10 Eylül 2015 Perşembe

“Kürt savaşı” neden sürdürülemez? –

6 Eylül 2015 Pazar, iki buçuk yıllık bir çatışmasızlık döneminin ardından PKK’ya karşı 24 Temmuz’da yeniden başlatılan savaşta hükümet güçlerinin yaşadığı en kanlı gün olarak kayıtlara geçti.
En vahim PKK saldırısı Türkiye’nin güneydoğusundaki, Irak ve İran sınırlarının kesiştiği en uç noktada bulunan Hakkari iline bağlı Yüksekova ilçesinin kırsal bölgesinde meydana geldi. Operasyona katılmak üzere yola çıkan iki askeri zırhlı aracın geçişi sırasında patlatılan bomba çok sayıda askerin ölümüne ve yaralanmasına neden oldu.
Genelkurmay Başkanlığı saldırıdan bir gün sonra yaptığı resmi açıklamada “16 askerin şehit olduğunu, 6 askerin de yaralandığını” bildirdi.
PKK’nın silahlı kanadı HPG ise “biri kurmay yarbay olmak üzere 31 askerin öldürüldüğünü” iddia ediyor. Genelkurmay’ın açıklamasındaki şehit sayısı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK ile en kanlı çatışmaların yaşandığı 90’lı yılların sonundan beri tek bir saldırıda verdiği en ağır zayiatı oluşturuyor.
PKK’nın silahlı kalkışmasına başladığı 1984 yılından beri gerçekleştirdiği bilançosu ağır bu tür saldırılar hem çatışmanın seyri hem de toplum üzerinde dramatik etkiler meydana getirmiştir. 6 Eylül’deki Dağlıca saldırısının da bir dönüm noktası oluşturması kuvvetle muhtemeldir.
Dağlıca saldırısı PKK’daki ayrılıkçı eğilimin uyanarak baskın çıkmaya başladığının da bir karinesidir.
Aynı gün, Dağlıca’daki saldırıdan önce Kürt çoğunluklu güneydoğunun en büyük kenti Diyarbakır’da bir polis aracının roketle vurulması sonucunda 2 polis ölmüş, üçü de yaralanmıştı. Kentin bir bölümünde sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Böylece, 24 Temmuz’dan beri PKK’nın öldürdüğü polis sayısı 33’e yükseliyordu.
Türkiye’nin güneydoğu ve doğu illerinde giderek ağırlaşan bir savaş tablosu söz konusu… Bu şartlar altında ülkenin güneydoğusunda 1 Kasım’daki seçimlerin güvenlik içinde nasıl yapılacağı ise ayrı bir soru işareti.
Bu manzaraya bakan birçok kıdemli gözlemci, ülkenin PKK ve hükümet güçleri arasında 40 bin kişinin canına mal olan 90’lardaki kanlı çatışma yıllarına geri dönmekte olduğunu söylüyor.
Gerçekten de öyle mi acaba?
Türkiye, kolektif hafızasına “90’lı yıllar” adı altında nakşedilen, PKK’nın karakollara ve köylere saldırarak askerleri ve Kürt sivilleri öldürdüğü, Kürt aktivistlerin ölüm mangaları tarafından ortadan kaldırıldığı, binlerce köyün PKK barınamasın diye yakılıp ahalisinin göçe zorlandığı o dönemin bir benzerini tekrar mı yaşayacak?
Türkiye’nin bugünüyle 90’larını kıyaslamak söz konusu olduğunda gözden kaçırmamamız gereken husus, o yıllardaki çatışmadan devletin aldığı sonuçtur.
90’lı yılların sonucu, PKK’nın silahlı gücünün bir hayli azaltılması olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, izlediği kontrgerilla taktikleriyle PKK’yı üslendiği kırsal kesimlerde zayıflatmayı başardı ve örgütünü Şam’dan yöneten kurucu lider Abdullah Öcalan’ın 1999’da kendisine teslim edilmesini sağladı. Bunun neticesinde PKK tek yanlı ateşkes ilan ederek dağdaki silahlı güçlerini Türkiye’den büyük ölçüde çekti.
90’lı yıllar böyle bittiğine göre akla hemen şu soru gelebilir:
Hükümet güçlerinin 2015’te başlayan bu yeni savaşı 1990’lardaki gibi kazanması mümkün müdür?
Aslında, bu sorunun cevabına kafa yormak gereksiz…
Çünkü en başta bu yeni savaşın sürdürülmesi mümkün değil. Dolayısıyla böyle bir savaşı sonunda kimin kazanacağını tartışmak da anlamını yitiriyor.
Bu hükme varmamızın birçok nedeni var.
Şimdi bunları alt alta sıralayalım…
Bir: 80’li ve 90’lı yıllarda Kürt hareketinin sıklet merkezi kırsal alanlardaydı. PKK, öncelikle köylüleri ayaklandırmayı hedefleyen bir hareketti. 2000’lerden itibaren Kürt sorununun siyasallaşması ve Kürt hareketinin kitleselleşmesine paralel olarak bu sıklet merkezi kırlardan kentlere kaydı. Dağlıca’daki saldırı kırsal bölgede düzenlenmiş olabilir ama temmuzda başlayan yeni çatışmanın merkezi dağlar değil, Kürt çoğunluklu güneydoğunun kentleri ve kasabalarıdır. Buralar Kürt partilerinin çok yüksek oranlarda oy aldıkları, taban aktivizminin yaygın olduğu yerleşim merkezleridir. Artık kent ve kasabalarda Kürt hareketi ile Kürtlerin çoğunluğunu birbirinden ayırt etmek imkansızlaşmıştır. “Kürt savaşı” bu sonuncu çatışma için uygun düşen bir tanımlamadır.
PKK’nın oksijensiz bırakılması için 90’lı yıllarda kırsal bölgelerin güç kullanılarak boşaltılmasını andıran bir “yanmış toprak” (scorched earth) politikasının günümüzde kent ve kasabalarda uygulanabileceğini düşünmek gerçekçi olmaz.
Mamafih 90’lı yıllarda kırsal kesimde ortaya çıkan yıkım tablosunun bir benzeri, güneydoğunun yerleşim merkezlerindeki güvenlik operasyonlarını sürdürmekte ısrar edilmesi sonucunda da doğabilir. Yerleşim merkezlerinde örgütlenmiş binlerce silahlı milisle güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların yaratacağı toplumsal, kentsel ve ekonomik tahribat, ülkenin geri kalanında da istikrarsızlığa neden olabilir. Bu tablonun dünyaya izah edilmesi de kolay olmaz.
Ankara, Irak’taki Kürt bölgesinde bulunan PKK üslerine karşı geniş çaplı kara harekatları düzenleyebilir elbette. Ancak bu seçeneğe başvurulması, kendileri için asıl sorunun kentlerde kitleselleşmiş Kürt hareketi olduğu gerçeğini değiştirmez.
İki: Türkiye kamuoyu, Erdoğan iktidarı tarafından temmuzda başlatılan savaşın Türkiye’nin güvenliği için zorunlu olduğuna ikna edilememiştir. Bunun en belirgin işareti PKK saldırılarında öldürülen polis ve askerlerin cenaze törenlerinde gerek ailelerinin gerekse de halkın, uğranan kayıplardan öncelikle hükümeti sorumlu tutan protestolarının artık gündelik vakaya dönüşmesidir. Türkiye’yi yönetenler bu cenazelerde bu kadar yaygınlaşmış ve süreklilik kazanmış bir tepkiyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı.
Üç: Al-Monitor’da 26 Ağustos 2015 tarihinde yayımlanan “Erdoğan’ın savaşı” başlıklı yazımda da vurguladığım gibi, 13 yıllık AKP iktidarı boyunca ilk kez bir seçim öncesinde PKK’yla çatışmasızlık durumuna son verilmiştir ve savaşın yeniden başlatılması iktidarın seçimle ilgili siyasi tercihi olmuştur.
İşler iktidarın umduğu gibi gitmemekte, bu yeni çatışma durumu AKP’ye, kaybettiği tek başına iktidarını geri almaya yeter düzeyde bir seçmen yönelimi sağlamamaktadır. HDP’nin oylarında da belirgin bir azalma yoktur.
90’lı yıllarda devletin PKK’yı askeri zeminde yenmek için sürdürdüğü mücadele stratejik nitelikte ve kararlıydı. Bugünkü iktidarın çatışmasızlık durumunu sona erdirmesi ise kısa vadeli siyasi maksada dönük bir taktik adımdır. Dolayısıyla dayanıklı bir karar değildir. Her an gözden geçirilebilir.
Dört: Öcalan PKK’nın tek lideriydi ve 1999’da Türkiye’ye teslim edilmesi örgütü derinden sarstı. PKK’nın Irak’taki dağlık Kandil bölgesinde üslenen mevcut liderlik yapısı ise kolektiftir ve 1990’lardaki gibi bir kişiyi hedef alarak sonuç elde etmek artık imkansızdır.
Beş: PKK, Suriye’deki uzantısı PYD vasıtasıyla IŞİD karşıtı Batı ittifakının savaş alanındaki en güvenilir askeri ortağı olarak sivrilmiştir. Aynı zamanda PKK dinci aşırılığın her türlüsü tarafından acıya boğulmuş bölgedeki hükümetler ve hükümet dışı tüm aktörler arasında laikliğin tek savunucusu olarak temayüz etmiştir. Bütün bu avantajlar Türkiye’deki Kürt hareketinin Batı kamuoyunun nokta-i nazarında meşrulaşmasına hizmet etmekte ve Batı hükümetlerinin PKK’nın ezilmesine anlayış göstermesini zorlaştırmaktadır. Bu da savaşın sürdürülebilirliğini sınırlayan bir faktördür.
Altı: Bu çatışmanın dramatik biçimde büyüttüğü güvenlik ve öngörülebilirlik açığı, Türkiye’nin kırılgan ekonomisini artan oranda tehdit altına sokmuştur. Savaşın en olumsuz etkileri turizmde gözlemleniyor. Türk Lirası’nın ABD Doları karşısındaki güncel değer kaybında savaşın da etkili olduğu ortak bir görüş.
Şimdi de bütün bu hususlara rağmen Erdoğan iktidarının irrasyonel bir tutumla bu savaşı sürdürmekte ısrar etmesi halinde olabilecekler hakkında kısa bir ufuk turu yapalım…
Göz önüne alınması gereken birinci faktör, Kandil’deki PKK liderliğinin tavrıdır. “Kandil”, bu savaşı kabul etmiştir; istekli biçimde, hem de ülkenin batısında infiale yol açan sert yöntemlerle sürdürmektedir. Ayrılıkçılık, Kandil’dekiler için asla tamamen terk edilmiş bir seçenek olmadı. Şimdi, yeniden gözetildiğini görüyoruz.
90’lı yılların en kanlı günlerinde bile çatışma bir Türk-Kürt boğazlaşmasına dönüşme yoluna girmedi. 2014’ün ekiminde Türkiye tarihine “Kobani olayları” adı altında geçen kanlı protestolar sırasında ise Türklerle Kürtlerin birlikte yaşadıkları Gaziantep gibi şehirlerde bir Türk-Kürt çatışmasının artık pekala mümkün olabileceği görülmüştür.
“Kandil” 6 Eylül’deki Dağlıca saldırısında görüldüğü gibi savaşı tırmandırabilir ya da savaş kendi dinamikleri içinde kontrolden de çıkabilir. İşte bu gerçekleşirse Türkiye’nin yüz yüze kalabileceği sonuçlar şunlardır:
Şiddetin büyük kentlere sıçraması.
Türkler ve Kürtler arasında etnik çatışmalar.
Türkiye’nin Kürt sorununun uluslararasılaşması.
Bitirildi denilen askeri vesayetin geri dönüşü.
Bu risklerin gerçekleşmesinden Türkiye’yi korumak için ilk yapılması gereken acilen ateşkese gitmek ve 1 Kasım Genel Seçimleri’nin güvenlik içinde yapılmasını temin etmektir.

 Kadri Gürsel (Al Monitor)

 

Subscribe to our Newsletter

Contact our Support

Email us: Support@templateism.com

Our Team Memebers