddet ve tehdit altında rızası olmayan bir “ilişkiye” zorlanmasını, haksız tahrik indirimi için neden yeterli koşul saymıyor?

Çok değil, duruşmadan bir gün önce (24 Mart 2015 tarihinde), 24 yıldır evli olduğu Fatma’yı öldüren katil Kemal Balaban’a, cinayeti “haksız tahrik” altında işlediği gerekçesiyle haksız tahrik indirimi uygulayıp ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını 10 yıla indiren yargı, bir gün sonra Nevin’e müebbet hapis cezasını eli titremeden veriyorsa, kadınların kendi adaletlerini sağlamak dışında seçenekleri kalıyor mu?

Bir gün arayla verilen bu iki karar arasındaki fark, kadınların yaşam haklarının yok sayılması, erkeklerin kollanması değil de nedir?

Öldürülmeyen kadınların hayatlarının erkek yargı tarafından çalınmasına, hayatta kalmayı başardığımız durumda bile en ağır bedelin bizlere ödetilmesine itiraz ediyoruz!

Bir kez daha duyana duymayan ilan ediyoruz; Nevin gibi pek çok kadın hayatta kalmak için, hayatına sahip çıkmak için erkek şiddetine direniyor ve direnmeye de devam edecek!

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers