10 Eylül 2015 Perşembe

Cehennemin kapıları açıldı: Faşist tırmanış karşısında… -



“Provokasyona” gelmeye, bir iç savaş provasında büyük bir iştahla figüranlık üstlenmeye hevesli bunca insanın bulunması hepimizi şaşırtan, tedirgin eden bir durum.
Kürt karşıtı milliyetçi-dışlayıcı saldırılar yeni değil elbette. Kürtlere karşı linççi seferberlikler geçmişten beri devlet katında zaman zaman ve kontrollü bir biçimde devreye sokulabilen bir mobilizasyon aracı olarak görüldü.
Ancak bu tarz linççi mobilizasyon ve pogrom girişimlerinde “niteliksel” denebilecek bir sıçramayla karşı karşıya olduğumuz da aşikâr. Kürt karşıtı kalabalıkların sokağa egemen olduğu son üç gün, bırakın “doksanlara” falan dönmeyi, çok daha karanlık bir gelecekle karşı karşıya olduğumuzun açık bir işareti.
Ancak şaşkınlığımız haklı olsa da adeta “geliyorum” diyen bir gelişmeyle karşı karşıyayız. Biraz kabaca tasnif edilebilecek iki nedenden ötürü Kürt karşıtı şoven seferberliğin potansiyel kitle tabanında son yıllarda ciddi bir genişleme söz konusu oldu (ve biz bu genişlemeyi ısrarla görmezden geldik) :
  • Geçmişin klasik asimilasyoncu-inkârcı devlet söylem ve pratiği, yani Kürtlerin bir halk olarak varlığını reddeden çizgi, toplumsal düzeyde bir Kürt karşıtlığının oluşmasının önüne sınırlar dayatıyordu. Kürt adıyla müstakil bir halk varolmadığına göre Batı’da savaşın yarattığı öfkenin yönelmesi muhtemel “şer odakları” olsa olsa “teröristler” ya da “dış mihraklar” olacaktı. O meşhur “doksanlarda” bir bütün olarak Kürtleri hedefleyen açıktan ayrımcı bir milliyetçi söylem bu nedenle popüler olmadı. Son yıllardaysa bu hususta ciddi bir kırılma yaşandı: Kürt denilen ayrı bir etnik grubun varlığı giderek kabul gördü; eskinin “dağ Türkleri” tarzı argümanları alay konusu haline geldi. Bu elbette sevindirici bir gelişmeydi. Ancak paranın bir de öteki yüzü var: Kürtler toplumsal düzeyde ayrıksı bir grup olarak tanındıkça, toplumsal öfkenin yönelebileceği potansiyel bir “hedef” haline de geldiler. Son on yıl içerisinde, popüler muhayyilede olduğu kadar devlet katında da, Kürtlerin Türkleşme, yani Türk milleti bünyesinde erimeleri kapasitesine dair inanç gücünü büyük ölçüde yitirdi. Dolayısıyla eğer mesele dış mihraklarca kışkırtılan ”terör odakları”nın işi olmaktan ibaret değilse ve Kürtlerin siyasal-toplumsal taleplerinin sonucuysa bu durumda savaşın yarattığı bezginlik ve tepkilerin yönelebileceği hedef ya da klasik tabirle “günah keçisi” de topyekûn Kürtler haline gelmeye başladı. Zorunlu göç ve Kürtlerin batı merkezlerinde daha görünür olması da “gündelik” diyebileceğimiz dışlama mekanizmalarının oluşup yaygınlaşmasına neden oldu. Dolayısıyla bugün olduğu üzere “uygun koşulların” şekillenmesi halinde, “yukarıdan” da yol verildiği takdirde kitlesel düzeyde ve ırkçı tonları belirgin bir Kürt karşıtlığının yaygınlaşmasının koşulları oluştu.
  • Türkiye’nin batısında savaşın yol açtığı kayıplara karşı yaygın ve çoğu zaman hükümete karşı yönelen bir memnuniyetsizlik olduğu çokça konuşuldu, yazıldı. Asker cenazelerinde görünür olan ve “savaş yorgunluğu” olarak adlandırılabilecek bir halet-i ruhiye bu. Ancak böyle bir yorgunluğun, savaşın uzayıp gitmesinden doğan hoşnutsuzluk ve bıkkınlığın illa ki barış yönünde gelişeceğini düşünmek saflık. Bu dilsiz hoşnutsuzluğu açığa çıkarmak ve ona siyasal dil vermek noktasında barış hareketinin başarısız kalması, savaştan doğan bıkkınlık ve memnuniyetsizliğin, savaşı “hepten” bitirmeye, daha doğrusu savaşılan “düşmanı” toptan ortadan kaldırmaya dönük “topyekûn çözüm” arayışlarını kışkırtıyor. Ölümlerin son bulmasına dönük arzu, “teröre” hem de kesin olarak son verilmesi çağrısına dönüşebiliyor. Savaşa dönük tepkiler, antimilitarist bir içerikle donanmadığı takdirde “milletin işi bizzat üstlenmesini” salık veren Kürt düşmanı bir “linççi” militarizmi, “nihai çözüm” özlemlerini tetikliyor.Devletin, hükümetin savaşı bitirmede aciz kaldığı koşullarda “millet” bizzat savaşı kendi eliyle yürütmeye, savaşı üstlenmeye girişiyor, girişebiliyor.
Bulunduğumuz konjonktürü toplumsal düzeyde “doksanlardan” çok daha farklı ve çok daha tehlikeli kılan işte bu iki parametre. Bir de “siyasal” parametre var, o da malum: Türkiye’de “düzenin bekçileri” geçmişte Kürt karşıtı seferberliğin kontrol altında tutulması yönünde çaba sarfetmiş, onu zaman zaman kışkırtsalar da hep belli sınırlar dahilinde tutmuştu. Şimdi bu durum değişiyor; kontrol elbette yitmiş değil, ancak Kürt karşıtı linççi kalabalıkların hareket alanı “yukarıdan” verilen onayla bir hayli genişlemiş durumda. Sokağın pasifize edilmesi (yani her çeşit muhalefetten arındırılması), “sarayın savaşına” karşı hoşnutsuzluğun Kürtlere sevkedilmesi ve HDP’nin kriminalizasyonu için “cehennemin kapıları” ardına kadar açılmış durumda.
Bu faşist tırmanış, sokağın Kürt karşıtı kalabalıklarca fethi girişimi karşısında suskun kalmamalıyız. Savaşın neden olduğu kayıplara karşı oluşan hoşnutsuzluğun yüzünü barışa çevirmek için elimizden geleni yapmalı, sokağı kitlesel ve barışçıl eylemlerle geri almalıyız. Türkiye soluna, toplumsal muhalefetine, hepimize, bu hususta “tarihi” dense bile “hafif” kalacak dev bir sorumluluk düşüyor.
 Foti Benlisoy

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers