30 Mayıs 2015 Cumartesi

Sansürlenen Cumhuriyet’ten ‘muktedir’e: Gerçekleri karartamayacaksın!

Suriye’ye silah ve mühimmat taşıdığı gerekçesiyle durdurulan MİT TIR’larından görüntüler yayınladığı için hakkında soruşturma başlatılıp söz konusu haberi sansürlenen Cumhuriyet gazetesi, susmayacağını bildirdi.

Bugünkü gazetede yer alan yazıda şu ifadelere yer verildi:

“Cumhuriyet gazetesi üstünden bütün topluma açık bir mesaj veriliyor: Devlete, muktedire karşı çıkan yakalanacak, hapse atılacaktır.

Eğer, devlet adına yapılan gizli ve yasadışı bir faaliyeti, kanıtlarıyla birlikte, haber olarak halkın bilgisine sunarsanız, bunun adı casusluk mu olacak bundan sonra?

Gazeteler, hangi haberi yayımlayıp hangi haberi yayımlamayacağına kendisi karar veremeyecek mi?

Ancak, izin verilen ya da muktedirin uygun gördüğü bilgiler mi gazetelerde yer alabilecek?

Bu operasyonun ardındaki muktedire sesleniyoruz!

Her türlü meşru yoldan ve meşruiyet çizgisinden ayrılmadan gazetecilik görevimizi yapmaya, işlediğin ağır suçlar hakkında halkı bilgilendirmeye devam edeceğiz.

Senden korkmuyoruz!

Gerçekleri karartamayacaksın!

Bizi yıldıramazsın!

Bizi susturamayacaksın!”

Yeryüzü çocukları #Gezi

Gezi Direnişi, bir doğa koruma eylemi olarak başlayıp Türkiye’nin her yerine yayıldı: Giderek büyük bir hak ve özgürlükler hareketine dönüştü. Gençler, dünyaya ilham vererek yeryüzünün çocukları oldular.

Her kesimden ve her sınıftan gençler Taksim’e ve Gezi’ye aktı. Günler ve gecelerce kendilerini ifade etmenin, özgürlüklerini gerçekleştirmenin en güzel ve yaratıcı yollarını buldular. Tamamen örgütsüz bir kitle, en ufak bir olumsuzluğa izin vermeden, benzeri görülmemiş bir eşitlikçi ruh ve dayanışma anlayışı geliştirdi. Tabi ki devrimcilerin öncülüğünde. Fakat asıl en önemlisi birbirini tanımayan ve birbirlerinden farklı düşünen, farklı yaşayan bu insanlar saygıyı, nezaketi, sevgiyi, gülümsemeyi, neşeyi birbirlerinden esirgemediler. Gezi Parkı’nı özgürlüklerin egemen olduğu bir ütopya adasına dönüştürdüler. Polis, çekildikten sonra Taksim ve Gezi Parkı 12 gün boyunca görkemli gösterilere sahne oldu. Meydan hep kalabalıkları ve eylemcilerin neşe, sevinç ve umutlarını ağırladı.

#Gezi: Komün, barış, huzur ve sosyalizmdi.
Taksim Sahnesi
Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’nin Taksim Meydanı’na hâkim geniş cephesi, 1 Haziran’da yüz binler Taksim’e aktığında bir gösterene dönüştü: Flamalar, bayraklar, posterler ve pankartlarla süslendi. Binanın muazzam büyüklükteki cephesi, Gezi olaylarını özetleyen, anlatan, yansıtan bir sahne haline geldi. Yıktırılma niyetiyle daha önceden boşaltılmış olan AKM binası da 12 gün boyunca göstericilerin elinde kaldı.

Yeni zamanlara hoş geldiniz
Hareketin büyümesinde ve yayılmasında sosyal medyanın önemli bir rolü olmuştu. Medyanın olaylar karşısındaki suskunluğu, bilgisayar ve akıllı telefon kullanıcısı yeni kuşağı Twitter, Facebook gibi ağlardan haber almaya ve iletişime yöneltti. Taksim Meydanı’nın polisçe boşaltıldığı 11 Haziran akşamı Gezi Parkı’na sığınan gençler, polis müdahalesinin en yoğun olduğu bu anlarda bile gelişmeleri izlemekten, arkadaşlarını bilgilendirmekten vazgeçmediler.

Doğan Haber Ajansı muhabiri Uğur Can'ın objektifine takılan görüntü de BDP bayrağı taşıyan bir genç, saçlarını, üzerinde Mustafa Kemal'in resmi olan bir Türk bayrağıyla örtmüş olan bir kızın elinden tutarak tazyikli sudan kaçmaya çalışıyor. Tam o esnada bir başka gösterici ise, bu genç 'çifti' korumak istercesine, onların kaçmakta olduğu yöne doğru iki eliyle "Bozkurt" işareti yaparak protestosunu gerçekleştiriyor...
Her görüşten insanlar Gezi Parkı direnişine katıldı. Bunun en çarpıcı görüntülerinden biri, polisin Taksim Meydanı’nı boşaltmak için 11 Haziran’da başlattığı müdahale sırasında yaşandı. Meydandaki kalabalığa yönelen bir TOMA’yı (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) elinde Türk bayrağı bulunan bir genç durdurmaya çalışıyordu. TOMA’dan sıkılan suyla yere yıkılmak üzereyken BDP bayrağı taşıyan bir kişi onu elinden tutup götürdü. Tam o sırada, ülkücü bir yurttaş bozkurt işareti yaparak onlara destek oluyordu.

Erdoğan’ın Ankara mitingindeki açıklamalarının hemen ardından, 15 Haziran akşamı polis bu kez Gezi Parkı’nı boşaltmak üzere harekete geçti. Bir yandan yoğun biber gazı kullanılırken, TOMA’lar da su sıkarak Gezi Parkı’nı korumaya çalışan göstericileri dağıtmaya çalıştı. Bazı göstericiler İstiklal Caddesi’nde bedenlerini siper ederek TOMA’ları durdurmaya çalıştılar.

Biber gazı sık bakalım
En yoğun çatışmalar, 31 Mayıs’ta, gün içinde başladı ve yoğunlaşarak gece boyunca sürdü. Polis, İstiklal Caddesi’nden Taksim’e çıkmaya çalışan gençlere hiç ara vermeden biber gazı bombalarıyla müdahale etti. Bu gaz bulutları içinde gençler, “Sık bakalım, biber gazı sık bakalım” diye tezahürat yapıyorlardı. Bu çatışmalar 24 saatten fazla sürdü ve polisin Taksim’den çekilmesiyle son buldu. Ancak bu kez çatışmalar Beşiktaş’a ve Dolmabahçe’ye kaydı. 3 Haziran’dan itibaren gösteriler barışçıl bir karakter kazandı.

Taksim'de polise taş ve soda şişelerinin yanı sıra havai fişeklerle "Sık bakalım" dendiği anlar.
Taksim’de gerginliğin zirve yaptığı anlarda bile huzur ve güven hâkim duyguydu. Gençler,  yaşlılar, çocuklu aileler, “ben de oradaydım” duygusunu yaşamak isteyen herkes Taksim’e, Gezi Parkı’na aktı. Yanmış otobüsler, devrilmiş araçların içinde bile gösterilerini sürdürdüler.

Sabah saatlerinde çok fazla kalabalık yoktu. Orada da parka daha girmeden, orta bir yerde darp edilmiş bir polis arabası duruyordu. Kimi çocuklar üstüne çıkıp hatıra fotoğrafı çektiriyorlardı. O araba orada belki de Gezi'nin gücünü temsil ediyordu.
Gösterilere örgütsüz gençlerin yanı sıra sivil toplum örgütleri ve siyasal gruplar da katıldı. Bunların arasında Antikapitalist Müslümanlar’ın özel bir yeri ve rolü vardı. Direnişe büyük destek veren Antikapitalist Müslümanlar, vakit namazlarını Gezi’de kıldılar ve devrimciler onlara siper oldular.


Gezi Parkı’nda namaz, devrimciler nöbet tutuyor. Bu görüntü Gezi eylemcilerinin farklılıklarına tahammülünü gösteriyordu.  
Mizahın Gücü
Gösteriler boyunca müthiş bir yaratıcılık ve mizah patlaması yaşandı. Duvar yazıları, sloganlar, eylem ve tavırlar, o güne dek dünyada eşi görülmemiş bir zenginlik ve çeşitlilik sundu. İktidar bütün kurumlarıyla alaya alındı. Bu mizah, hareketin barışçıl bir karakter kazanmasında da belirleyici oldu. Ama asıl olarak, iktidarın sorgulanması ve eleştirilmesinin yolunu açacak demokratik bir geleneğin taşıyıcısı oldu. Bu tür bir mizahi muhalefetin oluşumunda, başından itibaren gösterilerin içinde yer alan çArşı grubu ile sanatçıların ciddi katkısı oldu. Sanatçılar ayrıca, gösterilerin her anını ve ortamını sanatsal etkinliklerle renklendirdiler. 

Taksim Meydanı'nda piyano çalarak Gezi Parkı'na destek veren Davide Martello piyanosunun peşinde.
Taksim’de gösterilere 13 Haziran’dan itibaren çok ilgi uyandıran bir etkinlik eşlik etti. Alman piyanist Davide Martello’nun başlattığı piyano konseri, başka piyanistlerin de katılımıyla iki gün boyunca devam etti. Piyano yağmur altında bile susmadı. 15 Haziran’da meydan dağıtılırken, piyano da polis tarafından el konularak yediemine teslim edildi.

Erdoğan’ın Gezi’ye müdahale edileceği yönündeki açıklamaları üzerine 13 Haziran’da anneler Taksim’e çıkıp Gezi Parkı’nı kordona aldı. “Ağaçlarıma dokunma” diyen çocukların anneleri “Çocuklarımıza dokunma” diye bağırıyorlardı.

Göstericiler, polisin çekilmesiyle 1 Haziran’da Taksim’i ve Gezi Parkı’nı doldurdular. Ardından herhangi bir polis müdahalesine karşı Taksim’e çıkan tüm cadde ve sokakları barikatlarla kapattılar. Taksim şenlik içinde bir geceyi yaşarken, Dolmabahçe ve Beşiktaş barikatlara ve sabaha kadar sürecek çatışmalara sahne oldu.

"Polis insan ol!"
Güvenlik güçleri, 11 Haziran’da Taksim çevresindeki barikatları kaldırıp meydanı boşaltma operasyonunu başlattı. Gezi’ye müdahale edilmeyeceği ve gaz atılmayacağı bildirilmesine karşın, parka çok sayıda gaz bombası düştü.

Gezi Parkı 15 Haziran’da sert bir müdahale ile boşaltıldı. Taksim ve çevresini bu kez polis kuşattı. Ertesi gün akşam saatlerine dek Taksim’e çıkmak isteyen gruplarla polis arasında amansız bir mücadele yaşandı. Tam o sırada, bir gösterici tek başına Taksim Meydanı’nda kıpırdamadan durma eylemi başlattı. “Duran adam” yepyeni bir eylem biçimi olarak bir anda Türkiye’ye yayıldı. Pasif direnişin bu en etkili tarzı büyük ilgi çekti ve Taksim, kendi başına meydana gelip duran insanlarla dolup taşmaya başladı.

Taksim | Gezi Parkı protestoları Taksim'de 2013 - 17 Haziran günü Erdem Gündüz'ün, Gezi Parkı'na müdahalesini protesto etmek için başlattığı eylem. Taksim Meydanı’nın ortasında yüzünü AKM’ye dönerek “Duran” Gündüz’ün bu protestosu kısa sürede sosyal medyada duyuldu ve destek buldu. Gecenin ilerleyen saatlerinde Erdem Gündüz ayrıldı. İlerleyen saatlerde polis bazı duran insanları yaya trafiğini engellediği gerekçesiyle gözaltına alındı. İlerleyen günlerde değişik yerlerde 
yeni duran insanlar da ortaya çıktı.
Güvenlik kuvvetlerinin Gezi Parkı’nı boşalttığı gece (15 - 16 Haziran 2013) sadece Taksim’de değil, İstanbul’un pek çok ilçesinde insanlar tepkilerini sokağa çıkarak gösterdiler. Taksim çevresinde ise asıl mücadele Harbiye tarafında yaşandı. Maskeleri ve kasklarıyla direnmeye çalışan yüzlerce genç saatlerce bekledi. 

Hayat güzeldir
Gezi Parkı boşaltıldıktan sonra kimsenin girmesine izin verilmedi. Bunun üzerine gençler, eylemlerini İstanbul’un her yerinde parklara taşıdılar ve her parkı bir forum ve yaşama alanına çevirdiler. Gece geç saatlere kadar süren forumlarda, eleştiri ve özeleştiri yapılıyor, hareketin ve Türkiye’nin geleceğine ilişkin fikirler tartışılıyordu. Tabii hayatın diğer alanları da unutulmuyordu. Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki forum sırasında arkadaşlarının bir genç kadının doğum gününü kutlamaları gibi.

Gezi Parkı’nın bir kenarında çalı çırpı ve tellerden “Dilek ağacı” oluşturuldu. Gençler dileklerini, beklentilerini, doğaya ve hayata ilişkin özlemlerini küçük kâğıt parçalarına yazarak ağacın dallarına iliştirdiler. Polis müdahalesi sonrasında bu ağacın dalları alev aldı ve ileride edebi bir eserin konusu olabilecek o dileklerden geriye bir şey kalmadı.

Bunların eline hayatlarımızı ellerimizden alabilecek techizatlar, yetki ve dokunulmazlık zırhı veren teşkilat yapısı elbette elindeki insan malzemesinin farkındadır. Ve bu insan malzemesi onlar için tercih olsa gerekir. Zira polisin işlevi toplumu sürekli denetim altında tutmak ve "Terbiye" etmektir. Terbiye olma, otoriteye isyan et!
Gezi Parkı, göstericilerin denetiminde kaldığı sürece çadırlarla dolup taştı. İstanbul’un ve Türkiye’nin her yerinden doğa tutkunları, aktivistler ve parktaki dayanışmacı hayata katılmak isteyenler orada bir araya geldi.

Park'ın asıl mucizesi, farklı görüşlerden ve kesimlerden insanların kendi kimliklerini saklamadan bir arada bulunmasıydı. Kimse kimseye kendi görüşünü ya da isteğini dayatmadan herkes kendini ifade edebildi.

Parkı'n Divan Oteli’ne bakan kısmı hep bir kriz merkezi gibiydi. Otelin salonlarından biri revire dönüştürülmüştü ve burada yaralılara müdahale ediliyordu. Ancak meydana müdahale olduğunda en güvenilir noktanın burası olduğunu düşünen göstericiler de burada toplanıyordu. Ne var ki son müdahaleden Divan Oteli de nasibini aldı.

Eylem sürecinde AKP ve oligarklarının saldırdığı Divan Otel'i  Gezi olayları sırasında polisten kaçanların sığındığı Divan'dan bir açıklama yapıldı. Açıklamada “Divan İstanbul Oteli’mizin gösterdiği insani yaklaşımın maksadından çok uzak karalayıcı amaçlar ile bağdaştırıldığını üzülerek izlemekteyiz” denildi, eylemcilere sahip çıkıldı.
Gezi Parkı günler boyunca pek çok sanatçıyı ve sanat topluluğunu ağırladı. Gönüllü sanatçılar ve müzik toplulukları konserler verdiler. Borusan Filarmoni Orkestrası konser verirken gençler de sosyal medyadan yayımlamak üzere konseri tablet bilgisayar ve telefonlarıyla kaydediyorlardı.

Gezi Parkı’nda 15 gün boyunca huzur içinde, kimsenin incinmediği bir hayat hüküm sürdü.

Park'ta bir de kütüphane oluşturuldu. Yayınevlerinin ve yurttaşların bağışlarıyla kitap sayısı her geçen gün artan kütüphane oluşturuldu. 

Park'ta her iş imece usulü yapıldı. Örgütsüz gençler alanın denetimi ve güvenliği; temizlik, sağlık ve gıda ihtiyacının düzenlenmesi gibi işleri gönüllülük temelinde ve hiçbir aksamaya meydan vermeden çözdüler.

Gezi Parkı’ndaki “Taksim halkındır” yazısı geceleri mumlarla aydınlatılıyordu.

Sanatçılar için Taksim ve Gezi, hem sanatlarını icra edecekleri hem de ilham alacakları bir ortamdı.

Taksim’in ve Gezi Parkı’nın tamamen boşaltılmasından sonra 16 Haziran’da Beşiktaş Çarşı’da toplanan halk Teşvikiye üzerinden Taksim’e yürümeye çalıştı. Ancak Nişantaşı’ndan öteye geçmelerine izin verilmedi.

Tüm dünyada kontrolden çıkmış devlet gücüne karşı direnişi anlatan “V for Vendetta” filminden alınma maske, rağbet gören aksesuarlar arasındaydı.

Gezi Parkı’nın tarihi
Fransız mimar Henri Prost, 1935-1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı. 

Sadece fotoğraflarına bakılarak projelendirilen Topçu Kışlası’nın mimari ve tarihi bakımdan aslıyla bir ilgisi yoktu. Ayrıca, bizzat Erdoğan tarafından AVM ve rezidans olacağı açıklanmıştı.

Topçu Kışlası, III. Selim (1789-1807) döneminde kapıkulu askerlerinin topçu sınıfı için inşa edildi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra kaderine terk edildi ve ortasındaki avlu stadyum olarak kullanılmaya başlandı. Kışla 1940’ta yıkıldı ve yerine Gezi Parkı kuruldu.

Prost, Gezi Parkı ile devamındaki Nişantaşı’na uzanan, oradan da Dolmabahçe’ye inen büyük alanı bir kent parkı olarak tasarlamıştı. Ancak 1950’li yıllarda, parkın bütünlüğü bozuldu. İlk olarak Proust’un planında 2 No’lu Park denen alanın ortasına, merkezi hükümetin kararıyla Hilton Oteli yaptırıldı. Ardından Taşkışla’nın karşısından başlayarak bu muazzam yeşil alan, çeşitli dönemlerde imara açılarak yok edildi.

Fransız mimar Henri Prost, 1935 - 1951 yılları arasında Türkiye’de görev yaptı ve İstanbul’un nazım imar planını hazırladı. Bu planın en önemli uygulama alanlarından biri Taksim ve çevresi oldu. Topçu Kışlası yerine Gezi Parkı yapıldı.

Ütopya adası
İş makineleri, Gezi Parkı’na Divan Oteli tarafından girdi ve bazı ağaçları söküp attı. Direnişçiler günler süren bir mücadeleyle parkın yıkımını, ağaçların sökümünü durdurdular ve parka tekrar ağaç dikmeye, parkı çiçeklendirmeye başladılar.

POMA: Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı’na (TOMA) atfen, Polisiye Olaylara Müdahale Aracı  (POMA) muazzam bir emek barındırıyordu. TOMA'ya karşı POMA!
Biz, hepimiz onları ilk kez asırlık ağaçlara sarılan bedenler olarak gördük. Dal gibi bedenler.  Kırılgan, narin, öfkeden ve kinden uzak, sökülmesine direndikleri ağaçlar kadar sakin. Eşitlikçi ve hiyerarşi dışı bir dayanışma ruhuyla, kendilerini bir darbede ezip geçecek devasa bir gücün; büyük muktedirle gelen şiddet dalgasının karşısında öylece duruyorlardı. 

Kendilerine güveniyorlardı ama bir zamanlar dünyayı düzeltmeye kalkan bizlerin (her kuşak bir şekilde dünyayı düzeltmeye kalkışmıştır) bilgiçliğinden ve kibrinden uzak, mütevazı bir güven duygusuydu bu. Bazılarımız için, kendileriyle ilgili olmayan bir mesele (üç ağaç) uğruna hayatlarını ortaya koymaları gayet tuhaf bir durumdu. Bir şeylerin ters gittiğini düşünen ve hoşumuza gitmeyen şeyler karşısında öfke duyan bazılarımız için de bir çaresizlik gösterisiydi. Evet, yani, ne yapılabilirdi ki? 

Oysa onlar bu soruya çok basit bir cevap veriyorlardı. “Ağaçlara dokunmayın, parkımıza dokunmayın, doğamıza dokunmayın.” Üstelik sadece Gezi Parkı’nda değil, aynı şeyi Loç Vadisi’nde de, Fırtına Deresi’nde de, Akkuyu’da da söylemişlerdi. Sulukule ve Tarlabaşı’nda da görmüştük onları, Hasankeyf ve Allianoi’de de. Sesleri duyulmamıştı. Sessizliklerinden ya da güçsüzlüklerinden değil; duymak istememiştik onları. Devletin ve medyanın onları görünmez kılmasına rıza göstermiştik. 


“Sağlam çocuklar yetiştirmek, bozulmuş yetişkinleri düzeltmekten kolaydır!” Yitirdiklerimiz: Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Kokmaz, Abdullah Cömert, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Berkin Elvan, Hasan Ferit Gedik, Mehmet İstif, Nuh Köklü, Uğur Kurt, Halil Serkan Öz yani siz yeryüzünün öğretmenleri, umut çocukları sizleri selamlıyoruz. Direnişinize ve ölümsüzlüğünüze tanığız. Unutmayacağız, unutturmayacağız! #GeziyiSelamlıyoruz

Şimdi ülkenin en büyük kentinin tam kalbinde, dozerlerin önünde ortaya çıktıklarında üzerlerindeki görünmezlik perdesi aralandı. Köklerinden savrulan ağacın hışırtısıyla genç bedenlerden fışkıran çığlıklar birbirine karışıp büyük bir depremin yeraltı uğultusuna dönüştü. Şehrin ana arterlerinden en ücra sokaklarına dalga dalga yayıldı. O gün okullarından ayrılan öğrenciler, öğretmenler, bürolarında, işyerlerinde mesailerini tamamlayanlar, işten çıkan işçiler, işsizler; her sınıftan ve her kesimden gençler, çArşı başta olmak üzere taraftar grupları dört bir yanı polis tarafından kuşatılmış Taksim’e aktılar. Yoksul ya da zengin, solcu ya da sağcı; vicdanlarının sesine kulak verenler, çoğaldıkça çoğaldılar. 

Büyük bir yürek ferahlığı, büyük bir gönül rahatlığı içindeydiler. Ve öfkeliydiler; o ağacın ve o ağaca sarılan genç bedenin varlığına kast eden devasa makinenin çelik elinin kalplerine daldığını hissetmişlerdi. Ağaca yönelen şiddetle,  özgürlüklerine, yaşama tarzlarına, değer ve alışkanlıklarına, özgürce akıl yürütme ve özgürce değerlendirme yetisine, yani doğalarına yönelen ve yıllardan beri kişiliklerini örseleyen mütehakkim saldırının bir ve aynı şey olduğunu kavramışlardı. “Neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü, neyin adil olduğu neyin olmadığı” hakkında devletin o hoyrat “Ben bilirim, ben karar veririm” tavrının, kendilerini yok sayan öjenik bir tutum olduğunu fark etmişlerdi. 

Nüfusunun % 16,6’sı gençlerden oluşan Türkiye, Y ve Z kuşağı ile yeni tanıştı. Aynı zamanda sıçrayarak yataktan uyandıran rüyalarla da(...) Genç nüfus kendine ve birbirine yaklaşma devam ettikçe, özgürlüğüne düşkün Y’liler ve Z’liler sokaklara daha çok defa dökülecek gibi. Anlaşılan o ki Gezi Parkı protestolarında yerinden sökülen kaldırım taşları değildi, belki yüzlerce yıldır bina edilmiş yapının kilit taşlarından biri yerinden oynadı, üstelik yıkılma tehlikesi yaratarak değil, göğü gösteren yeni bir pencere açarak. Zira hiç kimse artık eski kendisi değil. Olmayacakta, direniş mayalanıyor.
Kemal Tayfur'un kaleminden ve Atlas dergisinden derleyen FKBC. (Temmuz 2013)

Rojava ve Suriye’de akan her damla kanın sorumlusu sizsiniz

AKP’nin Rojava, Güney Kürdistan, Suriye ve Irak’ta halkları ve inançları katliamdan geçiren El Kaide bağlantılı DAİŞ ve El Nusra çeteleriyle işbirliği bir kez daha belgelendi. Cumhuriyet Gazetesi, Adana’da durdurulan MİT TIR’larındaki mühimmatın görüntülerini yayımladı.

AKP iktidarının Rojava ve Suriye’deki DAİŞ ve El Nusra çeteleriyle işbirliği bir kez daha belgelendi. Bu kirli ilişkiyi hep reddeden Erdoğan-Davutoğlu ekibinin Kürt düşmanlığı da gözler önüne serildi

İlaç değil silah
Katliamcı ve tecavüzcü çetelere silah ve mühimmat taşırken geçen yıl Adana’da durdurularak aranan MİT TIR’larının görüntüleri Cumhuriyet gazetesi tarafından yayınlandı. Hükümetin ısrarla ‘ilaç ve yardım’ diye gizlemek istediği kutularda çok miktarda ağır silah ve mermi bulunduğu görüldü.

Bir yılı aşkın süredir bu konuda soru soran herkesi ‘vatan hainliği’ ile suçlayan AKP, görüntüler ortaya çıktıktan sonra da aynı tavrı sürdürdü. Bir yandan Cumhuriyet’e ‘terör’ soruşturması açılırken, diğer yandan da hükümet pişkinlikten vazgeçmedi ve yayınlanmış fotoğraflar hiç yokmuş gibi davrandı.

Akan her damla kanın sorumlusu sizsiniz
Rojava ve Suriye’deki El Kaide bağlantılı DAİŞ ve El Nusra gibi çetelere silah ve mühimmat taşırken, 19 Ocak 2014 tarihinde Adana’da durdurularak aranan MİT TIR’larının görüntüleri Cumhuriyet Gaztesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar tarafından yayımlandı. Hükümetin ısrarla “ilaç taşıyordu” ve “Türkmenlere yardım götürüyordu” diyerek işlediği savaş suçunu gizlemeye çalıştığı MİT TIR’larının durdurulması sırasında çekilen görüntülerde; çelik kasalardaki malzemelerin üstü antibiyotik dolu kutularla kamufle edilmiş havan, top mermisi ve ağır makineli tüfek mermilerinin olduğu görülüyor. TIR’larda toplam 1000 adet 100 mm’lik top mermisi, 50 bin adet makineli tüfek mermisi, 30 bin adet ağır makineli tüfek mermisi (12.7 mm) ve 1000 adet havan mühimmatı çıkıyor. Mühimmatın çoğunun Rus menşeli olduğu raporlara yansıyor.

Kavga etmişlerdi
Olayın yaşandığı sırada TIR’lara eskortluk yapan MİT elemanları ile sonradan bölgeye gelen gelen çevik kuvvet polisleri ve Adana İl Jandarma Komutanı’nın emrindeki 250 kişilik jandarma görevlileri arasında restleşme yaşanmış ve karşılıklı silahlar çekilmişti. TIR’ları durdurduran Adana Cumhuriyet Savcısı Aziz Takçı, daha sonra verdiği ifadede MİT elemanı olduğunu söyleyen kişilerin kendisine küfür ettiğini söylemişti.

Başbakan’ın TIR’ları
Takçı, yaşananları şu şekilde aktarmıştı: “Gidip malzemelere baktım. Ağzına kadar çakılı silah ve mühimmatı ben de gördüm. Bu esnada Adana Valisi Hüseyin Avni Coş ve Emniyet Müdürü, yaklaşık 300-400 kişilik özel harekât ve çevik kuvvet polis ekibi ile olay yerine geldi. Bana bu TIR’ların MİT’e ait olduğunu, bırakılmaları için ölümüne her şeyi yapacağını, Sayın Başbakan’ın (Erdoğan’ın) arayıp ‘Bu konuda yasa çıkaracağız, savcı bunları bıraksın’ mealinde sözler söylediğini söyledi.”

Artık ne ‘sır’ne de ‘gizli’
Olaydan sonra hükümet, TIR’larla DAİŞ’e silah ve mühimmat taşındığı iddialarını ısrarla reddetti. Dosyaya “devlet sırrı” denilerek gizlilik kararı konuldu. Bu çerçevede Adana Cumhuriyet Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık, başsavcı vekili Ahmet Karaca, savcılar Aziz Takçı ve Özcan Şişman ile eski Adana İl Jandarma Komutanı Albay Özkan Çokay görevden alınıp tutuklandılar. 13 asker için de müebbet hapis istemiyle dava açıldı.

Cumhuriyet’e  ‘terör’ soruşturması
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, MİT TIR’larıyla ilgili görüntüleri yayınlayan Cumhuriyet gazetesi hakkında ‘terör’ suçlamasıyla soruşturma başlattı. Soruşturmayı, MİT TIR’larının durdurulmasıyla ilgili 26 askerin tutuklandığı soruşturmaya bakan İstanbul Başsavcıvekili İrfan Fidan yürütecek. Savcılık ayrıca internet sitelerindeki yayın içeriklerine erişimin engellenmesini talep etti.

Katliamların ‘eşbaşkanı’
Suriye’deki iç savaşın başlamasıyla Türkiye’nin El Kaide bağlantılı DAİŞ ve El Nusra gibi eli kanlı çetelere verdiği destek ve bu destek sonrası söz konusu çetelerin Rojava, Güney Kürdistan, Suriye ve Irak’ta halklara ve inançlara karşı gerçekleştirdiği katliamlar defalarca belgelenmesine rağmen AKP her defasında iddiaların “asılsız” olduğunu söylemekle yetindi. Ancak ortaya çıkan belgeler, “Ben büyük Ortadoğu projesinin eşbaşkanıyım” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile partisinin DAİŞ’e verdiği destekle kanlı katliamların “eşbaşkanlığını” kanıtlıyor. Erdoğan ile “stratejik derinlik” uzmanı Başbakan Davutoğlu’nun başta DAİŞ ve El Nusra çeteleri olmak üzere El Kaide bağlantılı çetelerle geliştirdiği ittifak sonucu son dört yılda Şengal, Kobanê, Maxmûr, Musul, Kerkûk, Til Temir, Til Eran, Til Hasil, Karakuş, Telafer, Cisr El Suxur, İdlib ve Suriye ile Irak’ın birçok bölgesinde onbinlerce insan vahşi yöntemlerle katledildi, kadınlar köle pazarlarında satıldı ve yüzbinlerce sivil yurtlarını terk etti.

Erdoğan’ın çemberi daralıyor
MİT TIR’larındaki silahların görüntülerinin yayınlanmasından sonra gazetemize konuşan İmralı Heyeti üyesi İdris Baluken, ortaya çıkan tabloyu “malumun ilanı” sözleriyle değerlendirerek, “Başından beri bunu ifade ediyorduk. Ortaya çıkan bilgi ve belgelerle AKP’nin bu suçu daha fazla gizleyemeyeğini ortaya koyuyor. AKP ve Erdoğan çevresindeki çember giderek daralıyor” dedi. HDP İstanbul milletvekili adayı Ali Kenanoğlu ise eskiden Kürtleri, solcuları, Alevileri katleden “örtülü ödeneğin artık bu çetelere verildiğini söyleyerek, “Şimdi de IŞİD’e aktarılıyor. Deşifre olan budur” dedi.

CHP’li Ediboğlu: Sevkiyat sürüyor
CHP Hatay Milletvekili Mehmet Ali Ediboğlu, Hatay sınırından hâlâ silah taşındığını söyledi. Ediboğlu, Hatay’dan silahların nasıl taşındığına ilişkin ise şu bilgileri verdi: “Reyhanlı’da stadyumun yan tarafından geçen yolda, sağda Toprak Mahsulleri Ofisi var. Binada mühimmat stoklanıyor. Lojistik merkez orası” dedi. Suriye-Türkiye sınır köylerine gayri resmi sınır kapıları yapıldığını de dile getiren Ediboğlu, “Sadece benim gördüğüm 7-8 gayri resmi kapı var” diye konuştu.

Kaynak: Özgür Gündem

Gazeteciliğe soruşturma

Adana’da 19 Ocak 2014’te durdurulan Suriye’ye insani yardım taşıdığı iddia edilen MİT’e ait TIR’lardaki silah görüntülerinin gazetemizde yayımlanmasının ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Genel Yayın Yönetmenimiz Can Dündar hakkında Türk Ceza Kanunu 326. ve devam maddeleri kapsamında “devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk” iddiasıyla soruşturma başlattı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gazetemizin yayımladığı görüntülere ilişkin ‘soruşturma dosyasında hiçbir bilgi ve belge olmadığını’ öne sürmesi dikkat çekti.

Dündar hakkındaki soruşturmayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili İrfan Fidan’ın yürüttüğü öğrenildi. Fidan’ın soruşturmayı Adana ve Hatay’da MİT TIR’larını durduran ve TIR’ların içindeki mühimmatla ilgili rapor hazırlayan askerlerin tutuklu bulunduğu soruşturmaya eklediği iddia edildi.

45 kişi tutuklu
Fidan’ın Selam Tevhid soruşturmasında usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla 22 Temmuz 2014’ten itibaren yürüttüğü soruşturma kapsamında eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün’ün de aralarında bulunduğu 11 emniyet görevlisi tutuklanmıştı. Şubat 2015’de düzenlenen ikinci operasyonda 17 kişi tutuklanmıştı. Operasyon kapsamında Fethullah Gülen ve Emre Uslu hakkında da yakalama kararı çıkarılmıştı. Son olarak 10 Nisan’da aynı soruşturma kapsamında MİT TIR’larını durduran askerlerin de aralarında bulunduğu 17 subay tutuklanmıştı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturmaya ilişkin açıklamasında İstanbul’da yürütülen ve Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yetkisizlik kararı ile İstanbul’daki dosyayla birleşen dosya kapsamında yardım faaliyetinin herhangi bir terör örgütüne ya da yasal olmayan herhangi bir oluşuma yönelik yapıldığına dair bilgi, belge, delil ve emare olmadığı öne sürüldü. Şüpheliler tarafından MİT mensuplarının telefonlarının sahte isimle dinlenildiği belirtilerek, “Öğrenilen yardım faaliyetinin planlanan kurgu çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terör örgütlerine yardım ettiği algısı oluşturmak amacıyla tertibat alınmakta, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahte ihbar ve sahte delillerle tuzak kurularak gerçeğe aykırı biçimde oluşturulan kurgu doğrultusunda arama kararına yazılan sahte ibare ile yardım TIR’ları durdurulmakta ve aranmaya çalışılmaktadır” denildi.

Belge yok
İstanbul’da yürütülen ve Adana’dan yetkisizlikle İstanbul’a gelen soruşturma kapsamında söz konusu görüntülere ilişkin hiçbir bilgi ve belge olmadığı öne sürülen savcılık açıklamasında, “Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, siyasi ve askeri casusluk, gizli kalması gereken bilgileri açıklama, terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından söz konusu yayınları yapanlar hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımızca soruşturma başlatılmıştır” denildi.

‘Kurgu’ dedi
Soruşturmayı yürüten Fidan, Sulh Ceza Hâkimliği’nden gazetenin internet sitesinde yer alan MİT TIR’larındaki silah görüntülerine ve fotoğraflarına erişimin engellenmesini de talep etti. Fidan, internet sitelerinde yer alan fotoğraf ve görüntülerin “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulusal ve uluslararası yararları, milli güvenliği” bakımından sakınca doğuracak mahiyette bulunduğunu kaydetti. Fidan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sahte ihbar ve sahte delillerle tuzak kuran tutuklu şüpheliler tarafından gerçeğe aykırı olarak oluşturulan “kurgu” doğrultusunda yapıldığını savundu.
Talep İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından kabul edildi. Mahkeme kararını gazetemize bildiren Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) internet sitemizdeki görüntülerin kaldırılmasını istedi. Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Başsavcıvekili Orhan Kapıcı ve soruşturma savcısı İrfan Fidan gün boyu savcılarla toplantı halindeydi.

TIR’lardaki cephane nereden geldi?

MİT TIR’larındaki silahlar nereye gidiyordu? Önce TIR’larla Türkmenlere insani yardım gönderildiği iddia edildi. Suriye Türkmen Meclisi başkan yardımcısı bunu yalanladı. Daha sonra Ahmet Şık’ın eriştiği bir dava dosyasında, aralarında konuşan Bayır Bucak Tugay Komutanı ile bazı Türkmen dernek yetkililerinin, TIR’ların kendilerine gelmediğini söylediği ortaya çıktı. Dosyadaki Türkmenler, TIR’ların Ansar el İslam örgütüne gittiğini söylüyordu. 

Dün, Cumhuriyet’te yayımlanan haberde Adana’da durdurulan TIR’ların içinde bolca askeri malzeme olduğu görüntüleriyle ortaya kondu. 

Habere göre, bazı sandıkların üzerinde Tripoli yani Trablus yazıyor ve cephaneler Rus malı. 

O vakit, MİT TIR’larındaki silahların nereye gittiği kadar nereden geldikleri sorusu da önem kazanıyor. 

Sandıkların üzerinde Tripoli yazdığına ve malzemeler Rus malı olduğuna göre, akla haliyle Libya geliyor. Kaddafi rejimi çökeli beri Libya’nın cihatçılar için bir cephane ve insan kaynağı olduğu biliniyor. 

2012 Eylülü’nde The Times’da, bir Libya gemisinin 400 ton ağırlığında, içinde omuzdan atılan Rus SA-7 füzelerinin de bulunduğu cephaneyi bir Türk limanına getirdiğini iddia eden bir haber yayımlanmıştı. 

Kasım 2011’de The Telegraph’ta çıkan bir başka haber ise Abdülhakim Belhadj’ın İstanbul ve Suriye sınırında Özgür Suriye Ordusu yetkilileriyle cephane tedarik etmek üzere görüştüğü ileri sürülmüştü. 

Abdülhakim Belhadj, eski bir cihatçı. Taliban’a katılmış, El Kaide’yle bağlantılı olduğu iddiaları var. CIA tarafından Malezya’da yakalanmış. Libya’ya iade edilmiş. Serbest bırakıldıktan sonra “Arap Baharı”nda savaşmış. O geminin geldiği ve Türkiye’de temaslarda bulunduğu sırada Trablus Askeri Konseyi’nin başkanı. 

2012’de Bussinesinsider sitesinde yer alan bir analizde Abdülhakim Belhadj ile temas kurmak üzere ABD büyükelçisi Chris Stevens’ın görevlendirildiği yazıyordu. 

Chris Stevens daha sonra 2012’nin Eylül ayında Bingazi’de öldürüldü. 

Foxnews’a konuşan bir kaynak, Stevens’ın Bingazi’ye gitme sebebinin cephanenin yanlış ellere geçmesinin engellenmesi olduğunu açıkladı. 

Bussinesinsider’da yer alan bir haber ise Stevens’ın son görüşmesinin bir Türk diplomatla olduğunu aktarıyor. 

Yani, Stevens’ın Abdülhakim Belhadj’la ilişkisi var. Belhadj, iddialara göre İskenderun Limanı’na 400 ton cephane gönderdi. Bu cephanenin istenmeyen muhaliflerin eline geçmemesine çalışan Stevens, Bingazi’de bazı temaslarda bulundu. Geminin limana varmasından beş gün sonra ise uğradığı saldırıda öldürüldü. 

İddialar böyle. 

O gemi tek miydi? Libya’dan Suriye’ye Türkiye üzerinden bir cephane transferi mi var? Bu bir ABD-Türkiye operasyonu muydu? Böyle bir operasyon varsa sonradan kontrolden mi çıktı? 

Dünkü Cumhuriyet’te çıkan haberde cephane sandıklarının üzerindeki “Trablus” damgasına yakından bakmakta fayda var.

Özgür Mumcu - Cumhuriyet

29 Mayıs 2015 Cuma

'Çocuklarımız tertemizdi'

Üç anne Ahmet’lerinin evlerinde buluştu. Kaybettikleri çocuklarının fotoğraflarının altında, adeta müzeye dönüştürülen evde gazetemize konuşan anneler gözyaşlarını tutamadAntakya Gezi Direnişi’nde 3 evladını yitirdi. Yirmi iki yaşındaki Abdullah Cömert, 2 Haziran gecesi Antakya’da polis memuru Ahmet Kuş tarafından gaz kapsülüyle başından vurularak öldürüldü. O polisin tutuksuz yargılandığı dava Balıkesir’e alınırken Abdocan’ı vuran polisi mahkemeye bile getiremeyen yargı, adaleti hâlâ sağlayamadı. Üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, 1 Haziran gecesi Eskişehir’de polislerin de aralarında bulunduğu eli sopalı bir grubun saldırısı sonucu geçirdiği beyin kanamasının ardından 38 günlük direnişine karşın 10 Temmuz’da öldü.

Vicdanlar unutmadı...
Vicdanlar Ali İsmail’e atılan o son tekmeyi hiç unutmadı. Yirmi iki yaşındaki Ahmet Atakan’sa ODTÜ’deki protesto eylemlerine destek vermek için Antakya’da düzenlenen protestolar sırasında polisin biber gazlı müdahalesi sırasında bir apartmanın çatısından düşerek yaşamını yitirdi.

Gezi Direnişi’nin üzerinden 2 yıl geçerken geriye yüreği yaralı 3 anne kaldı. Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz, Abdullah Cömert’in annesi Hatice Cömert ve Ahmet Atakan’ın annesi Emsal Atakan, gazetemiz için Atakanların evinde biraraya geldi. Kaybettikleri çocuklarının fotoğraflarının altında, adeta müzeye dönüştürülen evde gazetemize konuşan anneler gözyaşlarını tutamadı.

Neredesin adalet!
“Ne bizim çocuğumuz için ne de diğer ölen gençler için 2 yıldır adalet yerini bulmadı” diyerek sözlerine başlayan Emsal Atakan, oğlunun ölümünü, aydınlatılmamasına ve yargı sürecinin hâlâ başlatılmamasına isyan etti. Atakan, “20 aydır oğlum karatoprağın altında. Söyleyecek söz bulamıyorum. Çocuklarımız haksızlık karşısında mücadele verdi ve iktidar onları katletti. Hâlâ ‘marjinal, terörist, çapulcu’ diyorlar. Halbuki bizim çocuklar, tertemiz ailelerin çocukları. Biz çocuklarımızı eğitmek için göğsümüzü siper ettik. Eşim yurtdışına gitti ve 25 yıl Arabistan çöllerinde çalıştı. Neden? Çünkü bu ülkeye iyi bir evlat yetiştirmek için” dedi.

Sadece acı kaldı...
Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz, hem evlat acısı yaşadı hem de mahkeme sürecinde yaşatılan skandallarla acısı defalarca kanatıldı.

“Biz kendi halinde çok mutlu bir aileydik. Canımızı yaktılar, evlatlarımızı aldılar. Geriye sadece acı kaldı” diyen Emel Korkmaz “Onun öldürülmesini hâlâ kabul edemiyorum. Dönüp baktığımızda sadece acıyı hisediyoruz. Hiçbir şeyden mutlu olamıyoruz, tat alamıyoruz. İki yıldır hep konuşuyoruz, hiçbir şeyi değiştiremedik” diyor.

Katili hâlâ dışarıda
Abdullah Cömert’in annesi Hatice Cömert de yaşadıklarına isyan ediyor. Oğlunun, “İnsan hakları, iyi bir yaşam ve savaşa hayır demek için” sokağa çıktığını anlatan Hatice Cömert “Sokağa çıkmak yasak değil çünkü herkesin hakkını arama, mücadele etme hakkı var. Abdullah mücadele etti, direndi; ama ne fayda... Bu hükümet yüzünden bizim çocuklarımız katledildi. Oğlumu kaybetmemin üzerinden iki yıl geçti; ama hâlâ katili dışarıda. Ben katilin cezalandırılmasını istiyorum. Oğlum toprak altında, katili takım elbiseyle görev başında. Abdocan sahipsiz değil. Onun canı da ucuz değil” diyor. Oğlunu çok özlediğini ağlayarak anlatan anne Cömert, “Her gün düşünüyorum. Pencede dibinde oturuyor ve ‘Abdocan gelecek?’ diye düşünüyorum, ağlıyorum” diye konuştu.

BAŞKA EVLATLAR ÖLMESİN
Gezi Direnişi’nde öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın (19) annesi Emel Korkmaz, Ahmet Atakan’ın (22) annesi Emsal Atakan ve Abdullah Cömert’in (22) annesi Hatice Cömert, direnişin ikinci yıldönümünde gazetemiz için bir araya geldi. Evlatlarını yitiren 3 acılı anne, “Evlatlarımızla birlikte bizi de öldürdüler” diyor. Yüreği yangın yeri olan üç anne, hem kaybettikleri evlatları için hem başka çocuklar ölmesin diye mücadelelerini sürdürüyor...

EMSAL ATAKAN
"Benim ahım çok büyük. Yüreğimizde büyük bir yangın bıraktılar” diyen Atakan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Katledenler ve sorumlu olanların da evlat acısını yaşamasını istiyorum. Hiçbir acı evlat acısı gibi olamaz. Dünyanın en büyük acısını bize verdiler ve biz anneler, aileler mücadelemizi veriyoruz. İstediğimiz adelet. Katillerin alması gereken cezaya çarptırılması. Biliyorum ki çocuğum artık geri gelmeyecek ama biz katillerin ceza almasını ve başkalarına ders olmasını istiyoruz. Bir insanın canı bu kadar ucuz olmamalı. Yüreğimizde o kadar büyük bir yara bıraktılar ki...”

EMEL KORKMAZ
“Bir gün o çıkıp gelecek diye de umut vardı içimde; ama gün geçtikçe o umudu yitiyorum. Acılarımızı Ali İsmail için kurulan vakıfla dindirmeye çalışıyorum. Ben hep orada kalmak istiyorum. Kendimi orada Ali’ye yakın hissediyorum. Oraya gençler geliyor, torunlar gidiyor. Bu da içimi çok yakıyor, yapacak bir şey yok maalesef. Mücadelemiz her zaman sürecek; ama bu kadar mücadele içinde hiçbir şeyi değiştirememek de canımızı yakıyor. İnşallah 7 Haziran’dan sonra bir şeyler değişir bu ülkede. Onu umut ediyoruz.”

HATİCE CÖMERT
“Beni bu hale düşüren, oğlumu öldürene destek olanlar da onun gibi katildir çünkü bizim çocuklarımızın hepsi gençti. Gelecekleri vardı; ama geleceği yıktılar. Bizi de öldürdüler. Ben çocuğum için yaşıyorum, ayaktayım. Bir oğlumu öldürdüler, bir oğluma da terörist muamelesi yaptılar, hakkında davalar açtılar. Biri de işsiz... Çocuklarımıza kimse iş vermiyor, korkuyorlar. Okuyan çocuk terörist olur mu? Olmaz. Gezi şehitlerini katlettiler, birçok kişiyi kör ettiler; ama biz bu gençleri unutturmayacağız. Sonuna kadar mücadele edeceğiz. Bunlarda hiç vicdan yok mu.”

Akın Bodur / Cumhuriyet

AKP Banka Asya'ya el koydu

AKP iktidarının "paralel yapı" olarak tanımlayarak operasyonlar düzenlediği Fethullah Gülen hareketinin önemli ekonomik kurumlarından olduğu iddia edilen Bank Asya, 4 Şubat 2015 tarihinde BDDK tarafından yönetimine el konulması ardından, TMSF'ye devredildi. BDDK'nin resmi internet sitesinde, Bank Asya'nın TMSF'ye devredilmesi ile ilgili yapılan açıklamada, Bankacılık Kanunu kapsamında bankaya dönük gerçekleşen denetimler sonucu böyle bir karara gidildiği belirtildi.

Açıklamada "Banka'nın mali bünyesi, ortaklık ve yönetim yapısı ile faaliyetlerinde yaşanan sorunların katılım fonu sahiplerinin hakları ve mali sistemin güven ve istikrarı bakımından tehlike arzettiğinin ortaya çıkması nedeniyle, Banka'nın temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetiminin, zararın mevcut ortakların sermayesinden indirilmesi kaydıyla, kısmen veya tamamen devri, satışı veya birleştirilmesi amacıyla Kanunun 71 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi hükmü gereğince Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilmesine karar verilmiştir" denildi.

Türk Metal’i kovdular demokrasi getirdiler

Bursa’da son olarak Renault fabrikasında süren direniş 9 maddelik anlaşmayla sonuçlandı. Ancak işçilerin mücadelesi sona ermiş değil. Elde edilen kazanımlara sahip çıkmakta kararlı olan işçiler bundan sonra yapacaklarını tartışıyor. “Patron yanlısı” dedikleri Türk Metal’den kurtulan Renault işçileri, şimdi kendi temsilcilerini seçmeye hazırlanıyor.

HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!
Renault fabrikasında çalışan ve direniş boyunca fabrika önünde bulunan bir işçi direnişten sonra hem işçilerin, hem de patron temsilcilerinin çok değiştiğini anlattı. İşçi artık işçilerin değil, patronun adamlarının korktuğunu ve üretim yapılması için direnişin son günlerinde şeflerin ve müdürlerin işçilere yalvardığını söyledi. İşçilerin kendine daha fazla güvendiğini ifade eden işçi, gelecekte bu birliğin daha da büyüyeceğini ve Türk Metal’in imzaladığı sözleşme süresinin sona ereceği 2017’de çok daha ilerde olacaklarını anlattı.

ARTIK KİMSE ŞEFLERDEN KORKMUYOR
Başka bir işçi ise şunları söyledi: “İlk başta fabrika içerisi çok gergindi herkes birbirine kızıyordu. Saat ücretleri konuşuldu. Müdürler bizlerle toplantı yaptılar. Atölye şefleri ‘Siz yokken bizler hiçiz’ dediler. ‘Aynı Bosch’taki gibi olacak farklarınızı dahi alacaksınız, mavi yaka beyaz yaka ayrımı kalktı, sadece Fransa’da işçilere verilen primi alacaksınız’ dediler. İşbaşı yaptığımız andan beri içerde ciddi bir tartışma yürütülüyor. İşçiler artık birlik konusunda daha emin ve daha organize durumda. Fabrika içerisinde sürekli bize küfürlü konuşan baskı yapan UET şeflerinden dahi artık kimse korkmuyor. Direniş Türk Metal’e karşı başladı ama sonunda mesele patrona döndü.”

TEMSİLCİLERE GÜVEN TAZELENECEK
Direniş anında kendiliğinden öne çıkan temsilciler yerine yeni temsilcilerin seçileceğini ve bunun fabrika içindeki demokrasiyi güçlendireceğini ve fabrika içerisinde bir güven tazeleyeceğini söylüyor işçiler. Fabrikadaki en büyük kazanımın Türk Metal gibi patron yanlısı bir sendikanın gitmesi olduğunu dile getiren işçiler, kendi temsilcilerini seçecekleri için patrona karşı daha güçlü olacaklarını ifade etti. İşçi temsilci seçimlerinin yapılmasının fabrika içerisindeki birçok sorunu çözeceğine ve işçilerin birliklerini güvence altına alacağına inandığını aktardı.  İşçi şöyle devam etti: “Daha büyük kazanımlar elde edebilirdik. Temsilcilerin sayısı azdı ve psikolojik olarak sürekli yıprandılar. Bir taraftan patron, vali, polis diğer taraftan işçiler aynı kişiler kaldıramadı. Daha fazla temsilci olsa, patron temsilcileri ile sürekli aynı kişiler görüşmeseydi, daha büyük kazanımlar elde edebilirdik. Temsilciler seçmeliyiz ve fabrika içerisinde güven tazeleyip birlikleri daha güçlü hale getirmeliyiz.”

TÜRK METAL’İ İSTEMİYORUZ
Direniş başlamadan önceki Türk Metal’in fabrikada hüküm sürdüğü dönemde işçilerin her ses çıkarışına, en ufak bir eylemine baskı ve şiddetle karşılık verdiğini anlatan bir başka işçi şimdi fabrikada kimsenin Türk Metal’in temsilcilerini istemediğini dile getirdi. İşçi “Bana 20 gün önce tehdit mesajı gönderip, arkadaşlarımızı fabrika önünde sopalarla döven sendikacıyı aramızda istemiyor. UET şefine de söyledim bunu gönderin gitsin fabrikanın en son kapısında çalışsın bunu görmek istemiyoruz dedim. Fabrikada kimse Türk Metal ile ilgili bir şey görmek istemiyor” diye konuştu. 

Eren Öner - Evrensel

Yurtdışındaki tüm emekçileri son iki günde HDP için oy vermeye çağırıyoruz...

YURTDIŞINDAKİ TÜM EMEKÇİLERİ SON İKİ GÜNDE HDP İÇİN OY VERMEYE ÇAĞIRIYORUZ!

FAŞİZMİN SALDIRILARINI DARBELEMEK VE EMEKÇİLERİN GÜCÜNÜ AÇIĞA ÇIKARMAK TÜM TUZAKLARI AŞMAK İÇİN HDP’Yİ DESTEKLEYELİM!
7 Haziran'da parlamento seçimleri yapılacak. Ama Yurt-dışında yaşayan emekçilerin oy kullanması için son iki güne girildi. Görüldüğü kadarıyla yurt-dışında seçimlere beklenen ilginin gösterildiği söylenemez. Özellikle devrimci-sosyalist, Aleviler, Kürtler ve çeşitli milliyetlerden emekçiler yığınlar için bu seçimlerde, demokrasi ve özgürlük savaşımına ime kazandırmak bakımından parlamento alanında HDP’nin desteklenmesi büyük öne taşıyor.

Kuşku yok ki her sınıf ve kesim kendi çıkarları doğrultusunda seçimlere katılacak. Devrimci ve sosyalistler için parlamento-seçimler zamanını doldurmuş olmasına rağmen, geniş yığınlar parlamento-seçimlerde umudunu kesmiş değiller. Buradan hareketle yığınları örgütleyip savaşıma çekmek ve parlamentonun-seçimlerin kurtuluş olmadığını-olamayacağını göstermek bakımından seçimleri bir savaşım aracı olarak kullanmak gerekiyor. Bunun içinde devrimci ve sosyalistlerin HDP etrafında birleşik bir seçim bloku oluşturarak devrim, demokrasi ve sosyalizm propagandasını geliştirip yığınlara yaymak ve aynı zamanda emekçilerin alternatifsiz olmadıklarını ortaya koyarak, politik gücü denemek gerekiyor.

Yurtdışında Halkın Birliği okurları Avrupa'nın değişik kentlerinde HDP’nin desteklenmesi için oluşturulan komitelerde yer alıp göçmen emekçileri HDP oy vermeye çağıran faaliyet içinde olduk. Biliyoruz ki AKP düzeninin darbelenmesi, tek kişilik Hitler özentisi diktatörlük hedefinin önlenmesi, mevcut toplumsal ve siyasal güç dengelerinin anlamlı bir şekilde emekçilerin lehine bozulması, HDP’nin yüzde on barajını aşmasın gerekli kılıyor.

HDP’nin seçimlerde tüm faşist kuşatma ve engelleri aşması ve devrimci-demokratik ve ilerici muhalefetin toparlanması, yığınlara güven veren ir konuma gelmesi, faşist dinci gericilik üzerine inşa edilmeye çalışılan güç dengelerini işçiler ve emekçiler lehine değiştireceği gibi, aynı zamanda onların kolektif öz-güvenini, siyasal gücünü ve eylem kapasitesini artıracak, toplumsal, ekonomik ve siyasal taleplerin çözümünü sisteme dayatacaktır. Nitekim seçim süreci, devrimci ve sosyalist hareketin seçim sonrası döneme daha donanımlı ve hazırlıklı girebilmesini sağlayacak zeminleri ve araçları kurmak için önemli olanak yaratmıştı . Bizim için seçimlerin sunduğu fırsat, bir ortak mücadele programına da işaret edecek, asgari demokrasi ve özgürlükleri ilerletmek talepler çerçevesinde ortak siyaset ve güç- eylem birliği üretebilme kanallarının yaratılabilmesidir.

Böylesi bir süreç seçim sonrasında AKP faşizminin halka ve muhalefete yönelik faşist baskı ve terörü artıracağını görerek, bu saldırıları göğüslemek için, devrimci-demokrat ve sosyalist güçlerin eylem ve güç birliğinin önünü açacak, yığınlara demokratik alternatifi yükseltilmesi daha bir aciliyet taşıyor. Böylesi bir eylem ve güç birliği ittifak meclise girebilecek mücadeleci bir HDP grubu üzerinde, onunla dayanışma halinde bir toplumsal muhalefetin yolunu döşeyecektir.

Buradan hareketle eleştiri ve uyarıları bir yana itmeden, HDP’yi desteklemek ve emekçileri harekete geçirmek düne göre bugün daha bir aciliyet taşıyor. Buradan hareketle, tüm devrimci, ilerici ve sosyalistleri, kendi bağımsız politik faaliyetlerini bir yana itmeden, HDP’nin ortaya faşizme, sermayeye düzenin faşist-dinci saldırı, baskı ve sömürüsüne karşı halkaların birleşik mücadelesini ileriye taşımasında bir adım olacak mücadeleye omuz vermeye ve bu süreci toplumun tüm işçi ve emekçilere seslenen acil nitelikteki ekonomik-demokratik ve ve politik talepler etrafında şekillenen güç ve eylem birliğini ete kemiğe büründürmek için, herkesi HDP’ için oy vermeye ve sorumlu davranmaya çağırıyoruz.

28 Mayıs 2015 Perşembe

Cumhuriyet, savcı ve asker tutuklatan MİT TIR'larındaki silahların fotoğraflarını yayımladı

Dönemin Başbakanı Erdoğan, TIR'ların Suriyeli Türkmenlere gıda yardımı taşıdığını iddia etmişti.

Cumhuriyet gazetesi, 19 Ocak 2014 tarihinde ihbar üzerine durdurulan ve Milli İstihbarat Teşkilatı'na (MİT) ait olan TIR'lardaki havan, top ve tüfek mermisi gibi mühimmatların görüntülerini yayınladı.

Adana Savcılığı'nın yapılan bir ihbar üzerine "silah taşındığı" gerekçesiyle durdurduğu TIR'lara el koyması MİT ve Valilik emrindeki polisler tarafından engellenmiş, büyük gerginlik yaşanmıştı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala başta olmak üzere hükümet yetkilileri silah taşındığı iddiasını reddederek, TIR'ların Suriye'deki Türkmenlere gıda yardımı taşıdığı yönünde açıklamalar yapmıştı. Olaydan sonra açılan soruşturma kapsamında; ihbar üzerine TIR'ları durduran jandarmalar, Adana Cumhuriyet Başsavcısı, Başsavcısı ve 2 savcı tutuklanmıştı. 

Cumhuriyet'in elde ettiği görüntülerde, TIR'larda bulunan çelik kutuların içine yerleştirilen karton kutularda ilaçlar olduğu ancak bu kutuların kaldırılmasıyla birlikte, alt tarafa dizilmiş havan, top ve tüfek mermilerinin ortaya çıktığı görülüyor.

Cumhuriyet'in manşeti ve ilgili haberi şu şekilde:

ABD: ‘Eğit-donat programı Türkiye’de başladı’

Reuters’e konuşan ve adının açıklanmasını istemeyen ABD’li bir yetkili, 8 Mayıs’ta Ürdün’de başlayan eğit-donat programının Türkiye’de genişletildiği bilgisini verdi. ABD’li yetkili, Türkiye’de eğitilecek grupta yer alan “ılımlı muhaliflerin” sayısını açıklamazken, eğitimin tam olarak ne zaman başladığı konusunda da detay vermedi. Ayrıca haberde, Reuters’in ulaştığı ABD Savunma Bakanlığı yetkilileri ise konuya ilişkin yorum yapmayı reddettiği belirtildi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), 8 Mayıs’ta, Suriyeli “muhaliflere” yönelik eğit-donat programının ilk bölümünün Ürdün’de başladığını duyurmuştu. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter ise eğitim gören grubun 90 kişiden oluştuğunu belirtmiş, ikinci grubun da yakında eğitime alınacağını açıklamıştı.

ABD ile Türkiye arasındaki eğit-donat anlaşması geçen Şubat ayında arasında imzalanmış, ancak eğitimin fiilen başladığına dair resmi bir açıklama yapılmamıştı. Kırşehir’deki Şehit Bahtiyar Aydın Kışlası da eğitimlerin sürdürüleceği tesis olarak hazırlanmıştı. Buna karşın cihatçılar, Hatay Serinyol’daki 121’inci Jandarma Eğitim Alay Komutanlığı’nda gayri resmi olarak eğitilip donatılarak Suriye’ye gönderildi.

Üç yıl sürmesi düşünülen program kapsamında yılda 5 bin olmak üzere toplamda 15 bin civarında “ılımlı muhalifin” eğitilmesi planlanıyor. Bunlardan 1500-2000 kadarının Türkiye’de eğitim göreceği geri kalanlarının ise Ürdün ve Suudi Arabistan’da eğitileceği açıklanmıştı.

Washington yönetimi programda eğitim görenlerin sadece IŞİD’le mücadele değerlendirileceğini vurguluyor. AKP hükümeti ise Şam yönetimine karşı savaşmaları konusunda ısrarcı olmuştu. Ancak anlaşma metninde eğit-donat programına dahil edilenlerin kime karşı savaşacağı açıkça belirtilmiyor.

Otoyol inşaatında iş cinayeti

3. Köprü projesinin de bir uzantısı olan İzmir-Bursa-İstanbul otoyolunda (dün) yapılan düzenlemeler çerçevesinde enerji nakil hatlarının yer değişimi esnasında 2 taşeron işçisi elektrik çarpması ve yüksekten düşme nedeniyle yaşamlarını yitirdi. İş cinayeti Gemlik'te, seksiyoner kolu çalışmadığı için enerjili direğe çıkarak seksiyoner bıçaklarına elle müdahale edilmesi sonucu meydana geldi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, iş cinayetine kurban giden işçilerin kardeş olduklarını ve isimlerinin henüz öğrenilemediği bilgisini verdi.

Demirtaş: Elinizde oklavayla bekleyin

Demirtaş'ın konuşmasından satır başları şöyle;

-Bizim temel ilkelerimiz temel insan haklarıdır. bizi hiçbir kimlikte tekleştiremezler. Hepimiz Türk, Kürt, Alevi Sünni olamayız. Ama insanlıkta buluşabiliriz. Bizi buluşturacak kimlik insan kimliğidir. AKP bu değerleri aşındırdı. Mezhepçi politikalarla, dinci politikalarla, din tüccarlığa Türkiye'ye ileri demokrasi safsatasını yutturmaya çalıştı.

-İnşallah göreceksiniz, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir sonuçla ortaya çıkacağız. Ve artık Türkiye’de yeni bir demokratik halk iktidarının temellerini atmış olacağız. Kirli ittifakların kapalı kapılar ardında olmadık. başka yöntemle HDP yürümeyecek.Bu ülkenin emekçileri, çalışanları artık sizlerin, bizlerin ülkemizi yönetme zamanı geldi dedik.

-Sarayın pencereleri zangır zangır titriyor,İşçilerin, gençlerin sloganlarıyla, çapulcuların haykırışlarıyla sarayın pencereleri zangır zangır titriyor. Saray'daki her şeyin farkında.

"ELİNİZDEKİ OKLAVA İLE GEREKLİ CEVABI VERİN"
-Dün söyledim, bugün cevap verdi. Bugün itiraf etti. 'Milletim nereye çağırırsa giderim' dedi. AKP propagandasını yapayım da ne olursa olsun. Derdi millet değil, yufka da değil.' AKP'nin adaylarını bile ben belirledim' diyor.

-Siz hazırlıkları olun yufka açan kadınlar oklava elinizde bekleyin. AKP propagandasında ne yapacağınızı biliyorsunuz. Derdi size yardım etmek değil. Elinizdeki oklava ile gereken cevabı ona verin artık.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisi için 'Cumhurbaşkanı nereye çağrılsa gidiyor, evde konserve mi yapacaksınız, yufka mı açacaksınız? Çağırın gelir' diyen Demirtaş'a "Evet ben, milletin çağırdığı her yer bugüne kadar gittim, bundan sonra da giderim" diye yanıt vermişti.

Mirgün Cabas, Pelin Batu ve Banu Güven'e 'terör' soruşturması

Haziran Direnişi'nde polis tarafından öldürülen Berkin Elvan'ın soruşturmasını yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz'ın rehin alındığı gün sosyal medyadan yapılan paylaşımlarla ilgili soruşturma başlatıldı. El Cezire Türk'ten Selahattin Günday'ın haberine göre; şikayetler üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca başlatılan soruşturmada şüpheliler arasında ilk sırada gazeteci Mirgün Cabas yer aldı. Cabas, savcılık tarafından şüpheli sıfatıyla ifade vermek üzere çağrıldı. Cabas, 'Terör örgütü propagandası' yapmak ile suçlanıyor. Cabas'ın yanı sıra Koray Çalışkan, Pelin Batu ve Banu Güven gibi isimler de olay günü sosyal medyada yaptıkları paylaşımlar nedeniyle 'terör örgütü propagandası' yapmak suçlamasıyla soruşturmaya dahil edildi.

Demirtaş: Erdoğan, Dolmabahçe’de kimin kiminle oturacağı bilgisine bile hâkimdi

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Yanlış bir kareydi” dediği 28 Şubat tarihli Dolmabahçe görüşmesinde ‘oturma düzeni‘ni bile bildiğini söyledi.

28 Şubat’ta Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP’li Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken’le bir araya gelmişti. Heyet daha sonra hep birlikte kameraların karşısına geçmiş, Önder, çözüm sürecinin ‘omurgasını şekillendirecek’ 10 maddeyi tek tek okumuştu.

Erdoğan ise iki gün sonra, “Bana göre o kare, yanlış bir kareydi.  Bunlarla görüşme yapacaksınız, bu görüşmeleri yapın. Ama kalkıp da bunlarla aynı kare içerisinde yer almayı doğru bulmuyorum. Bulmadım” demiş; ‘izleme komitesi‘ görevini MİT’in sürdürdüğünü söylemişti.

‘Cumhurbaşkanı’na yalan konuşmak yakışmaz’
Cumhuriyet gazetesinden Mahmut Lıcalı’ya konuşan Selahattin Demirtaş, Erdoğan’ın bu sözlerine yanıt verdi.

“Alay eder gibi hangi koltukta kimin oturacağı bilgisi bile verildi. Dolmabahçe’de açıklama şekli bile, hangi koltuklarda kimin oturacağı bilgisi Cumhurbaşkanı’na verildi. Kimin kiminle oturacağı bilgisine bile hâkimdi” diyen Demirtaş “Cumhurbaşkanına yalan konuşmak yakışmaz. Dolmabahçede mutabakatı tek taraflı mı sağladık? Orada oturanlar yalnızca HDP’li miydi? Niye AKP’li bakanlardan çıt çıkmıyor? Suç mu işlediler? Cumhurbaşkanı’na karşı niye gıklarını çıkarmıyorlar?” diye sordu.

‘MİT zaten bizi izliyor’
Demirtaş, Erdoğan’ın, ‘izleme komitesinin görevlerini MİT’in sürdüğü‘ne ilişkin açıklamasınaysa “MİT zaten bizi izliyor. MİT’ten izleme kurulu mu olurmuş. MİT zaten gece gündüz zaten hepimizi izliyor. Sivil izleme heyetinden bahsediyoruz” sözleriyle yanıt verdi.

Demirtaş: AKP’yle koalisyon kurmayacağız, dışarıdan destek vermeyeceğiz

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, barajı geçmeleri halinde AKP’yle koalisyon kurmayacaklarını vurgularken, Meclis dışı kalmaları durumunda da AKP’ye dışarıdan destek vermeyeceklerini söyledi.

CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programına katılan Demirtaş, koalisyon ve dışarıdan destek konusunda izleyecekleri politikanın bir kez daha altını çizdi.

Dışardan ve içerden AKP’yle koalisyon kurmayacaklarını söyleyen Demirtaş, “Barajı geçersek AKP’yle koalisyon kurma hazırlığımız yok. Biz muhalefet yapacağız” dedi.

Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız” diye seslenen Demirtaş, “Bu söyleminizde hala kararlı mısınız?” sorusuna ise “Hiç olmadığı kadar. Hatta artık daha fazla” diye yanıt verdi.

‘Seçim bunun için var’
Erdoğan ve AKP hükümetinin “Bizi hükümetten düşürme planları yapıyorlar” söylemine de yanıt veren Demirtaş, “AKP dışında seçime giren tüm partilerin amacı AKP’yi iktidardan etmektir. Seçim bunun için var. Bunu nasıl gayri resmi bir durummuş gibi göstermeye çalışıyorlar, anlam veremiyorum” dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Kabe konsundaki sözlerini çarpıtmasına da bir kez daha açıklama getiren Demirtaş, “Ben ‘Taksim Kabe’mizdir’ demedim. Dediğimin kaydını çıkarsınlar, istifa edeyim. Üç tane oy için açıkça yalan söylüyorlar. Ben ‘Hac’a giden bir Müslümana Kabe dışında bir yere git demek ne kadar abes ise 1 Mayıs’ta işçilere Taksim dışında bir yer göstermek o kadar abestir’ dedim” diye konuştu.

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers