30 Haziran 2015 Salı

Grup Yorum’un şarkıları özgür kaldı: Ankara’daki konser yasağı da kalktı

Grup Yorum’un 5 Haziran’da Ankara Sıhhıye Meydanı’nda düzenlemeyi planladığı konsere ilişkin Ankara Valiliği’nin aldığı yasak kararının yürütmesi durduruldu.

Müzik hayatı boyunca yasaklarla boğuşan Grup Yorum’un Ankara ve İstanbul konserlerine ‘toplumda infial yaratacağı‘ gerekçesiyle izin verilmemiş, 28 Haziran’daki İstanbul konseriyse mahkemenin yasağı kaldırmasıyla sorunsuz olarak yapılmıştı. Grup Yorum, Ankara konserine getirilen yasağı ilişkin de itirazda bulunmuştu.

13 No’lu İdare Mahkemesi bu başvuru üzerine valilik kararının yasaya aykırı olduğuna hükmetti ve yürütmeyi durdurma kararı verdi. Konser, 5 Temmuz’da saat 16.00’da Ankara Sıhhiye Meydanında gerçekleşecek.

Son konser Dersim’de
30’uncu yılını ‘Beş kent beş büyük konser’ sloganıyla düzenlediği konserlerle kutlayan Grup Yorum, Ankara’nın ardından beşinci ve son konserini 11 Temmuz’da Dersim’de Seyit Rıza Meydanı’nda gerçekleştirecek.

Alper Çakas yoldaş ölümsüzdür!

Mücadele arkadaşımız siper yoldaşımız Alper Çakas yoldaş şehit düştü...

İnsanlık özgürlük, enternasyonalist dayanışma için barbar, katil DAIS çetesine karşı Kurt halkıyla birlikte Rojava devrimini savunmak, katil çete ve onun baş destekçisi faşist AKP’ye karşı saha mevziinde yer alan siper yoldaşımız, mücadele arkadaşımız, 19 yaşındaki MLSPB/DC savaşçısı Alper Çakas 27 Haziran’da Rakka-Gire Spi’de şehit düştü…

Mücadele arkadaşı siper yoldaşımız seni asla unutmayacağız, mücadelen mücadelemiz, kavgan kavgamızdır...

Devrim ve sosyalizm mücadelesinde yitirdiğimiz yoldaşların anılarına bağlı kalarak, savaş mevzilerinde mücadelelerini yaşatacağız. Şehit Alper CAKAS yoldaşın başta ailesi olmak üzere, sevenleri ve halklarımıza taziye dileklerimizi iletiyoruz.

Şehit namırın!
Devrim şehitleri ölümsüzdür!
Yaşasın devrim ve sosyalizm!

'Katırlara yapılan mezalim durdurulsun'

Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), Şırnak'ın Roboskî köyünde sabaha karşı askerlerin 5 katını öldürmesini protesto etti.

Yazılı bir açıklama yapan HAKİM, Roboskî'de yıllardır devam eden katır katliamının sorumlularının cezalandırılması için, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla yaptıkları suç duyuruya ilişkin herhangi bir gelişme olmadığını belirtti.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı'na yapılan başvuruda ise katırların ateşli silahla öldürüldüğü cevabını aldıklarını belirten HAKİM, "Katırların uçurumdan düşerek öldüğünü iddia eden Şırnak Valisi'ni yalanlayan bakanlığın katliamı kabul eden bu cevabı, devletin, güvenlik güçlerinin ve yargı organlarının, Roboskî ve çevresinde, her türlü başvuruyu yapmamıza rağmen sürdürülen, zalimlikte sınır tanımayan eylemlerinin birer kanıtıdır" dedi.

HAKEM, katır cinayetlerine son verilmesini istedi.

MLSPB / DC savaşçısı Alper Çakas şehit düştü...

MLSPB / Devrim Cephesi savaşçısı ve Enternasyonal Özgürlük Taburu üyesi Alper Çakas, 27 Haziran'da Rakka-Gire Spî yolu üzerinde yaşanan çatışmada ölümsüzleşti.

Konuyla ilgili açıklama yapan MLSPB/Devrim Cephesi Rojava Cephe Komutanlığı, 20 yaşındaki Çakas'ın 2013 yılından bu yana saflarında yer aldığını hatırlattı, "Nisan ayanın sonunda devrimin ülkesi Rojava topraklarına ayak basan yoldaşımız, çeşitli ülkelerden, halklardan ve örgütlerden devrimci sosyalistlerin kuruluş çalışmasını yürüttüğü Enternasyonal Özgürlük Taburu'nda Didar Şensoy Silahlı Birliği'nin bir savaşçısı olarak yer aldı" dedi.

Rojava devrimini savunurken ölümsüzleşen savaşçıları anan Komutanlık, "Emperyalizm ve işbirlikçisi faşist TC oligarşisinin desteklediği IŞİD çeteleri yenilecek, silahlanan ve savaşan Ortadoğu halkları kazanacak" diye belirtti.

DİSK-AR: ‘Asgari ücret konusunda verdiğiniz sözleri tutun’

DİSK-AR asgari ücret ile ilgili açıklama yayınlayarak asgari ücretin 1800 lira olması gerektiğini belirtti. Açıklamada siyasal partilere asgari ücret konusunda seçimlerden önce verdikleri sözleri tutmaları çağrısı yapıldı.

DİSK-AR Asgari ücret ile ilgili açıklama yayınlayarak “Asgari ücret düzeyi derhal yükseltilmelidir” dedi. 

TÜİK verilerinden yola çıkarak hazırlanan raporda asgari ücret ile çalışan birinin günlük ihtiyaçlarını karşılamasının ne kadar zor olduğu da gözler önüne serildi. Açıklamada “Asgari ücretlinin üç öğün için kişi başına ayırabildiği tutar 2,5 TL olurken, öğün başına bu tutar sadece 83 kuruş düzeyinde kalmakta” denilerek Mayıs 2014 tarihi itibari ile ortalama kira bedelinin 639 TL’yi bulduğu hatırlatıldı.

Asgari ücretlilerin ulaşım sorununa da değinilen açıklamada tek bir belediye otobüs biletinin Türkiye ortalamasında 1,78 TL olduğu belirtilerek “Asgari ücretlinin ulaşım için ayırabildiği günlük pay sadece 2,8 TL” dendi. Asgari ücretin 1800 lira olması belirtilerek partilerin seçimden önce verdiği sözleri tutması istendi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü DİSK-AR olarak, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstatistikleri üzerinden yaptığımız hesaplamaya göre, eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli elde ettiği geliri ile gıdaya ancak 10 TL ayırabiliyor. Buna göre asgari ücretlinin üç öğün için kişi başına ayırabildiği tutar 2,5 TL olurken, öğün başına bu tutar sadece 83 kuruş düzeyinde kalmakta.

En yoksul yüzde 20’lik kesim yaşamını sürdürebilmek için gelirinin ancak yüzde 29’unu gıda harcamalarına ayırabilirken, eşi çalışmayan ve 2 çocuklu bir asgari ücretli, asgari geçim indirimli aylık bin 45 TL’lik gelirinden gıda için günlük ayırdığı 10 TL ile hem eşinin hem kendinin hem de çocuklarının karnını doyurmak zorunda.

TÜİK Madde Fiyatları istatistiklerine göre Mayıs 2014 tarihi itibari ile ortalama kira bedeli 639 TL’yi bulurken, asgari ücretlinin kira ve diğer konut harcamaları için ayırabildiği tutar sadece 348 TL’dir. Buna göre asgari ücretli en sağlıksız çevrede, kentsel donatı hizmetlerinin en az olduğu, deprem riski altındaki konutlarda yaşamak zorunda bırakılıyor. Sefalet sadece sofrada değil, sağlıksız konutlarda da asgari ücretliyi buluyor.

Asgari ücretlinin, çalıştığı işyerinin servis imkânı yoksa işyerine ulaşımı bile büyük bir sorun. Tek bir belediye otobüs biletinin Türkiye ortalamasında 1,78 TL olduğu koşullarda, asgari ücretlinin ulaşım için ayırabildiği günlük pay sadece 2,8 TL, bu gelirle bulunduğu yerden hareket etmesi bile imkansız. Kültür ve eğlence için ayırabildiği pay toplamda aylık sadece 16,9 TL’yi buluyor. Bu miktar ile sinemaya bir kişi bir kere gidebilirken, tiyatro ya da bir spor müsabakasına gidebilmek mümkün değil. Sinema bileti ortalama 13 TL, tiyatro 25, spor müsabakası 17 TL. Isınma, bakım, onarım, temizlik ve hatta kadro eksikliği nedeni ile öğretmen ihtiyacı, kaynak yokluğu bahanesi ile velilerin ödediği katkı paylarına teslim edilen eğitim koşularında, asgari ücretli çocuğuna defter kalem bile alamayacak durumda. Okul tercihleri büyük oranda, yoksul ve kaynak yokluğundan eğitim veremez durumdaki okullar. Yani asgari ücretlinin çocuğunu okutması, aylık çocuk başına 3,45 TL’lik ayrılan pay ile yokluktan dolayı neredeyse mucize.

Asgari ücretlinin ortalama fiyatlı bir buzdolabını alması için, ev eşyası için ayırabildiği 58,9 TL ile başka hiçbir eşya almaksızın 26 ay çalışması gerekiyor.

Özetle asgari ücretliden, kişi başına bir öğün başına 83 kuruşla karnını doyurması, 1 buzdolabı için 26 ay çalışması, 348 TL’ye barınması ve ısınması, çocuk başına 3,45 TL’lik eğitim harcaması ile çocuklarını yetiştirmesi bekleniyor.

Sonuç olarak asgari ücretin bu düzeyde belirlenmesi, sefalette ısrar anlamına geliyor. İşçilerin talebi asgari ücretin, bir işçinin ailesi ile birlikte asgari olarak temel ihtiyaçlarını karşılayacak, işçiyi kimseye muhtaç etmeyecek bir düzeyde belirlenmesi ve sefaletin son bulmasıdır. “Asgari ücretliyi enflasyona ezdirmedik” söylemi, aslında asgari ücretliyi daha da yoksullaştırmadık anlamına gelmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde hükümetler ücretlerde erimeye yol açmadık diye övünmezler.

Asgari ücretin ekonomik büyüme ve verimlilik artışından pay almaması, üretilen kaynakların belirli ellerde toplanması anlamına gelmektedir. Gelir dağılımını düzeltici bir rol oynaması beklenen asgari ücretin, açlık sınırının bile altında belirlenmesi vicdanları zedelemektedir. Asgari ücretin, temel gereksinimleri karşılayacak bir biçimde ele alınması gerekmektedir.

ASGARİ ÜCRETLİ NEYE NE KADAR AYIRABİLİYOR?

ASGARİ ÜCRET NET 1800 TL OLMALIDIR!
DİSK Aralık 2014’te asgari ücret tespit döneminde 1800 TL net talebini kamuoyuna gerekçeleri ile paylaşmıştı. Seçim döneminde şu an TBMM’de bulunan ve mecliste çoğunluğu bulunan AKP hariç üç parti asgari ücretin 1400 TL ile 1800 TL arasında rakamlara çıkartılması vaadinde bulunmuştur. Söz konusu partilere vaatlerinin arkasında durma talebini buradan dile getiriyoruz. DİSK söz konusu vaatlerin takipçisi olacaktır.

Aralık 2014 döneminde dile getirdiğimiz, ekonomistlerin, akademisyenlerin ve uzmanların katıldığı bir çalıştay sonrasında somutlaştırdığımız   taleplerimizin gerekçelerini hatırlatıyoruz.

Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 2014 yılı itibarıyla aylık 1800 TL’nin üzerindedir. 4 kişilik hane için işçilerin payına düşenin sadece birini talep etme en tabi hakkıdır. Hane başına milli gelirden düşen pay aylık en az 7 bin 200 liradır.

Ekonomik değerleri yaratan, tüm zenginliklerin kaynağı emektir. Ancak emeğe yarattığı zenginliklerden pay verilmemektedir.Asgari ücretteki artış 1977 yılından bu yana ekonomik büyüme oranında gerçekleşseydi bugün yaklaşık 1800 lira olacaktı.

2015 Yılı Bütçesi’nde Cumhurbaşkanlığı bütçesi geçtiğimiz yıla göre 2 kat artırılmıştır. Bu ülkede tüm değerleri üretenler için daha düşük bir artış kabul edilemez. Asgari ücret artış oranı, bu dönem için Cumhurbaşkanlığı Bütçesi’nin artış oranına eşitlenmelidir. Bu rakam yaklaşık net 1800 liradır.

4 kişilik bir hane için açlık sınırı Haziran 2015’te bin 407, yoksulluk sınırı 4 bin 449 liradır. Asgari ücret için belirlenmesi gereken gerçek tutar aslında yoksulluk sınırının üzerindedir. Yoksulluğa mahkum eden ücrete asgari ücret denmez! Asgari ücretlinin İki kişi çalışmasına rağmen çocuklarını yoksulluğa bütünüyle mahkum etmemesi için sosyal yardımlarla birlikte en az 1800 lira şarttır!

Türkiye’de eğitimden sağlığa her şey AKP hükümetleri döneminde paralı hale getirilmiş durumdadır. Bu nedenle asgari ücret için “sosyal haklar şart”. Asgari ücretle çalışanlar için elektrik, su, doğalgaz kullanımı asgari ihtiyaç sınırına kadar ücretsiz olmalıdır. İşe gidiş gelişlerde ulaşım ücretsiz olmalıdır. Eğitimde hiçbir ad altında para alınmamalı, eğitimin okul dışı giderleri devlet tarafından karşılanmalı, sağlık tümüyle parasız olmalıdır. 

Çalışanların çocuklarını bırakabilecekleri kamusal parasız kreş şarttır. Tüm bu taleplerimizin yanında en önemli taleplerimizden biri de asgari ücretin belirlenme sürecinde işçi sınıfının söz hakkıdır!


Asgari Ücret Tespit Komisyonu yıllardır bir ortaoyununa dönmüştür. Asgari ücretin belirlenmesi süreci bir toplu pazarlık süreci olarak ele alınmalıdır. Görüşmeler kamuoyuna açık hale getirilmeli, anlaşmazlık durumunda işçilerin üretimden gelen güçlerini kullanabilecekleri yasal zeminler oluşturulmalıdır.

Duran Kalkan: “HDP’ye olanlar talimatsa, AKP’ye olan da talimat sayılmalı”

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, HDP’ye yönelik açıklamalarının basında “HDP’ye talimat” olarak yer almasına tepki gösterdi. AKP’ye yönelik de eleştiri ve değerlendirmeleri olduğunu hatırlatan Kalkan “HDP’ye olanlar talimatsa, AKP’ye olan da talimat sayılmalı” dedi.

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan MED NÛÇE’de yayınlanan Politik Alan programında Ersin Çelik'in sorularını yanıtladı.

Tel Abyad’dan IŞİD’in çıkarılması ardından “bölgenin Arapsızlaştırılması, Türksüzleştirilmesi gibi bir kara propaganda da yürütülüyor. Bu tartışmayı neye bağlıyorsunuz?
Rojava’da ve bütün Suriye’de büyük bir özgürlük ve kurtuluş mücadelesi veriliyor. Şimdi kurulan yönetimler ortada, mücadeleyi yürütenler içeresinde Arap, Süryani, Ermeni gençleri var, dünyanın dört bir yanından, Amerika’dan, Avusturya’dan, Almanya’dan, İngiltere’den katılmış kahraman gençler var. Özgür yaşama tutkulu, cesur ve fedakâr insanlar var. Her şey göz önündedir ve Rojava kapalı bir rejim değildir. Bütün bunların yalan olduğunu basın yaydı. Bunu AKP hükümeti yapıyor.

Peki, TC sınırları içerisinde kaç milyon Arap var? Bu Araplar anadillerini konuşabiliyorlar mı, “Arap’ız” diyebiliyorlar mı? Suriye’deki Arap’ın, Hesekê’deki Arap’ın hakkını Türkiye mi savunuyor? Halkları katleden, kültürleri, dilleri yok etmiş olan Türkiye mi Arap’ın hakkını savunuyor! TC sınırları içerisindeki Araplar ne durumdalar? Sınırın ötesindeki Arap’ın hakkını savunabilmesi için önce kendi yönetimindeki Arap halkının haklarını versin. Dilini, kültürünü özgürce yaşama imkanını versin. Irak’ta, Suriye’de Türkmenleri en fazla bu faşist diktatörlükler katletti. Türkiye her zaman bu diktatörlüklerle ittifak halinde oldu. Saddam yönetimi ile ittifak halinde oldu. Esad yönetimi ile de ittifak yaptı, “iki devlet bir hükümetiz” diyecek kadar ilişkileri ileri gitti.

En çok baskı ve zulüm uygulayan rejimlerin dostu olacaksın, kendi sınırın içerisindeki Arap’ın adı bile olmayacak, her türlü hakareti onlara yakıştıracaksın, kültürel soykırımdan geçireceksin ondan sonra da başka bir yerdeki Arap’ın hakkını savunduğunu söyleyeceksin! Bunu söylemeye Türkiye’nin hakkı yoktur. Böyle bir politika ispatlansın herkesten önce biz ona karşı mücadele ederiz, karşı çıkarız, ama bir suçlamadır hem de her gün Arap halkının özgürlüğü-kurtuluşu için onlarca üyesini şehit veren YPG.

PKK ve KCK yönetiminin değerlendirmeleri, yorumları üzerine “Kandil HDP’ye talimat veriyor” deniyor. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
Biz bir özgür gücüz. Kendimizi de tartışıyor değerlendiriyoruz, dünyayı da tartışıyor değerlendiriyoruz. Herkese ilişkin görüş belirtiyoruz, herkes de kendinden daha fazla bizim hakkımızda konuşuyor. Bize dair konuşulanların hepsi bize talimat mı vermektir, yok. Biz öyle algılamıyoruz, öyle kimseden de talimat almıyoruz.

Türkiye ortamını değerlendirirken sadece HDP’yi değerlendirmiyoruz, onlarca parti var, sol-sosyalist güç var, düzen partileri var, hepsini değerlendiriyoruz. En çok AKP’yi konuşuyoruz. Ben bir HDP’yi konuşuyorsam beş AKP’yi konuştuğumu söyleyebilirim. Eğer HDP’ye olanlar talimatsa, AKP’ye olan da talimat sayılmalı. Böyle değildir. Bizim kimseye talimat verme ihtiyacımız da yoktur. Kendi kararlarımızı, görüşlerimizi uygulayacak güce, örgüte sahibiz. Biz bir eylem gücüyüz. Başka partilerle dostluk kuruyoruz, ittifak yapıp birlikte çalışıyoruz, ama düşüncelerimizi başka partiler uyguluyor da biz sadece düşünce üreten araştırma grubu değiliz. Dünya alem nasıl bir eylem gücü olduğumuzu görüyor. 40 yıldır PKK kendini kanıtlamış bir güçtür.

Bunun gerçekleşmesi için de gerçekten de iki temel kriter var. Bunu söylemek ne talimat vermek ne de birilerinin hakkını savunmak, öyle değil. Böyle bir demokratik dönüşümü sağlayacak mücadelenin, yönetimin içinde HDP’nin önde olması gerekli. Çünkü 7 Haziran’da diğer partiler kaybetti, HDP kazandı. HDP bu çizgiyi savundu. HDP’siz bu olabilir mi? Olamaz. Dolayısıyla HDP’siz bir demokratik yönetim, demokratik süreç artık Türkiye’de olamaz.

O zaman sadece mecliste değil, hükümet ortağı da mı olmalı?
Her yerde HDP olmalı. HDP buna göre bir politika yürütmeli. Şimdi toplum böyle sorumluluk vermiş “beni temsil et, demokratik değişim dönüşüm yap” demiş olan bir hareket. “Ben bunu yapmıyorum geri çekileceğim” diyebilir mi?

Hak sana sorumluluk veriyor, görev veriyor. Sen kazanan olarak çıkmışsın. Çelişki oldu, biz ben bunu açık söyleyebilirim. Bir taraftan “tek kazanan biziz” diyeceksin, diğer taraftan “muhalefet oluyoruz” diyeceksin. O zaman kazanan iktidar olmuş demektir. Yüzde on alırsın, yirmi alırsın bu mesele değil, sen kazanmışsın.

Mesela HDP Eşbaşkanlarına, Cumhurbaşkanı hükümeti kurma görevini vermeli. En çok oy arttıran, toplumun meyil ettiği, Türkiye’nin geleceğini ifade eden HDP’dir. AKP, CHP daha çok oy almış olabilirler. Bu mele değildir. Eski oylarından düşmüşlerdir, geriliyorlar. Gelişmekte olan toplumun Türkiye’nin geleceğini çizmesini istediği parti HDP oluyor.

Bu bakımdan: Bir; HDP’siz bir yönetim kesinlikle demokratik olamaz. 7 Haziran seçim sonuçlarını temsil edemez. İki; Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır hale getirilmesi. Bu süreci bütün buraya kadar getiren, bunun düşüncesini ortaya çıkaran, örgütünü yaratan, bütün tehlikelerden koruyarak Türkiye’yi demokratik anayasa yapacak, yasal reformlar yapacak, barışa ve demokrasiye kavuşabilecek bir noktada tutan tek kişi Önder Apo’dur. Herkes bu gerçeği görmelidir.

Her halde AKP ve CHP hükümet kurmak istiyor. HDP’siz olmaz. Demokrasi programsız olmaz. Bir AKP, CHP hükümeti hangi çözümü gerçekleştirecek, değişimi yapacak, programı hayata geçirecek belli olmalıdır. Bir demokratikleşme programı olmalıdır, restorasyon programı değil. Demokratik dönüşüm ve yeniden yapılanma programı, bunu da ancak HDP’nin katılımıyla olur. MHP’de katılsın. Devlet Bahçeli o kadar ters davranmamalıdır. Bu AKP’yle taban kavgası için yapılıyor. Oy almayı, oy kaybetmemeyi buna bağlamak yerine millete hizmet etmeye, demokratikleşmeye bağlamak daha doğrudur. O bakımdan yani öyle bir çizgide kalmak yerine, gelişmeleri  7 Haziran seçim sonuçlarını okuyarak onlarda değişim, dönüşüm yapabilmeliler.

Türkiye politikası PKK’siz olamaz. Demokratikleşme, demokratik dönüşüm ve yeniden yapılanma yönündeki her türlü çabaya sonuna kadar destek vereceğiz, mevcut sistemi sürdürmek isteyen yeni özel savaş hükümetleri kuran herkese karşı da kahramanca direneceğiz. İkisine de hazırız.

Meclis Başkanlığı seçiminde sonuç çıkmadı, gözler yarına çevrildi

Meclis başkanlığı için Mecliste yapılan ilk tur oylamada, AKP adayı İsmet Yılmaz 256, CHP adayı Deniz Baykal 125, HDP adayı Dengir Mir Mehmet Fırat 81 oy, MHP adayı Ekmeleddin İhsanoğlu 81 oy aldı. İkinci turda ise İsmet Yılmaz 256, Deniz Baykal 128, Fırat 80, İhsanoğlu 80 oy aldı. Böylece hiçbir aday üçte ikilik oy çokluğuna ulaşamadı. Gözler yarınki 3. ve 4. tura çevrildi.

Yarın 3. turda salt çoğunluk olan 276 oy aranacak. Ancak bundan da sonuç alınamazsa en çok oyu alan iki aday son tura kalacak ve son turda en fazla oyu alan aday meclis başkanı olarak seçilecek. 

BAHÇELİ: HDP, BAYKAL'I DESTEKLERSE BİZ BAYKAL'A OY VERMEYİZ
Meclis Başkanlığı seçiminin ilk 2 turunda adaylar üçte ikilik çoğunluğa ulaşamazken Bahçeli'den AKP'yi rahatlatan bir açıklama geldi. Radikal'in haberine göre MHP Lideri Devlet Bahçeli, TBMM Başkanlık seçimine dair "Eğer HDP, Deniz Baykal'a desteğini açıklarsa, biz Baykal'a oy vermeyiz" dedi.

ADAYLAR LİDERLERİ ZİYARET EDEREK DESTEK İSTEDİ
AKP’nin Meclis Başkan adayı, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ve CHP’nin Meclis Başkan adayı Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın Meclis’te grubu bulunan siyasi parti genel başkanlarını ziyaretinin ardından, dünde MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ile HDP’nin Meclis Başkan adayı Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP Genel Merkezi’nde Başbakan Ahmet Davutoğlu ve CHP Genel Merkezi’nde Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştü. MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ile HDP’nin adayı Dengir Mir Mehmet Fırat karşılıklı ziyarette bulunmadı. 

Meclis Başkan adaylarının ziyaretleri sonrası; siyasi partilerde ortaya çıkan tablo, ilk iki turda her siyasi partinin kendi adayını desteklemesi yönünde oldu. 

TSK saldırıya geçti: Dağlıca’da top atışı, gerilla alanlarına bombardıman

Roboski’de askerin tekbir sesleriyle halka ateş açmasının ardından, sabaha karşı Dağlıca Taburu’ndan top atışı başladı, öğle saatlerinde ise HPG gerillalarının bulunduğu Medya Savunma Alanları bombalandı.

AKP’nin 7 Haziran öncesinde HDP’nin seçim çalışmaları üzerinden yürüttüğü savaş politikaları, özellikle de Tel Abyad’ın IŞİD çetelerinden temizlenmesinden sonra yerini doğrudan askeri harekatlara bıraktı.

DİHA’nın haberine göre, Roboski’de askerin tekbir sesleri eşliğinde halka ateş açmasının ardından Hakkari’nin Yüksekova ilçesindeki Dağlıca Taburu’ndan PKK’nin denetimindeki alanlara gece saatlerinde top atışı başladı. Sabah saatlerinde kadar aralıklarla devam eden bombardıman, günün ağarması ile yoğunlaştı.

Saat 16.00 itibariyle ise sabah saatlerinden bu yana uçuş yapan savaş uçakları HPG gerillalarının bulunduğu Medya Savunma Alanları’nı bombalamaya başladı.

Ezidilerin ‘yaşam’ yolculuğu: ‘Öleceksek en azından isteğimiz gibi ölelim!’

IŞİD dehşetinden kaçarken Türkiye’de de rahat yüzü görmeyen Ezidilerin yaşam yolculuğu sürüyor. Yeni bir hayat kurmak için Avrupa’ya geçmek isterken polis şiddetiyle geri döndürülen Ezidilerin neyden kaçtıkları malum ama nereye varacakları meçhul. Kırk engelle karşılaştıkları bu yaşam yolculuğunda ‘Öleceksek en azından isteğimiz gibi ölelim’ diyecek noktaya gelen Ezidilerle kısa süreliğine konakladıkları İstanbul Esenler Otogarı’nda konuştuk.

IŞİD çeteleri Irak’ta Ezidilerin yaşadığı Şengal kentini istila edince on binlerce Ezidi yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kaldı. Büyük bölümü saldırıdan kaçarak Türkiye’ye geçti. Türkiye’ye sığınan Ezidiler son olarak Bulgaristan’a geçmek için otobüslerle geldikleri Edirne’de polis şiddetine maruz kalınca gündeme geldi.

Diyarbakır Kampı’nda 14 ay boyunca kaldıktan sonra “Sesimizi dünyaya duyurmak istiyoruz” diyerek yaşadıkları zorlukları anlatmak, dinleyip el uzatan olursa yeni bir yaşam kurabilmek için çocuk, yaşlı, kadın demeden yollara düştüler. Avrupa ülkelerine geçmek için Diyarbakır Kampı’ndan yola çıkarak 28 Haziran’da Edirne Kapıkule Sınır Kapısı’na gelen Ezidilerin Bulgaristan’a geçişi polis saldırısıyla engelendi. Kendilerine ne yapacakları konusunda yol gösterilmeden polis zoruyla İstanbul’a getirilen 2000 kadar Ezidi, Esenler Otogarı’na bırakıldı. Büyük çoğunluğu geri dönmek istemediği halde İstanbul Valiliğince gönderilen çevik kuvvetin sert saldırısına maruz kaldı. Polis şiddetine maruz kalan ilk grup, Edirne’den gelen diğer 75 kişilik Ezidi grubuna yaşadıklarını anlattı. Onlar da şiddete uğramak istemedikleri için otogara girmediler. Otogar girişindeki köprünün altında, yanlarında getirdikleri battaniye ve çulların üzerinde sabahladılar.

Kaçtığın yere dönmek
Sendika.Org olarak, Avrupa ülkelerine geçmek için geldikleri Edirne’de jandarma saldırısı ile yollarından geri döndürülüp Esenler Otogarı’na gelen Ezidilerle görüştük. Dönüş yolculuğunun başlamasına yalnızca birkaç saat vardı. Diyarbakır’a dönmek için otogarın girişinde köprü altında bekleyen Ezidilere ne istediklerini sorduğumuzda verdikleri yanıt çarpıcıydı: “Öleceksek en azından istediğimiz gibi ölmek istiyoruz.”

Ezidilerin bir kısmı iltica taleplerinin kabulü için açlık grevine girmiş, tıbbi yardımı reddetmişti. Çocukların beslenmesi ise yanlarında getirdikleri karpuz peynirle sağlanıyordu.

Yaşadıklarını kısaca anlatmasını istediğimiz 40 yaşlarındaki Dexil Cevir bir yandan bizimle konuşurken, bir yandan da ağlayan oğlunun elinden tutup sakinleştirmeye çalışıyordu. Cevir annesi, babası, eşi ve çocuklarıyla birlikte kamptan ayrılıp yola düşmüş. Bize durumlarını anlatırken endişe, acı ve bir o kadar da sinir yüzünde belirginleşiyordu. Yüzünde, bir baba olarak çocuğuna ve kendisine umut bağlayan ailesine gelecek kuramama korkusunu gördük.

IŞİD dehşetinin anısı Türkiye’de tazeleniyor
Dexil Cevir, Şengal’den İstanbul’a gelene kadar yaşadıkları zulmü anlatırken, yanı başımızda konuşmamıza kulak veren kız kardeşi dayanamayıp sinir krizi geçirdi. Dexil uğradıkları polis şiddetini anlatıyordu, bu saldırı kız kardeşine IŞİD’i hatırlatmıştı. Ezidi kadınlar için IŞİD ölüm, tecavüz, kölelik demek. IŞİD çetelerinin halen esir tuttuğu Ezidi kadınları cariye olarak hafızlara hediye, ödül olarak veriyor ve bu durum yakın zamanda medyada da geniş yer buldu.

Kadınların yaşadıklarını kendilerinden dinlemek istediğimizi söyledik. Fakat kadınlar konuşmak istemedi. İsyan edememenin öfkesi ve içlerine attıkları acı kadar mağrurdular. Çocuklar yaşadıklarının durumun farkına vardığı kadarıyla biraz endişe, biraz korkuyla tebessüm ediyorlardı ama çoğunlukla tebessümü unutmuş bir yüzle, gözlerinde korkuyla bakıyorlardı.

‘Bize şiddet uygulayacağından korktuk’
İsmini söylemek istemeyen Ezidi bir genç, Diyarbakır’dan İstanbul’a geliş süreçlerini şöyle anlattı: “Avrupa’da yaşayan akrabalarımız Avrupa’ya iltica talep edenler olarak belli bir sayıya ulaştığımızda Avrupa’nın bizi mülteci olarak kabul edeceğini söyledi. Diyarbakır’daki kamptan otobüs kiralayarak ayrıldık. İstanbul’a vardıktan sonra Edirne’ye gitmek için Esenler Otogarı’nda bir süre bekledik. Daha sonra Edirne’ye vardığımızda Edirne Valiliği sınırdan geçmemizi engelleyerek bizi geri gönderdi. İstanbul’a geri döndük. Gece saat 4 sıralarında İstanbul Valiliği’nce gönderilen çevik kuvvetin diğer arkadaşlarımızı tartaklayarak otobüse bindirip Diyarbakır kampına gönderdiğini duyduk. Bize de şiddet uygulayacaklarından korktuğumuz için otogara girmedik. Bir süre sonra otogar girişindeki köprünün altına geçerek beklemeye başladık.”

‘IŞİD sizi katledecek’
Otogar içinde firmalardan bilgi almak için dolaşırken Ezidilerle ilgilenen esnaftan Servan K.’ya ulaştık. Servan K., sığınmacılar otogara ilk geldiklerinde Kürtçe konuştuklarını duyunca Ezidi olduklarını anlamış, gönüllü olarak yardım etmek ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yanlarına gitmiş. Onları otogarın camisinde misafir edip, yemek ihtiyaçlarını karşılamışlar.

Servan K., neden geldikleri konusunda oradaki Ezidilerle konuştuğunu, grubun Diyarbakır Kampı yöneticilerinin “gitmeyin” uyarısına rağmen geldiğini söyledi. Servan, Ezidilerle Diyarbakır’a dönmeleri için konuştuklarını ama ilk başta ikna edemediklerini, “Ölsek de dönmeyeceğiz” diyen Ezidilerin yemek yemeyi ve tıbbi yardımı reddettiklerini belirtti.

Servan, Ezidileri bu yolculuğa zorlayan koşullara ilişkin önemli bir iddiayı dile getiriyor: “Kamptaki Ezidi vatandaşlar üzerinde bir algı yaratılmış. HDP barajı aşamadığı takdirde Diyarbakır’daki bütün milletvekilliklerini AKP kazanacak denilmiş. Böylece IŞİD gelip sizi katledecek algısı yaratıldı. İnsan tüccarları da işin içine girerek onları sınıra getirmiş.”

‘Ölü veya diri geri gönderilecekler’
Ezidilerin taleplerinin yerine getirilmesi için kurulan koordinasyon Bulgaristan Büyükelçiliği’yle görüşmeler yapmış. Bu görüşmeler doğrultusunda Elçilik, aralarında gizlenmiş IŞİD üyesi olması ihtimaline karşı herhangi bir koşulda mülteci kabul edemeyeceğini, aksi halde Ezidilerin “ölü veya diri” olarak ülkelerine geri gönderileceğini belirtmiş.

Durumun acilen çözülmesi ve resmi kurumlarla görüşmelerin yapılması için Ezidi Kültür Vakfı, Protestan Kiliseler Derneği, Rojava Koordinasyonu, İnsan Hakları Derneği, Türk Tabipler Birliği ve HDP İstanbul ilçe örgütlerinin içinde olduğu bir koordinasyon merkezi kurulmuş. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) üyelerinin aracılığıyla ambulans ve gönüllü doktorlar otogara gelmiş.

Otogarda, Koordinasyon temsilcilerinden Hasan Karakoç’la karşılaştık. Karakoç, Ezidilerin başka bir yere değil, tekrar Diyarbakır Kampı’na gitmek şartıyla dönmeyi kabul ettiklerini ve bunun ardından otobüslerin ayarlandığını söyledi.

‘Cebimizdeki son parayla geldik’
Yine 37 yaşında ismini vermek istemeyen Ezidi bir babayla görüştük. “Buraya gelmek için kim yardım etti. Organizasyonu sağlayan herhangi biri veya birileri var mıydı?” diye sorduğumuzda, “Hayır yoktu. Buraya çocuğumuzun, eşlerimizin altınını satarak, cebimizdeki son paramızı vererek kendi imkânlarımız dâhilinde geldik” dedi.

‘Sesimizi dünya duysun istiyoruz’
Kamptan ayrılarak sınırı geçmenin zor olduğunu bildikleri halde neden geldiklerini sorduk. Dexil Cevir IŞİD zulmünden kaçtık. Türkiye’ye sığındık. Ama kimse bize yardımcı olmuyor. 14 aydır kamptayız ve hiçbir beklentimiz kalmadı. Sürekli elektrikler kesiliyor. Yiyecek, içecek sıkıntısı yaşıyoruz. Çocuklarımıza, eşlerimize karşı sorumluluğumuzu yerine getiremiyoruz. Yeni bir yaşam istiyoruz. Sesimizi dünyaya duyurmak, dünyanın da sesimizi duymasını istiyoruz. Kimse bizi zorlamadı kendi isteğimizle böyle bir karar aldık.”

‘Suriye’den gelenler serbest, bizim üzerimizde baskı var’
“Neden sınırdan geçmenize izin verilmiyor, zorluk çıkarılıyor?” diye sorduğumuzda Dexil Cevir, şöyle yanıtladı: “Kürt olduğumuz için, her yerde, her zaman zulüm görüyoruz. Suriye’de savaştan kaçıp gelenler rahatça yaşayabiliyor, oysa bizim üzerimizde sürekli bir baskı var. Şengal’de IŞİD’den kaçtık. Diyarbakır’daki kampta yaşam koşulları zor. Kendi başımızın çaresine bakmak, öleceksek en azından istediğimiz gibi ölmek istiyoruz.” Dexil konuşmasını bitirdi ve yeniden yola çıkmak üzere ailesinin yanına gitti.

Diyarbakır otobüsü geldiğinde, binmek için toparlanan Ezidiler, mağdur olmalarına rağmen mağrur bir tavırla, bir gece sabahladıkları yeşillik alandaki çöplerini topladılar. Çocuklar yeni bir yere gidiyor olmanın heyecanıyla eşyalarını taşıdılar. Şimdilik onları farklı bir yaşam beklemiyor. Savaş ve gelecek kaygısı hala sürüyor. Otobüse binmeden önce mahcup bir şekilde baştan sona kadar yanlarında olan koordinasyon temsilcisi Hasan Karakoç’a, elinden geldiğince yardımlarını eksik etmeyen Servan K. ve diğerlerine teşekkür edip, zahmet verdikleri düşüncesiyle af dilediler.

Otobüs hareket ettiğinde çok kısa bir süreliğine de olsa yaşadıklarını paylaşabildiğimiz Ezidiler el sallarken, çocuklar gözlerinde umutla bakarak gittiler.

Haber, fotoğraf: Dilara Doğanbaş, Süleyman Karpuzcu -  Sendika.Org

*Sınırı geçmek Ezidilerin bir kısmı kendi istekleri doğrultusunda Nusaybin’deki AFAD kampına, büyük çoğunluğunun da Diyarbakır’daki belediye kampına gönderildi.

PYD'ye katılan Türkiyeli sayısı yaklaşık 25 bin

Gazeteci-yazar Orhan Miroğlu, YPG saflarında savaşanların büyük bir bölümünün Türkiyeli olduğunu söyleyerek “Sadece seçim dönemindeki iki ay boyunca YPG’ye katılan veya bir şekilde katılması sağlanan Türkiyelilerin sayısının 25 bin civarında olduğu belirtiliyor” dedi. Miroğlu, "PKK/PYD liderlerinin Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı şehirlerin PYD’ye bırakılması karşılığında Esad'la anlaştığını" öne sürdü.

"Devrimi bastırmak için Esat’ın yaptığı ilk icraatın Talabani’den yardım istemek olduğunu" söyleyen Miroğlu sözlerine şöyle devam etti:

“Talabani’nin arabuluculuğuyla Esat ve PKK/PYD liderleri, Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı şehirlerin PYD’ye bırakılması karşılığında anlaştılar. O anlaşmanın sonucu olarak Kürtler, Esat’a karşı başlayan ayaklanmanın dışında kaldı. Kantonlar bu temelde ve Esat’ın izniyle inşa edildi.”

Orhan Miroğlu’nun 29 Haziran 2015 tarihinde Star gazetesinde yer alan “‘Suriye Kürdistan’ı ve bazı gerçekler” başlıklı yazısı şöyle:

Suriye Kürdistan’ı diye bir yer var mı, Suriye’de geçen yüzyılın başında, Hoybun cemiyetini kurarak, Kürt siyasi hareketini başlatan Kürt aydınları, siyasi aktörler, kendi aralarında yaptıkları tartışmalarda bu kavramı kullanıyorlar mıydı?

PKK Kadrolarının 1980’li yıllarda, Öcalan’ın liderliğinde Suriye’ye yerleşmesi, Suriye Kürt hareketini nasıl etkiledi?

Bu sorulara gerçekçi cevaplar verilmeden, sanırım sınırda meydana gelen gelişmeleri anlamak mümkün olmaz.

Thomas Schmidinger, Mazlum Bagok Kürt Gazetecilik Ödülü kazanan, ‘Suriye Kürdistan’ında Savaş ve Devrim-Rojava’dan Sesler Analizler-’ isimli kitabında bu sorulara ayrıntılı cevaplar aramış-konuyla ilgilenenlere tavsiye ederim- şöyle diyor:

“Suriyeli Kürtler açısından, rejimin PKK’yı desteklemesi ve Şam rejimine değil Türkiye’ye yönelik olduğu için Suriye’deki faaliyetlerine göz yumması, öncelikle önemlidir. Suriye’deki Kürt partileri de 1980’li yıllarda rejimin kırmızı çizgilerini onaylayıp, Suriye’de ‘Kürtler’in olduğu ama Kürdistan’ın olmadığı’ görüşünü benimsediler. PKK ise bu konuda daha da ileri giderek, Suriye’de aslında, ‘Suriyeli Kürtler’in değil, sadece Türkiye asıllı Kürt mültecilerin bulunduğu’ görüşünü benimsedi.”

Peki Baas rejimi ne oldu da kendi kırmızı çizgilerini unuttu ve ‘Suriye Kürdistanı’nı isteyen bir grupla anlaştı?

Adım adım gidelim isterseniz:

-PYD, Suriyeli Kürtler’in değil, Türkiye’den ‘mülteci’ olarak giden PKK’li Kürtler’in kurduğu bir örgüttür.

-Baba Esat’ın 80’li yıllarda, PKK’ya Bekaa’da üs vermesi süreci, oğul Esat’ın, rejimi kurtarmak adına, aynı PKK’ya Suriye’nin bir parçasını vermesiyle sonuçlanmıştır.

-Bekaa’da verilen üssün gerekçesi, GAP’la beraber kontrol altına alınan Fırat’ın suları ve Hatay idi. Bugün oğul Esat’ın PKK/PYD’ye teslim ettiği teritoryal bölgenin gerekçesi, Türkiye’yi kuşatmak/cezalandırmak ve Suriye’deki Kürt nüfusun rejime karşı ayaklanmanın saflarını terk etmesini sağlamaktı.

-Nitekim öyle de oldu. Mişel Temo’nun öldürülmesinden sonra başlayan yeni süreçte, Kürtler rejime karşı yaptıkları gösterileri sona erdirdiler ve pasifleştirilip sindirildiler.

Kürdistan Federe Bölgesi’nin inşa süreciyle, Rojava/Kantonlar sürecinin inşa süreci, bu bakımdan, çok farklı ve çok özgün koşullarda gerçekleşmiş süreçlerdir. İnşacıların Kürt olmasının dışında bu iki ‘ulusal inşa sürecinin’ birbiriyle alakalı olduğu söylenemez.

Özetle ifade etmek gerekirse, Irak Kürdistan’ı siyasi bir coğrafya ve alan olarak, geçen yüzyıldan bu yana Barzani ailesinin önce Osmanlılara sonra da Irak kurulunca Irak devletine karşı verdiği otonomi mücadelesiyle ortaya çıktı ve yüzyıl sonra, Körfez savaşlarının yarattığı uygun jeopolitik ortam içinde son şeklini aldı: Defakto bir federasyon. Bu de-fakto federasyon Saddam 2003 yılında devrilince anayasal bir statüye kavuştu.

KDP’nin muhafazakar-demokrat çizgisi, terörizme kapalı mücadele anlayışı, komşu ülkelerdeki Kürt siyasi hareketleriyle örgütsel bir bağ içinde görülmekten kaçınması, bu anlamda irredentalist politikalardan uzak durması, Molla Mustafa Barzani’nin anti-komünist tavır ve mesajları, işte bütün bunlar, Batı’ya ve komşu ülke Türkiye’ye yaklaşmayı mümkün kılan faktörler oldu.

Kürdistan Federal Bölgesi’nin aksine, Rojava/Kantonların kuruluş sürecini sağlayan partinin, anavatanı Suriye değil, Türkiye’dir. PYD, PKK’nın kardeş örgütü olmanın ötesinde, PKK’nın kurup büyüttüğü bir örgüttür. Kararları Kandil’de alınır ve uygulanır. Hikaye 2004 yılında farklı bir safhaya taşındı.

Devrimi bastırmak için Esat’ın yaptığı ilk icraat, Talabani’den yardım istemek oldu. Talabani’nin arabuluculuğuyla Esat ve PKK/PYD liderleri, Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı şehirlerin PYD’ye bırakılması karşılığında anlaştılar. O anlaşmanın sonucu olarak Kürtler, Esat’a karşı başlayan ayaklanmanın dışında kaldı. Kantonlar bu temelde ve Esat’ın izniyle inşa edildi.

YPG saflarında savaşan insanların büyük bir bölümü Türkiyeli. Sadece seçim dönemindeki iki ay boyunca YPG’ye katılan veya bir şekilde katılması sağlanan Türkiyelilerin sayısının 25 bin civarında olduğu belirtiliyor.

PYD’nin Esat rejimine ve uluslararası aktörlere verdiği bağlayıcı taahhütler nedeniyle, Türkiye’nin, Irak Kürdistanı ve KDP’yle kurduğu siyasi ilişkilerin bir benzerini PYD’yle geliştirmesi mümkün olmazdı. Muhatabının siyasi pozisyonu buna elveren bir pozisyon değildi. Esat iktidarda kaldıkça, bu tablo değişmez. Türkiye zor bir süreçten geçiyor. 

T24

​Uygurlar ve “Çin Zulmü”

Malum bugün Türkiye’de Facebook ve Twitter üzerinden Çin karşıtı bir kampanya başladı. Bir çok dehşet verici fotoğraf Çin’in Uygur zulmü adı altında paylaşılıp Çin’e karşı tepki gösterildi. Twitter hesabımda konuya dair bir kaç şey söyledim ve başkalarının söylediği makul bulduğum şeyleri de sizlerle paylaştım. Fakat ihtiyaca binaen burada da bir kaç kelam daha etmek istiyorum.

Öncelikle Çin’de İslam ve müslümanların genel durumunu ve Uygurlar gibi konuları geçen yıl Ramazan ayında yazmıştım. Buradan o yazıyı okuyup sonra bu yazıya dönebilirsiniz.

Bir kere şu hususu hemen belirteyim. Bugün itibariyle sosyal medyada paylaşılan fotoğrafların çoğunun Uygurlarla hatta Çin’le alakası yok. Aynı zamanda rivayet edilen haberlerin çoğunda da dezenformasyon var. Tabi ki Çin Uygurlara el bebek gül bebek bakmıyor, tabi ki uzun vadeli bir asimilasyon politikası var, ve tabi ki son yıllarda belirli nedenlerden (haklı demiyorum) artan inanç ve ibadet özgürlüğüne dair kısıtlamalar var. Fakat bunlar yeni şeyler değil. Yani bilinç oluşacaksa oluşması gereken en önemli bilinç Çin’in Uygurlara yönelik asimilasyon politikalarına dair olmalı ve kampanya yapılacaksa bunun aleyhinde kampanya yapılmalı. O şekilde Uygurlara şu anki durumdan daha çok faydalı olunur diye düşünüyorum. Üstelik herşeye rağmen Çin’in yıllardır uyguladığı azınlık politikaları 2015 Türkiye’sinin azınlık politikalarından daha sempatik duran özelliklere bile sahip. Mesela Çin’in tek çocuk yasağının Uygurlara ve diğer azınlıklara uygulanmaması, Çin’in üniversite giriş sınavında azınlıkların ek puan alması, yıllardır ana dilde eğitim veren okulların olması, veya sembolik de olsa yıllardır Çin parasının üzerinde Uygurca da yazıların olması gibi…

Üstelik sosyal medya da yapılan kampanya sadece dezenfarmosyla sınırlı değil. Paylaşılan bir çok mesajda maalesef ırkçılık diz boyu gidiyor. Çok basit ve temel bir prensip olsa da şunu belirtmekte fayda var. Birilerinin yaptığı yanlışa karşılık bizim yaptığımız yanlışlarımız yaraya merhem olmaz, tam tersi haklı iken haksız konuma düşürür. Bir diğer mesele de akıl tutulması. Türk işletmecinin işlettiği Çin restoranını basıp içindeki Uygur çalışanı Çinli zannederek dövmek gibi mesela..

Türkiye’de yaşayan Japon aktrese Çin’li zannederek (muhtemelen) ırkçı tepki mesajları atmak gibi mesela.. Bunlar hep başı boş sosyal medya kampanyasının ürünü oldu maalesef.

Gelgelelim bu tepkiler neden ortaya çıktı birden bire?

Aslında yakın dönemde orada yaşanan bir hadise yok. En yakın olarak yaklaşık bir hafta kadar önce polis kontrol noktasında durmayıp daha sonra bir polise çarptığı iddia edilen araçtan çıkan Uygurların bıçaklarla polise saldırması üzerine çıkan çatışmada 20-30 arasında ölünün olduğu bir olay yaşandı. Fakat bu olay ne türünün tek örneği ne de Uygurlara yapılmış bir “zulüm”. Üstelik bu hadiseyi geçen yıl Mart ayında Kunming’de 30 kadar sivilin öldürülüp 140 kadarının yaralandığı Uygurların yaptığı bıçaklı saldırılar ışığında düşünürseniz Çin’in bu konudaki hassasiyetini daha iyi anlayabilirsiniz. Çin devleti bu hadiseyi bir nevi kendi 11 Eylül’ü ilan edip dünyaya “Uygur terörizmini” daha çok anlatma bahanesi buldu. Ve akabinde de eskiden olan inanç ve ibadet özgürlüğü kısıtlamalarını sıklaştırdı.

Ne gibi mesela? Mesela “İslami köktendinciliği” artırdığı gerekçesiyle kamu çalışanları, öğretmenler ve öğrencilerin oruç tutmamaları istenmeye başlandı. Bunun yanında propaganda afişleri ile halka dinin gericilik olduğunu ve modernleşmek için dini ritüelleri takip etmemelerinin öğütlenmesi artırıldı. Oruç tutturmama konusunda yaklaşık iki yıldır Çin Komünist Partisi Doğu Türkistan’daki (Xinjiang) birimlere bu konuya hassasiyet göstermeleri ve bir şeyler yapmalarını isteyen bildiriler gönderdi. Mesela memurlar, öğretmenler, öğrencilere yönelik gün içinde yemekler verilip yemek yemeleri istendi.. Mesela kamu çalışanlarından oruç tutmama sözü vermeleri istendi.. İşte olan biten hadise üç aşağı beş yukarı bundan ibaret.

Fakat Türkiye’de bugün itibariyle gündeme getirilen Uygur katliamı vs. gibi bir şey söz konusu değil. Üstelik bu hususta devletten bir şeyler beklemek çok da gerçekçi durmuyor. Zira Erdoğan’ın adeta soykırım diye nitelendirdiği Doğu Türkistan’da yaşanan kanlı olayların olduğu 2009 yılının hemen akabinde 2010 yılında Çin’le ‘stratejik partnerlik’ anlaşması imzaladık ve bu minvalde ilişkiler git gide arttı. Dolayısıyla bugünkü MGK toplantısından Uygur meselesine dair bir şey söylenmemesine de çok şaşmamak lazım. Benim içimdeki bit yeniği birileri Türkiye’deki milliyetçi duyguları körüklemek istemiş olabilir mi diyor. Malum ülkede milliyetçilik son dönem artan bir trend. HDP’nin barajı aşması, YPG-ISIS savaşı, AKP-MHP koalisyon söylentileri, Suriye’ye girme meselesi vs. gibi mevzular geliyor akla. Ha tabi bir de Ramazan dolayısıyla insanların dini inançlarını sömürme kolaylığı da cabası. Umarım ben yanılıyorumdur. Kendi kendine olan ve büyüyen bir dezenformasyondur. O hali de hoş değil ama işte kötünün iyisi. Son olarak bu konuda mevzuyu genelde abartarak dünyaya duyuran Uygur lobisi keşke davasına daha iyi sahip çıkabilse diyeyim.

Olası bir linçe kurban gitmemek için tüm bu yazdıklarımdan sonra şunun tekrar altını çizeyim. Çin Uygurlara ayrımcılık ve asimilasyon uyguluyor, topraklarını sömürüyor. Fakat bunun savunması yalan yanlış bilgilerle meseleyi anlatıp, ırkçı tavırlarla sağa sola saldırmak değil. Keşke Türkiye ve tüm dünya Uygurların ve ezilen tüm insanların meseleleri hakkında daha bilgili ve duyarlı olsa. Ve keşke el ele verip yapanlara gerekli baskıyı oluşturup zulümlere son verse. Ama meşru yollar aracılığıyla!

Mehmet Söylemez

EMEP yöneticisi kaçırıldı, başına çuval geçirilip tehdit edildi

Emek Partisi (EMEP) Ankara İl Yöneticisi Kadir Örnek, dün sabah saat 10.30 sıralarında Sincan’da evinin bulunduğu sokakta kaçırılarak tehdit edildi. Kafasına çuval geçirilerek zorla Hyundai marka beyaz bir arabaya bindirilen Örnek, 4 kişi tarafından sorgulandı. Arabaya bindirildiğinde Örnek’in üstünü arayan şahıslar, “Nereden buluyorsunuz bizi? Ne işiniz var bizimle? Sincan’da ne işin var? Bu işlerle bir daha uğraşmayacaksın” şeklinde sorular sorup, tehditler savurdular. Şahıslar, Örnek’in “Siz kimsiniz” sorusuna ise “Bizi tanıyorsun” şeklinde yanıtlar verdiler. Yaklaşık 1.5 saat başında çuvalla Örnek’i araçla dolaştıran şahıslar, Şentepe Kayalar’da durdular. Olayı Evrensel'e anlatan Örnek, araçtan indirildiğinde çuvalı çıkardığını, ancak aracın plakasının kapatılmış olduğunu söyledi. Örnek, şahısların “Elimizde çok imkan var, gücümüz var. Ama sana bir şey yapmak istemiyoruz. Seni buraya gönderenler senin iyiliğini düşünmüyorlar” diye kendisini korkutmaya çalıştıklarını anlattı.

‘DAHA ÖNCE DE TEHDİT EDİLİYORDU’
Konuya ilişkin Emek Partisi Genel Merkezi’nde basın açıklaması yapıldı. EMEP Ankara İl Başkanı İlke Işık, parti yönetici ve üyelerinin bir süredir buna benzer olaylarla karşılaştıklarını söyledi. Yakın zamanda başka bir il yöneticisinin de gece evine giderken yolunun kesildiğini anlatan Işık, dört kişinin benzer tehditleri savurduğunu ifade etti. Işık, Kadir Örnek ve parti üyelerinin Sincan’da çeşitli araçlar tarafından takip edildiğini, parti bildirileri dağıtırken saldırılara uğradıklarını dile getirdi.

‘İŞÇİLERLE BULUŞMAK HER GÜNKÜ İŞİMİZ’
Yaklaşık bir buçuk aydır ülkenin çeşitli illerinde metal işçilerinin eylemler yaptığını, üyesi bulundukları Türk Metal Sendikası’ndan istifa ettiklerini belirten Işık, “On binlerce metal işçisi daha iyi bir toplu iş sözleşmesi, saat ücretlerinde artış ve sendikal demokrasi talepleriyle günler süren iş bırakma eylemleri yaparak tepkilerini dile getirdi. Halen de çeşitli biçimlerde devam eden ciddi bir hareket söz konusu. İşçi sınıfını örgütlemeyi ve iktidarını hedefleyen partimiz, doğal olarak bu süreçte işçi ve emekçilerle görüşlerini paylaşmış, yaşananların olabildiğince daha çok işçi ve emekçi tarafından duyulması için çaba harcamıştır. İşçilere bildiri dağıtmak, onlarla sohbet etmek, buluşmalar gerçekleştirmek parti olarak her gün yaptığımız işlerdir” diye konuştu.

‘MESAJI ALDIK, DAHA ÇOK İŞÇİYLE BULUŞACAĞIZ’
Kadir Örnek’in de Sincan ilçesinde bu çalışmaları yürüttüğünü, bildiriler dağıtıp çeşitli fabrikalarda işçilerle sohbet ettiğini kaydeden Işık, bu faaliyetleri boyunca takip edildiğini, evinin önünde araçların beklediğini, yolunun kesildiğini ve son olarak da kaçırıldığını söyledi. Bu sürecin, EMEP’in yürüttüğü faaliyetin ve Örnek’i kaçıran şahısların söylediklerinin bu işi yapanlar konusunda kendilerine ipuçları verdiğini ifade eden Işık, metal işçilerinin eylemleri sonrasında başlayan saldırıların Türk Metal Sendikası ile ilgili kişileri akıllara getirdiğini söyledi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını belirten Işık, “Esasen partimizin faaliyetine yönelik bir saldırı ile karşı karşıya olduğumuz bilincindeyiz. Birileri bize bir mesaj vermek istiyorsa bu mesajı aldığımızı söylemek isteriz. Bu durum partimizin doğru yolda olduğunu göstermektedir. Şimdi yapacağımız, daha çok işçiyle buluşmak ve sermayenin saltanatına son vermek için olanca gücümüzle çalışmak olacaktır” dedi.

29 Haziran 2015 Pazartesi

Star ‘şirretleşti': HDP lideri Yüksekdağ’a ‘şirret’ denilip susturulması istendi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ‘ilan-ı aşk etmesi’yle tanınan Ethem Sancak’ın sabihi olduğu Star gazetesi, HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ı hedef gösteren haberini birinci sayfasından ‘Susturun şu şirreti‘ başlığıyla duyurdu.

Yüksekdağ’ın, bir kez daha Irak İslam Şam Devleti (IŞİD) militanlarının hedefi olan Kobani’nin Türkiye sınırındaki noktaya düzenlediği ziyareti okurlarına aktaran Star, Yüksekdağ’ın “Şirretlik yaparak insanlık suçunun sorumluluğunun üzerini örtemezsiniz” sözleri nedeniyle haberi için, ‘Susturun şu şirreti‘ başlığını ‘uygun’ buldu.

Gazete, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı da  Takvim gazetesine benzer biçimde, ‘Nişantaşı’nın cici çocuğu‘ olarak tanımladı.

Star gazetesi, ‘provokatörlük yaparak, halkı yeniden sokağa dökmeye çalışmak‘la suçladığı Yüksekdağ’ın Kobani sınırına düzenlediği ziyareti internet sitesindense, ‘Ateşle oynuyor‘ başlığıyla duyurdu.

Kamboçyalı ev işçileri birleşiyor, örgütleniyor

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) ‘Ev İşçileri için İnsanca Çalışma Koşulları’ başlıklı sözleşmesinin resmi rakamlarına göre, dünya çapında 52 milyon ev işçisi var. Bunların yalnızca yüzde 10’u genel iş düzenlemeleri ve diğer işçilerle eşit ölçüde hak ve güvence kapsamında yer almaktadır.

HEDEF 2017 YILINA KADAR 1000 ÜYE
Ev işçilerinin yüzde 80’ini kadınlar oluşturuyor ve kadınların bir çoğu ise göçmen kadınlar. Ev işçileri yaşlı, hasta ve çocuk bakımını, her türden ev işini ve bahçıvanlığı üstleniyorlar. Çalışanların çoğunun sigortası yok. Ev İşçilerinin çoğunluğunu da Hindistanlı, Bangladeşli, Nepalli, Sri Lankalı, Endonezyalı, Hong Konglu, Koreli ve Kamboçyalı işçiler oluşturuyor.

Kamboçya’da ise şimdi yeni bir durum söz konusu. Kamboçyalı ev işçileri yeni kurdukları Kamboçya Ev İşçileri Ağı (CDWN) sayesinde örgütleniyorlar ve haklarını öğreniyorlar.

2012 yılında kurulan Kamboçya Ev İşçileri Ağı  Malezya’daki göçmen işçilerin de örgütlenmesiyle 2017 yılına kadar 1000 üyeye ulaşmayı hedefliyor. Kamboçya Ev İşçileri Ağı ev işçilerinin çalışma koşullarının düzeltilmesi ve işçilerin sesi olmak için kurulmuş.

Dünya genelindeki ülkelerin yüzde 73’ünde ev işçilerinin çalışma koşullarına dair herhangi bir yasa bulunmuyor. Ancak sadece çalışma yasaları birkaç ülkede geçerliliğini koruyor bu ülkeler ise Arjantin, Brezilya, Bolivya, Şili ve Fransa.

Kamboçyalı ev işçilerinin deneyimlerini Womensenews’e yazan Kristi Eaton haberine “Onların şu anda sayıları küçük ama büyüyorlar ve hükümetlerinden Uluslararası Çalışma Örgütünün koyduğu şartların kabul edilmesini istiyorlar” diyerek başlıyor.  

PATRON AYAKKABIYLA DÖVÜYORDU
Eaton’un Kamboçya’da görüştüğü Hai Somaly çalışmaya başladığında 10 yaşındaymış. Günlük 13 sent alarak, yemek pişiriyor, temizlik yapıyor ve iş vereninin çocuklarına bakıyor. Somaly, iş vereninin yaptığı işi beğenmediği zaman ona ayakkabıyla vurduğunu söylüyor.

14 yıl sonra Somaly farklı bir aileyle çalışıyor. Aylık 75 dolara, sabah saat 5’te kalıyor ve gün boyunca temizlik, yemek yapmaya başlıyor. Somaly aylık ücreti yoksulluk ücretinin (120 dolar) ya da bir miktar üstünde alan (130 dolar) tekstil işçilerinden dahi düşük ücret alıyor.  Ancak şimdi Somaly’ye her gün gece işe dönemeden önce okuması için izin veriliyor.
  
Somaly aynı zamanda, Kamboçyalı Ev İşçileri Ağıyla (2012 yılında oluşturulan gönüllülerden oluşan çalışma ağı) birlikte, ev işçilerinin çalışma koşullarının nasıl ilerletilmesi gerektiği konusunda çalışıyor.

‘ÖRGÜTLENİRSEK, YARDIM EDEBİLİRİZ’
450 üyeye sahip organizasyonun üyesi olan 25 yaşındaki Somaly “Bu çok önemli. Eğer biz örgütlenirsek, biz birbirimize yardım edebiliriz ve birbirimizin sorunlarını çözebiliriz.” Hong Kong’ta iş verenin Endonezyalı çalışanına şiddet uygulaması, ev işçilerinin çalışma koşullarına dikkat çekilmesini sağladı. Law Wan şubat ayında mahkeme tarafından yanında çalışan Erwiana Sulistyaningsih’e şiddet uygulamak ve aç bırakmaktan suçlu bulundu 6 sene hapse ve ödemediği ücretleri geri ödemeye mahkum edildi.

Bu gelişme Kamboçyalı ev işçilerinin umutlarını arttırdı ve işçiler artık hükümetin, ücretlerini asgari ücrete çekeceği ve çalışma koşullarını düzenleyeceği yasanın onaylamasına dair umutları arttı.

NEW YORK BULUŞMASI
Geçtiğimiz aylarda, dünyanın dört bir yanından ev işçileri uluslararası çalışma standartlarının sağlanması ve korunması için Birleşmiş Milletlerin kadınlar örgütleri kapsamında New York’ta toplandı.

Kamboçya Yurtiçi İşçi Ağı’nın Başkanı Yim Sothy, işçilerin çoğunun haftanın her günü, hiç izin olmadan günde 8 ila 13 saat çalışarak, temizlik, aşçılık yaptıklarını ve çocuklara baktıklarını söyledi . İşçi haklarını koruyan yasalar olmadığını söyleyen Sothy “Yerel bir Kamboçyalı aileye verilen aylık ücret 50 dolar. Yabancı aileler verilen ücret 200 doları bulsa da onlar için de koruyucu yasalar yok” diyor.  Sothy  anayasada işçilerin haklarının korunması gerektiğini altını çiziyor.

130 KAMBOÇYALI İŞÇİ KAYIP
Ancak son yıllarda işçilerin haklarının korunmasına dair belli başlıklar çıkarıldı. 2013 yılında Malezyalı çift yardımcılarının kötü beslenmeden kaynaklı ölmesinin ardından 24 sene hapis cezasına çarptırıldı. Bu olaydan sonra iki ülke arasında işçi haklarının korumasına yönelik bir taslak çıkarıldı ancak imzalanmadı.

Kamboçya İnsan Hakları Geliştirme ve Araştırma Merkezi, hükümet çağrıda bulunarak işçi haklarının koruma altına alınması gerektiğini söylüyor. Merkezin raporunda yer alan bilgiler ise çok enteresan. Raporda yer alan bir bilgiye göre 2010 yılından bu yana Malezya’ya gönderilen 130 Kamboçyalı işçi kayıp ve işçilere ulaşılamıyor.

Uluslararası Emek Örgütünün raporuna göre Kamboçya’da ev işçilerinin sadece yüzde 4’ü her ay 100 dolardan fazla kazanıyor. İşçilerin yüzde 50’si ise 50 dolardan az kazanıyor. Sothy “Bunlar işçilerin yaşadıklarının bazıları. Göçmen işçilerin pasaportlarına el konuluyor. Yeterli yiyecek verilmiyor eve bazen kedi ve köpek eti veriliyor. Çoğu ev işçisine patronu tecavüz ediyor.”

BOLİVYA’DA ÖRNEK YASA
Latin Amerika’daki ev işçilerinin, örgütlenme deneyimi diğer ülkelere de örnek oluyor. Bolivya’da yıllardır örgütlenirken, Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales de yerli işçileri kapsayan bir çalışma örneği  çıkardı. 2003’te çıkan yasaya göre ev işçilerinin alacağı asgari ücret belirlendi ve altında ödeme yapılması yasaklandı.

Çalışma saatleri ise çalıştıkları evde yaşamayanlar için 8 çalıştıkları evde yaşayanlar için 10 saat olarak belirlendi. Diğer haklar ise sağlık güvencelerini içeriyor.

BREZİLYA’DA ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
Brezilya’da ev işçilerine eşit hakları güvence altına alan anayasa değişikliği 2 Nisan’da yürürlüğe girdi. Bu yasa değişikliğiyle birlikte, Brezilya’daki 6.5 milyon ev işçisi artık kendilerine diğer işçilerle eşit haklar veren yeni bir hukuksal düzenle korunuyor. Mart ayının sonunda Brezilya Senatosunda oybirliğiyle kabul edilen anayasa değişikliği, ev işçilerine, aralarında fazla mesai ücreti, günde en fazla 8 ve haftada en fazla 44 saat çalışma hakkı da bulunan 16 yeni hak tanıyor.

KÜRESEL İLERLEME
Arjantin’de ise mart ayında, ev işçileri için çalışma saatlerini sınırlayan ve yıllık maaşlı izin ile annelik iznini içeren bir kanun kabul etmişti. Hindistan Parlamentosu ise geçtiğimiz şubat ayında ev işçilerini, işyerinde cinsel tacize karşı çıkarılan kanun kapsamına almıştı.

Venezuela, Bahreyn, Filipinler, Tayland, İspanya ve Singapur’un da bulunduğu toplam 9 ülke ev işçilerinin işçi ve sosyal haklarını geliştiren yeni yasalar veya düzenlemeler kabul etti. Finlandiya, Namibya, Şili ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de yasal reform çalışmaları başlamış durumda. Şimdiye kadar 4 ülke 189 sayılı ILO Konvansiyonu’nu imzaladı. Bunlar Uruguay, Filipinler, Mauritius ve İtalya. Güney Afrika, Kosta Rika ve Almanya ise imzalamak üzere hazırlık sürecini başlattı.

Asker Roboski’de halka saldırdı

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde dün askeri sevkiyat yapmak için sınıra giden askerler, dönüşte sabaha karşı yaklaşık 5 sularında köyde rastgele ateş açarak dört katırı öldürdü. Çok sayıda ev ve arabaya da kurşun isabet etti.

Dün akşam saatlerinde Roboski köyünde sınıra yapılan askeri sevkiyata tepki gösteren halk, askerlerin saldırısıyla karşılaşmış, bazı yurttaşlar askerin açtığı ateş sonucu yaralanmıştı. TSK’nın hava saldırısında hayatını kaybeden 34 kişiden 22’sinin akrabası olan Bedri Encü de ayağından vurulmuştu.

Sabah saatlerinde sınırdan dönen askerlerin bir kez daha köye saldırdığı ve rastgele ateş açtığı bildirildi. Dicle Haber Ajansı (DİHA), dört katırın vurulduğunu belirtirken, HDP Şırnak milletvekili Ferhat Encü de Twitter’da askerin evleri taradığını, kimsenin ölmemesinin büyük bir şans olduğunu kaydetti.

Encü, “Roboski güne askeri operasyonla uyandı.Tekbir sesleri ile saldırıp, 5 katırı katletti,evleri, araçları taradı. Roboskî’de dün ve bu sabahki vahşeti görmezden gelemesiniz. Devlet Roboskî’ye savaş ilan etmiştir. Bu açık bir katliam girişidir. katırların, araçların ve evlerin taranması kabul edilir bir durum değildir” diye yazdı.

Encü, Roboski halkının can güvenliği kalmadığını belirterek, mermi isabet eden ev ve araçlara dair fotoğrafları da paylaştı.

Tel Abyad’dan kaçan IŞİD’liler konuştu

Rojava’nın (Suriye Kürdistanı) Tel Abyad kentinden kaçan sivillerin arasına karışarak Urfa’ya giren IŞİD’liler çarpıcı itiraflarda bulundu.

Urfa’daki bir otelde kalan IŞİD üyeleri Rûdaw’a konuştu. IŞİD’lilerden ikisi Kürt, diğeri Arap.

Erbil asıllı IŞİD’li (24), Musul düştükten sonra örgüte katıldığını ve Irak’ta örgüt için savaştığını belirtti.

Örgütün yanlış olduğunu sonradan anladığını söyleyen IŞİD’li, örgütünün Allah’ın sevmediği her şeyi yaptığını söyledi. Erbil asıllı IŞİD’li kaçış hikayesini şöyle anlattı:

“Onların elinden kurtulmam için sorumlu kişiye, Tel Abyad’a giderek savaşmak istediğimi söyledim. O da bunu kabul etti. Tel Abyad’a gelince bir yolunu bulup Urfa’ya geldim. Şu an nereye gideceğimi bilemiyorum. IŞİD’e geri dönsem öldürürler, Kürdistan’a gitsem yakalanırım.”

Genç IŞİD’li, ailesine hayatta olduğunu bildirmek istediğini ancak sorun yaşayabileceği endişesiyle ismini vermekten kaçındı.

Aynı otelde kalan Kerkük’lü bir IŞİD’li ise, para karşılığında Urfa’ya kaçak yolla girdiğini söyledi.

40 yaşındaki Kerküklü IŞİD mensubu, örgütün Irak’ta ortaya çıkmasıyla katıldığını belirterek, “Önce Musul’dan Şengal’e (Sincar) geçtim. Sonra Suriye’nin Rakka kentine gittim. Daha sonra bir kaçakçı 500 dolar karşılığında beni Türkiye’ye getirdi” dedi.

Kerkük nüfusuna kayıtlı IŞİD’li, ne Avrupa’ya ne de Kerkük’e gidebileceğini ancak Urfa’da kalabileceğini ifade etti.

Arap IŞİD’li: Kürtler’e karşı savaşacağım
Urfa’daki otelde pişman olup örgütten ayrılmak isteyen IŞİD’lilerin yanısıra hâlâ örgüt için savaşmak isteyen IŞİD’liler de var.

Musul Arapları’ndan olan IŞİD mensubu, örgüt için verdiği savaştan pişman olmadığını söyledi.

Kürtler’in bağımsız devlet ilan etmek istediğinden çok rahatsız olduklarını belirten Musul’lu IŞİD üyesi, “Kürtler bağımsız devlet ilan etmek istediğinde Musul’daki Sünniler olarak çok rahatsız olduk. Bu nedenle IŞİD’e daha fazla yardım ettik. Örgüte katıldım. Sonra Tel Abyad’a gitmem istendi. Oradaki savaş çok çetindi, ben de savaştan kaçarak mülteci gibi buraya geldim” ifadelerinde bulundu.

Açıktan Kürtler’e düşmanlık beslediğini belirten Musullu IŞİD’li, “Gücüm yettiği kadar savaşacağım. Araplar’ın bir karış toprağının Kürtler’in eline geçmesine izin vermeyeceğim” dedi.

Alman IŞİD’li de var
Rûdaw ekibi Urfa’da kardeşi IŞİD’e katılan bir Alman vatandaşı ile görüştü.

İsmini vermek istemeyen Alman vatandaşı şahıs, daha önce kardeşiyle internet üzerinden görüştüğünü söyledi.

IŞİD’li kardeşinin pişman olduğunu ve evine dönmek istediğini belirten şahıs, “Kardeşim ülkesine dönmeyi temenni ediyor. Bana yazdığı mailler onun pişman olduğunu ispat ediyor” dedi.

Alman vatandaşı şahıs, kardeşinin Musul’dan  Rakka’ya geçtiğini ancak sosyal paylaşım sitelerinde Tel Abyad’da YPG tarafından yakalandığı haberinin yer aldığını ifade etti.

15 Haziran’da Burkan El Fırat ve Halk Savunma Birlikleri (YPG) güçleri, koalsiyon hava kuvvetlerinin desteğiyle IŞİD’i Tel Abyad’dan çıkarmıştı.

Yunanistan'da referandumda 'hayır' diyecekler meydanlara indi

Yunanistan'ın başkenti Atina'da SYRIZA hükümetinin de desteklediği 'hayır' taraftarları, akşam saatlerinde büyük bir gösteri düzenledi. Benzeri bir gösteri Selanik'te Beyaz Kule Meydanı'nda yapıldı. İşçi, emekçi, eğitimci dernekleri, öğrenci, genç ve SYRIZA üye ve gençlik örgütünün de destek verdiği eylemde, referandumda ültimatom ve taleplere 'hayır' denmesi çağrısı yapıldı.

Atina'daki gösteride dev Yunan bayrakları açan ve sloganların yazılı olduğu panolar taşıyan vatandaşlar, çok sayıda sanatçı tarafından verilen müzik konserini de izledi.

'Evet' taraftarları ise yarın "Avrupa'da kalıyoruz" sloganı eşliğinde Atina ve Selanik'te benzer bir gösteri düzenleyecek.

BANKALAR KAPALI, ULAŞIM ÜCRETSİZ
Yunanistan’da bankalar hafta boyunca kapalı kalacak. Toplu ulaşım ise 6 Temmuz’a kadar ücretsiz. 

Avrupa Merkez Bankasının (AMB) Yunan bankalarına verdiği acil likidite desteğini mevcut seviyede tutma kararı ardından hükümet, Yunan bankalarının 7 Temmuz’a kadar kapalı kalacağını açıkladı. BBC’nin haberine göre yayımlanan kararnamede, “likidite yokluğu nedeniyle mali sistemi korumanın son derece acil olduğunu” belirtiliyor. Kararnameye göre bu dönemde nakit para çekimlerine günlük 60 avro limiti getirildi. Bu kısıtlama yabancı banka kartı sahipleri için geçerli olmayacak. Kararnamede Atina borsasının da kapalı olacağı belirtildi.

ÇİPRAS: MEVDUATLAR GÜVENDE
Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras önceki gün, AMB’nin Yunan bankalarına yönelik acil likidite desteğini artırmaması ardından konuştu. Çipras mevduatların güvende olduğunu belirtti ve halka endişe etmeme çağrısı yaptı. Yunanistan Başbakanı, “Alacaklılar bizden kurtarma paketini kabul etmemizi değil, siyasi onurumuzu terk etmemizi istedi” dedi.

Çipras kurtarma programının süresinin uzatılması için yeni bir başvuru yaptığını da söyledi.

Almanya ve İngiltere ise Yunanistan’a gidecek vatandaşlarına para çekmede sorun yaşama ihtimaline karşı yanlarında avro götürmelerini tavsiye etti.

Öte yandan ABD’den yapılan açıklamada, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve ABD Başkanı Barack Obama’nın krizle ilgili telefonda görüştüğü ve Yunanistan’ın avro bölgesinde kalmasına yardımcı olmanın “Son derece önemli olduğu” konusunda fikir birliğinde oldukları belirtildi.

Fransa Başbakanı Manuel Valls de “Yunanistan’ın Avro Bölgesi’nde kalması için her şeyi yapmalıyız” dedi.

Avro bölgesi maliye bakanları cumartesi günü, Yunanistan’ın 30 Haziran’da ödemesi gereken borcu için bir aylık ek süre talebini reddetmişti.

5 TEMMUZ’DA REFERANDUM
5 Temmuz’da Yunanistan halkı, IMF, AB ve AMB’nin (Troyka) ülkeye yardım etmeleri karşılığında Yunanistan’dan istedikleri kemer sıkma önlemlerini oylayacak. SYRIZA hükümetinin bazı tavizler vererek Troyka’ya sunduğu önlem paketi reddedilince Başbakan Aleksis Çipras, Troyka’nın ‘reform paketi’ni referanduma götüreceklerini açıkladı. Yunanistan Parlamentosu da oy çokluğuyla bu kararı onayladı. SYRIZA halka 5 Temmuz’da Troyka’nın reform paketine ‘hayır’ deme çağrısı yaptı. Yunanistan hükümeti, koşullarını “küçük düşürücü” bulduğu kurtarma paketine karşı çıkıyor.

BAŞKENTTE TOPLU TAŞIMA ÜCRETSİZ
Öte yandan başkent Atina’da toplu taşıma araçları 6 Temmuz’a kadar bedava olacak. Karar, 7 Temmuz’a kadar bankaların kapalı olması ve ATM’lere günlük 60 avro para çekme limiti koyulması gerekçesiyle alındı.

Kararı Altyapı, Ulaşım ve Ağlar Bakan Vekili Hristos Spirtzis duyurdu. Toplu taşıma araçlarında bedava hizmet, metro, otobüs, troleybüs, tramvay ve elektrikli tren için geçerli olacak. Bu uygulama Selanik ve ülkenin diğer şehirlerindeki toplu taşıma araçlarının özel sektör tarafından işletilmesi sebebiyle geçerli olmayacak.

BORSADA YUNANİSTAN ETKİSİ
Yunanistan’ın bankaları kapatması ve sermaye kontrolüne gitmesi, Avrupa ve Asya piyasalarında sert düşüşlere yol açtı. Londra’daki FTSE 100 endeksi, borsanın açılışında yüzde 2 oranında gerilerken, Japonya’daki Nikkei endeksinde yaklaşık yüzde 3 düşüşle kapandı. Almanya’nın Dax endeksi ve Fransa’nın Cac 40 endeksinde de yüzde 3’ten fazla düşüş var. Döviz piyasalarında Cuma günü 1,1165 dolar düzeyinde seyreden avro, Asya piyasalarında bir ara 1,0953 dolara geriledi, ancak daha sonra biraz toparlandı. Borsa İstanbul’da ise kayıplar daha sınırlı. İlk seans, yüzde 1.50 düşüşle tamamlandı.

Askerler, sınırda askeri yığınağa tepki gösteren Roboskililere saldırdı

Şırnak’ın Roboski köyünde sınıra yapılan askeri sevkiyata tepki gösteren halk, askerlerin saldırısıyla karşılaştı. Bazı yurttaşların askerin açtığı ateş sonucu yaralandığı belirtildi.

TSK’ya ait uçakların 34 yurttaşı katlettiği Roboski köyünün sakinleri, sınıra son günlerde yoğun askeri sevkiyat yapılmasına tepki gösterdi. DİHA’nın haberine göre sevkiyatın devam ettiği sırada karayoluna çıkan çoğunluğu kadınlardan oluşan çok sayıda yurttaş, sevkiyatın durdurulmasını istedi. Ancak askerler halka gaz bombalarıyla karşılık verdi.

Çok sayıda gaz bombası atan askerlerin buna rağmen eylemlerine devam eden kadınlara küfür ve hakaretler ettiği bildirildi. Roboski katliamında 22 üyesi öldürülen Encü ailesinden Bedri Encü’nün askerin açtığı ateş sonucu ayağından yaralandığı belirtildi. Encü’yü hastaneye taşıyan aracın kaza geçirmesi sonucu arabadaki üç kişinin de yaralandığı bildirildi.

Beşir Atalay, yüksek sesle söyledi: AKP tabanı MHP’yle koalisyon istiyor

7 Haziran seçimlerinin ardından olası koalisyon hesapları tartışılmaya devam ederken Beşir Atalay, A Haber özel yayınında olası AKP-MHP koalisyonuyla ilgili net bir açıklama yaptı.

Atalay, “Tabanımızda daha çok MHP gibi çıkıyor, gazetelerde de bu yansıyor ama bu biraz da görüşmelere bağlı” dedi.

Ancak MHP lideri Devlet Bahçeli, hafta sonu yaptığı açıklamada her türlü koalisyona kapılarının kapalı olduğunu mesajını vermişti.

Suriye’ye girmek en son seçenek
Öte yandan Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun dünkü“Bugünlerde Türkiye’nin Suriye’ye girmesi söz konusu” açıklamasını da yalanlar nitelikte konuştu.

“Hükümet talimat veriyor TSK da karşı bir tavır içinde gibi haberler oluyor” diyen Atalay, “Hükümet bir talimat veriyorsa TSK onun gereğini yapar. TSK’nın oraya girmesi en son seçenektir. Olmazsa olmaz durumuna gelirse ancak. Şu anda böyle bir seçeneğimiz yok. Diğer bütün yöntemler üzerinde çalışılıyor” dedi.

Aleviler neden elini kalbine koyar?

Bir Alevi muhabbetinde gencin birsi dedeye, ‘’Aleviler neden elini döşüne kalbinin üstüne koyar’’ ? Diye sormuştu.  Dede; ‘’Elin beş parmağı Allah, Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatma’yı temsil eder’’ dedi, baktı bir fazla geldi, çevirdi ‘’Ehlibeyti, Muhammed Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatma’yı temsil’’ eder, onları sevdiğimiz için elimizi kalbimizin üzerine koyarız diye cevapladı. Orada dedeyi toplum içinde küçük düşürmek istemedim, O gence gerekli bilgileri sonra anlattım. Geçenlerde, bir TV programında da aynı konu dile getirildi. Dolayısıyla bu yazıyı yazma gereğini duydum.  Alevilerin elini döşüne kalbinin üstüne koymasının ‘’Ehlibeyt’’le falan hiç ilgisi yok.  Bu konuyu Alevi Öz değerleri ile anlatmak yerine, evirip çevirip Ehlibeyt’le İslamlaştırmanın anlamı yok.

EL EHLİBEYT DEĞİL
Kuran’da Enfal 41, Sura 23, Ahzap 33, surelerinde geçen Arapça ‘’Ehlibeyt’’ Kelimesi ‘’Muhammedin’’ ev halkı, akraba, yakınları anlamındadır. Muhammedin 9 yaşında Ayşe,  evlatlığı Zeydin eşi Zeynep te olmak üzere 21 nikâhlı eşi ve 20 fazla kadın cariye kölesinden söz edilmekte. Muhammedin; Kasım,  Abdullah, Zeynep, Rukiye, , Ümmü Gülsüm, Fatma adında 5 çocuğu oluyor. Bunların 4’dü Muhammet’ten önce Fatma ise Muhammet’ten bir kaç ay sonra ölüyor. Muhammed’in 4 halife ve başkaları ile kız alıp vermek, karşılıklı yakın aile akrabalık ilişkileri var. Yani bunların hepsi ’’Ehlibeyt’’ kavramı Muhammedîn ev halkı, akraba, yakınları içine girer. Her ne kadar Aleviler  ‘’Ehlibeyti’ Muhammed Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin diye 5 le sınırlasada,  Muhammedin çocuğundan biri alıp diğerlerini dışlamak doğru bir yaklaşım olmasa gerek.  Öyle olsa bile Alevilikte 5’lerin ve El sembolü ve erkânlarda elin kalp üzerine konulmasının Ehlibeytle ilgisi yoktur.

EL, DİL, BEL (EDB)
Çocukluğumda hatırlıyorum birisi Alevilik ne diye vs. sorarsa ‘’Eline Diline Beline sahip olmak’’  el dil bel ‘edeb’ diye cevap verirdik.   Cemlerde veya her hangi bir Alevi muhabbetinde, bir gülbank (dua) okununca, dara durduğunda, ikrar verirken, bir deyiş dinledikten sonra vs. Aleviler beli,  öyle, o sözü kabul ediyorum,  ‘’özümden sözüme/sözüne bağlıyım’’ eyvallah ‘’Âmin’’ anlamında; Elini döş-kalbe, oradan başa Dil/dudağa, oradan bağlılık anlamında beline götürülür. Yani ele niyaz edilir, çünkü EL Alevilikte ‘’Ana-Tanrıyı’’ sembolize eder.

ALEVİLİKTE 5’LER VE EL SEMBOLÜ
Hünkâr Hace Bektaş (beştaş) Veli Makalat’ında 4 kapı anlatılırken.  Yel/hava ehli(şeriat), Od/ateş ehli tarikat, Su ehli Marifet, Toprak ehli Hakikat hava ateş su toprak 4 kapıda CAN/HAK olarak anlatılır. Yani 5 unsur. Alevilikte EL bu 5’unsurun sembolüdür. Hcıbektaş kasabasındaki kutsal ‘’Beş Taşların’’ mitolojik hikayeside bu 5 unsurla ilgilidir.  Hikâyeye göre HBV çobanlık yapmaktadır, birisi şehre gideceği için HBV istemese de koyunlarını ona bırakıp gider. Dağda kurtlar sürüye saldırır ve tesadüf ya, Kurtlar o adamın birkaç koyununu alır götürür. Adam akşam, sen koyunlarımı kestin sattın vs. diye HBV’den davacı olur.  O zamanın ileri gelenleri ile olay yerinde keşif yapılır.  HBV’den koyunları kesip yemediğine satmadığına vs. kanıt, tanık göstermesi istenir.  HBV havada uçan bulutlar, gökteki güneş ay, derede akan su, üstünde durduğumuz toprak ve bitkiler hayvanlar tüm canlı cemaat şahidimdir der. Ve anında yer gök salınır her şey oraya doğru hareket etmeye başlar, oradakiler korkarlar. HBV hepinizin gelmesine gerek yok, 5 unsuru temsilen 5 taş gelsin yeter der.

Alevilikte bu 5’ler ‘’vahdeti mevcut’’ varlığın birliği, dediğimiz Alev-i tanrı anlayışının özünü oluşturur ve bu 5 unsur bir elin 5 parmağı ile sembolize edilir.  Bu doğal tanrısallığın insana indirgenmesi ‘’Vahdeti Vücuttur’’. Âşık Veysel’in deyimi ile; “Eğlenecek yer bulaman gönlümde ki köşk olmasa”. Alevilikte tanrı insanın el dil bel,  özünde kabindedir. El iş yapar dil övünür. EL genel anlamda EMEĞİ yaratıcılığı HİZMETİ temsil eder.  Beş parmak ve el 

HAKKIN KUDRET ELİDİR
Alev-i felsefesinde yoktan yaratılmak diye bir şey yoktur. Hiç bir şey yoktan VAR olmaz, yaratılamaz, VAR olanda (haktır) ve ebediyen yok edilemez. Ancak devriye eder don değiştirir.  HBV’nin deyimi ile; PES, Hak dediğimiz Can dediğimiz, cevherde (madenlerde) uyur, bitkiler âleminde uyanır, hayvanlar âleminde hareket eder, insanda bilince gelir. Bir can ’’öldüğünde’’ hakka yürüdüğünde; Yel yele, od oda, su suya, toprak toprağa, CAN cana, can Hakka gider.cem dar

EL KUTSAL ANA’NIN ELİDİR
Alevilikte yoktan yaradılış yoktur, vardan ( bir damla su meniden) doğurmak doğmak vardır.  Doğuransa ‘’anadır’’. Ana yavrularını kudret ’’eli gözü’’ ile korur, korlar kucaklar, kundaklar uyutur, besler büyütür.   El etek öpmek, anaların elini öpmektir. El alıp el vermek ilk öğretmen analardır.  El ele, EL Hakka EL, Alevilikte EL hakkı 5 unsuru ‘ANA-TANRIyı’ temsil eder.  Bu el Hace Bektaş Veli, Alevi felsefesinde, 5’ler, ‘5 taş’ elin beş parmağı, hava ateş su toprak 4 kapıda canı sembolize eden, HBV Anadolu’ya geldiğinde KADIN-ANA’da  el aldığı, hakkın, ana tanrıça (MA’nın)  kutsal ‘kudret elidir’.  HBV resimlerinde bu el genlikle doğa rengi yeşile boyanmıştır. (Aynı el Buda heykellerinde de görülmektedir.)

Semah dönerken canlar bir elini (avuç içini) ‘’havaya’’ birinci kapı, diğer elini yere ’’toprağa’’ 4 kapıya çevirir, ara sıra ellini ‘’od/ateş sıcaklık sevgi’’ 2 kapı kalbine, 3 kapı ‘beline’ götürür. Ve Aynayı tuttum yüzüme ELİM ‘Alim’ göründü gözüme diye elinin içine bakarlar, bu yerle gök arasında tanrı hak insandadır anlamını vs. taşır.

‘Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,hgm dede cem dar
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlık da eksiklik de, senin görüşlerinde’.
Hace Bektaş Veli

‘Talismanic’ bir sembol olan, toprak ananın bu kutsal kudret EL sembolü, büyük bir ihtimalle bundan 14 bin yıl önce, insanların yerleşik yaşama geçtiği ve inanç kültlerinin oluşmaya başladığı Anadolu/Mezopotamya  ‘’Urfa Göbeklitepe) ortaya çıktı. Tarihi kalıntılar Kadın-Ana tanrıça kültünün yaklaşık 40 bin yıl önce Afrika’da başladığını göstermekte, Fakat bu Ana-tanrı kültünün yoğunlukla, adı üzerinde,  Anadolu’da  hüküm sürdüğü görülmekte.  MA-ter, Arinna, Hepatus, Kybele, Artemis vs. Sonra bu tüm Ortadoğu’ya Asya’ya vs. dağıldı.  Eski Mısır hürmettik batini okulda, bir el içinde (eye of hours) ‘Horusun’ Güneş tanrının ŞAH-RA’nın kötülüklerden Koruyucu (Evil Eye) gözü,  el içinde ‘nazar boncuğu’’ veya güneş şeklindedir. Yahudilikte HAMSA eli, Hıristiyanlıkta Meryem Ana, Hinduizm’de Humsa/ Budizm’de Mudra eli, Şamanizm’de Umay ana, İslam’da Fatma-Ana eli, vs. bütün dünya inançlarına kültürlerine yayılmıştır.  Mısır Şii Fatımi devletinin  (909-1171) sancak alemi 5 parmak Fatma-Ana eli  (işaretidir). Hıristiyanlıkta Meyrem-Ana eli diye adlandırılan EL sembolü çarmıha çivi ile çakılan İSA’nın eli olarak ta algılanır, bundan dolayı ‘’elin ortası delik’ olarak çizilir. Masonlukta vs. de bu el görünür.

EN-EL HAK..
Canlar cemde el pençe dururu,  Pirler yola giren canların başına veya omuzuna el-pençe vurur.Elinle koymadığını alma, Elinin ermediği yere el uzatma, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma diye telkin veriri. Ve canlar cemde; ‘’ Bismi-Şah[1] Enel-Hak, Elime dilime belime sahibim, kâmili insanlık yoluna talibim, olsun cümle canlar şahidim, ŞAH-eyvallah’’ diye, kendi eline niyaz ederek YOL’a ikrar verir.

Alevilikte 5’ler ve el sembolünün daha başka anlamları da vardır, fakat konuyu fazla uzatmayalım. Sanırım bu kısa açıklamadan sonra ‘sözde’ dedelerde, taliplerde, Alevilerin neden elini kalbine koyduğunu biraz olsun anlamıştır.

Feramuz Sah Acar

[1] (ŞAH, büyük ışık, güneş vs. anlamındadır ŞAH-RA, bu konuda ayrıca bir makale yazacağım.)

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers